26 Haziran 2020 Cuma

(Çeviri) Azerbaycan Kürtleri – Tural Hemid

Eski Çağlar

Azerbaycan topraklarındaki Kürtlerin varlığı hakkında bilgiler Antik Çağ’a kadar uzanmaktadır. Kürtlerin Büyük İskender döneminden günümüze kadar Kuzey Azerbaycan’da ve  Güney Azerbaycan’da yaşadıkları düşünülüyor. Azerbaycan tarihçisi Giyaseddin Geybullayev’e göre Kafkas Albanyası’nda[1] birkaç Kürt aşireti vardı (Geybullayev, 1991: 171). Bu Kürtlerin sayısının Atropatena devletine oranla çok daha az olduğu tahmin ediliyor. İngiliz tarihçi Vladimir Minorsky’e göre, Kürtler Atropatena’daki[2] yerli halklardan biri olmuştur. Atropatena’da yaşayan Kürtler hakkında eski tarihçilerin ve coğrafyacıların eserlerinde bilgi verilmektedir. Örneğin Strabon, Atropatena’daki Kürtleri “kirti” olarak adlandırmıştır (Jwaideh, 2006: 12). Kürtler, bu bölgede şimdi de Azerbaycanlılardan sonra en kalabalık halk olarak var olmaya devam ediyor.

Şeddadiler ve Revvadiler Devleti

Kürtlerin güneyden Arran’a[3] akınının Arap Halifeliği sırasında başladığı düşünülüyor. 10. ve 12. yüzyıllarda Azerbaycan’ı yöneten iki Kürt hanedanı vardı. Bu dönemde Azerbaycan’ın kuzeyinde Kura Nehri’nden Aras Nehri’ne, Gence’den ve Dvina’ya kadar geniş bir bölgede Şeddadiler devleti kurulmuştur (Aşurbeyli, 1983: 62). Aynı dönemde Azerbaycan’ın güneyinde Revvadiler devleti de vardı. Revvadilerin kurucuları Arap olmasına rağmen zamanla hanedan Kürtleşmiş ve tarihsel kaynaklara bir Kürt hanedanı olarak geçmiştir (Frye, 1975: 236). O dönemde Şeddadiler devleti Gence, Dvin ve Ani emirliklerine bölünmüştü. 10. yüzyılda, Şeddadiler devletini kuran Kürtler Azerbaycan’ın kuzeyini ve Ermenistan’ın tamamını yönetiyordu. 1054 yılında Selçuklu birlikleri Azerbaycan’a girdi, Gence’yi ele geçirdi ve Şeddadiler devletini kendilerine bağladı. Daha sonra 1066’da Şirvan’a yürüyen Selçuklu ordusunun buradaki göçebe Kürt aşiretlerini yağmaladığı tarihi kaynaklarda belirtiliyor (Aşurbeyli, 1983: 94). Şeddadiler devleti (Gence Kolu) 1075’te Selçuklu İmparatorluğu tarafından ortadan kaldırıldı (Boyle, 1968: 34).

Orta Çağ’da Kürtler

Şeddadilerin Gence kolu çökmüş olsa da, bölge nüfusunun bir kısmı Kürt olarak kaldı. Gence’de doğan Doğu’nun en önemli orta çağ şairi Nizami Gencevi’nin annesinin Kürt olması gerçeği bu iddiayı desteklemektedir (Aliyev, 1981: 268). Azerbaycan’da sadece Gence’de değil, Dağlık Şirvan ve Arran bölgelerinde de Kürt yerleşimleri vardı. Abbasi döneminin ünlü coğrafyacı ve tarihçisi Yakut el-Hamawi, Azerbaycan’daki Balasacan’da (şimdi Beylagan) Kürtlerin yaşadığından bahseder. 12. yüzyılda Beylagan şehrinin hazinedarı Mesud ibn Namdar da Kürtlerin Beylagan’da yaşadığını belirtir. Yazar, özellikle şehrin yakın olan Alian ve Asadan adlarında Kürt köylerinin olduğunu belirtiyor (Geybullayev, 1991: 89). İngiliz tarihçi Vladimir Minorsky, Dağlık Şirvan’da “Kurdivan” ismini bölgedeki Kürt yerleşimlerinin varlığıyla ilişkilendirdi. Önde gelen Azerbaycan tarihçisi Sara Aşurbeyli de bu iddiayı doğruluyor. Aşurbeyli, bugünkü Ismayilli rayonunda[4] olan Kürdüvan ve Kürdmaşı köylerinin, Kürdamir şehrinin, Abşeron rayonunda bulunan Kürdakhani köyünün isimlerinin Kürtlerle bağlantılı olduğuna inanmaktadır (Aşurbeyli, 1983: 16). 13. yüzyılda bütün bölgeyi harap eden Moğol işgalinden sonra İran’dan gelen Kürt aşiretleri, nüfusun neredeyse yok edildiği Karabağ’ın güney bölgelerine göçtüler.

Kürtler, 14-15. yüzyıllarda Azerbaycan tarihinde özel bir rol oynadılar. Azerbaycan halkını tamamen biçimlendiren Safevi hanedanı da Kürt kökenlidir (Jackson, Lockhart, 1986: 620). Bu hanedan daha sonra Türkmen aşiretlerinin bölgeye akması sonucu Türkleşti ve 16. yüzyılın başlarında bölgede güçlü bir devlet haline geldi.  Bu devletin kurulmasında Türk aşiretleri ile birlikte, İran halklardan gelen Kürtler ve Talışlar[5] da yer aldı. Örneğin Kızılbaş aşiretleri arasında bir Kürt aşireti (Keruk) vardı. 19. yüzyılda Azerbaycan’ın Göyçay ve Cavad uyezdlerine[6] bu aşiretin adını taşıyan birkaç köyün olduğu bilinmektedir. 18. yüzyılda Şirvan’daki hanlık döneminde eyaletlerden birine bu aşiretten dolayı “Kerus” adı verildi. 1831 yılına ait bir bilgiye göre Kerus eyaleti bugünkü Ağsu rayonunun Nuran ve Zarkava köylerini ve Ismayilli rayonunun Sulut köyünü kapsıyordu (Keybullayev, 1986: 101).

Kürtlerin Azerbaycan’a üçüncü akını 15-16. yüzyıllarda gerçekleşti. Sovyet etnograf Grigory Çursin’e göre, Kürtlerin eski Kürdistan uyezdine ilk gelişi İran-Osmanlı savaşından sonra 1589’da gerçekleşti (Çursin, 1925: 2). Bu savaşta Osmanlı Safevileri yenmiş ve Osmanlı ordusuyla gelen Kürtler, bugünkü Kelbecer, Laçin, Kubadlı ve Zangilan bölgelerine yerleştiler. 16. yüzyılın sonlarında Şah Abbas, kuzeydeki Türkmen aşiretlerine karşı kendisini desteklemeleri için binlerce Kürt’ü İran’ın Osmanlı ve Buhara hanlıklarıyla olan sınırlarına zorla yerleştirdi. Bu politika, 18. yüzyılda Afşar hanedanının kurucusu Nadir Şah tarafından da devam ettirildi. Bu sınır yerleşimlerinin inşası, İran’ın kuzeydoğusunda (şimdiki Azerbaycan’ın Aras Nehri ile sınır bölgelerinde) ve Atrek Nehri’nin kuzeyinde, bugünkü Türkmenistan’da Kürt nüfusunun artışına neden oldu (McDowall, 1996: 491).

Çarlık Rusyası Döneminde Kürtler

19. yüzyılda Kürtlerin Kafkasya’ya göçünün dördüncü aşaması gerçekleşti. 19. yüzyılın ikinci yarısında Kürtlerin İran’dan Sürmeli, Şarur-Daralayaz, Üçmüadzin, Aleksandropol, Erivan, Nahçıvan ve Yeni Bayazid uyezdlerine kitlesel bir akını başladı. 1804-1813 ve 1826-1828 yıllarındaki iki Rus-İran savaşından sonra Kürt aileleri ve aşiret grupları Kafkasya’ya geldiler (Aristova, 1966: 67). Bu Kürt aşiret gruplarının çoğu İran hükümetinin baskısı altında Azerbaycan’a, kısmen Ermenistan’a kaçan göçmenlerden ve daha iyi meralar bulmak için göç eden köylülerden oluşuyordu. Türkmençay Antlaşması’nın 14. maddesine göre İran sakinlerine (uyruklarına bakılmaksızın) ve ailelerine yerel makamların engellemesi olmaksızın İran’dan Rusya’ya serbestçe hareket etme hakkı verildi. Kürt aşiretlerinin Azerbaycan’a yoğun göçü bununla bağlantılandırılır (Aristova, 1962: 20-21). Kürt nüfusunun büyük bir kısmı 19. yüzyılın başlarından Sovyet yönetiminin kurulmasına kadar Zengezur’un dağlık bölgelerine göç etmeye devam etti. Yelizavetpol guberniyasının[7]Zengezur uyezdinin doğusunda Kürtlerin daha sonra nüfusun mutlak çoğunluğunu oluşturması bununla izah edilmektedir. 19. yüzyılın ikinci yarısında ve 20. yüzyılın başlarında, Kürtler Azerbaycan’ın Kürdistan bölgesine yerleşti. Rusya ile Osmanlılar arasındaki savaşlar (1804-1813, 1828-1829, 1853-1856, 1877-1878) ve Kürt ayaklanmaları da bölgede güvenli bir yer arayan Yezidi Kürt nüfusunun göçünü tetikledi. Yezidi Kürtleri kendilerini Hıristiyanlar arasında daha güvende hissettikleri için göç dalgası Ermenistan ile sınırlı kaldı. Bugün Ermenistan’da kalan tek etnik azınlık olan Yezidi Kürtlerin torunları göç sırasında bölgeye gelen Kürtlerden gelmekteler (Aristova, 1962: 24).

Rusya İç Savaşı Sırasında Kürtler

1918-1920 yıllarında bu bölgedeki savaşlar Azerbaycan’daki bazı Müslüman Kürt gruplarının Ermenistan’a (özellikle Başarkeçar ve Zangibasar bölgelerine) göç etmesiyle sonuçlandı. Bu, Ermenistan’ın bu bölgelerindeki Müslüman Kürtlerin sayıca üstünlüğünü açıklıyor. Bu savaşlar ayrıca Zengezur’un Ermenistan’daki kesiminden ve Nahçivan’dan Azerbaycan’a göçü tetikledi. Bu dönemde Azerbaycan Kürtleri ülkenin siyasi yaşamında aktif rol aldı. Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti (ADC) döneminde Bakanlar Konseyi Başkanı Fatali Han Hoyski, Savaş Bakanı Hüsrev Bey Sultanov, ADC’nin 5. Kabinesinde Eğitim ve Diyanet İşleri Bakanı Nurmammad Bey Şahsuvarov, Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti (SSC) sırasında Savaş ve Deniz İşlerinden sorumlu Halk Komiseri olan Çingiz Yıldırım, Zengezur’daki Taşnaklara karşı savaşan “Kırmızı Tabur” komutanı Abbaskulu Bey Şadlınski Kürt kökenlidir. Fatali Han Hoyski’nin soyu Hoy Hanlığını yöneten Dumbuli adındaki Kürt aşiretine (Petruşevski, 1949: 24), Hüsrev Sultanov Laçin’in Kürdhacı köyünü oluşturan Kasımuşağı (Hacısamlı) Kürt aşiretine,  Çingiz Yıldırım Kubadlı’nin aynı adlı Kürt aşiretine, Nurmammad Bey Şahsuvarov Laçin’in Minkend köyünü oluşturan Kürt aşiretlerinden biri olan Şahsuvarlı aşiretine, Abbaskulu Bey Şadlınski ise Şeddadiler devletini oluşturan Azerbaycan’da yaşayan en eski Kürt aşireti olan Şadlı aşiretine mensup idiler (Lerh, 1856: 87).

Sovyet Yönetimi Sırasında Kürtler

Kürtlerin yoğun bir biçimde yaşadığı Zengezur bölgesi, Azerbaycan ve Ermenistan arasında tartışmalı bir bölgedir. 1921’de Transkafkasya Orgbüro’nun[8] kararı ile Zengezur iki kısma bölündü ve bölgenin doğu kısmı (Kürtlerin çoğunlukta olduğu bölgeler) Azerbaycan SSC’sine verildi. 1918-1920 yılları arasında Zengezur ve Karabağ’da devam eden savaş ve etnik temizlik, bölgede yaşayan Azerbaycanlılarla birlikte Kürtler üzerinde de ciddi bir olumsuz etki yarattı. Bunu 1922 ve 1923’te ortaya çıkan bir dizi kuraklık ve dolu izledi ve bölgede ekonomik bir felaket yaşandı. Bu dönemde, eski Kürdistan uyezdindeki nüfusun yüzde 50’den fazlası açlık çekiyordu (Aristova, 1990: 77). 14 Kasım 1921’de “Bakinskiy Rabochiy” gazetesi, bu bölgede 10 gün içinde 20 çocuğun açlıktan öldüğünü bildirmekteydi. Azerbaycan SSC hükümeti bu bölgenin ekonomik ve idari sorunlarını ortadan kaldırmak için ilk önce Kelbecer, Laçin, Kubadlı, Karakışlak, Koturlu ve Muradhanlı rayonlarını birleştiren Kürdistan uyezdini kurdu. Neriman Nerimanov, bu bölgenin ekonomik ve idari sorunlarını ortadan kaldırmak için, bölgedeki açlıkla ilgili Lenin’e acil bir telgraf gönderdi ve yardım istedi. Volga’da yaklaşık 5 milyon insanın açlıktan muzdarip olmasına rağmen, Lenin Nerimanov’un talebine olumlu cevap verdi. Lenin, 17-21 Kasım 1921 arasında Nerimanov’a bir telgrafta şöyle yazdı: “Açlıktan eziyet çeken Kürdistan’a ve Volga’ya 40 milyon rublelik yardım, Kızıl Enternasyonal bayrağı altındaki ilerlemenin en iyi göstergesidir” (Akopov, 1975: 22). Bu ekonomik yardım bölgedeki açlığı hafifletti. 16 Temmuz 1923’te Semyon Kirov’un önerisiyle, Azerbaycan Komünist Partisi (Bolşevikler) Merkez Komitesi Başkanlık Heyeti, Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı yerlerdeki Kürdistan’a özerklik verildiğini duyurdu. Bu özerklik tarihsel kaynaklarda “Kızıl Kürdistan” olarak geçmektedir. Kürdistan uyezdinin toplam alanı 3312 kilometrekareye ulaştı ve nüfusu 44.000 idi. Bu nüfusun %80,7’si Kürt, %19,3’ü Azerbaycanlıydı (Çursin, 1925: 2). Hüsü Hacıyev, Sovyet Kürdistanı hükümetinin ilk başkanı olarak seçildi. Azerbaycan Merkez Yönetim Kurulu sekreteri olarak görev yapan tanınmış yazar Tağı Şahbazi, yeni bölgenin başkenti olarak Abdallar köyünü seçti. Ancak, merkez için yeni bir yer seçerken, Tağı Şahbazi Abdallar adını sevmedi ve merkez olacak yeni yere Laçin ismini verdi. Abdallar köyü ile Laçin kayasının altındaki düz alanda yeni bir şehrin temeli atıldı. İlk cadde Laçin Dağı’nın eteklerinde, Abdallar postanesi yakınındaki bir ovada inşa edilir. Böylece, günümüzdeki Laçin şehrinin temeli 1924’te Özerk Kürdistan’ın başkenti olarak atılmıştır (Aliyarlı, 2013: 306). 1926 yılında Azerbaycan’da yapılan ilk resmi nüfus sayımına göre, Kürdistan uyezdinde 51.200 kişi yaşamaktaydı; bunların % 73’ü Kürt ve % 26’sı Azerbaycanlı idi. Kürdistan uyezdinin kurulması, bazı Azerbaycanlıların (eskiden Kürtlerin) yaşadıkları bölgedeki yer adlarının Kürtçeleştirilmesine neden oldu. 1926 nüfus sayımına göre Kürdistan uyezdinde 37.200 Kürt bulunmakla birlikte, bunların sadece 3.100’ünün anadili Kürtçe olarak kabul edilmiştir (Qardanov, 1969: 58).

Bu gerçekler etnik asimilasyon sürecinde rol oynamıştır. 1930’da yapılan bir araştırma, Laçin ve Kelbecer rayonlarındaki bir dizi Kürt köyü sakininin ana dilinin artık Azerbaycanca olduğunu göstermiştir. Ne var ki, bu köylerde 40 yaş üstü Kürtler Kürtçe konuşabiliyordu. Azerbaycan’da Kürtlerin daha yoğun oldukları bölgelerde Kürtçe tamamen korunmuş olsa da, Azerbaycancanın Kürtçe üzerindeki etkisi burada da hissedildi. Azerbaycan’ın diğer etnik azınlık bölgelerine kıyasla, bu bölgede Azerbaycanca konuşmayan Kürt köyü yoktu. Kürtlerin asimilasyonunu tetikleyen bir başka faktör de, Kürtler ve Azerbaycanlılar arasında sık rastlanan evlilikti. Bu ya da diğer doğal faktörler, bölgedeki Kürtçenin önemli ölçüde zayıflamasına neden oldu. Doğal faktörlerin yanı sıra Kürtçe devlet tarafından da baskıya uğramaya başladı. Lenin’in ölümünden sonraki Stalin döneminde, her cumhuriyette etnik azınlıklara karşı devlet asimilasyon politikası başlattı. 1929’da, yeni bölgeselleşme ile bağlantılı olarak, Kürt ve kısmen Azerbaycanlı ahalisi bulunan Kürdistan uyezdinde üç bağımsız rayon kuruldu: Laçin, Kelbecer ve Kubadlı (Bukshpan, 1932: 10). Azerbaycan Kürtleri için Azerbaycanca okullarının kurulması, Kürtçe’den Azerbaycanca’ya geçişlerinde büyük bir rol oynamıştır.

1930’lardan itibaren Kürtler, birçok Kafkas halkı gibi, Stalin’in bir dizi baskıcı önlemiyle karşı karşıya kalmaya başladılar. 1937’de binlerce Kürt zorla Azerbaycan’dan Kazakistan’a, diğer Orta Asya cumhuriyetlerine ve Sibirya’ya sürüldü. 1937’deki sınır dışı edilmede bir çocuk olan Nadir Nadirov şöyle anlatıyor: “Tüm yetişkin erkekler bir yere toplandı ve trene götürüldüler, daha sonra onlar hakkında hiçbir bilgi alamadık. Erkeklerin ardından kadınlar ve çocuklar evlerini ve hayvanlarını terk etmek zorunda kaldılar. Hayvanlar için kullanılan bir trende bilinmeyen bir yöne götürüldük. Kimse neden veya nereye götürüldüğünü bilmiyordu. Hayatta kalanların akrabalarını bulmaları birkaç yıl aldı. Sokağa çıkma yasağı altında yaşadığımız pek çok yerleşim yerinde ve şehri veya köyü izinsiz terk etmek 25 yıla kadar hapis cezasına neden olabilirdi” (McDowall, 1996: 492).

Azerbaycan Komünist Partisi Merkez Komitesi’nin o dönemdeki Birinci Sekreteri Mircafer Bağırov, bölgede yaşayan diğer Kürtleri korkutmaya yönelik yaptığı bir açıklama hatırlardadır: “Eğer Ermenistan’daki ve Nahçıvan Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ndeki soydaşlarınız gibi baskı görmek istemiyorsanız, “Kürt” kelimesini tamamen unutmalısınız“(Aliyeva, 1993: 97). Kürt nüfusu ile yapılan bütün aydınlanma çalışmaları azaltılmaya başlandı, okullar kapatıldı ve gazetelerin dağıtımı durduruldu. “Kürt” kelimesinin kullanımı dergilerde gayriresmi olarak sansürlendi. Her ne kadar 1933’te Laçin’de müdürü Museyib Akhundov olan Kürt Pedagoji Teknik Okulu açılsa da bu teknik okul kısa süre sonra kapatıldı (Aristova, 1966: 205-206). 1937’de çok sayıda Kürt komünisti, Sovyet ve parti çalışanları ve aydınlar tutuklandı. 1937-38’de Azerbaycan ve Ermenistan’dan gelen Kürtler Orta Asya cumhuriyetlerine ve Kazakistan’a yerleşmeye başladılar. Kürdistan’ın özerkliğinin kurulduğu yıllarda burada 48.000 Kürt yaşıyorduysa da, 1979 nüfus sayımına göre Azerbaycan’da Kürt yoktu. Ulus ve milliyetçilik  konusunda uzman olan Valery Tişkov konuyla ilgili şöyle diyordu: “Birlik cumhuriyetleri azınlıklar konusunda Moskova’dan daha sertti. Sovyetler Birliği’nin dağılmasının arifesinde bu gibi ulusal meselelere bağlı bütün dikkatler Moskova’ya yöneldi, ancak Gürcistan, Azerbaycan ve Özbekistan en büyük asimilasyonu yapan devletler arasındaydılar” (De Waal, 2003: 133).

Laçin ve Kelbecer Kürtleri

Kürdistan uyezdinde en çok Kürt’ün yaşadığı iki yer Laçin ve Kelbecer’di. 19. yüzyılın ortalarında, Kürdhacı veya Kasımuşağı olarak adlandırılan bir aşiret Laçin’de Erikli, Kasımuşağı (şimdiki adı Kürdhacı), Elekçi, Bozdağan, Piçenis, Nağdalı, Çorman (aynı adı taşıyan köyler Kelbecer’de de mevcuttur), Hacısamlı ve Şamkend köylerini kurdu (Geybullayev, 1986: 102). Laçin rayonundaki Karakeşiş köyü, Erivan guberniyasının Şarur-Daralayaz uyezdinden olan göçmenler tarafından kurulmuştu. 19. yüzyılın ikinci yarısında Azerbaycan’a göç eden Kürt aşiretlerinden biri Şahsuvarlılar idi. Onlar da Şarur-Daralayaz uyezdinden eski Kürdistan uyezdinin topraklarına göçmüşlerdi. Bu aşiret Laçin rayonundaki Minkend köyüne yerleşti.

Şahsuvarovlardan kısa bir süre sonra, birkaç Kürt aile Minkend’e geldi. İstatistiklere göre, 1888’de köyde 23 Kürt ve 47 Ermeni ailesine ait çiftlikler vardı. Laçin bölgesindeki diğer köyler Bozlu, Ağcakend, Mirik, Kamallı’nın nüfusu 19. yüzyılın sonunda tamamen Kürttü. 1960’larda bu köyler Azerbaycanlılarla Kürtlerin ortak köyleri olarak nitelendiriliyordu. Azerbaycan’ın diğer büyük Kürt köylerinden biri de Kelbecer rayonunun Zeylik köyüdür. Bu köyde yaşayan Kürtlerin ataları, 1826-1828 yılları arasındaki ikinci Rus-İran savaşı sırasında Kaçar iktidarının baskısıyla Azerbaycan’a geldi (Aristova, 1962: 23). Böylece 19. yüzyılın sonunda, Yelizavetpol guberniyasının Zangazur uyezdinin Şahsuvarlı köy grubu, 7 Kürt köyünden oluşuyordu: Şahsuvarlı, Minkend, Bozlu Kamallı, Ağkerli (Boznalı), Alpaut, Varazgun, Minkend-Hasanlı.  Ferehkanlı köy grubuna ise 2 Kürt köyü dahildi: Ferehkanlı ve Hasanlı (Aristova, 1962: 28).

Aynı zamanda Kelbecer’deki köylerin bir kısmının Laçin’den göç eden Kürtler tarafından işgal edildiğine dikkat edilmelidir. Örneğin, Kelbecer rayonunun Oruçlu ve Ağcakend köyleri, Laçin rayonunun Ağcakend ve Minkend köylerinden gelen Kürtler tarafından kurulmuştur (Aristova, 1966: 40). Yerel ahaliye göre, Oruçlu köyü bölgeye ilk giren kişinin adını, Ağcakend ise Kürt kızı Ağca’nın adını almıştır. Kelbecer rayonundaki Oruçlu ve Ağcakend köylerinin kurucuları Kürt olmasına rağmen isimleri Azerbaycan (Türk) kökenlidir. Bunun esas nedeni Azerbaycan Kürtlerinin yereldeki Türklerle iç içe olması ve hatta bu dili kendi aralarında konuşmasıdır. Azerbaycan Kürtleri, komşu Ermenistan Kürtlerinin aksine çocuklarına Türk kökenli isimler verdiler.

Kubadlı ve Zengilan Kürtleri

Azerbaycan’da bazı rayon adlarından sadece Kubadlı ve Zengilan Kürt kökenlidir. Zengilan, Azerbaycan’ın en eski Kürt bölgelerinden biri olarak kabul ediliyor. 13. yüzyıla ait kaynaklarda zikredilen Zengilan ismi, Azerbaycan’daki eski Kürt yerleşimlerinin varlığına işaret ediyor. İran’ın güneybatısındaki Bahtiyari aşiretlerinden birine Zengi denir. Zengiler, Kürtlerle bağlantılı olan Lor (Bahtiyari) aşiretlerinden biridir. Zengilan rayonunun adı ise bu Kürt-Bahtiyari aşiretinin adından gelmektedir (Aliyarlı, 2013: 247). Bahtiyari adı hala bölgenin köylerinde mevcuttur. Zengilan’a komşu olan Kubadlı rayonunda hâlâ Bahtiyarlı ismi mevcuttur ve Zengi etnonimi[9] bu bölgenin Kürt köylerinin isimlerinde korunuyor. Kürtlerin Zengilan’a bir sonraki göç dalgası 18. yüzyılın sonlarında başladı. İran Azerbaycanı’ndaki Mincivan bölgesinden gelen Kürt aileleri kuzeye göçtü ve günümüzdeki Zengilan ve Ordubad rayonunda aynı adı taşıyan köyler kurdular (Geybullayev, 1986: 101). Ordubad’daki Mincivan köyü günümüze kadar ulaşamamış olsa da, Zengilan rayonundaki Mincivan köyü büyüdü ve işgalin arifesinde kasaba statüsüne sahipti. Azerbaycan’daki Sovyet yönetiminin ilk günlerde, Zengilan’da yaşayan Kürtlerin sayısı Kelbecer, Kubadlı ve Laçin Kürtlerine kıyasla çok daha azdı. Bu nedenle bu rayon Kürdistan uyezdine dahil edilmedi. Burada yaşayan Kürtler, dil statüsü eksikliği ve diğer doğal ve doğal olmayan faktörler nedeniyle asimilasyona uğrayarak tamamen Türkleştiler.

Azerbaycan Kürtlerinin yaşadığı bir başka alan da Kubadlı idi. Kubadlı Kürtlerinin çoğu buraya Çarlık Rusyası döneminde gelen göçmenlerin nesillerinden oluşmaktaydı. Bölgenin adı olan “Kubadlı” ismi Kürt kökenlidir. Kubadlı adlı Kürt aşireti günümüzde İran’da yaşıyor (Geybullayev, 1986: 101). 19. yüzyılın ikinci yarısında, İran hükümetinin zulmünden kaçan ve burada yaşayan akrabalarına sığınan Kürtlerin akını, Kubadlı’nın etnik haritasını önemli ölçüde değiştirdi. Kürt aşiretlerinin Kubadlı’ya ilk akını 19. yüzyılın başlarında başladı. 16. ve 17. yüzyıllarda Türkiye’deki Van Gölü’nün doğusunda yaşayan Cibikli ve Mahmudlu aşiretleri, daha sonra Azerbaycan’da bir dizi köy oluşturmak için diğer aşiretlerle birleştiler (Kubadlı’daki Aşağı Cibikli, Yukarı Cibikli, Mahmudlu köyleri, Fuzuli’deki Birinci Mahmudlu, İkinci Mahmudlu, Üçüncü Mahmudlu köyleri, Cebrayil’deki Mahmudlu köyü, Şemkir’deki Mahmudlu köyü ve İmişli rayonundaki Kürdmahmudlu köyü).

Kürtlerin Kubadlı’ya en büyük göçü ise 1807’de gerçekleşti. O tarihte 600 Kürt aile İran’dan Karabağ Hanlığı’na göçmüştür. Bu ailelerin çoğu bugünkü Kubadlı rayonunun köylerinde yaşamaktadır (Bukshpan, 1932: 56). 1820’de “Mahrızlı” adlı Kürt aşiretinin İran’dan Azerbaycan’a göçü başladı. Mahrızlı etnonimi, bugün Kubadlı rayonunda ve Ağdam rayonundaki Mahrızlı köyünde kendini göstermektedir. Kubadlı’da İran’dan gelen Kürt aşiretlerinin oluşturduğu köylerin yanı sıra eski zamanlara dayanan Kürt köyleri de var. Bu köyler Azerbaycan-İran sınırı boyunca bulunuyordu ve Rus-İran savaşlarından önce İran tebaaları idiler. Bu köylere örnek olarak Kubadlı rayonundaki Zilanli ve Şotlanlı  (aynı adı taşıyan köy günümüzde Ağcabedi ve Ağdam rayonunda bulunmaktadır) köyleri verilebilir (Aristova, 1966: 39).

Nahçıvan Kürtleri

Kürtlerin Nahçıvan’a ilk göçü ikinci Rus-İran savaşından sonra gerçekleşti. İlk olarak Zilanlı aşiretlerin birliğinin göçü Aras boyundaki topraklara gerçekleşti. Zilanlı aşiretlerin birliği Buriki, Celali, Milaya, İradi, Zabuk, Cunuk, Çahmanlı, Arizanli ve Halisanlı aşiretlerinden oluşuyordu. Bu aşiretlerden bir kısmı Aras boyundaki topraklara, esas kısmı ise Erivan guberniyasının Nahçıvan uyezdine göçtüler.

Nahçıvan’da yaşayan Kürtler hakkında bilgiler çok çelişkilidir. 1833’deki bilgilere göre Nahçıvan’da yaşayan Kürtler 9 aşiret topluluğundan oluşuyordu: Hacısamlı, Şadmanlı, Kulukçu, Külekanlı, Hesenallı, Bozlu, Ferruhanlı, Püsyan ve Milli (Geybullayev, 1986: 101). Nahçıvan’da Milli, Acısamlı, Eliyanlı, Şadmanlı, Püsyan, Külekanlı, Ferruhanlı, Bozlu ve Hesenallı aşiretleri yaşamaktaydı. Kürt aşireti olan Bayramlı ise günümüzde Ermenistan’da kalan Azizpeyasi, Damlı, Zorkeşiş, İskenderhanası, Kovuşuk ve Aşağı Ulukhan köylerini oluşturmuştu. 1918-1920 yıllarında bu bölgede Taşnaklar tarafından yapılan etnik temizliğin kurbanlarından biri de Kürtler idi. Bu nedenle Azerbaycan’da Sovyet hükümeti kurulduğunda Nahçıvan’da yaşayan Kürtlerin sayısı önemli ölçüde azalmıştı. 1931 yılına kadar Arazdayan istasyonu arazisindeki Sadarak’ın çevresinde ve Culfa-Bakü demiryolu hattının sınırlarından Aras Nehri’ne kadar olan bölgede 7 Kürt köyü vardı: Karaburun, Yanık, Korkmaz, Gelevan, Mahmudkend (şimdiki Şarur), Vodokaçka ve Kirkaç. Tüm bu yerleşimler aşiretin adını taşıyan köylerdi: Karaburun ve Yanık köyleri Şavliki, Korkmaz köyünü Banuki, Kirkaç köyünü Başki, Gelevan, Mahmudkend ve Vodokaçka köylerini ise Kariki aşireti tarafından kuruldu (Bukshpan, 1932: 37-38). Darakand da Nahçıvan’da bulunan Kürt köylerinden biriydi. Buna ek olarak, 1980’lere kadar Ordubad’daki Kilit köyünde kendine mahsus bir dil konuşuluyordu. Kilit olarak sınıflandırılan bu dili birçok araştırmacı Kürtçeye yakın bir dil olarak kabul edilmektedir (Baskakov, 1971: 34). Bu dil, 20. yüzyılda Azerbaycan’da Arapça’dan sonra ölen ikinci dil olarak kabul edilir. 1960’larda Nahçıvan Kürtlerinin neredeyse tamamı Şarur rayonunda ve Arazdayan istasyonunun topraklarında yaşıyordu. Şu anda, resmi bilgilere göre Nahçıvan’da Kürtler Şarur rayonunun Darakand ve Culfa’nın Teyvaz köyünde yaşıyorlar.

Azerbaycanda Kürt Etnonimleri

Azerbaycan’da Kürt etnonimine sahip çok sayıda köy mevcuttur. Orta Aran bölgesinde ve Aras ovalarında Kürt aşiret isimlerine yakın pek çok yer ismi vardır: Seleli, Zazalı, Zengene, Zilanlı, Cibikli ve diğerleri. Kızılbaş  aşiretleri arasında Kürt ve Lor (Bahtiyari) aşiretleri olan Bergüşad, Ardalan, Bahtiyarlı, Dümbuli, Garus aşiretlerinin hala İran ve Azerbaycan’da isimlerini verdikleri yerler vardır. Abşeron rayonunda bulunan Kürdehani köyü buna eklenebilir. Kürt-Lor kökenli Kızılbaş aşiretlerinden biri Zengene aşiretiydi. 19. yüzyılın ortalarında 24 aileden oluşan bu aşiret Cavad uyezdinde yaşıyordu. Sabirabad rayonunda bulunan Zengene köyü de bu Kürt aşiretinden miras kalmıştır (Geybullayev, 1986: 102) 19. yüzyılın ortalarında Ivan Şopen’in belirttiğine göre; Azerbaycan’da yaşayan Kürtlerden Karaçorlu, Heseneli, Külekanlı, Şadmanlı, Şeylanı, Tehmezli, Bergüşad, Babalı, Kulukçu, Kelovçi, Ferruhanlı, Sisianlı, Terterli, Hacısamlı, Sultanlı, Bozlu, Kuluhanlı, Elikyanlı, Kolanı ve Püsyan aşiretleri Şii; Celali, Biryuki (Buruklu), Radikyanlı, Azizanlı, Şeyhbizanlı, Gelturi, Karaçorlu, Dilheyrimli, Banuki, Sibiki, Cuniki, Çahamanlı, Halisanlı aşiretleri ise Sünni Kürt aşiretlerdir. Ancak Şopen’in bahsettiği Kürt aşiretlerinin çoğu Ermenistan’da yaşıyordu. 19. yüzyılın ortalarında Milli, Karaçorlu, Alihanlı ve Püsyan gibi Kürt aşiretlerinin Azerbaycan’da yaşadıkları belirtilmektedir (Geybullayev, 1986: 101-102).

Ülkedeki diğer yaygın Kürt aşiretlerinden Püsyan Türkiye’den, Garus aşireti ise İran’ın Hamadan eyaletinin Garus bölgesinden Azerbaycan’a gelmişlerdi. Azerbaycan’da bu aşiretlerle bağlantılı yer isimleri aşağıdaki uyezdlerdeki köylerde mevcuttur.

Kuba uyezdi – Karaçallı ve Karakurdlu. (Her ikisi de şimdiki Haçmaz rayonundadır)

Cavad uyezdi – Karalar (4 köy), Karacalar, Büyük Garus, Cır Garus.

Şamahı uyezdi – Kürt, Karalı, Gorus-Çaparlı.

Göyçay uyezdi – Cir-Kürt (şimdiki Cırkurd köyü), Kürdşaban, Kürd-Karabağlar (şimdiki Karabağlar köyü), Kürdmaşı (İsmayıllı), Kürd, Karaçallı, Karaca, Gorus-Ağa-Ark (Ağsu), Garus-Arat-Kend (Ağsu).

Lenkeran uyezdi – Bergüşad, Kürd Abazlı, Kürdler (Celilabad), Karalı-Böyük, Karalı-Kiçik.

Ağdaş uyezdi – Kürd (Kebele).

Zengezur uyezdi – Karalar (Kubadlı), Karacalı (şimdiki Karaçanlı, Laçin), Sisian, Kürdhacı (Laçin), Kürd-Ali (şimdiki Ermenistan), Kürdkala.

Kazah uyezdi – Karalar (şimdiki Tovuz).

Cebrayıl uyezdi – Karacılar (şimdiki Karaçalı, Kubadlı), Kürd Mahrızlı (Kubadlı), Kürd Efendiler (şimdiki Efendiler köyü, Kubadlı), Kürd Çapık.

Cavanşir uyezdi – Karkuşed, Kürdborakı (şimdiki Berde), Gazi Kürd Ali (şimdiki Gazikurdali köyü, Berde), Kürtler (şimdiki Kurtlar köyü, Berde), Kürt-Amaniyan.

Gence uyezdi – Safikürd (şimdiki Goranboy).

Şuşa uyezdi – Kürt-Karadağlı, Kürtler (Kürtler köyü, şimdiki  Ağcabedi).

Şarur-Daralayaz uyezdi – Püsyan (şimdiki Şarur rayonu). (Valiyev, 1921: 48-49).

1957’de Bölgedeki Genel Etnik Durum

SSCB’nin kuruluşundan sonra Zengezur’da yapılan araştırmalar sırasında bölgedeki hemen hemen bütün Kürtlerin köylerinin tarihini bildikleri anlaşıldı. Bu nüans, kural olarak, Kürtlerde köyün kurulmasıyla bağlantılı olarak nesilden nesile aktarılan halk adet ve geleneklerinin güçlü olduğunu göstermektedir. Bu alanlarda 1957 yılında yapılan araştırma sonuçlarına göre, Laçin rayonunda hem Kürtçe hem de karma Azerbaycanca-Kürtçe dilinde konuşan 12 köy, Kelbecer’de 8 Kürt köyü, Kubadlı’da hem Kürtçe hem de karma Azerbaycanca-Kürtçe dilinde konuşan 18 köy, Zengilan rayonunda ise karma Azerbaycanca-Kürtçe dilinde konuşan 6 köy bulundu (Kuriyev, 1980: 93). Bölgede yapılan araştırma sırasında Laçin rayonunda Minkend, Aşağı Zerti, Yukarı Zerti, Kalaç, Bozlu, Kamallı ve Karakeşiş köyleri, Kelbecer rayonunda Zeylik, Aşağı Şurtan, Ağcakend, Oruçlu köyleri, Kubadlı rayonunda ise Yukarı Mollu ve Zilanlı köyleri Kürt kimliğine sahip olan köyler olarak tespit edilmiştir (Aristova, 1962: 22).

Yukarıda da belirtildiği gibi, sürüleri için daha iyi otlaklar ve topraklar arayan Kürtler, akınlarını Azerbaycan’ın bir kısmından diğerine, özellikle de dağlara taşıdılar. Bu yaşam tarzı Sovyet döneminde de devam etmiştir. Azerbaycan Kürtlerinin diğer Kürtlerden farkı ise hangi aşirete ait olduklarını tam olarak bilmemeleridir. 1950’lerde yapılan bir araştırma sırasında, çoğu yaşlı Kürt bu soruya Acem (Bu ifade Orta çağlarda İran coğrafyasında yaşayanlar için kullanılmaktaydı) olarak yanıtladı. İki köyde yaşayan Kürtler, Acem ile birlikte Babayalı, Ferehkanlı ve Şahsuvarlı soyundan olduklarını söylediler. İlginç bir şekilde, bu ifadeler aşiret isimlerini değil, toprağa olan bağlılığı yansıtmaktaydı. Örneğin, Ferehkanlı ve Şahsuvarlı terimleri, Kürt köylerinin de dahil olduğu kırsal toplulukların isimleridir. Bu nedenle, Azerbaycan’daki Kürt yer isimlerinin temel olarak Kürt aşiret birleşmelerinin adlarını yansıttığını söyleyebiliriz.

Kürt halkına has olan özelliklerinden biri, hâlâ korunan bir aşiret bölünmesinin varlığıdır. Bu özellik Azerbaycan’ın yer isimlerine de yansımıştır. Birçok Kürt etnonimlerinin sonuna Azerbaycancaya has eklerden (-par, -li) oluşması ve bir dizi Kürt aşiretinin etnonimlerinin Türkçe olması, Azerbaycan Kürtlerinin yoğun bir biçimde değil Azerbaycanlılarla karışık biçimde yaşadığı gerçeğinden kaynaklanmaktadır. Kürtlerin bu derecede çok hızlı bir şekilde asimilasyona uğrayarak Azerbaycanlılarla karıştığı gerçeği, bu kültürel yakınlık ile açıklanmalıdır (Geybullayev, 1986: 102)

Karabağ Savaşı

1991’de Sovyetler Birliği’nin çöküşüne Kafkasya’da milliyetçi hareketler eşlik etti. O sırada Ermenistan ve Azerbaycan arasındaki Dağlık Karabağ çatışması, Müslüman Kürtlerin Ermenistan’dan sürgün edilmesine, eski Kürdistan arazilerinin tamamen yok edilmesine ve 150.000 Kürt’ün kendi topraklarından sınır dışı edilmesine neden oldu (Lockman, 1997: 17). İlk olarak, 1992’de Laçin bölgesi Ermeni kuvvetleri tarafından işgal edildi. Ermeniler, Laçin’in işgalini hukuki bir biçime sokmak için, bölgedeki çok az sayıda Kürt (yaklaşık 60 kişi) ile birlikte “Kürt Laçin Cumhuriyeti”nin kurulduğunu ilan ettiler. Bu cumhuriyet bir hafta bile yaşamadı. Bunun temel nedeni bölgedeki cumhuriyet için herhangi bir kitle desteğinin  olmamasıydı. Azerbaycanlılar gibi Kürtler de Laçin’in işgali sırasında bölgeden kovulmuşlardır (Kemper, Conermann, 2011: 92). Bu mesele sadece Azerbaycan’da değil, aynı zamanda yurt dışında yaşayan Kürt diasporasının protestolarında da kendini gösterdi. Nisan 1993’te Kelbecer kuşatmasından sonra, Azerbaycan Kürtlerinin “Ronahi” Kürt Kültür Merkezi dünyadaki Kürtlere seslendi:

“Biz, binlerce Azerbaycan Kürtleri, yüzyıllardır Azerbaycanlılarla barış ve dostluk içinde yaşadık. Azerbaycan’da demokrasinin gelişmesine gelince, dilimize, geleneklerimize ve işlerimize saygı duyulur. Azerbaycan’da kendi dilimizde yayınlanmış kitaplarımız ve gazetelerimiz var. Ayrıca kendi dilimizde radyo programlarımız vardır. Ancak diğer Azerbaycan halkları gibi Kürt halkı da son 5 yıldaki Ermeni saldırganlığı sonucunda çok acı çekti. Laçin Kürtleri soykırım politikasına maruz kaldılar. Orada yüzlerce erkek, kadın ve çocuk öldürüldü ya da esir alındı. Laçin’deki on iki Kürt köyü yeryüzünden silindi. Kürtlerin, Ermeni saldırganlığı ile topraklarından atılmasına yol açan askeri saldırganlık bugün de devam ediyor. Kelbecer’de 60.000 sivil kuşatma altındadır ve orada Hocalı katliamından daha büyük bir felaket yaşanıyor. Bölgedeki Kürtler orada yaşayan Azerbaycanlılarla birlikte katlediliyor, evleri yağmalanıyor ve insanlar öldürülüyor. Bu Ermenilerin Kürtlere karşı ilk saldırganlığı değil. 1905, 1908, 1937, 1947-1948’de binlerce Kürt Ermenistan’dan sürgün edildi. 1988-1989’da Ermenistan’daki 20.000’den fazla Müslüman Kürt yurtlarından kovuldu ve 12.000’i bugün Azerbaycan’da yaşamaktadır. Şimdi, bir kez daha, Ermenistan’ın Azerbaycan’a karşı temelsiz toprak iddialarından dolayı Azerbaycan’da yaşayan tüm halklar evlerinden atılmanın bir sonucu olarak kanları akıyor. Biz Kürt topluluğu olarak bir kez daha Azerbaycan’ın ülkemiz olduğunu ve Azerbaycanlıların en yakın dostlarımız olduğunu tekrarlamak istiyoruz. Sevgili kardeşler! Lütfen Ermenilerin neden olduğu trajedi hakkında tüm yoldaşlarınızı bilgilendirin! Azerbaycan’ın Kürt kadın ve erkeklerinin uğradığı felaketleri kendi üzüntünüz olarak kabul edin! Laçin ve Kelbecer’deki felaketlerin Hocalı katliamının devamı olduğunu bildirin! Dünya Kürt toplumunu bize katılmaya ve ülkemizi saldırganlık ve işgalden kurtarmak için kitlesel, uluslararası bir dayanışma kampanyası başlatmaya çağırıyoruz! Kadim vatanımız Azerbaycan’da adalet ve barış uğruna kurtulmamıza yardım etmenizi istiyoruz!”. Ancak bu itiraz, yurtdışındaki Kürt diasporasının Ermenilerle dostane ilişkileri nedeniyle güçlü bir şekilde desteklenmedi. Buna istisna olarak İranlı Kürtleri gösterilebilinir. İranlı Kürt bir bilgin olan Mehrdad Izadi, Laçin ve Kelbecer’in işgali sırasında Kürtlerin kovulması konusundaki Ermeni iddialarını reddediyor ve şu retorik soruyu soruyor: “Sen de,  Ermenistan?” (Goltz, 1998: 346).

1993 yazındaki saldırılarda Kürtlerin yaşadığı bir diğer rayon olan Kubadlı işgal edildi. Bu bölgelerin işgalinden sonra Kürtler Azerbaycan’ın bir dizi bölgesine göçmek zorunda kalıyorlar. Kubadlı rayonunun büyük kısmı şu anda Sumgayıt’a yerleşmiştir. Kelbecer ve Laçin Kürtlerinin çoğu günümüzde Ağcabedi rayonunda yaşıyor. Rus tarihçi Zayonçkovskaya’ya göre Azerbaycan’da yaşayan Kürtlerin yüzde 80’i bu rayonda yaşıyor (Zayonçkovskaya, 1999: 82).

Günümüzde Kürtler

Günümüzde Azerbaycan Kürtlerinin sayısı hakkında çeşitli bilgiler vardır. Azerbaycan Cumhuriyeti’nin 2009 yılı resmi nüfus sayımına göre ülkede 6.100 Kürt yaşıyor. Batılı uzmanlara göre, Kürtler Azerbaycan nüfusunun yaklaşık yüzde 2,8’ini oluşturuyor. Şu anda Azerbaycan’da 200.000’den fazla Kürt’ün yaşadığı tahmin edilmektedir (McDowall, 1996: 490). Bu Kürtlerin neredeyse tamamı, Azerbaycan Türkleri gibi, İslam’ın Şii mezhebine mensupturlar. Bu Kürtler Kürtçe’nin Kurmanci lehçesini konuşmaktadırlar (Aristova, 1966: 21). Şu anda Azerbaycan’da yaşayan Kürtler kendi dillerinde eğitim alma şansına sahiptirler. Bunların yanı sıra ülkede “Ronahi” Kürt Kültür Merkezi faaliyet göstermektedir. Yakın zamana kadar Azerbaycan’da Kürtçe gazete Diplomat yayınlanmaktaydı. Ancak bu gazete, Türkiye’deki Kürt ulusal mücadelesini desteklediği için Türk hükümetinin baskısıyla kapatıldı.

Kullanılan Literatür

Rusça kaynaklar

Гиясаддин Гейбуллаев, (1991),  К этногенезу азербайджанцев, Том 1.

Гиясаддин Гейбуллаев, (1986), Топонимия Азербайджана.

Татьяна Аристова, (1962) Из истории возникновения современных курдских селений в Закавказье // Советская этнография.

Татьяна Аристова , (1966), Курды Закавказья: историко-этнографический очерк

Татьяна Аристова, (1990) Материальная культура курдов XIX – первой половины XX в. Проблема традиционно-культурной общности

Рустам М. Алиев, (1981), Выдающиеся русские ученые и писатели о Низами Гянджеви.

Сара Ашурбейли, (1983), Государство Ширваншахов(VI-XVI вв.)

Григорий  Чурсин,   (1925), Азербайджанские курды (Этнографические заметки), Известия Кавказского и историко-археологического института. Т.З.

Илья Петрушевский , (1949), Очерки по истории феодальных отношений в Азербайджане и Армении в XVI — начале XIX вв.

Пётр Лерх, (1856),  Изслѣдованія об иранских курдах и их предках, сѣверных халдеях.Том 1.

Гурген Акопов, (1975), Страны и народы Ближнего и Среднего Востока. Том VII. Курдоведение

Валентин Гарданов, (1969),  Кавказский этнографический сборник, Том 4.

Александр Букшпан, (1932) Азербайджанские курды: Лачин, Кельбаджары, Нахкрай: Заметки.

Светлана  Алиева, (1993), Так это было: национальные репрессии в СССР 1919-1952 годы, Том 1.

Николай Баскаков, (1971), Тюркская лексикология и лексикография: Сборник статей.

Мухаммедгасан Бахарлы, (1921), Азербайджан:физико-географический, этнографический и экономический очерк.

Тамерлан  Гуриев, (1980), Ономастика Кавказа: межвузовский сборник статей.

Жанна Зайончковская, (1999), Миграционная ситуация в странах СНГ

Azerbaycanca ve İngilizce kaynaklar

Wadie Jwaideh, (2006), The Kurdish National Movement: Its Origins and Development

Richard N. Frye, (1975), The Cambridge History of Iran, Volume 4: The Period from the Arab Invasion to the Saljuqs

John A. Boyle, (1968), The Cambridge History of Iran, Volume 5:The Saljuq and Mongol Periods

Peter Jackson, Lawrence Lockhart , (1986), The Cambridge History of Iran, Volume 6: The Timurid and Safavid Periods.

David McDowall, (1996), A Modern History of the Kurds.

Lokman I. Meho, (1997), The Kurds and Kurdistan: A Selective and Annotated Bibliography

Michael Kemper , Stephan Conermann, (2011), The Heritage of Soviet Oriental Studies.

Thomas Goltz, (1998), Azerbaijan Diary: A Rogue Reporter’s Adventures in an Oil-rich, War-torn, Post-Soviet Republic: A Rogue Reporter’s Adventures in an Oil-rich, War-torn, Post-Soviet Republic.

Thomas de Waal, (2003),  Black Garden: Armenia and Azerbaijan through Peace and War

Əliyarlı İltifat, (2013), İstiqlal fədailəri-Azərbaycan Xalq Cümhuriyyətinin Daxili İşlər Nazirləri və silahdaşları: 1918-1920.

 

(Bu yazı El Yazmaları için AzLogos sitesinden Türkçeye Caner Malatya tarafından çevrildi. Orijinali için: https://azlogos.eu/az%c9%99rbaycan-kurdl%c9%99ri/ )

 

Dipnotlar:

[1] Bugünkü Azerbaycan ile Dağıstan’ın güneyini kapsayan eski bir krallık.

[2] MÖ 4. Yüzyılda çoğu bugünkü İran Azerbaycanı ve İran Kürdistanı olarak bilinen bölgede kurulmuş eski bir krallık.

[3] Kafkasya’da Kura ve Aras nehirleri arasındaki tarihi-coğrafi bölge.

[4] Azerbaycan’ın bölge düzeyindeki merkezi idarenin taşra yönetim birimidir.

[5] Azerbaycan Cumhuriyeti’nin güneydoğu rayonları Lenkeran, Astara, Masallı ve Lerik ile İran’ın kuzeydoğu eyaletleri Gilan ve Erdebil’de yaşayan bir halktır.

[6] Bir ilçeye denk olan yönetim birimidir.

[7] Bir ile denk olan yönetim birimidir.

[8] Orgbüro, Sovyetler Birliği’ndeki örgütsel çalışmalar hakkında önemli kararlar vermek üzere oluşturuldu. Yerel parti komitelerinin çalışmalarını denetleme ve komünist üyeleri uygun gördükleri konumlara seçme ve yerleştirme yetkisine sahipti.

[9] Ulus veya kavim adı.

16 Haziran 2020 Salı

Fuwa’nın Lenin Eleştirisi Bağlamında Marx, Engels ve Lenin’de Demokratik Cumhuriyet

Uzun yıllar kapitalizmin en önemli merkezlerinden biri olan Japonya’daki devrimci mücadeleye ve tartışmalara dair bilgilerimiz oldukça kısıtlı olagelmiştir. Bununla birlikte hem internetin sağladığı olanaklar hem de yayımlanan çeşitli kitaplar bu kısıtlılığı aşmamızı sağlıyor.

Yayımlanan kitaplardan biri ise uzun yıllar boyunca Japon Komünist Partisi’nin (JKP) üst düzey yöneticilerinden biri olan Tetsuzo Fuwa’nın Lenin’in Devlet ve Devrim Eserine Eleştirel Bir Yaklaşım isimli (alt başlığı Marx ve Engels’te Barışçı Devrim ve Demokratik Cumhuriyet) eseri.

Bu yazımızda kitaptan yola çıkarak, Fuwa’nın Marx ve Engels’ten alıntılayarak ortaya koyduğu Demokratik Cumhuriyet kavramına Marx, Engels ve Lenin’in metinleri aracılığıyla eleştirel bir yaklaşım sergileyeceğiz. Bununla birlikte Marx, Engels ve Lenin’in metinlerinin farklı tarihsel bağlamlarda farklı içerikler kazandıklarını göz ardı etmeksizin daha çok ortak noktalarını öne çıkartan bir yaklaşım sergileyerek, Marksizm’deki Demokratik Cumhuriyet kavramına ve devlet aygıtının Demokratik Cumhuriyet’teki biçimine yönelik bir görüş ortaya koymaya çalışacağız. Böylece ülkemizde çeşitli biçimlerde tartışılan Demokratik Cumhuriyet meselesine katkı sunmayı amaçlamaktayız.

Öncelikle JKP ile Tetsuzo Fuwa hakkında bilgi vermeliyiz.

JKP ve Tetsuzo Fuwa

Meiji Restorasyonu sonrası 1890’lı yıllarda Marksist yazın ülkeye girmeye başlar ve okuma grupları oluşturulur. 1917 Ekim Devrimi’nin de etkisiyle JKP, 15 Temmuz 1922’de kurulur. 1920-30’lardaki baskılar nedeniyle parti siyasal alanda etkili olamasa da özellikle ekonomi bölümünde okuyan üniversiteli öğrenciler arasında yaygınlaşır. 1945 sonrasında canlanan parti 1950’de ikiye bölünür. Bölünme nedeni ise Stalin’in Çin Devrimi’nin başarılı olmasından sonra JKP’yi Çin Komünist Partisi gibi silahlı mücadele etmesi için zorlamasıdır. Bu ayrışma sonrası “Tokuda-Nosaka Grubu” olarak bilinen grup Pekin’de bir üs kurar ve “Askeri Yönelim” adını verdiği mücadelesine başlar.[1] Bu grup bir süre sonra etkisini yitirirken diğer grup yasal alanda mücadeleye yönelir. Yasal alanda faaliyet gösteren JKP 1946-1972 arasındaki seçimlerde yüzde 2 ila 6, 1972-2017 arasındaki seçimlerde yüzde 7 ila 10 arasında oy alır. Partinin yüzde 10’un üzerinde çıktığı üç seçim vardır: 1996’da yüzde 13, 2000’de yüzde 11, 2014’te yüzde 11,4 oy alır.

1930 yılında Tokyo’da doğan Tetsuzo Fuwa ise 1970 yılında JKP parti sekretaryası başkanı, 1982’de Merkez Komite Yürütme Kurulu Başkanı, 2000’den 2006’ya kadar JKP Merkez Komitesi Başkanı olmuştur.[2]

SSCB’ye karşı genellikle olumsuz bir tavır sergileyen Fuwa, 2002 yılındaki bir konuşmasında Çin, Küba ve Vietnam’ın uyguladığı piyasa sosyalizmini Lenin’in önerdiğini, Stalin’in ise bunu reddettiğini ileri sürer. Devamında Fuwa JKP’nin siyasette ve ekonomide geniş kapsamlı değişiklikler elde etme ve sosyalist değişimler yerine kapitalizm çerçevesinde demokratik değişimler arama mücadelesinde olması gerektiğini söyler. [3] Fuwa’ya göre sosyalizm çok sayıda siyasi partinin varlığına izin veren bir siyasi sistem ve seçimler yoluyla hükümetin değiştirilmesini ve satılacak veya satın alınacak malları seçme özgürlüğünü garanti eden bir piyasa ekonomisini içerir. [4]

Fuwa’nın Marks ve Engels Bağlamında Lenin Eleştirisi

Fuwa, Lenin’in “Devlet ve Devrim” eserine eleştirel bir yaklaşım getirirken, Marx ve Engels’in Demokratik Cumhuriyet’e dair görüşlerini ortaya koyarak bu yaklaşımını temellendirmeye çalışmış.

Fuwa’ya göre Marx ve Engels, sınıf savaşımının şiddete dayalı olarak değil, barışçıl bir şekilde gelişim gösterdiğini ifade etmektedir. Buna göre parlamento, genel oy hakkı gibi yasal kazanımlar oldukça önemlidir. Nitekim Marx ve Engels, demokratik haklar için mücadeleyi de araçtan çok amaç olarak görmüşlerdir. Fuwa’ya göre Komünist Manifesto’da burjuvazinin zorla devrilmesinden bahsediliyordu, çünkü o zaman genel oy hakkı olmadığı için şiddetten başka yol yoktu.[5]

Marx, New York Daily Tribune gazetesinin 25 Ağustos 1852 tarihli sayısındaki “Çartist” başlık makalesinde şöyle yazar: “İngiltere’de genel oy hakkının gerçekleşmesi bu yüzden, bu kıtada daha önce sosyalizm adına onurlandırılmış her şeyden daha ileri bir sosyalist adım olacaktır. Bunun burada kaçınılmaz sonucu “işçi sınıfının siyasi üstünlüğüdür.” Fuwa’ya göre Marx’ın bu düşüncesi geliştirilecek olursa, işçi sınıfının bir çoğunluk haline gelebileceği koşulların bulunduğu başka ülkelerde de genel oy hakkı ve seçim yoluyla işçi sınıfının siyasi iktidarı kazanma yolunu açabilir.[6]

Marx’ın New York’taki The World adlı gazetenin Londra muhabiri R. Landor’a Temmuz 1871’de verdiği röportajı ve 8 Eylül 1872’de Lahey’de Enternasyonal’in kongresinde yaptığı konuşmayı örnek gösteren Fuwa, Marx’ın barışçıl yollarla yapılacak devrimi dışlamadığını, bunun için gerekli koşulların, kurumların, gelenek ve göreneklerin olduğunu belirttiğini söyler.[7] Bununla birlikte Fuwa, Marx’ın şiddete dayalı yolu tamamen reddetmediğini, özellikle ABD İç Savaşı’nı da örnek göstererek bir noktada şiddetin kaçınılmazlığını vurguladığını belirtir. Fakat Marx’ın esas olarak parlamenter yoldan devrime önem verdiğini belirtmeyi sürdürür.[8]

Fuwa’ya göre meclis yeterli güce sahip olduğu koşullarda parlamenter yoldan devrime gitme olasılığı vardır ve “sosyal iktidarı o anda elinde bulunduranlar tarafından zorla engellenmezlerse” devrimin barışçıl yoldan zafere ulaşması mümkündür.[9]

“Kesinliği açık olan bir şey varsa, o da, partimizin ve işçi sınıfının egemen duruma ancak Demokratik Cumhuriyet biçimi altında gelebilecekleridir. Hatta, Demokratik Cumhuriyet, Büyük Fransız Devrimi örneğinin gösterdiği gibi, proletarya iktidarının özgül bir biçimidir de.” [10] Fuwa’ya göre ise Engels’in buradaki Demokratik Cumhuriyet tanımı parlamenter Demokratik Cumhuriyet’tir. Bu nedenle Engels burada da oy hakkına dayalı, parlamentoda çoğunluğu kazanarak iktidarı alma olasılığını kabul etmiş ve böylece şiddete dayalı devrimi reddetmiştir.[11]

Fuwa, barışçıl bir yolla gerçekleşecek olan Demokratik Cumhuriyet’te, özellikle devlet kurumlarının yıkılmasına gerek olmadığını, gerekli değişiklikler yapılmasının yeterli olacağını belirtir.

Fuwa, Marx’ın “İşçi sınıfı, hali hazırdaki devlet aygıtını basitçe öylece ele geçirip onu kendi amaçları için kullanamaz” sözünü şöyle anlıyor: İşçi sınıfı hali hazırdaki devlet aygıtını, işçi sınıfının çıkarlarına hizmet edebilir hale getirene kadar “değiştirmesi ve dönüştürmesi” ya da “uyarlama” işlemine tabi tutması gerekir. [12] Buna ek olarak Engels’in Nisan 1883’te Philipp Van Patten’e ve Ocak 1884’te Bernstein’a yazdığı mektuplarından alıntı yaparak devlet aygıtının “gerekli değişikliklerden” ve uygun bir biçimde “yeniden biçimlendirmeden” sonra kullanılabileceğini vurguladıkları söyler. [13] Marx ve Engels’in Komünist Manifesto’da “yıkmak” veya “havaya uçurmak” gibi ifadeleri kullanmayarak barışçıl ve yasal araçlarla devlet aygıtını yeniden inşa etmenin mümkün olabilirliğini ifade etmişlerdir. [14] Keza Engels’in Fransa’da İç Savaş eserinin 1891 baskısına yazdığı önsözde “yıkmak” değil de “en kötü yanlarını kesip atmaktan” bahsetmesi de bunun göstergesidir. [15]

“Kuşkusuz, böylesi bir anda, bütün teorisi İngiltere’nin iktisadi tarihinin ve durumunun ömür boyu süren bir incelemesinin ürünü olan ve bu incelemeden, İngiltere’nin, en azından Avrupa’da, kaçınılmaz toplumsal devrimin tümüyle barışçıl ve yasal araçlarla gerçekleştirilebileceği tek ülke olduğu sonucunu çıkarmış bulunan bir adamın sesine kulak verilmeli. Elbette İngiltere’nin egemen sınıflarının, bir “proslavery rebellion” çıkarmadan bu barışçıl ve yasal devrime boyun eğmesini neredeyse hiç beklemediğini eklemeyi asla unutmadı”[16] Engels’in Kapital’in 1. Cildine yazdığı bu önsözdeki “barışçıl ve yasal araçlar” vurgusuna dayanan Fuwa barışçıl mücadeleyi esas almaya devam eder. [17]

Fuwa’nın Lenin’e yönelik ilk eleştirisi ise şiddete dayanan devrim kavramı üzerinedir. Fuwa, Lenin’in şiddete dayalı devrimin kaçınılmazlığı teorisinin özel ve ayrıksı bazı koşullarda geçerli olduğunu belirtir.[18]

Fuwa, Lenin’in Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı döneminde yaşadığı için, özel durumlar dışında, barışçıl gelişimden çok şiddete dayalı devrime önem verdiğini ve Marx ile Engels’i de bu bağlamda okuduğunu belirtir. Diğer yandan Lenin’in, Marx ve Engels’in barışçıl gelişim ve Demokratik Cumhuriyet’e verdiği önemi gösteren metinleri okuma fırsatını da bulamadığını belirtir.

Fuwa, Lenin’in parlamentoyu ortadan kaldırmak istediğini fakat temsiliyeti ve seçimleri kaldırmak istemeyerek çelişkiye düştüğünü ifade etmektedir. Lenin’in Bolşeviklerin Duma çalışmalarına yaptığı katkıları sunarak Lenin’in demokratik mücadeleye verdiği önemi gösterip, şiddete dayalı devrim teorisinin konjonktürel bir tercih olduğunu vurgulamaktadır.

Marx ve Engels’te Genel Oy Hakkı ve Parlamento

Fuwa’nın Marx ve Engels’e yaklaşımını çeşitli alıntılarla tekrardan gözden geçirmekte fayda var.

Öncelikle genel oy hakkı mücadelesi ve parlamenter mücadeleye yönelik yaklaşımı ele alalım. Evet, Marx ve Engels’in genel oy hakkı mücadelesinde sonuna kadar gidilmesini ve kimi yerlerde bunun esas alınması gerektiği vurgusunu yaptıklarına şüphe yok:

“Ama genel oy hakkı, cumhuriyetçi beyefendilerin düşündüğü gibi mucizeler yaratan bir maden arama çubuğu olmasa bile, sınıf mücadelesinin zincirlerini çözmek; burjuva toplumunun farklı orta katmanlarının, yanılsamalarını ve hayal kırıklıklarını hızla yaşayıp geride bırakmalarını sağlamak; (monarşi kendi sayım yöntemiyle burjuvazinin yalnızca belirli kesimlerinin kendilerini rezil etmesini ve diğerlerinin sahnenin arkasında gizlenmesini sağlar ve sahne gerisindekileri bir ortak muhalefetin halesiyle çevrelerken) egemen sınıfın tüm kesimlerini tek bir hamleyle devlet sahnesinin üzerine fırlatmak ve böylece aldatıcı maskelerini indirmek gibi çok daha büyük meziyetlere sahipti.”[19]

Engels’in Fransa’da Sınıf Mücadeleleri’ne yazdığı Önsöz’de oy hakkına büyük bir paye biçtiği de malumdur:

“Ve genel oy hakkının, kendimizi üç yılda bir saymamızı mümkün kılmaktan; oy sayısının düzenli olarak saptanan beklenmedik hızdaki yükselişiyle orantılı olarak işçilerin zafere olan inancını ve düşmanın korkusunu artırmaktan ve böylece en iyi propaganda aracımız olmaktan; hem kendi gücümüz hem de tüm düşman partilerin güçleri hakkında bizi eksiksiz şekilde bilgilendirerek ve böylece eylemlerimiz için benzersiz bir ölçüt sunarak bizi zamansız çılgınlıklar kadar zamansız çekingenliklerden de korumaktan başka hiçbir yararı olmasaydı, oy hakkının bize yararı bundan ibaret kalsaydı bile, bu hak yeterli olmanın fazlasıyla ötesine geçmiş olurdu. Ama çok daha fazlasını yaptı. Seçim propagandası yaparken, henüz uzağımızda duran halk yığınlarıyla temas kurmamız ve tüm partileri saldırılarımız karşısında kendi görüşlerini ve eylemlerini tüm halkın önünde savunmaya zorlamamız için benzersiz bir araç sundu.”[20]

Fakat Engels’in bu cümlelerin ardından eklediği cümleler onun tamamen “barışçıl” olmadığını göstermektedir: “Bu söylenenler, sokak savaşının gelecekte herhangi bir rol oynamayacağı anlamına mı geliyor? Kesinlikle hayır. Sadece, 1848’den bu yana, koşulların sivil savaşçılar için çok daha elverişsiz, askerler için çok daha elverişli hale geldiği anlamına geliyor. Dolayısıyla, gelecekteki bir sokak savaşı, ancak, durumun bu elverişsizliğinin başka unsurlar tarafından dengelenmesi halinde zafere ulaşabilir. Bu nedenle, büyük bir devrimin başlangıcında, bu devrimin ileri aşamalarıyla karşılaştırıldığında daha az görülecek ve daha büyük güçlerle yürütülmesi gerekecek. Ama bu güçler, büyük olasılıkla, tüm Büyük Fransız Devrimi boyunca ve 4 Eylül ile 31 Ekim’de Paris’te olduğu gibi, açık saldırıyı pasif barikat taktiğine tercih edecek.” [21]

Buna ek olarak Marx “yasal zaferlere” yönelik uyarısını da 1848 Devrimi’nden alınan dersle sarih bir şekilde ortaya koymuştur: “10 Mart zaferi kesin bir zafer olmaktan çıktı; karar günü bir kez daha ertelendi, halkın enerjisi boşaltıldı. Ve halk, devrimci zaferler yerine yasal zaferlere alıştı.” [22]

Genel oy hakkının nerede nihayete varacağını ise yine Marx açıkça ortaya koyar: “Genel oy hakkı, görevini tamamlamıştı. Halkın çoğunluğu, devrimci bir dönemde genel oy hakkının sunabileceği tek şey olan geliştirme okulundan geçmişti. Bir devrim ya da gericilik tarafından kaldırılmak zorundaydı.” [23]

Sonuç olarak Marx ve Engels’in genel oy hakkını “amaç” değil “araç” olarak gördüğü barizdir.

Marx ve Engels’te Devlet Aygıtı

Devlet aygıtının değiştirilmesine gelirsek; devlete yönelik yaklaşım Komünist Manifesto’da sade bir şekilde ortaya konulmuştur: “Modern devlet iktidarı bütün burjuva sınıfının ortak işlerini yöneten bir kuruldan başka bir şey değildir.”[24]

Devlet aygıtının değiştirilerek kullanılması konusunda ise Marx pek de “iyimser” değil: “Ama işçi sınıfının hazır devlet mekanizmasına basitçe el koyarak onu kendi amaçları için kullanması mümkün değildir.” [25]

Engels de devlet aygıtının “yeniyi” kaldıracak bir yapıda olmadığını belirtir: “Kendilerini ve partiyi “bugünkü toplumun sosyalizmin içine doğru büyümekte olduğuna” ikna etmeye çalışanlar, kendilerine şunları sormuyor: Bu toplum, böyle yaparken, aynı derecede kaçınılmaz olarak kendi eski toplum yapısının dışına doğru büyümüyor mu ve bu eski kabuğu tıpkı yengecin kendi kabuğuna yaptığı gibi zorla parçalamak zorunda değil mi?” [26]

Bu nedenle Engels Bebel’e 1875’te yazdığı mektupta proletaryanın kullanacağı aygıtın “devletten” farklı olacağını ifade eder: “Proletarya, devleti kullanmaya devam ettiği sürece, onu özgürlük adına değil, hasmını bastırmak için kullanır ve özgürlükten söz edilebilecek duruma gelinir gelinmez, bu anlamıyla devletin varlığı son bulur. Bu nedenle, devlet sözcüğünün, her yerde, Fransızcadaki “komün” sözcüğünün yerini çok iyi bir şekilde tutabilecek eski ve güzel bir Almanca sözcük olan “Gemeinwesen” {topluluk} sözcüğüyle değiştirilmesini önerirdik.” [27]

Dolayısıyla Fuwa’nın ileri sürdüğünün aksine Marx ve Engels’in devlet aygıtının değiştirilmesini ve dönüştürülmesini değil, adının bile aynı kalmamasını ileri sürdükleri görülmekte.

Marx ve Engels’te Demokratik Cumhuriyet

Demokratik Cumhuriyet’in biçimine dair basit bir tanımı ise Engels’in 1892’de Giovanni Bovio’ya verdiği cevapta görüyoruz: “Marx ve ben, kırk yıldır, bıkmaksızın şunu tekrar ettik: Demokratik cumhuriyet, işçi sınıfı ile kapitalist sınıf arasındaki mücadelenin önce tam anlamıyla genelleşeceği ve sonra da işçi sınıfının kesin zaferi ile doruğuna ulaşabileceği tek siyasi biçim olabilir.” [28]

Burada Engels’in Demokratik Cumhuriyet’i tam anlamıyla bir burjuva cumhuriyet değil, işçi sınıfı ile burjuvazi arasında devam eden savaşımın bir başka veçhesi olarak gördüğü anlaşılıyor. Bu veçhede işçi sınıfı devleti değiştirerek veya dönüştürerek kullanamaz: “Son olarak, parlamenter cumhuriyet, devrime karşı yürüttüğü mücadelede, iktidar gücünün araçlarını ve merkezileşmesini baskı önlemleriyle artırmak zorunda gördü kendisini. Tüm devrimler, bu mekanizmayı kırmak yerine onu yetkinleştirdi. Dönüşümlü olarak iktidar mücadelesi veren partiler, bu devasa devlet yapısının ele geçirilmesini, kazananın en önemli ganimeti saydı.” [29]

Dolayısıyla Demokratik Cumhuriyet aşamasında da işçi sınıfının eski yönetim mekanizmasını ortadan kaldırmalı ve Paris Komünü’nden alınan dersin ışığında kendi iktidarını sağlamlaştıracak yeni bir mekanizmayı kurmaya başlamalıdır: “Komün, bir kez iktidara gelmiş olan işçi sınıfının eski devlet mekanizmasıyla yoluna devam edemeyeceğini daha en başta görmek zorunda kaldı; bu işçi sınıfı, daha yeni kazanılmış olan kendi iktidarını yeniden yitirmemek için, bir yandan o zamana kadar kendisine karşı kullanılmış olan baskı mekanizmasını ortadan kaldırmak, ama diğer yandan, istisnasız olarak tümünü her zaman görevden alınabilir ilan ederek temsilcileri ve memurları karşısında kendisini koruma altına almak zorundaydı.” [30]

Burada da Engels’in vurgularının bir özyönetim yüceltmesi olmaktan çok, sınıfının özgücüne dayanan ve bu özgücün sınıfın bütünü (veya olabildiğince çoğunluğu) tarafından tekrardan üretilmesini sağlayacak bir yapının (devlet mekanizmasından farklı bir “yapı”) kurulması üzerine olduğuna dikkat çekmek isterim.

Ortaya konulacak bu mekanizmaya tamamen işçi sınıfı hâkim olmalıdır: “Programa koyulabilecek ve söylenemeyenlere en azından dolaylı olarak işaret etme görevini üstlenebilecek olan şey, şu taleptir: “İlde, ilçede ve beldede, genel oy hakkıyla seçilmiş memurlar aracılığıyla eksiksiz özyönetim. Devlet ataması yoluyla gelinen tüm yerel makamların ve il makamlarının kaldırılması.” [31]

Lenin’de Demokratik Cumhuriyet

Lenin devlet aygıtına yaklaşım konusunda Marx ve Engels’in görüşlerini izlemeye devam eder: “[Oportünistler] Marx’a göre proletaryanın sadece yok olup giden bir devlete, yani hemen yok olup gitmeye başlayacak ve yok olup gitmeden edemeyecek şekilde kurulmuş bir devlete ihtiyaç duyduğunu ve ikincisi, emekçilerin ihtiyaç duyduğu şeyin bir “devlet, yani egemen sınıf olarak örgütlenmiş proletarya” olduğunu eklemeyi “unutuyorlar”.”[32]

Ek olarak Lenin, Marx’ın hali hazırdaki devlet aygıtına el konmasını değil parçalanması gerektiğini 1871’de İngiltere dışındaki diğer Avrupa ülkeleri için dediğini belirtir. Lenin’e göre o zaman İngiltere militarist klik ve büyük ölçüde bürokrasiden azade olduğu için Marx böyle demiştir. Fakat 1914-1917 arasında görüldüğü üzere militarist klik ve bürokrasi bu boşluğu doldurmuştur ve devlet aygıtı parçalanmalıdır der Lenin. [33]

Böylece Lenin’in, Fuwa’nın iddia ettiğinin aksine, Marx’ın “barışçıl gelişime” dair metinlerini okuduğunu görmekteyiz, Buna ek olarak Lenin’in “şiddet” vurgusunun 1. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın tarihselliğinden dolayı değil devlet yapısının “tamamlanması” üzerinden yaptığını görüyoruz.

Lenin buradan devam ederek burjuvazinin demokrasi ve devrimlerinin ilerlemesinin kendi çıkarlarına zararlı olacağını bildiğini, bundan dolayı da gerici güçlerle ittifak kuracağını belirtir. [34]

Bu nedenle proletarya, demokrasi için savaşımda ve bu savaşımın sonucunda oluşacak Demokratik Cumhuriyet’teki öncülüğü burjuvaziden almıştır. Fakat bu Demokratik Cumhuriyet’in hâlâ kapitalist düzen içerisinde olduğu uyarısını da ekler: “Biz, kapitalist düzende, proletarya için en iyi devlet biçimi olarak demokratik bir cumhuriyetten yanayız; ama en demokratik burjuva cumhuriyetinde bile halkın payına ücretli köleliğin düştüğünü unutma hakkına sahip değiliz.” [35]

Demokratik devrim için mücadele sadece konjonktürel veya belli bir coğrafyayla sınırlı bir mücadele değildir Lenin’de. Aynı zamanda sosyalist devrime giden bir sürekliliğin içerisindeki bir noktadır. İşçi sınıfının bilinçlenmesi ve örgütlenmesine giden yolda bir duraktır. Fakat devrimciler demokratik devrimin burjuva egemenliğini meşrulaştırdığını göz ardı etmeden, değişen sınıf karşıtlığı üzerinden mücadeleye devam etmelidirler. Lenin küçük-burjuvaların ve köylülerin devrimci çizgiye çekilmesinin gerekli olduğunu ve proletaryanın ve köylülüğün devrimci demokratik diktatörlüğün kurulmasının zorunlu olduğunu belirtir. [36]

Lenin bu düşüncenin Marx ve Engels’in temel düşüncesi olduğunu ifade eder: “Engels burada, Marx’ın tüm eserlerinin dokusunu ören temel düşünceyi, yani Demokratik Cumhuriyet’in proletarya diktatörlüğüne en yakın geçiş noktası olduğu düşüncesini üstüne basa basa tekrarlıyor. Çünkü böyle bir cumhuriyet, sermayenin egemenliğini ve dolayısıyla da kitlelerin ezilmesini ve sınıf mücadelesini hiçbir şekilde ortadan kaldırmaksızın, kaçınılmaz olarak bu mücadelenin öylesine genişlemesine, gelişmesine, açılmasına ve şiddetlenmesine yol açar ki, ezilen kitlelerin temel çıkarlarını karşılama olanağı doğar doğmaz, bu olanak kaçınılmaz olarak ve sadece proletarya diktatörlüğüyle, proletaryanın söz konusu kitlelere önderlik etmesiyle hayata geçirilir.” [37]

Lenin’in küçük-burjuvalar ve köylülerle ittifak kurma çabası savaşı kazanmaya yönelik “pragmatik” bir yaklaşımı değil sosyalist devrime yönelik sürekliliği içeren bir yaklaşımı barındırır. Nitekim küçük-burjuvaların ve köylülerin devrimden çıkarı olacağı için onların devrimci saflara çekilmesi çeşitli zorlukları da olsa gereklidir. Fakat bu küçük-burjuva ve köylüler içerisindeki karşı-devrimci unsurlara dikkat edilerek etkisiz hale getirilmeli ve yarı-proleter unsurlarla sosyalist devrime devam edilmelidir. Dolayısıyla devrimden sonra devrimi sönümlendirip uzlaştırmaya çalışanlara karşı devrimin ileri götürülmesi zorunludur.[38]

Bu süreçte devlet aygıtının yapılanması önem taşımaktadır. Fakat bu devlet elbette ki  “devletten” farklı olmalıdır: “Köylülerin bulunduğu her kapitalist ülkede (kapitalist ülkelerin çoğunda bulunurlar), bunların büyük çoğunluğu yönetim tarafından ezilmekte ve yönetimin yıkılması özlemini, “ucuz” hükümet özlemini duymaktadır. Bu, yalnızca proletarya tarafından gerçekleştirilebilir ve proletarya, bunu gerçekleştirerek, aynı zamanda devletin sosyalist yeniden yapılanmasına doğru bir adım atmış olur.” [39]

Bütün bunların gerçekleşmesi için ise kitlelere önderlik etme ve iktidarın alınması zorunludur. Lenin de “İki Taktik”te Yeni-Iskracıların muğlak, belirsiz kavramlar ve tanımlar kullanmasının ardında iktidarı alma ve kitlelere önderlik etme konusundaki isteksizlikleri yattığını belirtmektedir. [40]

Sonuç

Marksizm’de Demokratik Cumhuriyet, Fuwa’nın belirttiği üzere burjuva parlamenter sistemin en özgürlükçü ve demokratik halini değil; burjuvazinin üretimdeki konumunun önemli ölçüde tasfiye edildiği ve meta ekonomisinin devam etmekle birlikte işçi sınıfının üretime hakim olduğu, parlamento yerine işçi sınıfıyla birlikte anti-kapitalist alanlar tarafından tabanda oluşturulan örgütlenmelerin olduğu ve taban tarafından sürekli denetlenip değiştirilebilen (salt merkezi olan değil) merkezdeki bir meclisin olduğu bir yapılanmayı ifade etmektedir. Diğer yandan devlet aygıtı ise Fuwa’nın Marx ve Engels’ten alıntılarla vurguladığı gibi parçalanmayıp değiştirilip-dönüştürülecek bir aygıt değil; Marksizm’in devrimci niteliği gereğince parçalanıp dağıtılacak, işçi sınıfıyla birlikte anti-kapitalist alanların çıkarı doğrultusunda ve onlar tarafından oluşturulacak yeni bir (artık adı devlet olmayan) yapı olmalıdır. Bunun gerçekleşmesi için ise Lenin’in ısrarla vurguladığı üzere, kitlelere önderlik etmek ve iktidarı almak zorunludur. İşçi sınıfının öncülüğünde ve halkçı-demokrat-antikapitalist güçlerin ittifakıyla iktidarın alınması sonucunda oluşacak Demokratik Cumhuriyet, aynı zamanda sosyalizme doğru ilerleyiş açısından önemli bir ilk adım da olacaktır.

Dipnotlar:

[1] Tetsuzo Fuwa, “Two Centuries and Japanese Communist Party”, Japan Press Weekly, Ekim 2002, s. 9.

[2] Tetsuzo Fuwa, Lenin’in ‘Devlet ve Devrim’ Eserine Eleştirel Bir Yaklaşım, Marx ve Engels’te Barışçıl Devrim ve Demokratik Cumhuriyet, Çev. Deniz Kızılçeç, İstanbul, Canut Yayın Evi, 2015, s. 5.

[3] Fuwa, 2002, s. 15-16.

[4] Fuwa, 2002, s. 19.

[5] Fuwa, 2015, s. 75-76.

[6] Fuwa, 2015, s. 86.

[7] Fuwa, 2015, s. 90.

[8] Fuwa, 2015, s. 95.

[9] Fuwa, 2015, s. 106.

[10] Friedrich Engels, Karl Marx, Gotha ve Erfurt Programları Üzerine, Çev. Erkin Özalp, İstanbul, Yordam Kitap, 2017, s. 99.

[11] Fuwa, 2015, s. 59.

[12] Fuwa, 2015, s. 51.

[13] Fuwa, 2015, s. 54.

[14] Fuwa, 2015, s. 56.

[15] Fuwa, 2015, s. 57.

[16] Karl Marx, Kapital 1. Cilt, Çev. Mehmet Selik, Nail Satlıgan, İstanbul, Yordam Kitap, 2018, s. 38.

[17] Fuwa, 2015, s. 112.

[18] Fuwa, 2015, s. 39.

[19] Karl Marx, Fransız Üçlemesi, Çev. Erkin Özalp, İstanbul, Yordam Kitap, 2016, s. 58-59.

[20] Marx, 2016, s. 27.

[21] Marx, 2016, s. 30.

[22] Marx, 2016, s. 128.

[23] Marx, 2016, s. 130.

[24] Friedrich Engels, Karl Marx, Komünist Manifesto ve Hakkında Yazılar, Çev. Nail Satlıgan, İstanbul, Yordam Kitap, 2015, s. 24.

[25] Marx, 2016, s. 308.

[26] Engels, Marx, 2017, s. 97.

[27] Engels, Marx, 2017, s. 52.

[28] August H. Nimtz, Demokrasi Savaşçıları Olarak Marx ve Engels, Çev. Can Saday, İstanbul, Yordam Kitap, 2012, s. 382.

[29] Marx, 2016, s. 236.

[30] Marx, 2016, s. 265.

[31] Engels, Marx, 2015, s. 102.

[32] Vladimir İlyiç Lenin, Devlet ve Devrim, Çev. M. Halim Spatar ve Celal Üster, İstanbul, Yordam Kitap, 2016, s. 39.

[33] Lenin, 2016, s. 56.

[34] Lenin, 1978, s. 51.

[35] Lenin, 2016, s. 33-34.

[36] Vladimir İlyiç Lenin, Demokratik Devrimde Sosyal-Demokrasinin İki Taktiği, Çev. Muzaffer Erdost, Ankara, Sol Yayınları, 1978, s. 46, 47, 58, 59.

[37] Lenin, 2016, s. 94.

[38] Lenin, 1978, s. 106-109.

[39] Lenin, 2016, s. 63.

[40] Lenin, 1978, s. 39-42.


27 Mayıs 2020 Çarşamba

(Çeviri) Kitlesel İşsizlik Kapitalizmin Başarısızlığıdır – Richard D. Wolff

Pandemi sırasındaki rekor işsizlik nedeniyle işçilerin yaşadığı zorluklar, kapitalizmin bir ürünüdür. Çoğu zaman işverenler, hangi seçeneğin işverenlerin kârını en üst düzeye çıkardığına bağlı olarak işçileri işe almaya veya kovmaya karar verirler. Kâr -ne işçilerin tam istihdamıdır ne de üretim anlamına gelmektedir- kapitalizmin ve dolayısıyla kapitalistlerin “en önemli şeyidir”. Sistem böyle çalışır. Kapitalistler, kârları yüksek olduğunda ödüllendirilirler ve olmadığı zaman cezalandırılırlar. Bu kişisel bir şey değil; sadece iş.

İşsizlik çoğunlukla işverenler tarafından yapılan bir seçimdir. Birçok işsizlik durumunda, işverenler çalışanları kovmama seçeneğine sahiptir. Çalışanların tümünü çalıştırabilirlerdi, çalışma saatlerini veya günlerini azaltabilir ya da çalışanların dinlenme saatlerini dönüşümlü olarak ayarlayabilirlerdi. İşverenler, boşa düşen çalışanlarını tutmayı ve geçici olacağını umdukları zararları üzerlerine almayı seçebilirler.

Bununla birlikte işsizlik hemen hemen her yerde ve neredeyse herkes tarafından olumsuz, istenmeyen bir deneyim olarak kabul edilir. İşçiler iş ister. İşverenler çalışanların kârlı üretim yapmasını isterler. Hükümetler, çalışanların ve işverenlerin aktif olarak işbirliği sonucunda gelecek vergi gelirlerini isterler.

Öyleyse, kapitalist sistem neden son üç yüzyıl boyunca yerleştiği her yerde düzenli olarak ekonomik düşüşler yarattı? Bu düşüşler ortalama olarak her dört ila yedi yılda bir gerçekleşiyor. ABD bu yüzyılda üç çöküş yaşadı: 2000’de “dot-com”; 2008’de “yüksek faizli mortgage”; ve şimdi 2020’de “koronavirüs”. Bu şekilde Birleşik Devletler kapitalizmin “normuna” uymaktadır. Kapitalistler işsizlik istemiyorlar ama düzenli olarak işsizlik üretiyorlar. Bu sistemlerinin temel bir çelişkisidir.

Kapitalizmin zaman içinde işsizlik üretmesinin ve yeniden üretmesinin iyi nedenleri vardır. Bunu yapmaktan fayda sağlar (ve yanı sıra zarar görür). “İşsizlerin yedek ordusunun” yeniden üretilmesi, ücretleri artırmadan daha fazla işçinin çalıştırılmasını sağlayan sermaye yatırımlarındaki periyodik artışlara olanak tanır. Tüm işçiler bu tip dalgalanmalardan önce zaten tam olarak istihdam edilmiş olsaydı, yükselen ücretler ve dolayısıyla düşen karlar yatırım dalgalanmalarına eşlik ederdi. İşsizlik işçi sınıfını da disipline eder. Genellikle iş bulmakta çaresiz olan işsizler, işverenlere mevcut olan çalışanları daha az paraya çalışmak isteyen işsiz adaylarla değiştirme fırsatı verir. Bu nedenle işsizlik, ücretler ve maaşlar üzerinde aşağı yönlü bir baskı ve böylece kâr için bir destek işlevi görmektedir. Kısacası, kapitalizm hem işsizlik ister hem istemez; bu gerilim, sürekli olarak devam ettirdiği işsizlerin yedek ordusunu periyodik olarak büyütüp küçülterek kendini ifade eder.

Bu yedek ordu, hiçbir ideolojik parlaklığın tam olarak silmediği sert bir gerçeği ortaya çıkarır. İşsizlik kapitalizme hizmet ederken, topluma iyi hizmet etmez. Bu temel fark, bugün olduğu gibi, en fazla işsizlik çok yüksek olduğunda belirgindir. Bugünün işsiz milyonlarının, üretimlerinin çoğundan kopartılırken tüketimlerinin çoğunu sürdürdüklerini düşünün. Tüketim araçlarını toplumsal olarak üretilen servetten almaya devam ederken, artık çalıştıkları zamanki gibi üretmezler ve böylece sosyal servete katkıda bulunamazlar.

Dolayısıyla işsizlik servetin yeniden dağıtılmasına yol açmaktadır. Halen istihdam edilenlerin ürettiği servetin bir kısmı, üretenlerden alınıp işsizlere verilerek yeniden dağıtılmak zorundadır. Vergiler bu yeniden dağıtımı alenen gerçekleştirir. Çalışanlar ve işverenler ile emek ve sermaye arasındaki mücadele, kimin vergisinin işsizlerin tüketimini finanse edeceğini belirler. Bu tür yeniden dağıtım mücadeleleri sıklıkla daha acı ve sosyal olarak bölünmelere neden olabilir. Hane halklarının özel alanında, çalışanların gelirleri ve zenginlikleri aynı şekilde işsizlerin tüketimini sağlamak için yeniden dağıtılır: Ebeveynler çocuklar, akrabalar, arkadaşlar ve komşuları gibi eşler bunu paylaşır. Emekçi sınıflar her zaman gelirlerini ve zenginliklerini, düzenli olarak onlara yük olan işsizlik kapitalizmiyle başa çıkmak için yeniden dağıtırlar. Bu tür yeniden dağıtımlar, tipik olarak, işçi sınıfı içinde birçok gerilime ve çatışmaya neden olur veya onları ağırlaştırır.

Örneğin, kamu istihdamının özel işsizliğin yerini alması durumunda, kamudaki ve özeldeki yeniden dağıtım mücadelesinin çoğundan kaçınılabilinir. Eğer devlet son çare olarak işveren haline gelirse, özel sektördeki işverenler tarafından işten çıkarılanlar sosyal olarak yararlı işler yapmaları için derhal devlet tarafından işe alınabilir. Hükümetler işsizlik maaşı ödemeyi durduracak ve bunun yerine yeniden istihdam edilenlere ücret ödeyecek, gerçek mal ve hizmetleri elde edecek ve bunları halka dağıtacaktır. 1930’ların New Deal’ı, özel sektördeki işverenler tarafından işten atılan milyonlarca insan için tam olarak bunu yaptı. Kapitalizme özgür istihdam ve (ancak New Deal’ın bir parçası olmayan) işsizliğe yönelik benzer bir alternatif, hükümetle anlaşarak oluşturulan ve işsizlerin sosyal olarak faydalı işler yapacağı işçi kooperatifi teşebbüslerini organize etmek olacaktır.

Bu son alternatif en iyisidir çünkü ABD ekonomisinde yeni bir işçi kooperatifleri sektörünü geliştirebilir. Bu, ABD kamuoyuna, çalışma koşulları, ürün kalitesi ve fiyatı, sivil sorumluluk, vb. açısından kapitalizm ile işçi-kooperatif sektörünün karşılaştırılmasında doğrudan deneyim sağlayacaktır. Ampirik temeldeki bu somut gerçek, toplumlara ekonominin kapitalist ve işçi-kooperatif sektörlerinin hangi karışımını tercih ettikleri konusunda gerçek ve demokratik bir seçenek sunabilirler.

Richard D. Wolff, University of Massachusetts’te profesör olarak ders vermektedir ve Democracy at Work’un kurucularındandır.

(Bu yazı El Yazmaları için Counterpunch sitesinden Türkçeye Caner Malatya tarafından çevrildi. Orijinali için: https://www.counterpunch.org/2020/05/11/mass-unemployment-is-a-failure-of-capitalism/)

29 Nisan 2020 Çarşamba

(Çeviri) Gelecek Halkındır – Karl Liebknecht

Bu 1 Mayıs Manifestosu, Berlin halkını 1916’nın 1 Mayıs eylemine çağırmaktaydı. Bu 1 Mayıs konuşmasındaki ifadeler nedeniyle Liebknecht hapse mahkûm edildi.

“Emperyalizm vampirinin kanını emdiği ve geniş mezarlıklara benzettiği Almanya, Belçika, Polonya ve Sırbistan’da yoksulluk ve sefalet, muhtaçlık ve açlık hüküm sürüyor. Tüm dünya ve çok övülen Avrupa medeniyeti, dünya savaşının serbest bıraktığı kargaşayla harabeye döndü.

“Savaştan faydalananlar ABD ile savaşmak istiyorlar. Onlar, belki yarın, başka kardeş gruplarımıza, ABD’deki işçi kardeşlerimize, karşı ölümcül silahları doğrultmamızı ve Amerika ile de savaşmamızı emredebilirler. Bu gerçeği iyi düşünün: Alman halkı kendi iradesi tarafından yönlendirilen gücünü ortaya koyup kullanmadığı sürece, halka yönelik cinayet devam edecek. Binlerce kişinin sesi “Kahrolsun halkların imhası! Kahrolsun bu suçlardan sorumlu olanlar!” diye haykırsın. Düşmanımız İngiliz, Fransız ya da Rus halkı değil, Alman büyük toprak sahibi, Alman kapitalistleri ve onların iktidarıdır.

“İleri, haydi hükümetle savaşalım; haydi bütün özgürlüklerin bu ölümcül düşmanlarıyla savaşalım. Haydi, emekçi sınıflarının zaferi, insanlığın ve medeniyetin geleceği anlamına gelen her şey için savaşalım.

“İşçiler, yoldaşlar ve siz, halkın kadınları, savaş sırasındaki ikinci 1 Mayıs olan bu eylemin Emperyalist Katliamı protesto etmeden geçmesine izin vermeyin. 1 Mayıs’ta milyonlarca ses haykırsın: ‘Kahrolsun halkların imhası! Kahrolsun bu suçlardan sorumlu olanlar!’ ”

(Bu yazı El Yazmaları için Marxists.org sitesinden Türkçeye Caner Malatya tarafından çevrildi. Orijinali için: https://www.marxists.org/archive/liebknecht-k/works/1916/future-belongs-people/ch23.htm )

23 Nisan 2020 Perşembe

(Çeviri) Çin Enfeksiyon Zincirini Nasıl Kırdı? – Vijay Prashad, Du Xiaojun, Weiyan Zhu

31 Mart 2020’de dünyanın dört bir yanından – Oxford Üniversitesi’nden Pekin Normal Üniversitesi’ne – bir grup bilim insanı Science’ta önemli bir makale yayınladı. Bu makale – “Çin’de COVID-19 Salgınının İlk 50 Gününde Bulaşma Kontrol Tedbirlerinin İncelenmesi” – Çin Hükümeti’nin Wuhan’ı kapatmamış olması ve ulusal acil durum müdahalesine başlamamış olması halinde, Wuhan dışında ek olarak kesin 744.000 COVID-19 vakasıyla karşılaşılmış olacağını öne sürüyor. “Çin’de alınan kontrol önlemleri” diye iddia ediyor yazarlar “potansiyel olarak dünyadaki diğer ülkeler için dersler barındırıyor. ”

Dünya Sağlık Örgütü’nün Çin’i ziyaret ettikten sonra hazırladığı Şubat raporunda, ekip üyeleri şöyle yazıyordu: “Daha önce bilinmeyen bir virüs karşısında, Çin belki de tarihteki en iddialı, çevik ve agresif hastalığı önleme çabasını sundu.”

Bu raporda, virüsün ve hastalığın hızlı yayılmasını önlemek için; bir yandan bir aşı ve COVID-19 için spesifik bir ilaç tedavisi olmaksızın çalışan bilim insanları virüs hakkında bilgi biriktirirken, diğer yandan Çin Hükümeti’nin çeşitli kademeleri ve toplumsal örgütler tarafından alınan önlemlerin detaylarına ulaşıyoruz.

Bir Planın Ortaya Çıkışı

Ocak 2020’nin ilk günlerinde Ulusal Sağlık Komisyonu (USK) ve Çin Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi (HKM), daha sonra “nedeni bilinmeyen bir virüsün yol açtığı zatürre” olarak tanımlanan hastalığın tanısı, tedavisi ve laboratuvar testleriyle uğraşmak için protokoller oluşturmaya başladılar. Hubei Eyaletindeki USK ve sağlık birimleri tarafından yapılacaklar işlemlerle ilgili broşür hazırlandı ve 4 Ocak’ta Wuhan şehrindeki tüm tıbbi kurumlara gönderildi; aynı gün şehir genelinde eğitim verildi. 7 Ocak’a kadar Çin HKM ilk yeni koronavirüs türünü izole etti ve üç gün sonra Wuhan Viroloji Enstitüsü (Çin Bilimler Akademisi) ve diğer enstitüler test kitlerini geliştirdiler.

Ocak ayının ikinci haftasıyla birlikte, virüsün doğası hakkında daha fazla şey biliniyordu ve böylece bu bilgilere göre bir plan şekillenmeye başladı. 13 Ocak’ta USK, Wuhan şehri yetkililerine limanlarda ve istasyonlarda insanların vücut ısılarını kontrol etmeye başlamaları ve halka açık toplantıları azaltmaları talimatını verdi. Ertesi gün USK, tüm Çin’i öldürücü yeni koronavirüs nesline karşı uyaran ve halk sağlığı için acil bir duruma hazırlık yapan ulusal bir telekonferans düzenledi. 17 Ocak’ta USK, halk sağlığı görevlilerini virüs hakkında eğitmek için Çin’in eyaletlerine yedi muayene ekibi gönderdi ve 19 Ocak’ta USK, Çin’in birçok sağlık birimine test kitleri için nükleik asit reaktifleri dağıttı. Çin Tabipler Birliği’nin eski başkanı Zhong Nanshan, 18 ve 19 Ocak’ta denetim yapmak için Wuhan Şehrine giden üst düzey bir ekibe liderlik etti.

Sonraki birkaç gün içinde USK, virüsün nasıl bulaştığını ve bu bulaşmanın nasıl durdurulabileceğini anlamaya başladı. 15 Ocak ile 3 Mart arasında USK’nin izlenecek yola dair hazırladığı kılavuz yedi baskı yaptı. Bu kılavuzlara baktığımızda, virüs ve virüsü azaltmaya dair planlar hakkındaki bilginin kesin bir gelişimini görmekteyiz; bu bilgiler ribavirin kullanımı ve Çin ve allopatik ilaçların bir kombinasyonu da dâhil olmak üzere yeni tedavi yöntemlerini içeriyordu. Geleneksel Çin Tıbbı Ulusal İdaresi son olarak hastaların yüzde 90’ının geleneksel bir ilaç aldığını ve ilacın, kullanan hastaların yüzde 90’ında etkili olduğunu rapor edecekti.

22 Ocak’ta Wuhan’a giriş ve çıkışın kısıtlanması gerektiği anlaşıldı. O gün, Devlet Konseyi Bilgilendirme Ofisi insanları Wuhan’a gitmemeleri konusunda uyardı ve ertesi gün şehir tamamen kapatıldı. Virüsün korkunç gerçekliği şimdi herkese açık hale geldi.

Hükümetin Faaliyetleri

25 Ocak’ta Çin Komünist Partisi (ÇKP) iki lideri – Li Keqiang ve Wang Huning – ile birlikte Merkez Komite COVID-19 Önleme ve Kontrol Merkezi Lider Grubu’nu oluşturdu. Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, gruba virüsü zapt edecek politikaları belirlerken en iyi bilimsel düşünceyi uygulamalarını ve her türlü kaynağı insanların sağlığını ekonomik kaygılardan üstün tutarak kullanmaları görevini verdi. 27 Ocak’ta Devlet Konseyi Başkan Yardımcısı Sun Chunlan, virüsün kontrol edilmesi için uygulanacak yeni agresif karşılığı şekillendirmek için Wuhan şehrine giden bir Merkez Rehberlik Ekibine liderlik etti. Zamanla, hükümet ve Komünist Parti virüsün üstesinden gelmek için dört noktada özetlenebilecek bir ajanda geliştirdi:

1. Sadece eyaletin kapatılmasını sağlamakla kalmayıp aynı zamanda eyalet trafiğini en aza indirgeyerek virüsün yayılmasını önlemek. Bu önlem zaten başlamış olan Çin Yeni Yılı tatili nedeniyle karmaşıktı; aileler birbirlerini ziyaret edeceklerdi ve marketlere uğrayacaklardı (bu, Çin’deki 1,4 milyar insanının yani neredeyse hepsinin birbirlerinin evlerinde toplandığı en büyük kısa süreli insan göçüdür). Bütün bunların önlenmesi gerekiyordu. Yerel yetkililer, enfeksiyonların kaynağı üzerinde çalışmak ve incelemek ile bulaşma yolunu izlemek için en gelişmiş epidemiyolojik düşünceyi kullanmaya başlamıştı. Bu, virüsün yayılmasını engellemek için zorunluydu.

2. İşçiler için koruyucu ekipman, hastalar için hastane yatakları ve ekipmanların yanı sıra tedavileri için kullanılan ilaçlar da dâhil olmak üzere sağlık emekçilerine kaynaklar tanzim etmek. Bu, daha sonra iki tam teşekküllü hastane (Huoshenshan Hastanesi ve Leishenshan Hastanesi) dâhil olmak üzere geçici tedavi merkezlerinin inşasını da içeriyordu. Artan tarama, geliştirilen ve üretilmekte olan test kitinden daha fazlasını gerektirdi.

3. Eyaletin kapatılması süresince eyalet sakinlerine yiyecek ve yakıt verilmesini sağlamak.

4. Söylentilere değil, bilimsel gerçeklere dayanan bilgilerin kamuya açıklanmasını sağlamak. Bu amaçla bir ekip, ilk vakaların raporlarından Ocak ayının sonuna kadar olan yerel makamların tüm sorumsuz eylemlerini araştırdı.

Bu dört nokta, Şubat ve Mart ayları boyunca Çin Hükümeti ve yerel yetkililerin yaklaşımını tanımlamaktaydı. USK’nin önderliğinde, enfeksiyon zincirini kırma mücadelesini koordine etme yetkisine geniş çapta sahip, ortak bir önleme ve kontrol mekanizması kuruldu. Wuhan şehri ve Hubei eyaleti Nisan ayının başına kadar 76 gün boyunca sana bir kilit altında kaldı.

23 Şubat’ta Başkan Xi Jinping, Çin’in her bölgesinden gelen 170.000 idari bölge ve Komünist Parti kadrosu ile askeri yetkiliye konuşma yaptı; Xi, “Bu bir kriz ve aynı zamanda büyük bir sınav” dedi. Çin’in tüm vurguları salgınla mücadele etmek, insanların sağlığını ilk sıraya koymak ve aynı zamanda Çin’in uzun vadeli ekonomik gündeminin zarar görmemesini sağlamak olacaktı.

Mahalle Komiteleri

Virüse karşı verilen yanıtın önemli -ve göz ardı edilmiş- bir kısmı Çin toplumunu tanımlayan kamusal eylemde bulunuyordu. 1950’lerde kentteki sivil örgütler – ya da juweihui – mahalle sakinlerinin karşılıklı güvenlik ve yardımlarını organize etmelerinin bir yolu olarak gelişti. Wuhan’da, kapatılma geliştikçe, insanların vücut ısılarını kontrol edenler, yiyecek dağıtanlar(özellikle yaşlılara) ve tıbbi malzeme sağlamak için kapı kapı dolaşanlar mahalle komitelerinin üyeleriydi. Çin’in diğer bölgelerinde mahalle komiteleri, içeri giren ve çıkan insanları izlemek için mahallelerin girişinde vücut sıcaklığını kontrol noktaları oluşturdu; bu yerinden yönetimle temel halk sağlığının gerçekleşmesiydi. 9 Mart tarihi itibariyle bu komitelerde çalışan 53 kişi hayatını kaybetti, bunların 49’u Komünist Parti üyesiydi.

Komünist Parti’nin 90 milyon üyesi ve partinin taban örgütlerinin 4,6 milyon üyesi, Çin’in 650.000 kent ve kırsal topluluğunun ön cephelerinde halkın ülke çapında harekete geçmesine yardımcı oldu. Parti üyesi olan sağlık emekçileri, ön cephedeki tıbbi müdahalenin bir parçası olmak için Wuhan’a gitti. Diğer parti üyeleri mahalle komitelerinde çalıştılar ya da virüse karşı yeni platformlar geliştirdiler.

Yerinden yönetimler tarafından yaratıcı yanıtlar üretildi. Hunan Eyaleti, Changsha, Yuhua Bölgesi, Tiaoma Kasabası, Tianxinqiao Köyünde, köyün sözcüsü olan Yang Zhiqiang, köylülere yeni yıl ziyaretleri yapmamalarını ve birlikte akşam yemeği yememelerini tavsiye etmek için 26 hoparlörün “yüksek sesini” kullandı. Guangxi Zhuang Özerk Bölgesi’ndeki Nanning’de polis, kapatılma düzeninin ihlal edilmemesi gerektiğini hatırlatmak için trompet sesini çaldığı dronları kullandı.

Siçuan eyaletindeki Çengdu’da, 440.000 vatandaş virüsün bulaşmasını engellemek için bir dizi kamu eyleminde bulunacak ekipler oluşturdular: Bu ekipler sağlık yönetmeliklerini yayınladılar, vücut ısılarını kontrol ettiler, gıda ve ilaçları ulaştırdılar ve travmatize olmuş insanları ulaşmanın yollarını buldular. Komünist Parti kadroları şirketleri, sosyal grupları ve gönüllüleri bir araya getirerek yerel bir öz yönetim yapısına öncülük ettiler. Pekin’de kent sakinleri kayıtlı kullanıcılara virüs hakkında uyarı gönderen ve virüsün şehirdeki hareketini izlemeye yardımcı olmak için kullanılabilecek bir veritabanı oluşturan bir uygulama geliştirdi.

Tıbbi Müdahale

Li Lanjuan, Wuhan’a giren ilk doktorlarından biriydi; oraya vardığında tıbbi testlerin “zor elde edildiğini” ve tıbbi malzemelerle ilgili durumun “oldukça kötü” olduğunu hatırladı. Birkaç gün içinde, diyordu Li, şehre 40.000’den fazla sağlık çalışanı geldi ve hafif semptomları olan hastalar geçici tedavi merkezlerinde tedavi edildi, ciddi şekilde etkilenenler ise hastanelere götürüldü. Koruyucu ekipman, testler, solunum cihazları ve diğer malzemeler çabucak getirildi. “Ölüm oranı büyük ölçüde azaldı,” dedi Dr. Li Lanjuan. “Sadece iki ay içinde Wuhan’daki salgın durum esasen kontrol altındaydı.”

Çin’in dört bir yanından halka anketler yapmak için 1.800 epidemiyolojik ekip- her ekipte beş kişi vardı – geldi. Jilin eyaletinden gelen ekiplerden birinden olan Wang Bo, ekibinin kapı kapı dolaşarak “zorlu ve tehlikeli” epidemiyolojik araştırmalar yaptığını söyledi. Jilin ekiplerinden birinin üyesi olan Yao Laishun, haftalar içinde ekiplerinin 374 kişinin epidemiyolojik araştırmalarını gerçekleştirdiğini ve 1383 yakın teması izlediğini ve gözlediğini söyledi; bu, kimin enfekte olduğunun ve tedavi edildiğinin yanı sıra henüz semptom göstermemiş veya negatif test sonucuna sahip olanların izole edilmesi gerektiğini belirlemek için önemli bir çalışmadır. 9 Şubat’a kadar sağlık yetkilileri Wuhan’da 4,2 milyon hane (10.59 milyon kişi) muayene ettiler; yani nüfusun yüzde 99’unu muayene ettiler, devasa bir uygulama.

Tıbbi cihazların, özellikle de sağlık emekçileri için koruyucu ekipmanların, üretim hızı nefes kesiciydi. 28 Ocak’ta Çin günde en az 10.000 kişisel koruyucu ekipman (KKE) üretti ve 24 Şubat’a kadar üretim kapasitesi günde 200.000’i aştı. 1 Şubat’ta hükümet günde 773.000 test kiti üretti; 25 Şubat’a kadar günlük üretim 1,7 milyon kit idi; 31 Mart’a kadar ise günde 4,26 milyon test kiti üretildi. Yetkili makamların talimatıyla endüstriyel tesisler, koruyucu giysiler, ambulanslar, solunum cihazları, elektrokardiyograf monitörleri, solunum nemlendirme terapi makineleri, kan gazı analizörleri, hava dezenfektan makineleri ve hemodiyaliz makinelerinin seri üretimine geçtiler. Hükümet, herhangi bir tıbbi ekipman sıkıntısı olmamasını sağlamaya odaklandı.

2003 SARS salgını üzerinde çalışan ve 2015 yılında dünyanın ilk Ebola aşısını geliştirmek için Sierra Leone’ye giden Çin’in önde gelen virologlarından Chen Wei, ekibi ile Wuhan’a koştu. Bu ekip 30 Ocak’a kadar taşınabilir bir test laboratuvarı kurdu; 16 Mart’a kadar ekibi, klinik çalışmalara giren ilk yeni koronavirüs aşı maddesini ürettiler ve Chen araştırmanın bir parçası olarak ilk aşılananlardan biri oldu.

Yardım

60 milyon nüfusa sahip bir eyaleti iki aydan fazla kapatmak ve 1,4 milyar nüfuslu bir ülkeyi büyük ölçüde kapatmak kolay değildir. [Bunun]Sosyal ve ekonomik etkisi her zaman çok büyük olacaktı. Ancak Çin Hükümeti – ilk direktiflerinde – ülkenin uğradığı ekonomik darbenin cevapsız kalmayacağını söyledi; halkın refahının, oluşturulacak herhangi bir politikada başat olması gerekiyordu.

22 Ocak’ta, Lider Grup oluşmadan önce hükümet, COVID-19 hastalarına yönelik tıbbi tedavinin garanti edildiğini ve bunun ücretsiz olacağını belirten bir genelge yayınladı. Daha sonra COVID-19’u tedavi etmek için gereken ilaç ve tıbbi hizmetlerden oluşan masrafların tamamen sigorta fonu tarafından karşılanacağını belirten bir sağlık sigortası geri ödeme politikası oluşturuldu; böylece hiçbir hasta para ödemek zorunda kalmayacaktı.

Kapatılma sırasında hükümet, normal fiyatlarla yiyecek ve yakıt tedarikini sağlayacak bir mekanizma oluşturdu. Çin Yağ ve Gıda Maddeleri Şirketi, Çin Tahıl Rezervleri Grubu ve Çin Ulusal Tuz Endüstrisi Grubu gibi devlet işletmeleri pirinç, un, yağ, et ve tuz tedarikini artırdı. Çin Tedarik ve Pazarlama Kooperatifleri Federasyonu, işletmelerin çiftçi kooperatifleriyle doğrudan bağlantı kurmasına yardımcı oldu; Çin Tarım Sanayi Ticaret Odası gibi diğer kuruluşlar arz ve fiyat istikrarını koruma sözü verdiler. Kamu Güvenliği Bakanlığı, fiyatı artırmak ve stok yapmayı engellemek için 3 Şubat’ta bir toplantı yaptı; 8 Nisan’a kadar Çin’deki savcılık örgütleri, salgınla ilgili ceza gerektiren suçların işlendiği 3158 vakayı araştırdı. Devlet, küçük ve orta ölçekli işletmelere finansal destek sundu; buna karşılık işletmeler güvenli bir çalışma ortamı sağlamak için uygulamalarını yenilediler (örneğin Guangzhou Lingnan Kablo Şirketi, öğle molaları çakışmayacak şekilde düzenlendi, işçilerin vücut sıcaklıklarını test etti, çalışma alanını periyodik olarak dezenfekte etti, solunum cihazlarının çalışmasını sağladı ve sağlık personellerine maskeler, gözlükler, el losyonu ve alkol bazlı dezenfektanlar gibi koruyucu ekipman temin etti).

Kapatılma

The Lancet’te Hong Konglu dört epidemiyologun yayınladığı bir araştırma, Wuhan’ın Ocak ayı sonunda kapatılmasının, enfeksiyonun Hubei Eyaleti dışına yayılmasını önlediğini gösteriyor; Pekin, Şanghay, Shenzhen ve Wenzhou gibi büyük şehirlerde, diye yazıyorlardı, kısmi kapatılmadan sonraki iki hafta içinde enfeksiyon sayısında bir çöküş görüldü. Bununla birlikte araştırmacılar, COVID-19’un virülansı [enfeksiyon yapma gücü-ç.n.] ve sürü bağışıklığının olmaması nedeniyle, virüsün ikinci bir dalgasının olabileceğini yazmaktalar. Bu, yeni koronavirüs hakkında uyanık olmaya devam eden Çin Hükümeti’ni endişelendiren bir şey.

Bununla birlikte kutlama havai fişekleri, kapatılma kaldırılırken Wuhan gökyüzünü kapladı. Sağlık personelleri ve gönüllüler rahat bir nefes aldılar. Çin, zinciri hızla kırmak için önemli kaynaklarını – sosyalist kültürünü ve kurumlarını – kullanabilmişti. 

(Bu yazı El Yazmaları için People Dispatch sitesinden Türkçeye Caner Malatya tarafından çevrildi. Orijinali için:  https://peoplesdispatch.org/2020/04/14/how-china-broke-the-chain-of-infection/)

22 Nisan 2020 Çarşamba

(Çeviri) Lenin ve Pravda, 1912–1914 – Ralph Carter Elwood

1962’de Bilimler Akademisi’nde toplanan Sovyet tarihçileri, Pravda’nın kuruluşunun 50. yıldönümünde, ünlü Bolşevik günlük gazetenin V. I. Lenin’in liderliğiyle ilişkisine dair Sovyet araştırmalarındaki belirli eksikliklere dikkat çekmeyi istediler. Lenin’in makalelerle yaptığı yazınsal katkılar üzerine önemli miktarda yazı yazılmış olsa da, savaştan önceki kritik iki yıl boyunca yaptığı siyasi liderlik sorununa yeterince önem verilmediğine değinilmiştir.[1] Bu gözlem;  Stalin, Molotov ve Pravda’nın yayın kurulundaki diğer “uzlaşmacı unsurların”, Lenin’in Bolşevik fraksiyonunu Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi’ne egemen kılmak için Prag Konferansı’na yönelik çalışmalarını tamamlama çabalarını engellediğini tahmin eden birkaç ayrıntılı çalışmanın yayınlanacağını müjdeledi. [2] Bununla birlikte bu çalışmalar, Lenin’in, kendi makalelerinin ve onun Pravda’yı kontrol etme çabalarının editörler arasında yarattığı düşmanlıktan duyduğu, hoşnutsuzluğun derecesini en aza indirgemekteydi. Dahası hiçbir Sovyet tarihçisi ve onların Batılı muadillerinin çok azı, Lenin’in Pravda’nın kurulmasında etkili olduğu ve onun aracılığıyla Rusya’nın savaş öncesindeki endüstriyel toplumunun karakteristiği olarak büyüyen huzursuzluğu canlandırdığı ve yönlendirdiği gibi temel varsayımları sorguladı. Sovyet tarihçilerinin “Pravda efsanesini” sorgulama konusundaki suskunlukları anlaşılabilir. Ancak Batılı akademisyenlerin, Lenin’in yayınlanan yazışmalarında ve Bolşevik lider ile ünlü gazetesi arasındaki ilişkilerin pürüzsüz ve ahenkli bir şekilde olduğunu gösteren Merkez Komitesinin kararlarında bulunan bu materyal zenginliğini niçin görmezden geldiklerini açıklamak oldukça zordur. [3]

Lenin’in Pravda’yla ilgili yaşadığı güçlüklerin temel nedeni, onun yaratımı olan gazeteyle aslında çok az şey yapabilmesi ve bu yüzden de gazeteyle yapacağı ilk operasyon için çok az kontrole sahip olmasıydı. Menşevikler ilk olarak 1910 sonlarında bir yasal günlük işçi gazetesi kurma fikrini ortaya koyduklarında, Lenin ilgisizdi ve işbirliği etme taraftarı değildi. Lenin yasal bir gazetenin, Rusya işçilerine kalıcı siyasi değişimin yasal, evrimsel araçlarla elde edilebileceği izlenimini vereceğini söyledi. Üstelik bu tür bir girişimin, çarlık basın yasalarının gazetelere getirdiği sınırlamalar nedeniyle hem pahalı hem de pratik olmayacağını düşünmekteydi.[4] Söylenmeyen fakat Lenin’in esas olarak kararını belirleyen şey ise o zamanlarda partinin örgütsel mekanizmasını kontrol etmemesiydi, ki bu da yüksek ihtimalle Rusya içinde günlük bir gazetenin oluşturulması gibi büyük bir teşebbüse hakim olamayacağını göstermekteydi.

Bir işçi gazetesi fikri, St. Petersburg’daki sendikacılar ve parti üyeleri arasında daha sıcak bir tepki uyandırdı. Sosyal Demokratların Duma hizbinin haftalık yarı-Bolşevik yayını Zvezda, konuyu araştırmak ve fizibilitesine ilişkin kapsamlı yazışmalar yapmak için Nisan 1911’de bir komisyon kurdu. Bu tartışmada sağlanan görüş birliği, başkentteki dağınık proletaryayı birleştirmek ve diğer alternatiflerin yokluğunda Gazeta kopeika ve Sovremennoe slovo gibi ucuz ve okunabilir ancak sosyal demokrat olmayan gazeteler satın alan işçi okuyucuları geri kazanmak için günlük işçi gazetesinin gerçekten gerekli olduğu idi. Ancak birçok işçi, “işçiler için” yazılar yazılmasına karşı küçümseyen bir tavır sergileyen ve kendi tüketimleri için yazan entelijansiya üyeleri tarafından 1905-1907 döneminde çıkarılan yasal günlük gazetelerdeki başarısız girişimlerden farklı olarak, makalelerin işçilerin kendileri tarafından yazılması gerektiğini vurguladı. İkinci türden makalelerde editörlerin, işçilerin ilgilerini çekmeyeceği ya da anlamayacaklarını düşündükleri çekişmeli ya da teorik sorunlardan kaçındığı not edilmelidir. Aynı zamanda yasal bir gazetenin destekçileri, yurt dışından düzensiz olarak ve az sayıda St. Petersburg’a gelen yasadışı göçmen gazetelerinin aşırı ilgi gösterdiği hizip politikalarından da kaçınmak istemekteydiler. Zvezda’nın editörlerine göre ihtiyaç duyulan şey işçilerin kendileri tarafından yönetilen, makul derecede basit bir dille yazılan, hizip kavgalarından yoksun olan, ama yine de büyüyen Rus proletaryasının karşılaştığı tüm önemli sorunlara Sosyal Demokratik bir yaklaşım getiren ucuz bir günlük gazeteydi.[5]

Bu düşünce, 1911 yazında Longjumeau okulunda ve Ocak 1912’deki Prag Konferansı’nda bulunan St. Petersburg işçileri tarafından Lenin’e iletildi.[6] İkinci toplantıda bazı delegeler mevcut yasadışı basını eleştirdiler ve kendi adlarına Maksim Gorki’den “Rusya’da bir kopeklik fiyata sahip sosyal demokrat günlük gazetenin kurulması için” maddi ve örgütsel yardım isteyen bir mektup yazdılar.[7] Konferans bu konuda resmi bir karar vermemiş olmasına rağmen, ilkesel olarak onaylandı ve Lenin’in yeterlice desteğini aldı.[8] Bolşevik lider, en az dört nedenden ötürü eski pozisyonunu tersine çevirdi. Birincisi, konferansın bir sonucu olarak Lenin, partinin resmi mekanizmasının yeni formu olarak ifade edilen Bolşevik ağırlıklı bir Merkez Komiteyi ve onun Rus Bürosunu kontrol etmekteydi. İkincisi Lenin, yeraltının üretkenlik eksikliği ile hükümetin yasal sendikalar, açık basın ve yayınlar üzerindeki kısıtlamalarının aynı anda kaldırılmasının vb. bir sonucu olarak sözümona ortaya çıkan yasal fırsatlardan hareket etmeye yönelik genel vurgusunu değiştirme sürecindeydi.  Dahası bu yasal fırsatların en önemlisi Devlet Duması idi; ve büyük ölçüde Üçüncü Duma’yı görmezden gelen Bolşevikler, önlerindeki Dördüncü Duma seçimlerine yönelik ajitasyon potansiyelinden faydalanmaya kararlıydı. “Herkes farkında ki”, diyordu Lenin daha sonra Pravda’da, “[işçilerin günlük] gazetesi olmadan, seçimlere katılım hemen hemen sahtekârca olacaktır. Seçim kampanyasının ana silahı olan bir gazete, kitlelere yönelik Marksist ajitasyon için en önemli araçtır.”[9] Son olarak Lenin muhtemelen kontrolü altındaki popüler bir gazetenin, Bolşevik olmayan tüm unsurları RSDİP’den kovma yönelik Prag Konferansı’ndaki çalışmalarını tamamlamaya yardımcı olacağını düşünüyordu. [10]

Konferansın hemen ardından, Lenin ve yeni Merkez Komite’nin diğer iki üyesi S. S. Spandarian ve R. V. Malinovskii Leipzig’e giderek Üçüncü Duma’nın sosyal demokrat grubunun temsilcileri N. G. Poletaev ve V. E. Shurkanov ile 19 Ocak (1 Şubat) 1912’de bir araya geldi. Dahası Poletaev Zvezda’nın yayıncısıydı ve günlük gazetenin önde gelen savunucularındandı. Polise göre[11] tartışılan ana sorun, tam olarak Bolşevik bir günlük gazetenin yayınlanması ve daha özel olarak da böyle bir girişim için gerekli mali desteğin elde edilmesiydi. Teklif bir kez daha ilkesel olarak onaylandı ve Merkez Komite 1,000 ruble destek sözü verdi ve geri kalanı için Zvezda’ya zengin kişilere yönelmesini önerdi.

Bu ılımlı ve cesaret verici tartışmadan sonra, Poletaev gazetenin editöryal rehberliği, finansmanı ve isimlendirilmesi ile ilgili gerekli hazırlıkları yapmak için St. Petersburg’a döndü. İlk sorun Zvezda’nın önde gelen altı veya yedi yazarının Şubat ayı başlarındaki bir toplantıda, belki de George Plekhanov’un Menşevik taraftarlarından bazılarının işbirliğiyle, çıkacak gazeteyi kendilerinin yönetmesi kararı aldıklarında çözüldü.[12] Toplantıda ayrıca yeni gazeteyi başlatmak için 10,000 ila 12,000 rubleye ihtiyaç duyulduğu da belirlendi. Pravda efsanesinin bir parçası da bu paranın sadece Rus işçilerden toplandığına dairdi. Gerçekte ise Zvezda’nın Şubat ayında başlattığı para toplama kampanyasının sadece 3,858 rublesi (toplam miktarın yüzde 30’u) işçilerden toplanmıştı. [13] Merkez Komitesi ilk 1000 rublenin yanı sıra, Mart ve Nisan ayı başlarında iki taksitte ek 3000 ruble katkıda bulundu.

Kalan para için Zvezda zengin sempatizanlara döndü. Gorki Prag delegelerinin isteğine yanıt olarak 2000 ruble katkıda bulundu, ancak “sosyalist işçileri engellemeye ve onları liberal işçilere dönüştürmeye araç olacak bir yayını okumak isteyen” ve bu nedenle mali destekleri karşılığında kabul edilemez şartlar sunacaklarını düşündüğü burjuva tanıdıklarından daha fazla para bulmak konusunda kötümserdi.[14] Ancak Poletaev başka bir zengin bağışçı buldu. 20 Mart 1912’de Merkez Komitesine “bir kısım fabrikanın sahibinin varisi”nin bu girişim için 3.000 ruble vaat ettiğini yazdı.[15] Bu ismi verilmeyen “mirasçı”nın V. A. Tikhomirnov olup olmadığına dair spekülasyonlar ilginçtir. Başarılı bir Kazanlı tüccarının oğlu olan Tikhomirnov, yaklaşık 300.000 ruble miras almıştı. Tikhomirnov 1906’da Sosyal Demokrat Parti’ye katıldı, üç yıl sonra tutuklandı ve 1912’de St. Petersburg’a dönmeden önce Lenin’i gördüğü yurtdışına 1911’de gitti. Bir ilk dönem Sovyet kaynağına göre, bir Bolşevik günlük gazetesinin kurulması için “maddi destek” verdi, ancak bu mirasın büyüklüğü ve alıcısı belirsiz bırakıldı.[16] Bu nedenle, “Pravda”nın[17] iddia ettiği ve Sovyet tarihçilerinin öne sürdüğü gibi, gazete  “sadece işçilerin kendi araçlarıyla yaratılmamış” olmasına rağmen, bazı Batılı biyograficilerin sürekli vurguladığı ve diğer sağcı aktüel gazetelerin suçladığı üzere Groza gibi Okhrana tarafından finanse edildiğine dair bir kanıt yoktur.[18]

Öngörülen 12 bin ruble toplandıktan sonra 10 Nisan 1912’de, Poletaev Pravda adında bir günlük gazete yayınlamak için izin aldı. Bu isim onun ilk tercihi değildi. Aslında niyeti Zvezda’yı bir günlük gazeteye dönüştürmekti. Gerçekten de Zvezda yayınlanma sıklığını 21 Ocak’ta haftada ikiye ve 8 Mart’ta haftada üçe çıkarmıştı. Aynı zamanda tirajı da 7000’den yaklaşık 30.000’e çıkmıştı. Ancak bu tasarının iki sorunu vardı. Zvezda, eski tarz bir entelijensiya gazetesiydi: Makaleleri uzun, soyut ve editörlerin özellikle çekmek istediği yeni kitleler için ne anlaşılabilir ne de hoş idi. İkinci ve daha önemlisi Zvezda, Ocak ayında sansüre takılmıştı. Senato tarafından nisan ayında onaylanan bir mahkeme kararı sonucu olarak da gazetenin kapatılması ve isminin kullanılmasının sona ermesi gerekiyordu. Bu göçmen liderleri ikilem içinde bıraktı. Lenin bir süreliğine yeni gazetenin “İzvestiia” olarak adlandırılacağını düşündü ve G. E. Zinoviev editörlerin Bolşeviklerin yurtdışı dergisi Rabochaia Gazeta‘nın ismine el koyabileceklerini duyduğunda üzgündü.[19] Seçilen herhangi bir adın Basın Komisyonu tarafından onaylanması gerektiği için, diğer geleneksel parti gazetelerinin (Sotsial-Demokrat, Proletarii) isimleri gereksiz provokasyonlar yaratmamak için dikkate alınmadı. Diğer isimlerden de ya kullanımda ya da ileriye dönük yayınlar için ayrılmış oldukları için vazgeçilmişti. Poletaev onaylanmış isimlerin bir listesini incelerken, Kutsal Synod’un resmi imtiyazına sahip olduğu Pravda isimli “dinsel-ahlakçı” bir gazeteyi yayınlama seçeneğini düşündü. Bu seçeneğin kullanılmasına partinin izin vermesinden sonra, Poletaev meseleye resmi bir şekilde yaklaştı ve başlığın farklı bir yönelime sahip bir günlük gazete yayınlamak için kullanım iznini aldı.[20] Poletaev, elbette, Leon Troçki’nin son dört yıldır Viyana’da aynı adı taşıyan bir gazete yayınladığının da farkındaydı. Gerçekte Troçki’nin işçilerin diliyle yazdığı ve partinin birliğini tavsiye eden Pravda, oldukça açık bir şekilde Rus işçilerine ulaşan göçmen gazetelerinden en popüler olanıydı ve bu duruma yönelik kasıtlı bir niyet yoksa aynı isimle bir gazete yayınlanabilirdi.[21]

* * *

St.Petersburg Pravdası’nın ilk sayısı 22 Nisan 1912’de çıktı. Dört sayfası vardı ve ücreti iki kopek idi.[22] Birinci ve ikinci sayfalarda çoğunlukla ekonomik konularla ilgili olan beş kısa makale ve ayrıca işçilere ait iki şiir vardı. Geriye kalan iki sayfa, daha sonra çok popüler olan, daha çok işçilerin kendileriyle ilgili olan özel başlıkların-‘Günlük Olaylar’, ‘İşçi Hareketi’, ‘Devam eden Grevler’, ‘Duma İşleri’ vb.- olduğu bölümlerdi. Gazete yöneticilerinin listesi ise editör M. E. Egorov ve yayıncı Poletaev’den oluşmaktaydı. Egorov (onu takip eden diğer önemsiz 42 kişinin), tek işlevi partiyi büyük bir para cezasından kurtarmak için hapse girmek olan editör koltuğunda (sitz-redakteur) “oturmaktan” ve halkın bilmediği değerli editörlerin kaybedilmemesinden sorumluydu.[23] Gazetenin yasal sahibi ve mali kontrolörü olan yayıncı, gazetecilikte yetkin olmasa da bireysel olarak gazeteden sorumluydu. Parti genellikle yayıncılarını, milletvekili dokunulmazlığı avantajına sahip olan Sosyal Demokrat Duma hizbi üyeleri arasından seçti. Ayrıca Pravda’nın ilk sayısının yöneticileri arasında Gorki[24], Rosa Luxemburg, Plehanov[25], Lenin (takma adı “Il’in” ile), Zinovyev ve L. B. Kamenev gibi yazarları da bulunmaktaydı. Yurtdışındaki Merkez Komitesiyle olan gizli yazışmalarla ilgilenen, yayın politikasını ve yayınlanacak makaleleri belirleyen asıl editörlerden oluşan yayın kurulunun Sosyal Demokrat sekreteri (ilk olarak F. F. Raskolnikov ve onun Mayıs 1912’de tutuklanmasından sonra V. M. Molotov), belirli nedenlerden dolayı gazetenin yöneticileri listesinde yer almıyorlardı.[26]

Pravda başlangıçta oldukça başarılıydı. Nisan ve Mayıs aylarında her sayısının 40.000 ila 60.000 kopyası satıldı ve editörler perakende satışlardan birkaç yüz ruble kâr ve ufak miktarda bira, sigara ve kitap reklamı elde etmeyi başardılar.[27] Gazetenin ortaya çıkışı 4 Nisan 1912’de Lena altın madencilerinin vurulmasının ardından keskin bir şekilde yükselen işçilerin huzursuzluğuyla çakışmıştı. Takip eden ay boyunca çeyrek milyondan fazla işçi greve gitti. Pravda bu huzursuzluğu aydınlatmaya, yansıtmaya ve yoğunlaştırmaya hizmet etti. Yurtdışında bile gazete olumlu bir kabullenişle karşılaştı. Martov, 16 Mayıs’ta Aksel’rod’a yeni “Bolşevik günlük gazete Pravda çok ılımlı bir tavır aldı ve birlik cümleciklerine bile değindi” diye yazıyordu.[28]

Pravda’nın ortaya çıkışı hakkında garip bir şekilde sessizce duran tek kişi Lenin’di. İlk sayı ne Lenin’in tebriklerini ne de onun kaleminden çıkmış bir makaleyi içeriyordu. Nitekim Bolşevik liderin hiçbir makalesi on üçüncü sayıya kadar (8 Mayıs 1912) yayınlanmamıştı ve kurduğu ve yönettiği iddia edilen gazetenin yayınlanmasından 12 hafta sonra yani 12 Temmuz’a kadar tekrar sessiz kalıyordu. Bu sessizlik özellikle şaşırtıcıdır, çünkü yayın kurulu yayınlanabilir malzemelerin eksikliğine dikkat çekip[29] 16 Haziran’da Lenin’den katkı talep etti ve Lenin, uygun bir politik perspektiften yeni girişimlere yardım etme isteği geldiğinde üretken ve genellikle cömert bir yazardı. Lenin’in bu dönemde başka yerlerde yayınladığı makalelerde, 1 Temmuz 1912’de Nevskaia Zvezda’da (Zvezda’nın haftalık halefi) yazdığı zamana kadar, Pravda’nın varlığından bahsetmemişti: “Sadece Petersburg’da iyi organize edilmiş hoşgörülü bir işçi sınıfı gazetesi var, fakat bu gazete … sosyal demokratların görüşlerini zayıf bir şekilde yansıtabiliyor”.[30] Lenin özel yazışmalarında da çok hevesli değildi, 11/24 Temmuz tarihine kadar Pravda‘daki görevine gazetenin sözünü etmeden devam etti.

Lenin’in katılımının eksikliği için sık sık öne sürülen sebeplerden biri de, Pravda’nın işleyiş merkezinin yakınında olmasını engelleyen ve oldukça zamanını alan bir görevde yer almasıydı. Krupskaya şöyle aktarmaktaydı: “Pravda’nın ilk sayısı çıktığında Krakov’a geçmeye hazırlanıyorduk”.[31] Ancak Lenin’in kendi yazışmalarından yola çıktığımızda bu hareket ne Pravda’nın ortaya çıkışından önce planlandı ne de 22 Nisan’dan sonra aceleci bir şekilde gerçekleştirildi. 25 Mart / 7 Nisan’da annesine şöyle yazdı: “Yaz boyunca Paris yakınlarındaki Fonteney’e gitmeyi istiyoruz ve bir yıl orada kalmayı düşünüyoruz.” [32] 14/27 Mayıs’ta ve yine 20 Mayıs / 2 Haziran’da yaz için hala kesin bir planlarının olmadığını annesine bildirmekteydi. Ulyanovlar, Krupskaya’nın V. A. Karpinskii’yi Galiçya’daki yaşam koşulları hakkında sorular sorduğu 21 Mayıs / 3 Haziran tarihine kadar Rus sınırına yaklaşmaya yönelik hiç bir ilgi göstermediler.[33] Bir ay sonra – yani Pravda’nın yayınlanmasından iki ay sonra – Lenin sonunda Galiçya’da ikamet etmeye başladı. Lenin’in bir makale yazdığı süre zarfında Krakov’a taşınan Zinovyev’in Pravda’da en az 31 makale yayınlamayı başardığı da not edilmelidir.[34]

Lenin’in beklenmedik sessizliğinin gerçek nedenleri ise Pravda’nın kökenindeki bağımsızlığında ve gazetenin editörleri ile Lenin arasındaki gergin ilişkilerde bulunmaktadır. Poletaev ile Leipzig’teki görüşmesinden kısa bir süre sonra Lenin, (bir Longjumeau mezunu ve sonra Merkez Komitesi üyesi seçilen) G.K. Ordzhonikidze’yi günlük gazetenin hazırlıklarını denetlemesi için St. Petersburg’a gönderdi. Raporları neredeyse hiç ümit verici değildi. 10/23 Şubat’ta Krupskaya’ya, Merkez Komitenin Pravda’nın editöryal kurulunun üç üyesinden sadece birisini seçmesine izin verileceğini ve Poletaev’in daha fazla para gönderilmediği sürece “rakiplerimizden yana dönme tehdidinde” bulunduğunu yazdı.[35] Bundan kısa süre sonra Ordzhonikidze St. Petersburg’u terk etmek zorunda kaldı ve gazete yayınlanmadan önce tutuklandı. Lenin yaya kalmıştı. Mart ortalarında Poletaev’e şöyle yazdı, “Günlük gazetenin [yayınlanacağı] zamanı, biçimini vb. tam olarak yazınız.”[36] 9/22 Nisan’da tekrar yazdı: “Günlük gazeteyle ilgili derhal haber verin. Onun biçimi ne olacak? Ne kadar uzunlukta makaleler gönderilebilir?”[37]

Çaresizlik içinde Merkez Komitenin Rusya Bürosu’ndaki mahfuzlarına döndü: “İvanoviç’ten hiçbir şey yok. Ne yapıyor? Nerede? Neler oluyor? Petersburg’daki yasallıkta kesinlikle birisinin olması gerekiyor… Gazetenin ne denetimine, ne yönlendirmesine ne de bilgisine sahibiz.”[38] ‘İvanoviç’, elbette, hala sürgündeyken Prag Konferansı’ndan kısa bir süre sonra Merkez Komitesine ko-opte edilen J. V. Stalin’in takma adlarından biriydi. Lenin Şubat ayında Ordzhonikidze tarafından ziyaret edilmişti ve görünüşe göre ziyaretçisine St. Petersburg’da Merkez Komitenin adamı olarak yer alması için talimatlar vermişti.[39] Stalin 29 Şubat’ta Solvychegodsk’tan kaçtı, fakat açıklanmayan nedenlerden dolayı 10 Nisan’a kadar başkentte görünmedi. O zamana kadar Pravda’nın yayınlanması için hazırlık çalışmaları tamamlandı.[40] Stalin sonraki 12 gün boyunca Zvezda için sekiz makale yazdı ve neredeyse tek başına gazetenin üç sayısını yayına hazırladı, böylece daha önemli iş olan yeni günlük gazeteyi yayınlayacak editörlerin düzen kurmaları için ellerini serbest bırakmıştı. Pravda’nın yayınlandığı 22 Nisan’da Stalin tutuklandı.

Lenin sadece “kendi” gazetesinin fiili hazırlığı hakkında bilgilendirilmemiş ve dahil olamamış değil, aynı zamanda örgütçüleriyle ilişkilerinin gevşemesini de deneyimlemiştir. 1912 baharında Zvezda’nın editörleri, Pravda’nın finansmanı ile ilgili ültimatomların yanı sıra, gazetelerine yönelik Lenin’in makalelerinin birçoğunu düzenleme konusunda kendi takdir yetkilerini de kullandılar. Mart ayı ortasında Lenin, yayınlamaları için gönderdiği seçim ilkelerini dair makalesini değiştirmekten “sakınmalarını ve uslu durmalarını” editörlere yazdı.[41] Poletaev’in kendini oldukça hor gören yanıtı[42] Lenin’i memnun etmedi ve 9/22 Nisan’da Bolşevik lider, Poletaev’in Zvezda’daki Prag Konferansı’na yönelik saldırılarına karşı kendisinin savunma yapmasına izin verilmemesi durumunda tüm ilişkileri koparmakla tehdit etti.[43]

Son darbe, muhtemelen, Lenin’in Pravda’nın ilk sayısını gördüğü zaman geldi. Martov’un dile getirdiği uzlaşmacı ton[44], Stalin’in ‘Hedeflerimiz’ başlıklı baş makalesinde açıkça belirgindi:

“Bu hedefleri yerine getirirken, Sosyal Demokrat işçiler arasında var olan farklılıkları hiçbir şekilde gözardı etmek niyetinde değiliz… ”Görüşlerin tamamen özdeşleşmesi” sadece mezarlıkta var olabilir. Ancak bu, anlaşmazlık noktalarının anlaşma noktalarından daha önemli olacağı anlamına gelmez … Pravda, her şeyden önce, proleter sınıf mücadelesinde birlik, her ne pahasına olursa olsun birlik çağrısında bulunacak … Hareket içindeki barış ve işbirliği – Pravda’nın günlük çalışmalarında rehberlik edeceği şey budur.”

Bu politika, eğer uygulanırsa, Prag Konferansı’nda alınan kararların tersine çevrilmesi anlamına gelecekti. Pravda’nın yayın kurulu Sosyal Demokrat’ın tanımını daha da daraltmak yerine, partiyi Lenin’in isteklerine karşı yeniden bir araya getirmeye çalışıyorlardı.

* * *

1912 yazında Lenin, Galiçya’ya yerleştikten ve Duma seçimleri hızla yaklaştıktan sonra, nihayet Pravda’ya yazmak için aktif bir ilgi göstermeye başladı. Bununla birlikte, 1912 yılının son altı ayında gazeteyle olan ilişkileri az ancak samimi bir şekildeydi. Bir dizi küçük öfkelendirici olay gelişti. Örneğin Lenin, editörlerin “sürekli politik yazar” olduğu için hakkı olan aylık 100 ruble ücretini geç yolladıklarından şikayet etmekteydi.[45] Pravda’nın, sabah teslim edilen burjuva gazetelerinin aksine öğleden sonra kendisine gelmesine sinirlenmekteydi. “Sevkiyat departmanı açıkça baştan savarcasına çalışıyor” diyerek yayın kurulunu azarladı.[46] Lenin ayrıca, yayın kurulunun makaleleri yazarken ihtiyaç duyduğu kitapları göndermede isteksiz davrandığını ve St. Petersburg ofisindeki bir kişinin kendisinin istediği materyalleri ortadan kaldırdığını ileri sürerek şikayetçi oldu. “Kitapsız çalışmanın imkansız olduğunu tekrarlıyoruz” diyerek yayın kuruluna hatırlattı.[47] Bu problem, “Lehçe’de yalnızca beş kelime bilmesi” ve böylece Krakov kütüphanelerinin zengin kaynaklarını kullanamaması gerçeğiyle birleşti.[48]

Pravda ile birlikte daha ciddi sorunlar da gelişti. Kısa bir süre sonra St. Petersburg’daki editörlerin, Lenin’in hizipçi muhaliflerine atıfta bulunurken alışıldığı üzere kullandığı yıpratıcı terimleri silerek makalelerini değiştirdikleri anlaşıldı. Lenin, 19 Temmuz / 1 Ağustos 1912’de şöyle şikayet bulunuyordu: “Neden Pravda hem makalelerimdeki hem de diğer yoldaşlarımın makalelerindeki tasfiyecilere yönelik imaların üzerini sürekli ve sistematik olarak çizmektedir?”[49] Editörlerin “Tasfiyeci” gibi aşağılayıcı terimlerden kaçınma ve ortalama Pravda okuyucusunun[50] az ilgi duyacağını düşündükleri “acı verici” hizip sorunlarını göz ardı etme olarak belirttikleri politikaları, Lenin’in “tasfiyeciler olarak adlandırdıklarına” gönderme yapmasına izin verildiği Ağustos ayında biraz değişti.[51] Editörlerden biri olan M.S. Ol’minskii, 27 Ağustos’ta Lenin’i şöyle bilgilendirdi: ‘Gördüğünüz gibi gazete tasfiyecilere ilişkin sessizliğini bozdu … [Ancak] güçlü ve keskinlik bir dil çok ileri gidiyor: Kamuoyuna gerçekleri açıklarken [Menşeviklere yönelik] kullandığımız ton alaycı ya da pişmanlık hisseden şeklinde olmalıdır”. Lenin’i, “Makalenizin biçimi polemik şeklinde olmamalı” diye uyardı.[52] Bu açıklamalar ve küçük tavizler Bolşevik lideri belli ki memnun etmedi. Krupskaya’nın hatırladığı gibi, “Vladimir Ilyiç, Pravda’nın ilk başta makalelerinde tasfiyecilerle olan polemiklerinin üstünü çizmede ısrarcı olmayı sürdürmesine oldukça sinirlenmişti. Pravda’yı bu konuda protesto eden kızgın mektuplar yazmıştı.”[53]

“Bu olanlardan daha da kötü şeyler oldu” diye devam ediyordu Krupskaya “Bazen – ama sık sık değil – Ilyiç’in makaleleri kayboldu. Diğer zamanlarda sadece elde tutuldular ve biraz ertelemeden sonra yayınlandılar. Ilyiç endişe ediyordu; Pravda‘ya kızgın mektuplar yazdı, ama bu sorunu çözmek için fazla yardımcı olmadı.”[54] Sovyet araştırmacılar, Pravda‘nın Lenin’in 284’den fazla makalesini bastığını vurgulamaktan hoşlandılar. Bahsetmedikleri, ve Krupskaya’nın da sessizce onayladığı üzere, editörlerin makalelerinin birçoğunu reddettiğiydi. Lenin’in yayın kuruluyla olan yazışmalarının ve onun daha sonra basılmış olan el yazmalarının derin bir okuması, St. Petersburg’daki editörlerin yayınlamayı seçmediği 47 makaleyi Lenin’in Mart 1912-Temmuz 1914 tarihleri arasında yazdığını gösteriyor. Lenin editörlere yazdığı mektupta birçok hevesli yazarın sahip olduğu duygularını dile getirdi: “İtalya Kongresi hakkındaki makalemi neden öldürdünüz? Genel olarak, reddedilen makaleler hakkında [yazarlara] bilgi vermek zarar vermez. Bu hiçbir şekilde aşırı bir talep değildir. “Çöp sepeti için” yazmak, yani makalelerin atılması çok hoş bir şey değildir. Yayınlanmamış makaleler iade edilmelidir. Herhangi bir yazar, burjuva gazetelerinden bile, bunu talep edecektir.[55] Ol’minskii, Pravda’nın sayısız prestijli göçmenin makalelerini gerçekten reddettiğini kabul etti. Bazılarının yasal yayınlar için yazmaya alışık olmadıklarını ve bu yüzden sansürden asla geçmeyeceği açık olan yazıların olduğunu belirtmiştir.[56] Diğer makalelerin içeriğinin çok fazla hizipsel- Lenin’in birçok makalesi muhtemelen bu kategoriye giriyor- olduğu addedildi ve Pravda’nın okuyucuları için dili yeterince “popüler” değildi.[57] Yine bazıları da “öldürüldü” çünkü dilleri oldukça entelektüeldi. Bu sebeple 15 makale gönderen bir göçmen yazar 13’ünden red mektubu aldı ve bir diğerine de “Fransızca, Almanca ve İspanyolca deyimlerin” proleter bir gazete için uygunsuz olduğu söylendi.[58]

Uzlaştırıcı editörleri ve şüpheci sansürcüleri memnun etmek zorunda kalmanın bir sonucu, Lenin’in çok sayıda tehlikesiz ama son derece sıkıcı konular üzerine yazmasıydı. Batı Avrupa’daki margarin tüketimine ilişkin Lenin’in hesaplamalarından ya da ‘Almanya’daki İşçi Korolarının Geliştirilmesi’nden (editörler tarafından reddedildi) ya da Alplerde ortaya konulan endüstrileşmenin sonucu olarak hancı bir ulustan proleter bir ulusa dönüşümün İsviçre’ye yansımalarının bahsedildiği yazılardan ortalama bir işçinin aydınlanmasını veya ajite olmasını tasavvur etmek oldukça güçtür. Daha sonra, 11 yaşındaki bir Hintli kıza tecavüz eden bir İngiliz albayın, İngiliz yargıç tarafından beraat ettirilmesi üzerine yazarak bulvar gazeteciliğini bile denedi.[59]

Pravda’nın varlık nedeni, en azından Lenin’in kafasında, Duma seçim kampanyasıydı. Bu nedenle Lenin, editörlerin bu kampanyanın ajitasyon potansiyelinden yeterince faydalanmada başarısız olmalarına ve Prag Konferansı tarafından onaylanan seçim ittifaklarının tam tersini benimsemelerine oldukça sinirlenmişti. Ekim ayı başlarında editörlere şöyle yazdı: “Pravda ve Nevskii zvezda‘nın sürekli politika yazarları olma sıfatıyla aşağıda imzası bulunanlar, bu kritik zamanda gazetelerden sorumlu olan yoldaşlarının yönetimine karşı protestoda bulunma görevini göz önünde bulundurmalıdırlar.” “Pravda” diyordu Lenin “şimdi, tam da seçim zamanında, kendisini uykulu, yaşlı bir hizmetçi gibi yönetiyor. Pravda nasıl dövüşeceğini bilmiyor. Kadetlerin [Anayasal Demokratlar] veya Tasfiyecilerin ne peşinden gidiyor ne de onlara saldırıyor… Pravda “ciddi”, etkili ve tamamen kavgacı değil! Bu gerçekten Marksizm mi?”[60]

Bütün bu küçük rahatsızlıklar ve daha büyük şikâyetler Lenin’i, Pravda’nın editörlerinin biraz kendi bağımsız oluşumlarının avantajını kullanmaya ve Merkez Komite’ye karşı kendilerinin özerk bir konumunu yaratmak için Lenin’in coğrafi izolasyonundan yararlanmaya çalıştıkları düşüncesine götürdü. Bu düşünce kurulun görünürdeki saygısızlığı nedeniyle tekrardan ortaya konuldu. Bir noktada Lenin şikâyetçi oldu: “Yayın kurulundan aptal ve küstah bir mektup aldım [ki] cevap vermeyeceğim.”[61] Başka bir durumdan, Pravda‘nın 22 yaşındaki sekreteri Molotov’un St. Petersburg’daki editörlerin Rus işçilerinin ne okumak istediklerini Galiçya’daki Merkez Komitesinden daha iyi bildiğini ve Lenin’in kaleminden Kadet’e saldıran birçok makalenin ‘monoton okuma’ için yapılmış olduğunu söylemesi,  dolayı Lenin’in mutlu olduğu söylenemezdi.[62] Sovyet tarihçileri, Üçüncü Duma’nın Haziran’da sona ermesinin ardından Poletaev ve I. P. Pokrovskii’nin Pravda‘ya aktif katılımdan çekilmelerinin ve N. N. Baturin’in Kasım ayında tutuklanmasının gazeteyi, çoğunluğu diğer Sosyal Demokrat gruplara karşı uzlaştırıcı olmayı ve kendi fraksiyonlarının merkezi kurumlarından özerkliğini arzulayan, “otonomistlerin” – Ol’minskii, S. S. Danilov, S. M. Zaks-Gladnev, S. M. Nakhimson, N. N. Lebedev – eline bıraktığını iddia ettiler.[63]

Lenin’e göre bu yaklaşımın yanlışlığı, gazetenin düşen tirajı ve gelirinde belirgin bir şekilde görünüyordu. Pravda‘nın 1912 baharında 60.000 olan tirajı yaz aylarında 20.000’e düştü. Gazete kâr elde etmek yerine her ay 1.500 ruble zarar ediyordu. 1912’nin ikinci çeyreğinde 396 işçi grubundan gelen para yardımı, üçüncü çeyrekte sadece 81 gruptan ve dördüncü çeyrekte ise 35 gruptan geldi.[64] Sonuç olarak Pravda, yıl sonuna kadar zor bir finansal durum içerisindeydi. Lenin’in Aralık ayında Gorki’ye şöyle yazıyordu: “Gazetenin başı dertte: Yaz aylarında dolaşımdaki düşüşten beri yükseliş çok yavaş ve hesapta açık bulunuyor.” “Pravda’yı genişletmek ve güçlendirmek için nakit bulamazsak, yok olacak.”[65]

Lenin 1912’nin ikinci yarısında bu sorunları çözmek için bir dizi yolu denedi, ancak bunların hiçbiri yeterli olmadı. Editörleri kendi bakış açısını kabul etmeye zorlamak için, Krupskaya’nın hatırladığı üzere, birçok “kızgın mektuplar” yazdı. 11/24 Temmuz’da onları şöyle bilgilendiriyordu:

“Uzun mektubunuzu aldım ve gördüm ki daha çok mektubunuzu mutlaka almalıyız… Monotonluktan şikâyet ediyorsun. Fakat polemikleri taşımıyorsanız, … her şeyi “pozitif tasfiyecilik”e indirirseniz bu her zaman geçerli olacaktır. Üstelik tüm yazarlarınızı kaybedeceksiniz, eğer yazılarını yayınlamaz, hatta [mektuplarını] yanıtlamaz ve makalelerini geri göndermezseniz (örneğin benimkini) … “Acı verici sorunlar”dan kaçınarak, Pravda ve Zvezda kendilerini kuru, monoton, ilgisiz, muhalif organlar yaparlar. Sosyalist bir organ polemik yürütmek zorundadır.”[66]

Kısa bir süre sonra Pravda‘ya şöyle yazdı: “Bu konuda sessiz kalırsanız, her şeyi bozacak ve solcu işçilerin protestolarını kışkırtacaksınız. Tasfiyecilerin reddedilmesi gerekir… “Soldaki” her şeyi bozmak ve sinirlendirmek istemiyorsanız, “Tasfiyecilere Cevap” makalesini yayınlayın.[67] “Cevap” tipik bir şekilde yayınlanmadı. Lenin, yeterli başarı eksikliği ile birlikte editörlerle arasındaki iki taraflı farklılıkları tartışmak için onların Galiçya’ya gelmelerini de önerdi.[68]

Bu çabalar başarısız olduğunda, St. Petersburg’daki özel temsilcilerinin sağlam bürolarını editör değişikliklerini sağlamak için kullanmaya çalıştı. Krakov’da kısa bir süre kaldıktan sonra Inessa Armand, yerel parti örgütü aracılığıyla editörlerle görüşmek üzere Rus başkentine gönderildi. Sovyet tarihçileri Ağustos ayında gerçekleşen bu görüşmelerden sonra bir miktar iyileşme görüldüğünü iddia ettiler, fakat belirli bir şeye işaret edemediler. Armand’ın 14 Eylül’de tutuklanmasından kısa bir süre sonra Stalin, A. E. Badaev’e göre, Pravda‘yı çalıştırmak, seçim kampanyasının son aşamasını örgütlemek ve Duma’nın Bolşevik hizbini kurmak için komisyon ile birlikte St.Petersburg’a geri döndü.[69] Sonbahar ve kış başında Stalin,  Pravda için beş makale yazdı ve gazete taktikleri konusunda Lenin ile görüşmek üzere Galiçya’ya üç gezi yaptı. Görüleceği üzere bu çabaların etkisi de çok azdı. Son olarak Lenin’in, yayın kurulunun karakteri ve politikaları hakkında bir iç haber kaynağı olarak, “unutulmuş devrimci şarkı sözleri”nin yazarı, Demian Bedny’yi kurula sokmayı denediği not edilebilir.[70] Bedny Pravda‘nın orijinal yazarlar listesinde yer aldı ve 1912’de sayısız konuda “yararlı propaganda manzumeleri” yayınladı. Yılın ilerleyen dönemlerinde, daha çok garip davranışları ya da bazı politik gevezeliklerinden dolayı editörlerle arası açıldı. Bununla birlikte Lenin onun yönetim kurulunda varolma amacını desteklemeyi sürdürdü ve aynı zamanda yeni mahfuzundan faydalı bilgiler istedi. Bedny’nin mektuplarından yola çıkarak, onun bir şairden çok iyi bir casus olup olmadığı ise şüphelidir.[71]

Müzakere edilerek saptanmış bir uzlaşmanın çaresizliğiyle Lenin, Ekim ayında yayın kurulunda değişiklikler yapmaya çalıştı. Merkez Komitesinin Galiçya’daki bir toplantısından sonra, bundan böyle -biri editörlük meseleleri ve diğeri de iş ilişkileri için-  iki “troykanın” Merkez Komitesine karşı sorumlu olacağı kararlaştırdı.[72] Çünkü “geçmiş deneyimlerden yerel güçlerin gerekli liderliği sağlayamadıkları” düşünülmüştü.[73] Merkez Komitesi’nin St. Petersburg’da yasadışı ikamet eden üyesi Stalin, bu kararı uygulamakla görevlendirildi. Krupskaya Stalin’e şöyle yazdı: “V’ye [Pravda] gönderilen her şey sizin tarafınızdan görülmeli ve onayınız olmadan hiçbir şey yapılmamalıdır.”[74] 1 Kasım’da Molotov sonuçlardan Lenin’i bilgilendirdi: “Muhtemelen bildiğiniz gibi yayın kurulunun içinde istediğiniz yönde bazı değişiklikler yapıldı. Genel olarak hiçbir radikal değişiklik gerçekleşmedi -yayın kurulunun yenilenmesi ve biraz da editoryal işlevlerin daha doğru bir dağılımı oldu.”[75] Bu, Aralık boyunca gerçekleşen etkinlikleri göstermek için yeterli değildi.

İlk darbe, Pravda’nın oldukça pasif yayıncısının zimmetine para geçirdiği şüphesinin ortaya çıkmasıyla gerçekleşti. Gevşek bir mali muhasebe olayından daha fazlası olmayan bu olayı Malinovskii Lenin’e “cezai bir suçun kokusunu aldığı” bilgisini vererek şüphe tohumlarını ekerken[76], Stalin de 1890’ların Panama Kanalı skandalıyla karşılaştırmaktaydı. Stalin, ortaya çıkan maddi sıkıntıların sonucunda yayın kurulunun Lenin’in ücretinin ödenmesini askıya almaya zorladığını söyledi. Bolşevik lider bunun kendisini ve Merkez Komitesi’ni Krakov’u terk etmeye zorlayacağını söyleyerek öfkeyle cevap verdi.[77] “Tanrı aşkına” diye yazıyordu Stalin’e “”Krass”dan [Poletaev] “W”yi [Pravda] almak için en enerjik adımları atın ve resmi olarak [Duma milletvekili M. K.] Muranov’un ismine devralın; özellikle fonları ve abonelik parasını devralın. Bunlar olmadan kaybederiz.”[78]

Aralık ayında bir kriz bir başkasına yol açtı. Pravda, 11 Aralık’ta katkıda bulunanlar listesine, üç buçuk yıl önce Bolşevik saflarından kovulmuş olan ve Lenin’in felsefi ve hizipsel olarak “bête noire” (sevilmeyen kişi) olan A. A. Bogdanov’un adını ekledi. Kısa bir süre sonra Bogdanov’un bazı makaleleri Pravda‘da yayınlanmaya başladı. Bunu gazetede görüp “afallayarak” öğrenen Lenin, Bogdanov’un makalelerinde “aynı eski Machizm-idealizminin, Pravda‘nın aptal editörlerinin anlayamayacağı bir şekilde, gizlenmiş olduğunu” Gorki’ye yazdı.[79] Sorunlar 15 Aralık’ta Dördüncü Duma’nın 13 Sosyal Demokrat üyesinden 11’inin Menşevik Luch ile Bolşevik Pravda‘yı birleştirmeye karar vermesiyle doruğa ulaştı. Bu anlaşma sağlanırken Menşevik ve Bolşevik milletvekilleri (Malinovskii ve Muranov hariç), birbirlerinin gazetelerine katkıda bulunmayı kabul ettiler ve 18 Aralık’ta Pravda beklendiği gibi yedi Menşevik milletvekilini katkıda bulunanlar listesine ekledi. Lenin’e göre, bu Pravda‘nın ilk sayısından itibaren aldığı uzlaşmacı tutumun sonucuydu. Bu durum Prag Konferansı’ndaki çalışmalarının altını kazmakla tehdit ediyordu ve bir yıl önce kazanılan örgütsel avantajların kaybına yol açabilirdi. Bu yüzden, Duma milletvekillerini ve birkaç mevcut parti çalışanını Merkezi Komite ile kesin bir görüşme yapmak için Krakov’a çağırdı.

* * *

Gerçekte Krakov veya “Şubat” Toplantısının, illegal çalışma nedenlerinden dolayı, Pravda krizi olarak ele alınması 1956’lara kadar Sovyet tarihçileri tarafından göz ardı edildi. Bunun belgelerin eksikliğinden mi[80] yoksa samimi bir şekilde tartışmanın Pravda efsanesine ters düşecek olmasından mı, yoksa önceki sonbaharda Stalin’in gazete üzerindeki yönetiminin toplantıda dolaylı olarak eleştirilmesinden mi kaynaklandığını söylemek zor. Her halükarda, Merkez Komitesinin 1/14 Ocak 1913 tarihli kapalı toplantısında alınan kararla yayın kuruluna “sağlam bir parti ruhuna yeterince sahip olmadığı” ve “Petersburg Sosyal Demokrat işçilerinin parti hayatına zayıf bir şekilde tepki verdiği” şeklinde keskin bir şekilde saldırıldı. Editörlere “Tasfiyeciliğin yanlışlığını ve zararını açıklamaya daha fazla önem verme” talimatı verildi ve “yayın kurulunun yeniden örgütlenmesi için adımların atıldığı” not edildi.[81]

Bu sefer yeniden örgütlenme, Stalin’den ziyade, Yakov Sverdlov’a (Merkez Komitesine ko-opte edilmiş ve fiili olarak editör seçilmişti) emanet edildi. Belki de bir ortak gazete[82] projesinin Lenin’in kabul edeceğinden daha fazla yerel desteğe sahip olduğunun fark edilmesi, Krakov’dakilerin görüşlerini Pravda‘ya empoze etmezden önce Sverdlov’u Duma milletvekilleri ve editörlerin yanı sıra muhalifleriyle anlaşarak müttefikler aramak zorunda bıraktı. Lenin’in bakış açısına göre, ortaya çıkan gecikmenin sonucu olarak gazetenin eski editörleri hala daha fazla hata yapmaktaydılar. Bu durum Krakov’dan başka öfkeli mektuplar selini getirdi. Lenin, 12/25 Ocak 1913 tarihinde Bolşevik Duma milletvekillerine şunları yazdı: “Yayın kurulunun yeniden örgütlenmesi planı hakkında hiçbir haberin olmaması son derece rahatsız edici. Neler oluyor? … Yeniden örgütleme, ya da eski demirbaşların tamamının ortadan kaldırılması, kesinlikle şarttır.”[83] 27 Ocak / 9 Şubat’ta Sverdlov’a daha da güçlü ifadelerle problemi defalarca tekrarladı:

Mevcut durumun anahtarı tam olarak Den’ [Pravda] ve onun yönetimidir. Buradaki yönetimde reformu ve uygunluğu sağlamazsak, hem mali hem de politik olarak iflas etmiş oluruz … Den’ kötü olduğu için Petersburg’da da işler kötüye gidiyor … Kendi yayın kurulumuzu yerleştirmemiz ve şimdikini atmamız çok önemli… Bu insanlara editör diyebilir misiniz? Onlar erkek değil, sefil muhallebi çocuğu ve davanın sabotajcılarıdırlar … Hiçbir şey için iyi olmayan bu editörlerin sözde “özerklik”lerine son vermelisin. Her şeyden önce bunu yapmalısın. 1 No’lu [Duma yardımcısı Badaev] ile bir “mabette” kal. Oraya bir telefon hattı kur. Yayın kurulunu kendi ellerine al. Yardımcıları yanına çek. Kendi başına – sadece bunda görevli olan bazı kişilerle- buradaki işimizi aldıkça, onlarla tam olarak başa çıkabiliriz.[84]

Lenin, beş gün önce Duma milletvekili G. I. Petrovskii’nin odasında 12 Bolşevik’in yaptığı toplantıda yeniden örgütlenmenin en sonunda gerçekleştirildiğini bilmiyordu. Sverdlov’un veto yetkileriyle baş editör olması onaylandı; Badaev’in Poletaev’in yerini alarak yayıncı olması onaylandı; K. N. Samoilova Molotov’un yerine sekreter olarak atandı; – biri Petrovskii’nin yönetiminde editörlük meseleleriyle ve diğeri de Badaev yönetimindeki mali konularla ilgilenen- iki  tane üç kişilik kurul kurulmuş oldu. Daha önceki editörlerin çoğuna sessizce becerilerini kullanılabilecekleri ancak fikirlerinin göz ardı edildiği daha az önemli görevler verildi.[85] Lenin 6/19 Şubat’taki Sverdlov’un toplantısının sonuçlarını duyduğunda çok sevinçliydi: “Bugün Den‘deki reformun başladığını öğrendik. Binlerce selamlar, tebrikler ve başarmanız için en iyi dileklerimi sunarım. Sonunda reformu başlatmayı başardınız. Huysuz ve düşmanca hareket eden bir yayın kuruluyla çalıştığımız için ne kadar yorulduğumuzu hayal edemezsiniz.”[86] Ancak dört gün sonra Sverdlov tutuklandı ve bir hafta önce başkente geri dönen Stalin de 23 Şubat’ta, Malinovskii tarafından polise verilen bilgilere dayanılarak, Pravda için düzenlenen bir yardım konserinde yakalandı.

Stalin tutuklanmadan hemen önce, Pravda‘nın bir sonraki fiili editörünün çoğu zaman saklanmak zorunda kalan (örneğin kendisi veya Sverdlov) illegal bir militanın değil; St. Petersburg’un yasal olarak faaliyet yürüten ve gazetenin günlük işlerinden aktif rol alacak birisinin olması gerektiğini Merkez Komite’ye yazmıştı. Stalin, Ermeni Sosyal Demokratı ve Merkez Komite’nin aday üyesi olan S. G. Shaumian’ın bu görev için düşünülmesini önerdi.[87] Shaumian St. Petersburg’a geldi ama istediği bazı editoryal değişikliklerin yapılmadığını öğrendiğinde işi reddetti. Parti ayrıca, Şumnu gibi tutukluluktan yeni çıkmış deneyimli bir Bolşevik olan I. I. Skvortsov-Stepanov’a da başvurdu, fakat Skvortsov-Stepanov aynı anda Lenin ve Okhrana’nın gazabına uğrayacağı muhtemel bir pozisyonu kabul etmekten kaçınmak için birçok neden buldu.[88] Böylece, deneyimli ve güvenilir partinin politika yazarlarının tutuklanması ya da isteksiz olması nedeniyle, editoryal sorumluluk Dördüncü Duma Bolşevik milletvekillerine ve özellikle Petrovskii’ye kalmıştı. Krupskaya’nın hatırladığı gibi bunlar dürüst ve “güvenilir proleterler” idi,[89] ama eğitimsiz ve muhtemelen yorucu şartlar altında büyük bir günlük gazeteyi yayına hazırlayamazlardı. Lenin, Kamenev’e şunları itiraf etti: “Kadrolardan yoksun olduğumuza dair genel bir şikâyet var. Tasfiyeciler çok sayıda entelijansiyaya sahipken bizimkiler tutuklanıyor.”[90] Eylül ayında Gorki’ye de benzer itiraflarda bulunmaya devam etti: “Pravda‘dan memnun kalmadığınızı duydum. Yavanlığı yüzünden mi? Haklısın. Ancak bu eksikliğin bir an önce düzeltilmesi kolay değil. Kadromuz yok. Büyük güçlükle kurduktan bir yıl sonra, sadece orta halli bir yayın kurulu elde edebildik.”[91]

Elde ettiği kaynakları geliştirmek için Lenin, bu kez özellikle Duma milletvekillerinin politik ve gazetecilik becerilerini geliştirebilecek başka bir parti okulunu planlamaya başladı.[92] Pravda‘ya yaptığı kişisel katkılar da arttı: Daha öncekilerine nazaran daha uzun ve daha çok polemik içeren 50 makalesi, 1913 Mayıs ve Haziran ayları boyunca gazetede yer aldı. Lenin editörlerle Pazar günü ekini (100.000 yeni okuyucu çekeceğini umuyordu) yayınlamayı planlamanın yanı sıra gazetenin dolaşımını bir kez daha 32.000’e yükseltecek Pravda‘nın formatının teknik özelliklerini düzenli olarak tartıştı.[93] 1913 baharında ve yaz başında Bogdanov’un Lenin’e sert bir cevap verdiği ‘Gerçeğe uygun bir açıklama’ başlığındaki yazısının Pravda‘da yayınlanmasından dolayı Lenin’in istifayla tehdit ettiği pürüzlü süreçler nadiren oldu[94], fakat genellikle Lenin ılımlı bir ton aldı ve bu hataları öncekiler gibi bilerek uzlaşmacı veya özerk bir politika izlemeden ziyade deneyimsizliğin sonucu olarak değerlendirdiği gözüküyordu. Böylelikle, 3/16 Haziran’da editörlere “posta çalışanlarına yönelik yedi saatlik çalışma günü meselesiyle ilgili açık bir hata yaptınız. Hepimiz hata yaparız; bunda özellikle yanlış olan bir şey yok.”[95] O zaman Lenin’i daha fazla endişelendiren karısının hastalığıydı ve 10/23 Haziran’da Krupskaya’nın ameliyat olabilmesi için İsviçre’ye gittiler.

* * *

Lenin’in altı haftalık yokluğunda Pravda‘da, 27 Temmuz / 9 Ağustos’ta Zinovyev ve Malinovski ile toplantı yapmak için Lenin’in alelacele geri dönüşünü gerektiren yeni bir sorun oluştu. Malinovski, muhtemelen kendi yazdığı bir polis raporuna göre, Pravda‘nın yeni editörü Miron Çernomazov ile yapmış olduğu garip bir toplantıdan bahsetti. Çernomazov, birkaç yıl boyunca partinin Merkez Organının yayını Sotsial-demokrat‘ın yayınlanmasında Paris’te aktif rol almıştı. Çernomazov Mayıs ayında Pravda‘nın editörlüğünü üstlenmek için Rusya’ya geri döndü ve hemen tutuklandı. Tutukluktan serbest bırakıldıktan sonra Malinovski’ye şunları söyledi: “Tutuklandıktan beş gün sonra Okhrana’ya davet edildiğini, sorgulama sırasında soruşturma organı için gizli bir haberci olma görevini üstlenmesini tavsiye etmeye başladılar. Sorgucu Okhrana’nın “herşeyi biliyor” olsa da, Chernomazov’un yardımıyla “ilk elden” bilgi elde etmek istediklerini söyledi. Bu rolü üstlenmeye ikna etme çabasında … sorgucu, Okhrana’nın son parti gelişmeleri hakkındaki kapsamlı bilgisini göstermeye devam etti.” Toplantıda “tüm verilerin “altı”ya [Bolşevik Duma vekilleri] yakın birinin hükümetin soruşturma organına bağlı olduğu gerçeğini doğruladığı” sonucuna varılmıştır.[96] Büyük ihtimalle tutuklanmasının bir sonucu veya belki de 200 ruble aylık maaş almanın yönlendirmesi altında Çernomazov bir Okhrana ajanı oldu.[97] Bu şüphelere rağmen yeni görevine altı ay daha devam etti, bu sırada gazeteye ve Sosyal Demokrasiye oldukça büyük zarar verdi.

Hükümetin Pravda üzerindeki baskısı Çernomazov’un editörlüğüne denk geldi, ki Merkez Komitesinin düşüncesine göre Birleşik Soylular Konseyi tarafından yapılan baskı, onların fabrikalardaki huzursuzluğunun yeniden canlanmasının birincil sorumlusu olarak işçi basınını görmesiydi.[98] 5 Temmuz 1913’te Pravda, “açıkça belli olan parti karakterinden dolayı” kapatıldı.[99] Bir hafta sonra gazete yeni bir sorumlu editör ve yeni bir yayıncı (polis ajanı Şurkanov) ile birlikte, ancak Çernomazov tarafından yönetilen aynı yayın kurulu ile, Raboçaya Pravda olarak yeniden ortaya çıktı. Raboçaya Pravda sadece 17 sayı sürdü ve daha sonra o da Basın Komisyonunun emriyle kapatıldı. Son beş ay içinde Pravda‘nın üç versiyonu daha kapatıldı. Üstelik günlük gazeteye el koyma oranı da arttı ve böylece Temmuz’dan Eylül’e kadarki dönemde sansürün hoşuna gitmemesinden dolayı gazetenin yüzde 80’ine el konuldu. Gazetenin düzensiz çıkışının bir sonucu olarak, 1913 sonbaharında dolaşımı 18.000’e düştü ve yıl sonunda kasada 3.000 ruble açık çıktı.[100]

Lenin, bu olaylara Çernomazov’a yasallığı telkin ederek ve diğer parti ajitasyon yollarını düşünerek tepki verdi. “Bana öyle geliyor ki” diye Eylül ayında Çernomazov’a yazıyordu “bugünkü akıma uyup bilinçsizce akıntıya sürüklenerek ve gazetenin tonunu değiştirmeyerek devasa bir hata yapıyorsunuz. Her şey hem tonun hem de içeriğin değiştirilmesi gerektiğini gösteriyor … Yasallık için, sansürü geçebilmek için çabalamak gerekiyor. Bu başarılabilinir ve başarılmalıdır. Aksi halde üstlendiğiniz işleri hiçbir amaca ulaşamadan yok edersiniz.”[101] Ayrıca editörü, gazetenin kapatılmasını haklı gösterecek olan partinin Poronin’deki sonbahar konferansı ve diğer Pravdalar arasında bağlantı gibi konularda yazılar yayınladığı için eleştirdi.[102] Aynı zamanda Lenin “Neden bir günlük gazete yayınlıyorsunuz? Anlamıyorum. Haftalık bir gazeteye geçmenizi öneririm” diye editörlere soruyordu.[103] Bunu aklında tutarak Lenin, yurtdışında ve Rusya’da yeraltında yasadışı gazetelerin yayınlanmasının arttırılmasına dair planları yeniden hayata geçirdi.[104]

1913 kışında Çernomazov’un editörlüğü sorunu, onun diktatöryal yöntemlerine dair sorunlarla doruk noktasına ulaştı. Meslektaşları Çernomazov’un tartışma içeren makalelerin dolaşıma sokulmasını reddettiğini, kendi makalelerini “Editörden” başlığı altında yayınladığını, Lenin’in açılmamış yazışmalarını alma konusunda ısrar ettiğini ve diğer editörlere kabaca davrandığını Merkez Komite’yi bildirdiler.[105] 13/26 Kasım tarihlerinde A. A. Troyanovski Krakov’dan, bu şikâyetlerin haklı görünse de hemen harekete geçilmesinin “uygunsuz” olacağı cevabını verdi. Bu nedenle Troyanovski, Merkez Komitesinin Rusya Bürosu’nun konuyu sadece daha kapsamlı bir şekilde araştırması gerektiğini öne sürdü.[106] Aralık ayının ilk üç haftası boyunca Çernomazov şehir dışındaydı, belki de tatilde idi. Çernomazov’un yokluğunda, Merkez Komite’nin isteğiyle[107], M. A. Savelev yönetiminde gazeteye el koymanın önemi büyük ölçüde düştü. Pravda sorununu bir kez daha görüşmek üzere Krakov’da 27 Aralık 1913/9 Ocak 1914 tarihinde Merkez Komite özel bir toplantı yaptı. Konumu “ciddi biçimde sarsılan” “Pravda‘yı güçlendirme” işi, partiye karşı “en acil ve önemli görev” olarak görülüyordu. Duma hizbinin üyeleri, “Duma’daki işler geçici olarak zarar görse de Pravda‘nın güçlendirilmesine yönelik çabalarını yoğunlaştırmaları” talimatını aldılar. Gazetenin yasallığını gözden geçirmeleri, mali operasyonlarını iyileştirmeleri ve dolaşımını arttırmaları söylendi. Pravda’nın editörlerine çalışmalarının “kesinlikle kolektif” olmak zorunda olduğu; gazetenin edebiyatın seçkin örneklerini, şiir, hiciv ve tarih dahil olmak üzere daha çeşitli şeyleri içermesi gerektiği; ve yayın kurulunun herhangi bir üyesinin gerekli görmesi halinde, bölgesel olarak yazılmış makalelerin veya bir polemik içeren makalelerin onaylanması için yurtdışına gönderilmesi gerektiği söylendi.[108]

St. Petersburg’da Çernomazov’un etkisini sınırlamak için daha doğrudan adımlar atılıyordu. O sırada Pravda‘nın sekreteri olarak görev yapan Elena Rozmiroviç, 1914 yılının ortalarında Krakov’a eski sorunların hala devam ettiğini yazdı. “Pravda‘nın tam bir reformu gerekli” diyordu. “Ama planladığımız her şeyi yapmak imkansız. Her şeyden önce Malinovski’nin [Batı Avrupa’da Lenin’le birlikteydi] yokluğu çalışmalarımızı engelliyor … Malinovski geri döndüğünde kararlılıkla hareket edebilmemiz için gerekli insanları harekete geçirmeyi taahhüt ediyorum.”[109] Belirleyici faktör Malinovski’nin geri dönüşü değildi, ancak Şubat başlarında Olminski tarafından sunulan kanıtlar Çernomazov’un gerçekten Okhrana’ya bağlı olduğunu söylüyordu. Kanıtların ikna edici olmadığı kabul edildiği için, meslektaşları sadece onu yayın kurulundan alıp Pravda‘nın deposunu yönetme görevi verdiler. Ancak birkaç gün sonra, Bolşevik Duma hizbi onu tüm parti yayınlarından çıkarmak için oy kullandı.[110]

* * *

Çernomazov’un görevden alınmasından sonra işleri düzene sokmak için Lenin, üç numaralı adamı ve partinin en deneyimli yayıncılarından biri olan L. B. Kamenev’i, Pravda’nın yönetimini devralması için St. Petersburg’a gönderdi. Kamenev’in savaşa kadar süren yönetimi altında Pravda, 1912 baharından bu yana en büyük başarılarını ve Galiçya’daki gözetmeniyle en uyumlu ilişkilerini gerçekleştirdi. Lenin, 1914 Mart’ında Inessa Armand’a şöyle yazdı: “Pravda Kardeş’in [Kamenev] kontrolü altındayken ne kadar iyi görünüyor – Gerçek bir güzellik olacak! Sadece bakmak bile güzel. İlk defa, kültürlü ve bilgili bir yerel editörün liderliğini görebiliriz.”[111] Ve Kamenev’e “gazete için binlerce kez tebrik” gönderdi “böyle bin kat daha iyi oldu.”[112] Lenin, belirli bölgelerdeki madenciler ve işçiler için özel eklerin yanı sıra yeni editörünün ortaya koyduğu sigorta meseleleri ve tarımsal sorunlarla ilgili sunuşlardan özellikle memnun kaldı.  Kamenev’in kontrolü altında gazetenin mali durumu da gelişti. Kalıcı abonelerin sayısı ikiye katlandı ve günlük ortalama tiraj 40.000 kopyaya çıktı, Pravda‘nın ikinci yıl dönümünde ise 130.000’e ulaştı. Bu yıldönümü vesilesiyle gazetenin onuruna iki sayı yayınlandı ve sonunda 18.000 rubleden fazla gelir getiren özel bir fon sağlama hamlesi başlatıldı.[113]

Bir Sovyet tarihçisinin iddia ettiği gibi, 1914 baharında Pravda’nın edebi ve mali gelişmesi onu “ülkenin en popüler gazetesi” haline getirmedi.[114] Yine de gazete İmparatorluk Rusyası’ndaki 944 şehre dağıtılıyordu ve ulusal çapta bir okuyucu kitlesi edinmişti.[115] İşçilerin sorunları ve çıkarları ile dolu olan sütunları, kuşkusuz okuyucularına sınıf kimliği ve dayanışma duygusu kazandırdı. Ekonomik suistimaller ve başarılı grevlere dair açıklamaları, sosyal ve ekonomik huzursuzluğun yayılmasına yardımcı oldu. Altı Bolşevik Duma milletvekilinin uygunluğuna ve sendika ile sigorta sandığı seçimlerinde Bolşevik adayların en iyileri olduğuna sürekli değinerek, 1912’den önce göze çarpan şekilde eksik olan hizipsel kimliği yükseltti. Pravda tüm zorluklara rağmen, 1905’ten beri eksik olan siyasi koordinasyon ve liderlik ihtiyacını bir derece karşıladı.[116] İki buçuk yıllık bir çalışmanın sonucu olarak, Rusya’daki Sosyal Demokrat işçilerin çoğunluğu görünüşe göre o zamanlarda kendilerini Pravdacı olarak tanımlıyorlardı. Lenin’e göre Prag Konferansı’nın Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi ile Bolşevik fraksiyonunu eşitleme çabaları neredeyse sonunda tamamlanmıştı ve bunun 1914 Ağustos’unda Galiçya’da toplanması planlanan önümüzdeki Altıncı Parti Kongresi’nde resmileştirilmesi gerekiyordu. Muhalifleri bile savaş yaklaşırken Rusya’da Bolşevizmin kazanımlarını fark ettiler.[117]

* * *

Savaştan önce başlayan Lenin’in Pravda‘yla olan sorunlu ilişkilerinin son bölümü, 1917 Mart’ında bitti. Petrograd Sovyet İşçi Vekilleri’nin kurulmasından bir hafta sonra, Pravda bir kez daha savaş öncesi önde gelen birkaç yöneticisi Molotov, Olminski ve Eremeev tarafından yönetildi. N. N. Sukhanov bunu “çok şüpheli bazı politikacıların ve yazarların ahmak yayın organı” olarak adlandırdı ve “bağnaz makaleleri ve tutkulu itirazları açıkça tanımlanmış hedeflere sahip değildi. Hiçbir “hat”tı yoktu, sadece pogromist bir formu vardı.”[118] İlk on gün boyunca sahip olduğu tek “hat”, Lenin’in bağımsız olarak İsviçre’de belirlediğine olabildiğince yakın olmaktı. Pravda, Geçici Hükümetle işbirliğine, savaşı savunmanın herhangi bir biçimine ve Petrograd Sovyetinin Menşevik liderlerine olan her türlü inanca saldırdı.

Ancak 12 Mart’ta üç üst düzey Pravdacı Sibirya’dan döndü ve 15 Mart’ta gazetede bu ilan edildi: “Partinin Merkez Organı üyesi yoldaş I. Kamenev ve partinin Merkez Komite üyesi yoldaş K. Stalin sürgünden gelerek Pravda‘nın yayın kuruluna katıldılar, gazetenin genel yönetimi ise işçilerin milletvekili olarak Duma’ya yollanan Muranov yoldaş tarafından devralındı.” Petrograd’daki önde gelen Bolşevik A. Ş. Şliapnikov’un bu eylemi “editoryal darbe” olarak saldırmasının ve bir sonraki parti konferansından önce bu kurulu görevden almakla tehdit etmesinin bir faydası yoktu.[119]

Kamenev ve Stalin’in önderliğindeki Pravda’nın savaşa ve Geçici Hükümete karşı çizgisi ılımlıydı. Kamenev, reformu ve devrimci bir savunma savaşını sürdürmesi için hükümete “baskı” politikasını savundu.[120] Partinin Mart Konferansı’nda Stalin, Menşevizmin ana akımıyla birlikteliğin arzu edildiğini öne sürdü.[121] Lenin’in Pravda’ya gönderdiği yazılar bir kez daha ‘çöp sepetine’ teslim edilmişti. Nisan ayındaki geri dönüşü öncesinde yayımlanan tek makalesi olan birinci “Afar’dan Mektup”un yüzde 20’si, Sovyetin ılımlı liderleri ve onların takip ettikleri politikalar hakkındaki düşmanca sözlerini ortadan kaldırmak için kesildi.[122] Kamenev Lenin’in treni Finlandiya İstasyonuna yaklaşırken bindiği zaman, Bolşevik liderinin onu, “Pravda‘da yazılan bu şey nedir? Birçok numaranızı gördük ve gerçekten azarlanmalısınız!” diyerek selamlaması hiç de şaşırtıcı değildi.[123] Savaştan önce Pravda ile olan ilişkileri bağlamında, sözümona kurduğu ve yönettiği gazeteye verip veriştirmesi ilk kez olmuyordu.

 

Bu yazı Türkçeye El Yazmaları için Caner Malatya tarafından çevrildi.

 

[1] ‘V otdelenii istoricheskikh nauk AN SSSR i nauchnykh sovetakh’, Voprosy istorii, 1962, no. 2: 122–3.

[2] Örneğin bkz. S. A. Andronov, Boevoe oruzhie partii: Gazeta ‘Pravda’ v 1912–1917 godov (Leningrad, 1962); V. T. Loginov, Lenin i ‘Pravda’ v 1912–1914 godov (Moskova, 1962); ve aşağıda belirtilen çok sayıda dergi makalesi.

[3] V. I. Lenin, Polnoe sobranie sochinenii(PSS), 5th edn, 55 vols (Moskova, 1958–65), 48: 66–297; Pravda’nın editörlerine gönderilen 52 mektubu içerir, ki 1957’den önceki ‘toplu eserlerinde’ bunların yarısı yoktur. ‘Deiatel’nost’ TsK RSDRP po rukovodstvu gazetoi ‘Pravda’, 1912–1914 gg.’, Istoricheskii arkhiv, 1959, no. 4: 39–56; ‘Zasedaniia TsK RSDRP 15–17 aprelia 1914 goda’, Voprosy istorii KPSS, 1957, no. 4: 112–25; G. V. Petriakov, ‘Deiatel’nost’ V. I. Lenina po rukovodstvu ‘Pravdoi’ v 1912–1914 godakh’, Voprosy istorii, 1956, no. 11: 3–16. Daha önceki ciltlerde toplanan parti belgelerinden çıkarılan bu kararların birçoğu ilk olarak Kommunisticheskaia partiia sovetskogo soiuza v rezoliutsiiakh i resheniiakh s”ezdov, konferentsii i plenumov TsK (Moskova, 1970), vol. I: 1898–1917. sekizinci baskısında yayınlandı.

[4] Lenin, PSS, 48:33–4.

[5] Bu argümanlar Zvezda’nın editörlerinden biri olan N. N. Baturin tarafından şurada özetlenmiştir: Zvezda, no. 1 (6 Ocak 1912), 1. Ayrıca yazışmalar için bkz. Zvezda, no. 28 (5 Kasım 1911), 1–2; no. 33 (10 Aralık 1911), 2; no. 35 (22 Aralık 1911), 5; no. 36 (31 Aralık 1911), 3; no. 2 (15 Ocak 1912), 3; ve M. S. Ol’minskii tarafından yapılan yorumlar için bkz. Pravda, no. 101 (26 Ağustos 1912), 3.

[6] V. T. Loginov, ‘Lenin i “Pravda”,’ Bol’shevistskaia pechat’ i rabochii klass rossii v gody revoliutsionnogo pod”ema, 1910–1914 (Moskova, 1965), 49–50.

[7] ‘O podgotovke prazhskoi konferentsii RSDRP’, Istoricheskii arkhiv, 1958, no. 5: 20.

[8] A. K. Voronsky, The Waters of Life and Death (London, [1936]), 314; Lenin, PSS, 48: 81. Bununla birlikte, G.E. Zinovyev’e göre, konferanstaki bazı mülteci Bolşeviklerin hala plan hakkında ciddi çekinceleri vardı. Pravda, no. 98 (5 May 1922), 1.

[9] Lenin, PSS, 21: 453.

[10] Lenin, Menşeviklerle ortak ya da rakip bir yayın planlarına karşı koyma arzusuyla da motive olmuş olabilir. (Lenin, PSS, 48: 37–8). 1912’nin başlarında bu yöndeki Menşevik çabaları, para eksikliği, zamansız tutuklamalar ve rakip hizipleri Bolşeviklerin onlara karşı sessizce hamle yapmalarından dolayı işbirliği yapmamasının bir kombinasyonundan dolayı boşa çıktı. Sonuç olarak Menşevik Luch gazetesi 16 Eylül 1912’ye kadar ortaya çıkmadı. Bkz. N. G. Poletaev, Pravda, no. 100 (5 May 1925), 3; and Pis’ma P. B. Aksel’roda i Iu. O. Martova, 1901–1916 (Berlin, 1924), 223–6.

[11] M. A. Tsiavlovskii (ed.), Bol’sheviki: Dokumenty po istorii bol’shevizma s 1903 po 1916 god byvsh. Moskovskago okhrannago otdeleniia (Moskova, 1918), 102–3. Hem Malinovski hem de Şurkanov ajanları olduklarından, bu toplantı hakkında polis iyi bilgilendirilmiş olmalı.

[12] Iz epokhi ‘Zvezdy’ i ‘Pravdy’, 1911–1914 gg., 3 vols (Moskova, 1921–24), 3: 232; G. Zinoviev, Histoire du parti communiste Russe (Paris, 1926), 156.

[13] Zvezda, no. 33 (22 April 1912), 4. Bu meblağ’ın 1.100 rublesi, muhtemelen ‘işçi’ olarak uygun bir şekilde sınıflandırılamayan bireylerden her birinin 100 rubleden fazla dört büyük bağışta bulunmasıyla oldu. Gerçekten de yayınlanan rakamlar, aşağıda belirtilen diğer yasadışı kaynaklardan elde edilen paraları gizlemek için bilerek şişirilmiş ve tahrif edilmiş olabilir. Poletaev, 20 Mart’ta Merkez Komite’ye yazdığı bir mektupta Zvezda’nın 1.600 ruble aldığını açıkça kabul etti ve işçi katkılarının sadece 600 ruble getirdiğini belirtti. Iz epokhi ‘Zvezdy’ i ‘Pravdy’, 3: 236.

[14] Maksim Gorki, Sobranie sochinenii, 30 vols (Moskova 1949–55), 29: 222–3. ‘Daty zhizni i deiatel’nosti A. M. Gor’kogo’, Krasnyi arkhiv, 1936, no. 5: 76.

[15] Iz epokhi ‘Zvezdy’ i ‘Pravdy’, 3: 236.

[16] Bkz. V. M. Molotov’un (Tikhomirov ile aynı zamanda Kazan örgütünde aktif idi) biyografisi içinde Deiateli SSSR i Oktiabr’skoi revoliutsii: Avtobiografi i i biografi i (Moskova, 1926), 2: 63. Ek bilgi şurada bulunabilir: Iu. Denike, ‘Kupecheskaia sem’ia Tikhomirnovykh’, Novyi zhurnal 68 (1962), 280–7; ve Bertram D. Wolfe, Three Who Made a Revolution: A Biographical History (Boston, 1948), 559.

[17] Pravda, no. 101 (26 Ağustos 1912), 3.

[18] Örneğin bkz. Stefan T. Possony, Lenin: The Compulsive Revolutionary (Chicago, 1964), 259. Polis raporları Okhrana’nın, önerilen yasal makalelerin potansiyel tehlikesinin farkında olduğunu ve kuruluşlarını finanse etmeden onları bir tomurcuk halindeyken kıstırmak için elinden gelen her şeyi yaptığını gösteriyor. (Raporlar için bkz. V. G. Kikoin, ‘“Zvezda” i “Pravda”’, Krasnaia letopis’, 1930, no. 2: 67–100; and F. Drabkina (ed.), ‘Tsarskoe pravitel’stvo i “Pravda”’, Istoricheskii zhurnal, 1937, nos. 3/4: 115–23.

[19] Lenin, PSS, 48: 58; Iz epokhi ‘Zvezdy’ i ‘Pravdy’, 3: 182.

[20] Istoriia ‘Pravdy’ v datakh i chislakh, 1912–1927 (Leningrad, 1927), 7; G. V. Petriakov, Kollektivnyi agitator, propagandist i organizator: Leninskaia ‘Pravda’ v 1912–1914 gg. (Moskova, 1967),14.

[21] Poletaev’in gazetesinin adını kasıtlı olarak kamulaştırdığını açıkça düşünen Troçki, editörleri ve Lenin’i ‘intihal’ ve ‘gasp etme’ ile suçladı ve onları gazetenin adını değiştirmeleri  ‘resmen’ çağrıda bulundu. (Pravda [Vienna], no. 25 [23 April/6 May 1912], 6; N. S. Çkheidze’ye gönderilen mektup için bkz. Lenin o Trotskom i o trotskizma [Moskova, 1925], 171–3). Lenin’in önerdiği cevap için bkz. Lenin, PSS, 48: 69.

[22] Pravda Pazartesi hariç her gün yayınlandı ve altı sayfa yayınlandığı Noel, Yılbaşı, ara sıra Pazar günleri ve  Marx’ın doğum günü ile Dünya Kadınlar Günü gibi ‘kırmızı mektup’ günleri dışında dört sayfalık bir formatta tutuldu.

[23] Sorumlu editör rolündekinin ilginç bir polis dosyası şurada görülebilir: ‘Zhandarmy o “Pravde”’, Proletarskaia revoliutsiia, 1923, no. 2: 460–1. Ayrıca bkz. Whitman Bassow, ‘The Pre-Revolutionary Pravda and Tsarist Censorship’, American Slavic and East European Review, 13, no. 1 (Şubat 1954): 47–65.

[24] ‘İlk proleter yazar’ olan Gorki’nin partinin ilk proleter gazetesine düzenli olarak katkıda bulunduğu Pravda efsanesinin bir parçasıdır. Aslında Gorki, hem Lenin hem de editörlerin sürekli olarak üstelemelerine rağmen, sadece dört hikaye (ve bunlardan ikisi diğer yayınlar için yazılmıştır) katkıda bulundu.

[25] Ancak Plehanov, isminin katkıda bulunanlarda listelenmesine izin vermediğini keskin bir şekilde protesto ederek gösterdi. G. V. Plehanov, Sochineniia, 24 vols (Moskova, 1923–7), 10: 562–3.

[26] Bu konudaki Sovyetlerin ağzı sıkılığı nedeniyle, 1912’deki Pravda’nın yayın kurulunun tam kompozisyonunu belirlemek zordur. Muhtemelen şu kişiler bulunuyordu: Poletaev, Baturin, Ol’minskii, S. M. Zaks-Gladnev, I. P. Pokrovskii, S. S. Danilov ve K. S. Eremeev

[27] Iz epokhi ‘Zvezdy’ i ‘Pravdy’, 3: 245.

[28] Pis’ma Aksel’roda i Martova, 231.

[29] Molotov’un mektupları için bkz. ‘Novyi pod”em rabochego dvizheniia, 1910–1914’, Krasnyi arkhiv, 1934, no. 1: 234.

[30] Lenin, PSS, 21: 375 (italikler eklenmiştir.).

[31] N. K. Krupskaya, Reminiscences of Lenin (Moskova, 1959), 233.

[32] Lenin, PSS, 55: 323.

[33] Atıf için bkz. Petriakov, Kollektivnyi agitator, 26.

[34] Bkz. M. S. Ol’minskii ve M. A. Savel’ev, eds, Pravda, 3 vols (Moskova, 1933), ki burada editörler yeniden basılmış makalelerin yazarlarının takma adlarını belirlemeye çalışmışlardır.

[35] Iz epokhi ‘Zvezdy’ i ‘Pravdy’, 3: 232.

[36] Lenin, PSS, 48: 52.

[37] A.g.e., 62.

[38] A.g.e., 53–4.

[39] Ordjonikidze’nin Merkez Komite’ye 24 Şubat’ta yazdığı mektup için bkz. Iz epokhi ‘Zvezdy’ i ‘Pravdy’. 3: 233.

[40] Stalin aksini iddia etti. 1922 yılında, ‘1912 Nisan’ının ortalarında bir akşam Poletaev yoldaşın dairesinde, iki Duma milletvekili (Pokrovski ve Pletaev), iki yazar (Ol’minskii ve Baturin) ve ben (Merkez Komite üyesi)” diye yazıyordu Stalin “… Pravda altyapısı konusunda anlaştık ve ilk sayıyı hazırladık’. I. V. Stalin, Sochineniia, 13 vols (Moskova, 1947–53), 5: 130. Bu ifade, gazetenin “V. I. Lenin’in girişimi ile I. V. Stalin’in inisiyatifi üzerine kurulduğun” dair olan Pravda efsanesinin temeli haline geldi. (A.g.e.., 2: 389).

[41] Lenin, PSS, 48: 52.

[42] Iz epokhi ‘Zvezdy’ i ‘Pravdy’, 3: 235–9.

[43] Lenin, PSS, 48: 61.

[44] Martov, P. A. Garvi’ye “Pravda’nın ortaya koyduğu ton, hiç kuşkusuz, Lenin’in Rusya’daki “bilinci” olarak hizmet edecek neredeyse hiç kimsenin olmadığı gerçeğini” bildirdiğinde oldukça doğruydu. Zinovyev’in yakında Ordjonikidze ve Stalin’in yerine gönderileceği tahmininde bulundu. Pis’ma Aksel’roda i Martova, 235.

[45] Lenin, PSS, 48: 66, 116, 191 ve 207. St.Petersburg’daki aktif editörlere ödenen tutardan oldukça daha yüksek olan Lenin’in maaşı (mali raporlar için bkz. ‘Deiatel’nost’ TsK’, 44-5), ona ilk düzenli gelirini sağladı. Vicdanı onu rahatsız etmiş olmalı, çünkü Gorki’ye şöyle yazmıştı: “Bir işçinin gazetesine katkıda bulunanların düzenli ödeme almasında yanlış bir şey yok; tam tersine, bu hepimiz için iyi bir şey… Bir işçi gazetesi için çalışan herkesin biraz para kazanmaya başlamasında kötü olan nedir? Bu teklifle ilgili rahatsız edici olan nedir?” (PSS, 48: 100).

[46] Lenin, PSS, 48:164. Ayrıca bkz. s. 208 ve 213.

[47] A.g.e.., 68 (Vurgular Lenin’in).

[48] Annesine ve kız kardeşine yazdığı mektuğlar için bkz. a.g.e.., 55: 339, 347 ve 444.

[49] A.g.e.., 48: 78.

[50] Atıf Zinovyev’in 8/21 Temmuz 1912 çıkan gazetenin editörlerine yazdığı mektuptan bkz. in Iz epokhi ‘Zvezdy’ and ‘Pravdy’, 3: 188–9.

[51] Pravda, no. 80 (1 August 1912), 1. Bu yeterlilik, Lenin’in kendi editörlüğü altındaki dergilerde yayınlanan makalelerde yer almaz.

[52] Iz epokhi ‘Zvezdy’ i ‘Pravdy’, 3: 243.

[53] Krupskaya, Reminiscences of Lenin, 241.

[54] A.g.e.., 261.

[55] Lenin, PSS, 48: 74 (Vurgular Lenin’in). Bu makale aslında daha sonra ortaya çıktı bkz. Pravda, no. 66 (15 Temmuz 1912), 1.

[56] Iz epokhi ‘Zvezdy’ i Pravdy’, 1: 44.

[57] Bunlardan bazıları, daha fazla Pravda takipçisi isteyen Lenin’in hoşnutsuz oldukları, bazen Nevskaia zvezda’da yayınlandı. Bkz. Lenin, PSS, 48: 73.

[58] Iz epokhi ‘Zvezdy’ i ‘Pravdy’, 1: 44. Bu makalelerin birçoğunun, ilk sekiz makalesini Pravda’nın editörü olarak reddederek Lenin’in öfkesini çeken, Kamenev tarafından yazılmış olması mümkündür. Bkz. Lenin, PSS, 48: 70 ve 87.

[59] A.g.e.., 21: 397–9 ve 466–8; 22: 275–6; 23: 89–90.

[60] A.g.e.., 48: 97–8, 95.

[61] A.g.e.., 152.

[62] Iz epokhi ‘Zvezdy’ i ‘Pravdy’, 3: 240. Belki de bu yazışmaların bir sonucu olarak Lenin, onun daha sonra ‘tedavi edilemez bir ahmak’ ve ‘yüceltilmiş bir dosyalama memuru’ olarak anacağı iddia edilen, Molotov’a dair oldukça olumsuz bir bakış açısı geliştirmiştir.

[63] Örneğin bkz. Loginov, ‘Lenin i “Pravda”’, 56.

[64] Pravda’nın dolaşımına ve gelirine ilişkin istatistikler için bkz. Lenin, PSS, 23: 97–8; 48: 133; Iz epokhi ‘Zvezdy’ i ‘Pravdy’, 3: 245.

[65] Lenin, PSS, 48: 137 ve 139 (Vurgular Lenin’in). Ayrıca Kamenev’e yazdığı mektuplar için bkz. 48: 121, 143 ve 145.

[66] A.g.e.., 70–1 (Vurgular Lenin’in).

[67] A.g.e.., 21: 395–6 (Vurgular Lenin’in)

[68] A.g.e.., 48: 72 ve 76; Iz epokhi ‘Zvezdy’ i ‘Pravdy’, 3: 244.

[69] A. Badayev, The Bolsheviks in the Tsarist Duma (Londra, n.d.), 25.

[70] Lenin, PSS, 48: 117.

[71] Bkz. Peter Reddaway, ‘Literature, the Arts and the Personality of Lenin’, Lenin: The Man, the Theorist, the Leader (Londra, 1967), 49–50.

[72] V. T. Loginov, ‘O rukovodstve TsK RSDRP bol’shevistskoi gazetoi ‘Pravda” v 1912– 1914 gg.’, Voprosy istorii KPSS, 1957, no. 1: 121.

[73] Iz epokhi ‘Zvezdy’ i ‘Pravdy’, 3: 201.

[74] A.g.e., 203.

[75] A.g.e., 245.

[76] Alıntı için bkz. Lenin, PSS, 48: 126 ve 129.

[77] Stalin’e 10/23 Aralık 1912’de gönderilen mektup için bkz. Iz epokhi ‘Zvezdy’ i ‘Pravdy’, 3: 201–2. Bu mektup Krupskaya’ya atfedilse ve Lenin’in toplu eserlerinde bulunmasa da, açıkça onundur.

[78] Lenin, PSS, 48: 127. Ayrıca 4/17 Aralık 1912’de Duma hizbine yazdığı mektup için bkz. (A.g.e., 129–30).

[79] A.g.e.., 101; ayrıca Krupskaya’nın Stalin’e 14/27 Aralık 1912’de yazdığı mektup için bkz. Iz epokhi ‘Zvezdy’ i ‘Pravdy’, 3: 203. İronik bir şekilde Bogdanov, isminin izni olmadan Pravda’ya katkıda bulunanlar listesinde olmasını protesto etti ve isminin kaldırılmasını istedi. Pravda, no. 24 (30 Ocak 1913), 2.

[80] Lenin’in I. Dünya Savaşı patlak verdiğinde terk etmek zorunda kaldığı Galiçya’daki Merkez Komite faaliyetleri ile ilgili önemli materyaller ancak 1954’te Sovyetler Birliği’ne devredildi.

[81] Kommunisticheskaia partiia sovetskogo soiuza v rezoliutsiiakh i resheniiakh s”ezdov, konferentsii i plenumov TsK, 9th edn (Moskova, 1983), 1: 426.

[82] Bu kürtaj girişimiyle ilgili bilgileri bir araya getirmek zordur. Görünüşe göre bir adı (Rabochii golos), Poletaev yönetiminde bir koalisyonlu yayın kurulu ve birkaç bin rublelik hazinesi vardı. Bolşevik Duma milletvekillerinin Lenin’in arkasına geçmesiyle çöktü. Zinovyev’den gelen mektuplar için bkz. (‘Lenin i “Pravda”, 1912–1913 gg: Perepiska’, Krasnaia letopis, 1924, no. 1: 72–3) ve Stalin’den gelen mektuplar için bkz. (Iz epokhi ‘Zvezdy’ i ‘Pravdy’, 3: 246–7).

[83] Lenin, PSS, 48: 152.

[84] A.g.e.., 156–8 (Vurgular Lenin’in). Zinovyev ve Krupskaya’dan gelen mektuplar için bkz. Iz epokhi ‘Zvezdy’ i ‘Pravdy’, 3: 203–10.

[85] Polis raporu için bkz. ‘K 20-letiiu smerti I. M. Sverdlova’, Krasnyi arkhiv, 1939, no. 1: 80. Troçki (Stalin: An Appraisal of the Man and His Influence [New York, 1967], 146–51), Stalin’in de St.Petersburg’a geri dönmek yerine ulusal sorun üzerinde çalışmak için Viyana’ya gönderildiği için anlık utanç içinde olduğu sonucuna vardı. Her ne kadar Pravda’yı Merkez Komitesinin kuklası haline getirmede başarısız olduğu ve muhtemelen uzlaşmacı eğilime katkıda bulunduğu açıkça görülmesine rağmen (Örneğin bkz. Pravda’daki EO Jagiello hakkındaki makalesi, no. 182 [1 Aralık 1912]), Lenin’in bu dönemde kendisine gönderdiği beş mektuptan hiçbirinin memnuniyetsizlik içermediğine dikkat edilmelidir (Lenin, PSS, 48: 117–29; Iz epokhi ‘Zvezdy’ i ‘Pravdy’, 3: 201–2). Bunun Stalin’in karakteriyle tutarlı olması, bir yönden St.Petersburg’a diğer yandan Krakov’a uyum sağlayyıp böylece her iki tarafın kınamasından da kaçması nedeniyle olduğu iddia edilebilir..

[86] Lenin, PSS, 48: 163.

[87] Iz epokhi ‘Zvezdy’ i ‘Pravdy’, 3: 246. This letter was mistakenly attributed to Sverdlov.

[88] A. M. Volodarskaia, Lenin i partiia v gody nazrevaniia revoliutsionnogo krizisa, 1913–1914 (Moskova, 1960), 126–7; Petriakov, ‘Deiatel’nost’ V. I. Lenina po rukovodstvu “Pravdoi”’, 9. Skvortsov-Stepanov’un seçilmesi ilginçti, çünkü o zamanki Lenin onun politik ve gazetecilik yetenekleri hakkında çok olumsuz bir görüşe sahipti. Gorki’ye yazdığı mektuplar için bkz. Lenin, PSS, 48: 153–4.

[89] Krupskaya, Reminiscences of Lenin, 244.

[90] Lenin, PSS, 48: 172.

[91] A.g.e., 211 (Vurgular Lenin’in).

[92] Gorki, Plehanov ve Kamenev’e gönderilen mektuplar için bkz. a.g.e., 139, 198–9, 201–2. Lenin’in Poronin yakınlarındaki yazlık evinde buluşacak olan okul, parasızlık, okulun organizatörünün tutuklanması ve bazı milletvekillerinin Duma tatildeyken Rusya’dan ayrılmaya isteksiz olmalarından dolayı hiçbir zaman yapılamadı. Volodarskaia, Lenin i partiia, 144, 154–61.

[93] Lenin, PSS, 48: 182–3, 188–9;  ve Merkez Komite’den N. I. Podvoiskii’ye gönderilen mektup için bkz. ‘1912 – 1913 gg.’, Proletarskaia revoliutsiia, 1923, no. 2: 442–3.

[94] Pravda, no. 120 (26 Mayıs 1913), 2; Lenin, PSS, 23: 246–7.

[95] Lenin, PSS, 48: 189.

[96] Tsiavlovskii, Bol’sheviki, 131.

[97] A.g.e., xxii. Sovyet tarihçileri, yalnızca yayın kurulu sekreteri olduğunu iddia ederek Çernomazov’un Pravda’nın operasyonlarındaki rolünü en aza indirmeye çalıştılar. Diğer yandan bazı Batılı yazarlar ise gazetenin en başından itibaren ‘resmi editör’ olduğunu iddia ederek onun rolünü büyütmeye çalıştılar. Gerçekte Çernomazov’un Mayıs 1913’ten önce Pravda ile bir ilişkisi olmasa da, o tarihten sonra fiili olarak editörlüğünü yaptı.

[98] 15 Ağustos 1913’teki polis raporu için bkz. ‘Novyi pod”em’, 242.

[99] Mahkeme kararı için bkz. Kikoin, ‘“Zvezda’ i ‘Pravda”’, 106.

[100] A.g.e., 105; Loginov, ‘Lenin i “Pravda”’, 66; ‘Deiatel’nost’ TsK’, 53.

[101] Lenin, PSS, 48: 212 (Vurgular Lenin’in).

[102] A.g.e., 214 ve 260. Lenin’in yazışmasından yola çıkarak, Lenin bunların kasıtlı provokasyonlar olduğundan şüphelenmedi. Örneğin, 21 Ekim 1913’te Lenin ve Kamenev’in Çernomazov’a gönderdiği çok samimi ve övgü dolu mektup için bkz. ‘Lenin i “Pravda”’, 78–9.

[103] Lenin, PSS, 48: 207.

[104] A.g.e., 200. Tsiavlovskii, Bol’sheviki 132–3; KPSS v rez., 9. Baskı, 1: 443.

[105] K. N. Samoilova ve E. F. Rozmirovich’den gelen mektuplar için bkz. ‘Deiatel’nost’ TsK’, 45–8.

[106] ‘Iz perepiski TsK RSDRP s mestnymi partiinymi organizatsiiami, 1912–1914 gg.’, Istoricheskii arkhiv, 1960, no. 2: 30.

[107] ‘Deiatel’nost’ TsK’, 42. 108

[108] A.g.e.., 41–3.

[109] A.g.e., 46.

[110] Bkz.  Rozmiroviç’ten (5/18 Şubat 1914) ve Samoilova’dan (9/22 Şubat 1914) Merkez Komite’ye mektuplar, A.g.e.. 50–2. Lenin’in Çernomazov’un çıkarılmasına dair 1917’de yazdığı açıklaması, yukarıdaki özetten biraz daha farklıdır. Bkz. Lenin, PSS, 31: 79–82.

[111] A.g.e., 48: 272 (Vurgular Lenin’in).

[112] A.g.e., 279.

[113] A.g.e., 25: 420.

[114] I. A. Portiankin, ‘V. I. Lenin i bol’shevistskaia pechat’, 1895–1914 godov’, Voprosy istorii, 1961, no. 4: 20.

[115] B. N. Ponomarev, ed., Istoriia kommunisticheskoi partii sovetskogo soiuza, 3. Baskı (Moskova, 1969), 147.

[116] Haziran 1914’ün polis raporu için bkz. ‘Zhandarmy o “Pravde”’, 456

[117] Örneğin Potresov’un Aksel’rod’a 10 Nisan 1914’te yazdığı mektup için bkz. A. N. Potresov ve B. I. Nikolaevskii (eds), Sotsial-demokraticheskoe dvizhenie v Rossii: Materialy (Moskova, 1928), 1: 270; Martov’un Potresov’a 15 Eylül 1913’te yazdığı mektubun alıntılandığı bkz. Leopold Haimson, ‘The Problem of Social Stability in Urban Russia, 1905–1917’, Slavic Review 23, no. 4 (Aralık 1964): 632.

[118] N. N. Sukhanov, The Russian Revolution, 1917, 2 vols (New York, 1962), 1: 224.

[119] A. G. Shliapnikov, Semnadtsatyi god’ (Moskova, 1925), 2: 180; ‘Protokoly i rezoliutsii Biuro TsK RSDRP(b), mart 1917 g.’, Voprosy istorii KPSS, 1962, no. 3: 150.

[120] Pravda, no. 9 (15 Mart 1917), 2.

[121] ‘Protokoly vserossiiskogo (martovskogo) soveshchanie partiinykh rabotnikov’. Voprosy istorii KPSS, 1962. no. 6: 139.

[122] Lenin’in orijinal elyazmasının yayınlanmış Pravda sürümü ile metinsel olarak karşılaştırılması için bkz. A. V. Snegov, ‘Neskol’ko stranits iz istorii partii, mart-nachalo aprelia 1917g.’, Voprosy istorii KPSS, 1963, no. 2: 22–4.

[123] Alıntı için bkz. F. F. Raskolnikov, ‘Priezd tov. Lenina v Rossiiu’, Proletarskaia revoliutsiia, 1923, no. 1: 221.


Encomienda'dan Luther'e: Parsellenmiş İktidar ve Direniş Doktrini

Encomienda, İspanya'nın Amerika kıtasında kurduğu ve yerlilerin dinî eğitim ile koruma karşılığında encomenderoya haraç ödeyerek çalıştı...