8 Temmuz 2021 Perşembe

Mollaların Hesapları ve Reisi’nin “Seçilmesi”

(El Yazmaları, 8 Temmuz 2021)

16 Haziran günü Orta Doğu’nun önemli bölgesel gücü İran’da, devletin resmi isminin “cumhuriyet” kısmının hakkını vermek için cumhurbaşkanlığı seçimi gerçekleştirildi. Önceki seçimlere nazaran “sessizce” gerçekleşen seçimi oyların yüzde 62’sini alan “muhafazakâr” aday İbrahim Reisi kazandı. Reisi’nin kazanması ile resmi ismin “İslam” kısmı da gerçekleşmiş oldu. Seçim ve kazananla birlikte ismin “tamamlanmış” olması, İran’ın önümüzdeki dönemde izleyeceği politikaların büyük oranda ipuçlarını da sunuyor.

Rejimin “Seçimi”

16 Haziran’da gerçekleşen her ne kadar “seçim” olsa da esasında molla rejiminin belirlediği çerçevenin halka zorla dayatılmasından ibaret. Örneğin seçimlere başvuran 592 adaydan 40’ının kadın olmasına rağmen, önceki seçimlerde olduğu gibi, hiçbir kadının adaylığının Anayasayı Koruyucular Konseyi (AKK) tarafından onaylanmaması rejimin erkek lider dayatmasının bir göstergesi.

Bir diğer dayatma ise adayların rejimin kurumlarında uzun yıllardır çalışmış olması ve rejim tarafından güvenilir bulunması. Hatta son seçimin reddedilen adaylarına baktığımızda rejime çalışmış olmakla güvenilir olmanın da yetmediği görülüyor. Eski Cumhurbaşkanı Mahmut Ahmedinejad, eski Meclis Başkanı ve Hamaney’in danışmanı Ali Laricani, Cumhurbaşkanı Birinci Yardımcısı İshak Cihangiri’nin adaylık başvuruları reddedildi.[1]Kısacası yapılan seçim İran halkının iradesini yaratmaktan çok rejimin halka dayattığı “makbul” adayların onay alması anlamına geliyor. Fakat bu makbul adayların belirlenmesinde İran halkının gösterdiği mücadelenin etkisini de göz ardı etmemek gerekir. Rejim halk hareketinin güçlü olduğu dönemlerde “reformcu” adaylara da yer vererek halkın mücadelesini sistem içerisinde tutmaya çalışıyor.

Has Adam Reisi

Yüzde 48,8 gibi düşük bir katılım oranına sahip seçimi açık ara kazanan İbrahim Reisi, rejimin ete kemiğe bürünmüş hallerinden biri.[2]Şii din insanı olan Reisi, İran İslam Devrimi’nden beri rejim için çalışmış ve rejim için her türlü “işi” yapmaktan geri durmamış. Hukuk eğitimi almamasına rağmen 20 yaşında savcı olan Reisi, başsavcılık ve hâkimlik görevlerinden sonra yüksek yargı organlarında görev yaptı. 1988 yılında Humeyni’nin görevlendirdiği Ölüm Konseyi’nin dört üyesinden biri olarak sayısı belirsiz devrimci ve muhalifin ölüm kararına imza attı.[3]

Diğer yandan Reisi’nin rahatça seçilmesi için profili düşük adaylara onay verilmesi, Reisi’nin sadece medreselerde dini eğitim almış olması onun rejimin has elemanı olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla Reisi’nin kendisi ve seçilme süreci İran’daki rejimin, az da olsa herhangi bir farklı yapıyı içermeden, kendi gücünü esas alarak önümüzdeki dönemi karşılamayı amaçladığına işaret ediyor. Hâlihazırda hem ülke içinde hem de ülke dışında giderek sıkışan rejimin Reisi ve kendi sınırlı öz gücüyle bu dönemi karşılayabilme olasılığı oldukça tartışmalı.

Dışarıdaki Hesaplar

ABD’nin Irak’ı işgali, ardından Suriye ve Yemen’deki savaşlarla birlikte Orta Doğu’ya yayılan İran, kendi paramiliter gruplarıyla birlikte Afganistan’dan Lübnan’a kadar çeşitli Şii milisleri örgütleyerek bölgedeki gücünü tahkim etti. Böylece bölgedeki gücünü kalıcı hale getiren İran, hem ABD ve müttefiklerinin kendisine yönelik olası saldırıları ülke dışında karşılama hem de kendisine saldıracak ABD’nin müttefiklerine doğrudan saldırabilme imkanına kavuştu.

Son günlerde Suriye ve Irak’taki Şii grupların ABD üslerine saldırmaları da İran’ın bu imkânını kullanmaya niyetli olduğunu gösteriyor. Reisi’nin henüz koltuğa oturmadan ABD’yi bu şekilde “selamlaması” ise bu imkânların sıklıkla ve şiddetli bir şekilde kullanılacağı mesajını da taşıyor. Ayrıca bir saldırının Erbil’de gerçekleşmesi de mesajın sadece ABD’ye değil, aynı zamanda bölgedeki müttefiklerine de gönderildiğini gösteriyor.

İran’ın “saldırganlığının” altında ise Biden’ın yönetime geldiğinden bu yana başlattığı saldırı hamlelerinin önünü alma çabası yatıyor. Biden her ne kadar nükleer anlaşmaya dönüleceğini ima etse de ABD’nin bölgeye eskisinden daha da güçlü döneceğini de belirtmişti. ABD emperyalizminin; kapitalizmin içerisinde olduğu yapısal kriz ve buna bağlı olarak yaşadığı birikim krizi ile birlikte hegemon olma gücünün tahribe uğraması, ABD’nin bölgeye eskisinden daha güçlü dönmesini zorunlu kılıyor. Fakat Çin’in artık güçlü bir küresel rakip olması nedeniyle ABD’nin Çin’e karşı da mücadele etmek zorunda olması, krizler nedeniyle gücü sınırlanmış ABD’yi farklı bir strateji izlemeye itiyor.

Küresel alanda Çin’in önünü almayı gündemin başına koyan ABD, Orta Doğu’ya sınırlı ama etkili bir şekilde müdahale etmeye çalışıyor. Bunun için de müttefiklerinin gücüne ihtiyaç duyan ABD, onları bir araya getirmeye ve aştıkları kimi “çizgilere” geri çekmeye çalışmakta. Netanyahu’nun “devrilmesi”, Suudi veliahtta perde arkasından parmak sallanması, Lübnan’da Hariri’ye alternatif aranması, Türkiye’de Erdoğan’a “yüz verilmemesi” bu çalışmanın ürünleri.

“Düşmanlarının” dağınıklığından da yararlanarak bölgeye yayılan İran ise bu çalışmaların farkında. Bu bağlamda özellikle askeri gücünü tahkim etmeye yönelen İran, ABD’nin en önemli müttefiklerinden Erbil’in havaalanını vurarak ABD’nin çalışmalarına da ket vurmaya çalışıyor. Böylece İran’ın Ruhani dönemindeki gibi “diplomasi”yi değil, “askeri gücü” esas alacağı görülüyor. Askeri gücün “asabiyetini” sağlamada en önemli öğenin Şiilik olması, Reisi’nin neden “seçildiğini” bir diğer göstergesi.

İran kendi gücünü esas almanın yanı sıra ABD’ye farklı yerlerden vurmaya da çalışıyor. Afganistan’da son zamanlarda yüzün üzerinde ilçeyi ele geçiren Taliban’a el altından silah desteği sağlayan İran, hem ABD’nin hem de müttefiklerinin gücünün bir kısmını oraya yönelmesini hedefliyor.

ABD’nin küresel rakibi Çin ile de ilişkileri geliştirmeye yönelen İran, henüz resmi olarak açıklanmasa da, Pekin yönetimiyle 400 milyar dolar değerinde 25 yıllık stratejik işbirliği anlaşması imzaladı.[4]Anlaşmayla Çin’in diplomatik desteğinin yanı sıra ekonomik desteğini de kapan Tahran dışarıdaki giderlerini ve içerideki “rahatsızlıkları” bu destekle kapatmayı hedefliyor.

Halk İsyanına Karşı Cellat

Reisi’nin seçilmesinin “dışarısı” kadar “içerisi” için de taşıdığı anlam oldukça büyük. Pandemi öncesindeki son iki yılda halkın isyanıyla sarsılan rejim, halkın sorunlarına çözüm bulmak yerine ekonomik krizin ve pandeminin yükünü halka yüklemeye devam ediyor. Giderek büyüyen işsizlik, temel gıda maddelerine yapılan zamlar halkın belini bükmeye devam ederken pandemide yetersiz önlem alan İran devleti, suçu ambargo uygulayan ABD’ye yüklemeyi tercih ediyor. Fakat halk, bu “tercihi” tercih etmediğini yıllardır sokaklarda göstermekte.

Diğer yandan rejimin bitmek bilmeyen yolsuzluk skandalları, Güney Azerbaycanlılardan Kürtlere ve Belucilere uyguladıkları asimilasyon ve inkâr politikaları da İran halkının rejime yönelik öfkesini artırıyor. Bu öfkeyi dindirmek için Reisi gibi bir “celladı” halkın karşısına koyan rejim, halkın isyanına karşı şiddetini ve zulmünü arttıracağını şimdiden gösteriyor. Fakat mücadelesiyle çoğu zaman molla rejimine geri adım attıran İran halkının Reisi’ye sonuna kadar sabır göstereceğinin garantisi yok. Ve önümüzdeki süreç, İran halkının yoksulluğa, şiddet ve zulme karşı mücadelesini yükseltmesinin önemli bir olasılık olduğuna işaret ediyor.

Dipnotlar:

[1]https://www.gazeteduvar.com.tr/iranin-secim-muhendisligi-cumhuriyete-veda-mi-makale-1525352

[2]https://www.dw.com/tr/irandaki-cumhurba%C5%9Fkanl%C4%B1%C4%9F%C4%B1-se%C3%A7imlerini-reisi-kazand%C4%B1/a-57963174

[3]https://gergedan.press/cezaevlerinin-acimasiz-savcisinin-iran-cumhurbaskanligi-koltuguna-yukselisi-ibrahim-reisi-9530/

[4]https://gergedan.press/cin-iran-anlasmasi-9273/

31 Mayıs 2021 Pazartesi

Halkı Değil Sermayeyi “Güçlendiren” Parlamento

(Toplumsal Özgürlük, Haziran 2021 sayısı)

Sonucundaki “şüphe” hala süren 2017 referandumu sonrasında geçilen başkanlık sistemine alternatif olarak gösterilen “güçlendirilmiş” parlamenter sistem, “körlerin” fili tarif etmesi misali çeşitli biçimlerde ama bütünlüksüz olarak tasvir ediliyor. Vaadin bu hali, aslında muhalefetin “istemeden” kendisini ortaya koymasına da neden oluyor. 

Başkanlık kimin içindi? 

2001 krizi, AKP’nin iktidara gelişi, Balyoz ve Ergenekon operasyonları ile 2010 referandumu sonucunda devlet sınıflarının despotik yönetimine önemli darbe vuruldu. Fakat despotik yönetim ortadan kalkmadı, yeni bir sahip buldu: Sermaye sınıflarının temsilcileri. Erdoğan da 2005 yılında “Ben ülkemi pazarlamakla mükellefim” diyerek bu temsilciliğe aday olduğunu açıkça ifade etmişti. 

Parlamento ne içindi? 

Türkiye sermayesinin çıkarlarının pürüzsüz bir şekilde gerçekleşmesi için biçim verilen Başkanlık sistemi, yasakladığı grevler ve çıkardığı yasalarla görevini layıkıyla yerine getirmeye devam ediyor. Fakat 2008’den bu yana süren kapitalizmin yapısal krizinin yeni bir derinliğe ulaşması ve bu krizin siyasal kriz ile devlet krizini tetiklemesi, başkanlık sisteminin “verimli” çalışmasını engelliyor. Burjuvazinin egemen olduğu dönemde bir “uzlaşma” mekânı olarak ortaya çıkan parlamento, işçi sınıfının ve halkın mücadelesi sonucunda halkın girebildiği bir siyasal alan olmuştu. Şimdilerde muhalefet de sermayenin derinleşen krizi ve iç savaşına siyasal bir çözüm için “güçlendirilmiş” parlamenter sistemi önümüze koymakta. Bu sisteme dair sundukları ipuçlarında “tarafsız, partiler üstü bir Cumhurbaşkanının olması”, “yasama, yürütme ve yargının ayrılması”, “seçilmişlerden oluşan kabine” gibi başlıkların olması bunu gösteriyor. 

“Güçlendirilmiş” ifadesi ise sermayenin çıkarlarının güçlendirilmesini ifade etmekten başka bir anlama gelmiyor. Halkın çıkarlarını koruyacak yasaların çıkartılması gibi ibarelerin bulunmaması da muhalefetin kimin çıkarlarını önemsediğini, esas aldığını gösteriyor. 

“Sıtmaya” razı olmayabiliriz 

Muhalefet, Başkanlık “ölümünü” göstererek halkı parlamento “sıtmasına” razı etmeye çalışıyor. Oysa bu iki uç dışında, halkın kendini yöneteceği bir olasılık da var. Ve halk yönetime doğrudan katılabileceğini Gezi’deki forumlarla açıkça ortaya koydu ve sonrasında çeşitli meclislerle bunu devam ettiriyor. AKP-MHP iktidarının İstanbul Sözleşmesi’nden İkizdere’ye kadar çeşitli saldırılarına karşı devletin saltanat makamlarına karşı çıkarak “devlet benim” diye haykıran halkın parlamenter sistemin başka bir lacivertine tav olması pek de mümkün değil. 

Demokratik cumhuriyetin mümkün olduğu bir zamandan geçerken sermayenin “güçlendirildiği”bir parlamenter sisteme razı olunmak zorunda değil. Halk güçlerinin gösterdiği mücadele büyütülüp yaşamın her alanına genişletildiği takdirde, halkın güçlü olduğu bir Demokratik Cumhuriyet kurmak hem mümkün hem de tarihsel bir görev olarak önümüzde duruyor. 

22 Mayıs 2021 Cumartesi

İsrail’in Kubbesini Filistin Halkı Yıktı

(El Yazmaları, 23 Mayıs 2021)

Şeyh Cerrah mahallesinde yaşayan Filistinlilerin  işgalci İsrail devleti tarafından “hukuken” evlerinden atılması, egemenlerin beklenmediği bir direnişe yol açtı. Dünyanın dört bir yanında gerçekleştirilen gösterilerin yanı sıra uzun zamandır “sessiz” olan Batı Şeria ile işgal altındaki topraklardaki Filistinlilerin gösterdiği direniş, egemenlerin “yeni” dönemine karşılık ezilenlerin yeni döneminin doğması olasılığını gösteriyor.

Eze Eze Gitme

Biden’ın başkanlığa seçilmesiyle birlikte Trump döneminde izlenen politikalar hızla terk edilmeye başlanmıştı. İran’la tekrar müzakerelere başlanacağının ifade edilmesi, Netanyahu ve  Erdoğan’a telefon edilmemesi, Suudilerin Yemen’de giriştikleri savaşa dair “eleştiriler” Biden’ın rasyonel politikalar izleyerek Orta Doğu’ya barış değilse de huzur getireceği izlenimini yaratmıştı.

Fakat BAE ile düzeyi yükseltilen askeri ilişkiler, Yunanistan’ın bölge ülkeleriyle  askeri ilişkiler kurulmasının sağlanması, Mısır’ın tekrardan sahneye dönmesi perde arkasında başka bir oyunun kurgulandığını göstermekteydi. Nitekim Filistin’e yapılan saldırının, bu oyunun ilk perdesi olarak sergilenmek istendiği görülüyor. Burada Filistin’in özel olarak seçilmesinin nedeni bölgedeki olası direnişleri sırasıyla “ufaktan” başlayıp tek noktaya odaklanmış yoğun bir güçle eze eze gitme amacı yatıyor.

Eze eze gitme sürecinde ise İran’ın etrafının gizlice yavaş yavaş kuşatılması ve İran’ın bölgenin dört bir yanında var olduğu savaşlardaki ateşi harlamasının önüne geçilmesi hedefleniyor. Müzakere sürecinin tekrar başlatılmasıyla da İran’ın “yumuşatılarak” bu sürece askeri olarak karşı koyma gücünün azaltılması öngörülmekte. İran ve müttefiklerinin saldırıları kınamak ve desteklerini gönderdikleri füzelerle yetinmeleri ise yoğun saldırılara karşı savunma odaklı ve sınırlı gücünü verimli kullanacakları bir çizgi izleyeceklerine işaret ediyor.

Moskova-Pekin fırsat kolluyor

Benzer bir çizgiyi Rusya ve Çin’in de izlediğini görmekteyiz. SSCB’nin yıkılışının ardından ilk defa bölgede inisiyatif kazanan Rusya, bölgedeki etkisini korumak ve ABD ile uyumlu bir çizgi izleyerek sınırlı askeri ve ekonomik gücünü verimli kullanma stratejisini sürdürüyor. Bu bağlamda Rusya’nın kendisine dokunmadığı sürece bölgedeki direnişlere yardım etmeyeceği ortada.

“Tek Kuşak Tek Yol” projesi ile bölgeye “sızmaya” çalışan ve son olarak İran ile maddeleri resmi olarak açıklanmayan anlaşma imzalayan Çin de Rusya ile benzer bir hatta oturmuş durumda.

Ekonomik gücünü kullanmayı esas almaya devam eden Çin, pragmatik politikalarına devam ediyor. Dolayısıyla Çin’in de direnişlere yardım etme potansiyeli çıkarlarıyla doğru orantılı. Her ne kadar Rusya ve Çin Orta Doğu’da ABD ile uyumlu bir çizgi izlemeye çalışsalar da ortaya çıkan her fırsattan yararlanmaya çalışıyorlar. Kapitalizmin yapısal krizinin neden olduğu hegemonya kriziyle önü açılan bu iki ülke, ABD’nin gücünün yetmediği ya da darbe aldığı yerlere sırtlan gibi çökmeyi sürdürüyorlar. Halkların gösterdiği direniş sonucunda ABD hegemonyasının geriletildiği yerlerde bu iki gücün “sosyalist” geçmişleri ve ABD karşıtlıklarını göstererek kurtarıcı gibi ortaya çıkmaları “tesadüf” değil ve önümüzdeki süreçte olmayacaktır da. Çin’in direnişten sonra 1 milyon dolar ve Covid-19 aşısı sözü vermesi bunu göstergesi.

Netanyahu Saldırıyor/Saldıracak

Netanyahu ve Erdoğan’ı uzun süre telefon başında bekleten Biden, bu süreci müttefiklerine “ayar çekme” olarak da görüyor. Trump döneminde hareket edecek bol alan bulan “müttefikler” başta Rusya olmak üzere diğer küresel güçlerle kimi noktalarda anlaşmalar sağlamışlardı. Özellikle Türkiye ve İsrail’in gerçekleştirdiği bu anlaşmalar ABD’nin bölgedeki hegemonyasında delikler açtı. Bununla birlikte iki ülkenin inisiyatif alarak gerçekleştirdiği askeri operasyonlar hem ABD yanlısı ülkeler arasında krizlere yol açtı hem de İran’ın yayılmasına ve yerleşmesini sağladı. Bu nedenle Biden, özellikle Netenyahu’nun saldırı gücünü yok etmeden belli hedefler doğrultusunda kullanmak istiyor. Bunda son zamanlardaki çok sayıda seçime rağmen Netanyahu’nun alternatifinin oluşmamasının payı büyük. Dolayısıyla ülke içindeki siyasi gücünü arttırmak için bir zafere ihtiyaç duyan Netanyahu, Biden’ın çizdiği sınırlara bir süre daha uymaya devam edecektir. Fakat iktidarını korumak için İran ve Filistin’e saldırılar düzenleme fırsatını da her an kollayacaktır. Ancak fırsatların Filistin direnişinin gücüne çarpma olasılığı da yüksek olduğu ortada.

“Zafer” Filistin Halkının

Dünyanın en mazlum halklarından olmakla birlikte 70 yıldan fazladır mücadele ederek en direnişçi halklarından biri olan Filistin halkının direnişi eski gücünde olmasa da bölgedeki emperyalizm ve Siyonizm karşıtı hareketler için moral anlamda hâlâ önem taşıyor. Son direniş sonucunda sağlanan ateşkesin bölgede yarattığı “zafer” havası bunu gösteriyor.

Zaferin sağlanmasında füzeden çok halkın direnişinin payı çok. Son direnişte de ön çıkan füze saldırıları İsrail’in demir kubbesinde gedikler açarak İsrail’in ateşkesin kabul etmesini sağlasa da bir sınırlılığa sahip. Hatta bir süredir kısır döngüye yol açmanın yanı sıra halkın katılımını da sınırlamaktaydı.

Son direnişte İsrail’in işgal ettiği topraklardaki Filistinlilerin gösterdiği direniş -ki uzun yıllardır tanık olmuyorduk- gerçekleştirilen genel grev bu kısır döngüyü aşarak halkın bilfiil katılımı İsrail’in bütün planları bozmuş oldu. Öte yandan halkın direnişe katılım biçimi, Filistin mücadelesini bir kalıba sokan İslamcı örgütlere de mesaj niteliği taşıyor. Direnişi sadece silahlı militanlar, fedai eylemler ve füzelerle sınırlayan ve “bu işi bize bırakın” diyen örgütlere karşı sokağa dökülüp yaşamı kilitleyen Filistinliler, önümüzdeki süreçte gösterilmesi gereken direnişin işaretlerini sunuyorlar.

Filistin direnişi her ne kadar Hamas ve İslami Cihad’ın öne çıkmasıyla İslamcı bir tona bürünse de FHKC vb. devrimci halkçı güçlerinin etkisini de barındırıyor. Bu devrimci halkçı güçler, halkın işaret ettiği direnişi gerçekleştirip genişlettiği takdirde Filistin mücadelesini yeni zaferlere ulaştırabilir. Ve bu yeni zaferler bölge halklarının filizlenen direnişlerine can suyu katarak emperyalizmin ve Siyonizm’in sunduğu bataklığı kurutabilir.

5 Mayıs 2021 Çarşamba

Yaşayan Komünün Gücü ve Güncelliği

(El Yazmaları, 6 Mayıs 2021)

G ünümüz dünyasında girmediği yer, dokunmadığı insan, etkilemediği ilişki kalmayan kapitalist üretim biçimi, on yılı aşkın bir süredir her geçen gün derinleşen yapısal kriziyle “hayatta kalmaya” devam etmekle birlikte kendi sonunu hazırlamayı da sürdürüyor. Kapitalizm hayatta kalmaya devam ettikçe krizini canlı yaşamın bütün hücrelerine taşıyor ve onları da nihai sonlarına doğru sürüklüyor. Fakat dünyanın dört bir yanında başkaldıran halk isyanları bu sürükleyiş haline karşı geliyor ve kriz halinin onlara sunduğu kefeni yırtmak için farklı biçimlerde mücadelelerini ortaya koyuyorlar. 

Bu mücadele biçimleri önemli oranda “modern” dönemin ve 21. yüzyılın mücadelelerinin deneyimleri ile yaşantılarından beslenmekle birlikte kaynağı uzun bir tarihselliğe dayanıyor. İnsanlığın çeşitli aşamalardan geçtiği bu tarihsellikte biriktirdiği dayanışma ve kolektif davranış biçimleri, hem geçmişte hem de günümüzde devrimci ve halkçı hareketlerine önemli katkılar sunmuş ve sunmaya da devam ediyor. Bu bağlamda geçmiş toplum biçimlerinin, özellikle komün toplumunun incelenmesi ve günümüz toplumuna etkilerinin tartışılmasının devrimci ve halk hareketlerinin toplumun geniş kesimlerine yayılmasını ve toplumdaki komünal dinamiklerin kapitalizm karşıtı mücadeleye katılmasını sağlamada önemli faydaları olacaktır.

Marx ve Engels’te Komün

Marksist yazının komün toplumlarını ele alışına baktığımızda belirli bir sınırlılıkla karşılaşmaktayız. Bunun nedenlerinin başında Marx ve Engels’in yaşadığı dönemde komün toplumlarına yönelik bilimsel araştırmaların oldukça sınırlı olması gelmektedir. Nitekim Marx ve Engels de bu sınırlı araştırmalar dolayısıyla eserlerinde sistematik bir yaklaşım geliştirmekten çok kimi noktalara değinmekle yetinmişlerdir. Öte yandan ölümlerinden sonra yayınlanan Grundrisse ile Etnoloji Defterleri’nde komün toplumlarını incelediklerini ve sınırlı bilimsel araştırmalar doğrultusunda kimi noktalara değindiklerini görmekteyiz. Fakat bu incelemeler defterlerde/taslaklarda kalmış, bütünlüklü bir esere dönüşmemekle birlikte diğer eserlerinin altyapılarını oluşturmuştur.

Marx ve Engels, Komünist Manifesto’nun “Burjuvalar ve Proleterler” başlıklı ilk bölümüne şu cümleyle başlamışlardır: “Bugüne kadarki tüm toplum tarihi, sınıf mücadeleleri tarihidir.” Sonraki yıllarda Engels bu cümleye iki dipnot ekler ve dipnotlarda yapılan araştırmalar sonucunda tarihte ortak mülkiyete dayanan komün toplumlarının olduğunun kanıtlandığını belirterek, kendisinin de “Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni” isimli eserinde bu kanıtları izlemeye çalıştığını ifade eder. 

Dipnotlarda önemli olan kısım ise cümledeki tarih kısmının “yazılı tarih” olarak “düzeltilmesidir”. Böylece Engels sınıfsız toplumların yani komünal toplumların da bir tarihe, ama “yazısız” bir tarihe sahip olduğunu belirterek önemli bir tespitte bulunmaktadır. Nitekim Engels “Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni” kitabında, Morgan’dan edindiği bilgilere dayanarak, yazısız tarihi, tarihsel materyalizm çerçevesinde ele alarak ortaya koymaya çalışır. Bu çalışmanın gerek o zamanki bilimsel kaynakların yetersizliği gerekse de Engels’in ölümünden kaynaklı oldukça kısıtlı kaldığını belirtmemiz gerekiyor. Fakat bu kısıtlılığa rağmen Engels, yazılı tarih öncesi toplumun ortak mülkiyete sahip olan, farklı vahşet ve barbarlık aşamalarıyla çeşitli aile biçimlerinden geçmiş komünal bir yapı olduğunu ifade etmiştir. 

Engels, özellikle Cermenlerin Mark örgütlenmelerindeki ortak mülkiyetin kendi çağlarında da kimi yerlerde devam ettiğine değinerek “yazısız” tarihe sahip olan komün toplumunun “yazılı” tarihin sınıflı toplumuna etkilerinin sürdüğüne işaret etmiştir. 

Yine Marx da 1857-58 yıllarında yazdığı “Formen-Kapitalist Üretim Öncesi Biçimler”de komün toplumlarına sınırlı bir şekilde değinmiş, bu toplumların sınıflı toplumlara geçiş biçimlerini tartışmaya çalışmıştır. 

1884’te yayınlanan “Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni”nden iki sene önce ise Komünist Manifesto’nun 1882 Rusça Baskıya Önsöz’ünde Engels ve Marx, ilkel ortak mülkiyetin olduğu Rus Obşina’sının komünist bir gelişmenin başlangıç noktası olabileceğini “bir şartla” belirtmişlerdir: Rus devriminin Batı’daki proleter devrimin habercisi olması ve bu iki devrimin birbirini tamamlaması şartıyla. Keza Vera Zasuliç’e yazdığı mektup ve bu mektubun taslaklarında da Marx’ın bu “şartı” sıklıkla vurgulamıştır. Burada da Marx ve Engels’in komün toplumunun modern sınıflı topluma proleter devrimler aracılığıyla etki edebileceğine değinmekle yetinmişlerdir.

Marx ve Engels Sonrası 

Engels’in ölümünden sonra ise Marksistlerin komün toplumuna yönelik araştırmaları ve analizleri yok denecek kadar az olmuştur. Zubritski, Mitropolski ve Kerov(ZMK) tarafından hazırlanan “İlkel Topluluk, Köleci Toplum, Feodal Toplum” (“La Communauté Primitive, La Société Esclavagiste, La Société Feodal”) adlı kitapta ise Engels’ten sonra komün toplumu belli bir sistematikle analiz edilmiş ve dünyadaki sosyalist hareketlerin tarihe bakışında büyük oranda etki etmiştir. 

ZMK’ya göre insanlar, hayvanlardan emeğin rolü aracılığıyla evrimleşmeleri sonucunda maddi mallar üretmeye başlamışlar ve böylece komünü oluşturmaya dair ilk adımları atmışlardır. Coğrafyanın etkisi, nüfusun artması, iş aletlerinin gelişimi, ateşin kullanılması vb. ilerlemelerle birlikte komün, Morgan’ın sistematiği çerçevesinde, vahşet çağından barbarlık çağına doğru “ilerlemiş” ve iş bölümü ile üretici güçlerin gelişmesi doğrultusunda sınıflı topluma geçmiştir. Sınıflı toplumun ilk biçimi ise köleci toplum olmuştur. Sonrasında bu köleci toplum yerini feodal topluma, feodal toplum da kapitalist topluma yerini bırakmıştır. Nihai olarak da kapitalist toplum yerini komünist topluma bırakacaktır ve böylece başlangıçtaki ilkel komünal topluluğun daha gelişkin biçimi olan komünist topluma ulaşılmasıyla tarihin son noktasına erişilmiş olunacaktır. 

Beş aşamalı toplum teorisi olarak da adlandırılan bu yaklaşım, tarihin belli bir çizgi doğrultusunda ilerlediğini ve sonunda mutlaka komünist topluma varılacağını ileri sürmüştür. Bu bakış açısı doğrultusunda da dünyadaki sosyalist hareketler, mutlak olan komünist toplumu kuracak işçi sınıfını “tek” siyasal özne olarak almışlardır. Buna ek olarak da ilkel komünal toplumun günümüze yönelik “maddi” etkileri yok sayılmış ve ilkel komünal toplumlar daha çok “tarihsel haklılık” doğrultusunda “insanın gerçek doğası” şeklinde “söylemsel” olarak ifade edilmiştir.

Hikmet Kıvılcımlı ve Komün

Komünlere yönelik bir diğer yaklaşımı ise Hikmet Kıvılcımlı geliştirmiştir. Kıvılcımlı ilk olarak, tarihin yönünü değiştirebilmek için tarihin gidiş kanunlarının bilinmesi gerektiğini söylemiş ve “Tarih Tezi” olarak bilinen yaklaşımını ortaya koymuştur. Tarih tezi çerçevesinde de komünün oluşumunu ve günümüze etkisini ifade etmiştir.

Kıvılcımlı da insanın emeğin rolü aracılığıyla hayvandan evrimleştiğini belirtir. Doğanın zorlamasıyla birlikte insanlar yaşamda kalabilmek için alet kullanmak zorunda kalmışlardır ve bu da zekânın gelişimini de sağlamıştır. Zekânın gelişimi aynı zamanda beynin gelişimini de sağlamış ve düşünme-öğrenme-duygulanım gibi yetiler de gelişmeye başlamıştır. Diğer yandan insanlar bir arada bulunarak bir “sürü” oluşturmuşlardır. “Sürü oluş”, komün olmanın ilk aşamasıdır. İlk aşamada insan, hayvan olmasının getirdiği dürtüler doğrultusunda davranmaya devam eder. Fakat ilerleyen zamanda hayatta kalabilmek ve doğada hâkim güç olabilmek için insan, başta cinsel ilişkiler olmak üzere davranışlarına yasaklar getirmeye başlamıştır. Bu yasaklar büyü, tabu, totem vb. ile tanımlanmış ve böylece ortak bir düşünce yani inanç yaratılmıştır. Bu ortak inanç topluluğun yani komün oluşmasında oldukça önemlidir. Fakat komünü yaratan inançsal ortaklık değil, hayatta kalabilmek için gerekli olan maddi yaşamın gereksinimlerini doğadan sağlayabilme dürtüsüdür. Dolayısıyla komünü yaratan inanç değil, maddi yaşam olmuştur.

İnsanların maddi yaşamı, cinsel yasaklar doğrultusunda bir biçime sokulmasıyla insanın bedensel gelişimi ve doğaya uyumu da artmıştır. Ayrıca cinsel yasaklar yaşama savaşında önemli bir etmen olan üremeyi de garanti altına almıştır. Böylece oluşan üreyim sistemi, insan ve üretici güçlerle diyalektik bir şekilde etkileşime girerek komünün temelini oluşturmuştur. Kıvılcımlı buna “Siklus temeli” demiş ve bu Siklus temelinin günümüze kadar kendisini geliştirerek ve toplum biçimlerine uyum sağlayarak devam ettiğini belirtmiştir.

Cinsel yasakların yanı sıra hayvancıl davranışlar da yasaklanmış, bu yasaklara uyan ve yasaklar doğrultusunda hareket eden topluluklar oluşturulmuştur. Maddi yaşamın gereksinimleri doğrultusunda üretici güçler geliştikçe yasaklar da gelişmiş ve kolektif emek ile komün yüceltilmesiyle topluluğun konsantrasyon ve soyutlama gücü artmıştır. Böylece oluşan komünün simgesi totem ortaya çıkmıştır. Totemle komün insanlarının sevdiği, korktuğu veya onu avlamakla iftihar ettiği hayvanı sembolize edilmiştir ve bu sembolize aslında kolektif emek sayesinde gerçekleşmiştir.

Öte yandan insanların komünde bir araya gelmeleri, üremenin gelişmesinin yanı sıra çocukların eğitimi ve yetişkinliğe kadar hayatta kalmalarını da sağlamıştır. Bu sosyal kolektivitenin oluşmasını da sağlamakla birlikte erkek ve kadın arasındaki işbölümünü de başlatmıştır. Burada insanın toplumsal varlık olduğu ve toplum dolayımıyla doğaya uyum sağladığını vurgulamamız gerekmektedir. Böylece doğanın kanunlarından ayrı toplum kanunları da oluşur.

Kolektif ruh ve kolektif emek toplum kanunlarının oluşumunu sağlamakla birlikte komünün gelişimini de gerçekleştirmiştir. Komünde kolektif emek aşırılaştıkça komünün dejeneransı (çözülme, parçalanma) gecikmiş ve komün dışarıya karşı direnç kazanmıştır. Kolektif emeğin artması, teknik ve coğrafya üretici güçlerinin gelişmesi sonucunda ise yukarı barbarlık konağında üretim üreyime baskın olmaya başlamıştır. 

Üretimin üreyime baskın olması, kendisini cinsel yasaklar doğrultusunda oluşturan komünün dağılmasına yol açmamıştır. Çünkü üreyim sistemi, insan ve üretici güçlerle diyalektik etkileşimde bulunan Siklus temeli komünün maddi şartlara göre uyum sağlamasına neden olmuştur. Fakat üretici güçlerin gelişimi komünde de sınıflaşmaların ilk nüvelerini oluşturmakla kalmamış, komünün medeniyete geçerek sınıflı bir toplum olmasını sağlamıştır.

Medeniyete geçilmesi, komün geleneklerinin sönmesine ya da yok olmasını sağlayamamış, tam tersine çoğu toplumda yaşamaya devam etmiştir. Diğer yandan komün toplumları, özellikle kapitalizm öncesi zamanda gerçekleştirdikleri tarihsel devrimlerle tarihin ilerlemesini sağlamıştır.

Medeniyete geçmiş ve sınıflaşmış toplumla karşılaşan komünal topluluklar genellikle savaşıma girişmişlerdir. Eğer medeni toplumdaki sınıflaşma derinleşmemişse, komün bu savaşımın sonucunda ya esir düşmüş ya da yok edilmiştir. Fakat medeni toplumda sınıflaşma derinleşmiş ve komün de yukarı barbarlık aşamasında ise, çürümüş medeni toplum “tarihsel devrim” ile yıkılarak yerine orijinal bir medeniyet kurulmuştur (Örneğin Roma, İslam vb.). Kurulan orijinal medeniyet yukarı barbarlık aşamasından gelen komünü de medenileştirip sınıflara ayırmış, ama bu sınıflaşma çöken medeni toplumdakine nazaran daha az olmuştur. Kurulan bu orijinal medeniyet, sıkışan ticaret yollarını açıp birleştirerek ekonomik ilerlemeyi ve böylece tarihin ilerlemesini de sağlamasından dolayı sınıflara bu sefer daha derinden bölünmeye başlamıştır. Ta ki yeni bir barbar tarafından yıkılana kadar. 

Kıvılcımlı’ya göre tarihsel devrimi sadece yukarı barbarlık aşamasındaki komün gerçekleştirmez. Orta barbarlık aşamasındaki göçebe, çoban toplumu da tarihsel devrimleri gerçekleştirir. Bu tarihsel devrimin gerçekleşmesi için de medeniyetteki sınıflaşmanın derinleşmiş olması gerekmektedir. Fakat orta barbarlık aşamasındaki komünün gerçekleştirdiği tarihsel devrim orijinal medeniyet yaratmaz, var olan medeniyete “Rönesans” yaşatır ve devam etmesini sağlar (Örneğin Osmanlı). Rönesans ile göçebe toplum medeni toplumdaki sınıflaşmayı olabildiğince azaltır ve medeni toplumda olabildiğince “eşitlik” yaratır. Buna karşın göçebe toplum, Engels’in fethedenin fethedilmesi olarak tanımladığı gibi, medeniyet tarafından asimile edilir. Asimilasyon sonucunda medeni toplumda sınıflaşma tekrardan derinleşir, yine bir barbar “aşısına” uğrayana kadar.

Kıvılcımlı, bu tarihsel devrimlerin antika tarih olarak tanımladığı dönemde gerçekleştiğini belirtir ve bu dönemde “basit yeniden üretimin” hâkim olduğunu ifade eder. Basit yeniden üretimde üretici güçler yeterince gelişmediği için sosyal sınıflar “sosyal devrim” yapamaz. Toplumları değiştiren dönüştüren “tarihsel devrimlerdir” ve bunu barbarlar yani komünal toplumlar gerçekleştirir.

Komünlerin tarihsel devrimler gerçekleştirebilmelerinin nedeni ise maddi yaşamları doğrultusunda oluşturdukları “asabiyet”tir. Komünler gerçekleştirdikleri tarihsel devrimlerin yarattığı birikimlerle insan ve tarih üretici güçlerinin gelişimini de sağlar.

İnsan üretici gücü, insanların birbirleriyle ve insanların doğayla olan ilişkilerinden doğan somut eylemlerdir. Tarihe yön veren, insanların bir araya gelerek oluşturdukları bir toplumun başka bir topluma karşı somut eylemde bulunmasını da sağlayan Kolektif Aksiyonu’dur. Bu kolektif aksiyon aynı zamanda insanların bir araya gelerek oluşturdukları kolektif emek gücünün bir başka görünümüdür ve insan üretici gücünün somutlaşmasıdır. Fakat insan üretici gücü, teknik üretici gücüne ve coğrafyaya oldukça bağımlıdır. İnsan, düşünüp yeniden yeni davranışlar geliştirerek diğer üretici güçlerin altında kalmamayı geliştirebilir. Fakat insanlığın gelişimi göz önüne alındığında insan üretici gücünün diğer üretici güçlere olan bağımlılığı görülmektedir. 

Kıvılcımlı’ya göre tarih, son derece somut, insan eylemidir. İnsan geleneklerle düşünüp davranır ve bu gelenekler bilinç yerine geçerler. Gelenekler, insanların kendileriyle çevrelerini yorumlama ve ona göre davranma biçimleridirler. Bundan dolayı nesiller boyunca, yüzlerce-binlerce yıl bu gelenekler terk edilemezler. Tarih üretici gücü de insanın geçmişten kalma gelenek-göreneklerle, içinde yaşadığı belirli coğrafya ve tekniğe dayanarak yaptığı yaşama eyleminde belirli seviyeye ulaşmış “Kolektif Aksiyonu”ndan doğar ve gelişir. 

Kıvılcımlı komünlerin geliştirdiği bu insan ve tarih üretici güçlerinin, geniş yeniden üretimin hâkim olduğu modern tarihte, yani kapitalizmde de etkisini sürdürdüğünü belirtir. Fakat bu etki modern tarihte esas belirleyici olan teknik üretici güce bağımlıdır. Özellikle makinenin gelişimi nedeniyle diğer üretici güçlerin önüne geçerek esas belirleyici olan teknik üretici güç, toplumu ve toplumsal ilişkileri değiştirmiştir. Bu değişiklik sosyal sınıflara sosyal devrim yapabilme olanağını sağlamakla kalmamış, tarihsel devrimci güçleri ve antika tarihe ait toplum biçimlerini “asimile” olmaya zorlamış ve zorlamaya devam etmektedir.

Günümüzde Komün 

Sermayenin komünün “asimilasyonunu” sağlama başarısı, komün toplumunun sahip olduğu insan ve tarih üretici kadar coğrafya üretici gücüne de bağlı olarak değişmiştir. Antika tarihin sınıflı toplumları kapitalizmin sınıflı toplumuna hızlıca geçiş sağlamışken, komünal topluluklar “Kolektif Aksiyon” ile kapitalizme karşı direnişe geçmişler ve sahip oldukları tarihsel devrimci güçleri diri tutabilmişlerdir. Kapitalizmin meta toplumu olma ve bireyselleşme dayatmasına karşı ürün toplumu olarak kolektif bir yaşamda devam etmeye ısrar etmelerinin bunda payı büyüktür.

Günümüzde çeşitli coğrafyalarda “kolektif aksiyon” ile tarihsel devrimci güç özelliğini koruyan komünal toplumlar bulunmaktadır. Bu topluluklar bulundukları coğrafyanın üretim tarzına ve siyasal yapısına göre farklılık göstermekle birlikte, maddi yaşamın zorunluluğundan dolayı kapitalizmle kurdukları ilişkiler nedeniyle tarihsel devrimci güç olma niteliklerini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyalar. 

Öte yandan sermaye komünal toplulukların bulunduğu coğrafyalara yönelik saldırılarda bulunarak, doğayla bütünleşik bu toplulukların kendilerini güçlendirdikleri topraklardan kopararak hem onları yok etmek hem de sermaye birikimi için doğanın talanını gerçekleştirmek istemekte. Fakat buna karşılık başta Chiapas ve Bolivya’daki yerliler olmak üzere dünyanın dört bir yanındaki yerlilerin doğalarına sahip çıkarak, kapitalizme ağır darbeler vurdular ve vurmaya devam ediyorlar. 

Komünal topluluklara yönelik bir diğer saldırının da despotik devletler aracılığıyla gerçekleştiğini görmekteyiz. Bu despotik devletler, komünal toplulukların kimliklerini inkâr ederek asimilasyon ve imha politikaları yürütmekteler. Türkiye’de Alevilik özelinde karşılaştığımız bu saldırıya karşı yüzyılı aşkın bir süreden beri verilen mücadele sosyalizm mücadelesine de önemli katkılar sunmuştur.

Bütün bunlarla birlikte komün toplumları, her ne kadar emperyalizme ve kapitalizme karşı gösterdikleri direnişle tarihsel devrimci güçlerini diri tutsalar da, Marx ve Engels’in yukarıda belirttiği üzere, ancak proleter devrimcilerle birleştikleri takdirde bu tehlikeyi bertaraf edebilirler.

Kıvılcımlı da geri ülkelerde sosyal devrimin tarihsel devrim gelenekleriyle melezleşerek çıktığını belirtmiştir. 

Diğer yandan proleter devrimciler de bu tarihsel devrimci güçleri “gericilikle” etiketlemeyip, onların yarattıkları anti-kapitalist alanla ilişkilenerek 21. yüzyıl sosyalizminin gerçekleşmesini sağlayabilirler. Proleter devrimcilerin önünde komünal toplulukların içinde bulundukları somut ve maddi koşullar doğrultusunda tarihsel devrimci güçler oldukları tespitini yapmakla kalmayıp bu güçlerin kendi alan örgütlenmelerini gerçekleştirmelerini desteklemek gibi bir görev bulunuyor.

Proleter devrimcilerin, komünal toplulukların kapitalizmin zor gücü nedeniyle gün geçtikçe kaybettikleri kolektif aksiyonlarını koruyabilmeleri için öz örgütlenmelerini sağlayacak alan örgütlenmelerine “gericilik” nitelendirmesiyle karşı çıkmaları onları önemli bir müttefikten yoksun bırakacaktır. Diğer yandan böyle bir nitelendirme diyalektik materyalist bir yaklaşımdan çok, tarihsel koşulları donuk bir şekilde ele alan idealist yaklaşıma işaret etmektedir. Dolayısıyla tarihsel devrimci güce sahip bu toplulukları kendi şarkıları eşliğinde dans edecekleri bir zemin sağlanması gerekir.

Sağlanan bu zemin, aynı zamanda içinde bulunulan zamanın şarkısının ve dansının da sergileneceği bir zemin olmak zorundadır. Tarihsel şarkının günümüzün şarkısıyla, yani tarihsel devrimci gücün komünist güç ile harmonisi sağlanmadığı taktirde ise komünist gücün “ütopik sosyalizm” zombisine dönüşmesi işten bile değildir. Komünist gücün kendi zemininde konumlanarak, tarihsel devrimci gücün yarattığı alan örgütlenmesini karşılıklı etkileşim içerisinde kapsayarak (asimile etmeye çalışmadan) bu harmoniyi yaratması 21. yüzyılın komünist partinin yaratılmasında da önemli bir eşik olarak karşımızda duruyor.

Bu minvalde tarihsel devrimci güçlerin yarattıkları anti-kapitalist alan, sınıf savaşımında işçi sınıfının önemli bir müttefik gücü olmaya devam ediyor ve edecektir. Mesele komünistlerin bu alanı kapsama ve günümüz şarkısında dans etmesini sağlama görevini başarmayı isteyip istememesindedir.

3 Nisan 2021 Cumartesi

MHP’nin Atağı Sürüyor

(El Yazmaları, 4 Nisan 2021)

18 Mart’ta 13. Olağan Büyük Kurultayını gerçekleştiren Milliyetçi Hareket Partisi (MHP), uzun zamandır hazırlığını yaptığı “yeni” dönemin kadrosunu da belirlemiş oldu. Kadrolardaki “yenilenme” ve kurultay sürecindeki gelişmeler MHP’nin önümüzdeki süreçte “atağa” devam edeceğini gösteriyor.

İstekler ve Gerçekler

Rakibi olmamasından dolayı Bahçeli’nin çok “rahat” olduğu kurultayda Merkez Yönetim Kurulu (MYK) yüzde 30 oranında değişti. 70’li yıllarda sola karşı terör uygulayan (Tamer Osmanağaoğlu) ve günümüzde de kimi isimleri hedef göstererek şiddete maruz bırakan (Edip Semih Yalçın) isimlerin MYK’da yerlerini koruması, bu değişikliğin özde değil biçimde olduğunu ve özdekilerin politikalarının biçimdeki “yenilerin” enerjisiyle uygulanması arzusuna işaret ediyor. Kurultay öncesinde, sırasında ve sonrasında yaşananlar da bunun göstergesi.

İlk olarak Danıştay’ın “Andımız’ın okutulması” konusunda verdiği “olumsuz” karara AKP/Erdoğan’ı değil Danıştay’ı eleştirerek cevap veren Bahçeli, ittifakı korurken aynı zamanda süregelen devlet krizinden yararlanarak devlet içindeki nüfuzunu arttırmaya çalışacağını gösterdi. Erdoğan’ın “ant olarak İstiklal Marşı” yeterli sözünü görmezden gelmesi de Bahçeli’nin önümüzdeki süreçte ittifakı korumayı istediğine işaret ediyor. Geçtiğimiz Salı günü grup toplantısında Bahçeli’nin açıkladığı 5 stratejik hedefte Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin kökleşmesine yönelik özel vurgu da ittifakın sürdürülmesinin taraflar için ne kadar zorunlu olduğu ortaya koyuyor.

Bahçeli’nin Danıştay’ı suçlamanın ardından HDP’ye yönelik kapatma davasının iddianamesini “teknik” nedenlerle iade eden Anayasa Mahkemesi’nin(AYM) kapatılmasını istemesi, faşizmin kurumsallaşmasının iktidar koalisyonu için artık ertelenemez olduğunu gösteriyor. Anayasa Mahkemesi’ni kapatma isteğinin ardındaki bir başka neden ise MHP’nin devletin özellikle kolluk kuvvetleri ile yerel yönetimlerindeki kadrolarında edindiği konumu hukuk alanına taşımayı hedeflemesi. Polisin uyguladığı şiddetle birlikte toplum üzerinde yaratmak istediği hegemonyanın devletin diğer kliklerinin hâkim olduğu “hukuk” alanı tarafından (söz konusu işçiler, emekçiler, kadınlar, gençler, Aleviler ve Kürtler olmadığında) kimi zaman engellenmesi, MHP’nin devlet içinde daha geniş alanlara yayılmasını akamete uğratıyor.

Bu nedenle MHP, AKP/Erdoğan’ın da yapmak istediği hamleler için adım atarak hukuk alanını etki alma çabası içerisinde. HDP’ye kapatılma davası açılması ile Bahçeli’nin ağzından çıkan lafla Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun Meclis’ten yaka paça gözaltına alınması ve akabinde tutuklanması, Bahçeli’yi ifadeye çağıran hâkime soruşturma açılması MHP’nin hukuk alanındaki atağının somut göstergeleri olarak önümüzde duruyor. MHP’nin hukuktaki hamleleri AKP/Erdoğan’ı zorlayan değil, tam tersine AKP/Erdoğan’ın yapmak istediği ama “iç dengeler” nedeniyle tereddütte kaldığı hamleler. Ve bunların MHP tarafından yapılıyor olması, olası bir ters tepkide “suçun” Bahçeli’nin üzerine yıkılabilmesini sağlayabileceği için AKP/Erdoğan tarafından “uygun” görülüyor.

Fakat yaşanan ekonomik ve siyasi krizler ile devlet krizinin her geçen gün şiddetlenmesi, Cumhur ittifakı bileşenleri arasındaki ilişkinin giderek stratejikten çok taktiksel gerekçelere dayanmasına neden oluyor. Taktiksel gerekçelerin ön plana gelmesi de ittifakı koruma isteğinin köprüyü geçene kadar olduğu gerçeğini açıkça ortaya koyuyor.

İşte bu gerçekliğin krizin derinleştiği her bir adımda “ittifakı koruma isteğini” baskılaması nedeniyle iki taraf da bildiği yoldan ilerlemeyi esas alıyor. Dolayısıyla MHP de Boğaziçi öğrencilerine yönelik söylemle başlayıp AYM, HDP ve Gergerlioğlu’na yönelik hamlelerle devam eden politikalarıyla “sert” gücünü esas alıp ilerleyeceğini ilan etmiş durumda. Nitekim kurultay sonrasında oluşan MYK’nın buna göre dizayn edildiği görülüyor.

“Zor”lamaya Devam

70’li yıllardan başlayarak kimi zaman arttırıp kimi zaman da “gözden ıraklaştırıp” uyguladıkları şiddet, MHP’nin asli gücü olmaya devam ediyor. Polis ve Özel Harekât gibi kolluk kuvvetleri arasında önemli sayıda lümpen erkek taraftarını istihdam eden MHP, sahip olduğu bu zor aygıtını esas gücü olarak görmeyi sürdürüyor. Polisin eylemlerdeki saldırgan tavrı, eski MHP’lilerle birlikte eski AKP’lilerin de alenen şiddete uğraması MHP’nin ittifak içindeki rollerinden birini gösteriyor.

MHP’nin zor aygıtını esas almasında yapısal özellikleri ağır basmakla birlikte, Bahçeli’nin başa geçmesinden bu yana izlediği ılımlı politikalarla uzun zamandır yanında tuttuğu kitlenin önemli bir bölümünü İyi Parti’ye doğru kaybetmesinin de payı büyük. Akşener’e sürekli davetiye gönderilmesi ve son kurultayda olduğu gibi İyi Parti’nin “kurgu, sipariş, dizayn” olarak nitelendirilmesi gibi beyhude çabalar, kayıp giden kitlenin geri kazanılmasını sağlamasa da sürdürülüyor. Ama bu devamlılık kitlenin kazanılması bir yana MHP kitlesinin İyi Parti’ye yönelmesini de engelleyemiyor.

Neoliberalizmin koşullarına uygun, “kültürelliğin” baskın olduğu İyi Parti karşısında etnik milliyetçiliğe sahip, uyum ve süreklilik isteyen piyasaya sadece “zor”u sunabilen MHP’nin kitle kaybı yaşaması oldukça normal. Fakat MHP’nin sunduğu “zor”, ekonomik krizle birlikte TÜSİAD ile arasındaki çatlaklar derinleşen MÜSİAD için oldukça çekici. Bahçeli’nin 5 stratejik hedefinden birisinin de “ruh kökümüzden beslenen yeni, yerli ve milli bir ekonomik sistemin ihyası ve inşası” olması, MÜSİAD’a göz kırpılması olarak okunabilir.

Öte yandan ekonomik krizle birlikte devlet krizinin derinleşmesi, sermayenin ve kitlelerin zor zamanlarda duyduğu “güven” ihtiyacını sağlayacak zor gücünün rol oynayabileceği şartları sağlamaya devam ediyor. Bu nedenle de MHP önümüzdeki süreçte en iyi bildiği yoldan devam ederek bu şartların sağladığı şansı artırmaya çalışmaya devam edecek. Tabii Bahçeli’ye, Boğaziçi öğrencileri hakkında ettiği sözleri yutturan halkın barajıyla karşılaşıncaya kadar.

17 Mart 2021 Çarşamba

(Çeviri) Kadınların Seçme ve Seçilme Hakkı ve Sınıf Mücadelesi – Rosa Luxemburg

“Almanya’da neden kadın işçi derneği yoktur? Kadın işçi hareketinden niye bu kadar az duyum alınıyor?” Almanya’da proleter kadın hareketinin kurucularından Emma İhrer, 1898 tarihli eseri “Sınıf Mücadelesinde Kadın İşçiler”ine bu sözlerle başlamıştı. O eserden sonra on dört sene daha akıp gitti ve bugün proleter kadın hareketi Almanya’da serpilip gelişmiş sayılır. 150 bine aşkın sendikalı kadın işçi ekonomik mücadele veren proletaryanın çekirdeğini oluşturuyor. Sosyal Demokrasi’nin bayrağı etrafına siyaseten örgütlü on binlerce kadın toplanıyor; Sosyal Demokrasi’nin kadın yayınının 100 binden fazla abonesi var; kadınların seçme ve seçilme hakkı talebi Sosyal Demokrasi[Alman Sosyal Demokrat Partisi kastediliyor ç.n.]’nin siyasal yaşamının gündeminde bulunuyor.

Bu olgular nedeniyle kimileri kadınların seçme ve seçilme hakkı için yürütülen mücadelenin önemini azımsayabilir. Bu kişiler şöyle düşünebiliyor: Dişi cinsin siyasal eşitliği olmadan da kadınların aydınlanması ve örgütlenmesi konusunda parlak ilerlemeler kaydettik ve kadınların seçme ve seçilme hakkı pek de acil bir zaruret değildir. Fakat böyle düşünen, bir yanılgıya yenik düşer. Kadın proletaryanın, son on beş senedeki siyasi ve sendikal yaşamı muhteşem bir şekilde sarsmasını mümkün kılan şu ki: emekçi halkın kadınları, haklarından mahrum olmasına rağmen kendi sınıfının siyasi yaşamına ve parlamenter mücadelelerine canlı bir şekilde dâhil oldular. Kadın proleterler, bugüne değin dolaylı olsa da dâhil oldukları erkeklerin seçme ve seçilme hakkından besleniyorlar. Seçim kampanyaları şu an bile işçi sınıfı kadınlarının ve erkeklerinin büyük çoğunluğu için ortaktır. Sosyal Demokratların seçmen toplantılarında kadınlar kalabalık bir şekilde, kimi zaman çoğunlukta, her zaman aktif ve coşkun bir şekilde katılan kitleyi oluşturuyor. Sağlam sosyal demokrat teşkilatların bulunduğu bütün seçim bölgelerinde kadınlar seçim çalışmalarına katılım sergiliyor. Ve kadınlar, seçim çalışmasının en önemli silahı olan bildiri dağıtımında ve sosyal demokrat basına abone kazanılmasında yer alarak en büyük katkıyı sağlıyorlar.

Kapitalist devlet, halkın kadınlarının siyasi yaşamın zahmetleri ve sorumluluklarını sırtlamalarını engelleyemedi. Hatta devletin ta kendisi onlara dernek kurma ve toplanma hakkını vererek adım adım bu olanağı kolaylaştırıp güvence altına almak zorunda kaldı. Ancak son politik hak olan oy verme hakkı, yasama ve idari kurumlara dair dolaysız etkili olup o kurumlara seçilebilir olma hakkını devlet kadınlara tanımak istemiyor. Ancak burada, toplumsal yaşamın diğer bütün alanlarında olduğu gibi şunu demek gerekiyor ki: “Başlangıçları Reddedin!” Bugünkü devlet, onları kamusal toplantılarda ve siyasi derneklerde kabul ederken, proleter kadınların zaten önünden çekilmişti. Fakat bunu kendi hür iradesiyle yapmadı, acı zaruretten, yükselen işçi sınıfının baskısı nedeniyle yaptı. Son olarak, Prusya-Alman polis devletini siyasi dernek toplantılarında ünlü “Kadın Kesimi”ni terk etmeye ve siyasal örgütlerin kapılarını kadınlara açmaya zorlayan, kadın proleterlerin bizzat ileriye doğru iten fırtınalı hareketiydi.[1] Bu şekilde süreç daha da hızlandı. Proleter sınıf mücadelesinin durdurulamaz bir şekilde ilerlemesi emekçi kadınları siyasi yaşamın anaforunun ortasına çekti. Dernek ve toplanma hakkının kullanılması sayesinde proleter kadınlar parlamenter yaşam ve seçim kampanyalarına canlı bir katılım sağladılar. Ve artık kaçınılmaz bir sonuç, hareketin mantıklı sonucu, bugün milyonlarca proleter kadın kendine güvenen ve inatçı bir şekilde bağırıyor: Kadınların seçme ve seçilme hakkı verilsin!

Vormärz[2] mutlakiyetçiliğinin güzel zamanlarında sıradan emekçi halk hakkında onun politik haklarını kullanmak için “henüz hazır olmadığı” söyleniyordu. Bugün aynısını proleter kadınlar hakkında söylemek mümkün değil, çünkü politik haklarını kullanmak için yeterli olduklarını gösterdiler. Çünkü herkes biliyor ki, onlar olmadan, proleter kadınların coşkulu desteği olmadan, 12 Ocak’ta Alman Sosyal Demokrasi’si [SPD] asla ama asla bu müthiş zaferi, bu 4,5 milyon oyu elde edemezdi. Fakat yine de emekçi halk her defasında siyasi özgürlük olgunluğunu muzaffer devrimci bir kitlesel ayaklanmayla ispat etmek zorunda kaldı. Tahttaki ilahi hak ve milletin en asi ve iyi olanları, ancak proletaryanın nasırlı yumruğunu sıkı bir şekilde gözünde, dizini göğsünde hissettiğinde, o zaman hemencecik halkın politik olgunluğuna inanmaya başladılar.

Bugün, kapitalist devlete olgunluklarını gösterme sırası proletaryanın kadınlarına geldi. Bu, tüm proleter mücadele ve baskı araçlarının kullanması gereken, süregiden, güçlü bir kitle hareketi aracılığıyla gerçekleşir.

Amaç kadınların seçme ve seçilme hakkıdır, ancak bunun için kitle hareketi yalnızca kadınların işi değil, proletaryanın kadınları ve erkekleri için ortak bir sınıf meselesidir. Çünkü bugün Almanya’da kadınların yaşadığı hukuksuzluk, halkın hayatını zincirleyen reaksiyon zincirinin sadece bir halkası ve bu reaksiyonun diğer ayağıyla yakından ilgili: monarşi ile. Elektrik ve havacılık çağında, bugünün oldukça sanayileşmiş büyük-kapitalist Almanya’sında, kadınların politik haklarından yoksun olması, tıpkı tahttaki ilahi hakların kuralı gibi eski, yıpranmış koşulların bir kalıntısıdır. Şu iki olgu da: Siyasi yaşamın egemen gücü olarak cennet enstrümanı ve ev ocağında iffetli bir şekilde kamusal yaşamın fırtınalarına, siyasete ve sınıf mücadelesine aldırış etmeden oturan kadın: Her ikisi de geçmişin çürümüş koşullarında, ülkedeki serflik zamanlarında ve şehirdeki loncalarda kök salmıştır. O zamanlar anlaşılır ve gerekliydi. Şu ikisi de: Monarşi ve kadınların haklarından yoksun olması bugün modern kapitalist gelişmeyle kökünden sökülmüş ve saçma bir insanlık karikatürüne dönüşmüştür. Bu modern durumun açıkça ısrarı ve eylemsizliği yüzünden değil ondan uzaklaşıp unuttukları için. Hayır, hala oradalar çünkü hem monarşi hem de kadınların haklarından yoksunluk, halk karşıtı çıkarların güçlü araçları haline geldi. Taht ve sunağın arkasında olduğu kadar kadın cinsiyetinin siyasi köleleştirilmesinin arkasında da, bugün proletaryanın sömürülmesinin ve esaretinin en kötü ve en acımasız temsilcileri saklanıyor. Monarşi ve kadın haklarının yokluğu, kapitalist sınıf hâkimiyetinin en önemli araçları haline geldi.

Bugünün devleti için mesele gerçekte çalışan kadınların ve sadece onların seçme ve seçilme hakkını reddetmektir. Devlet haklı olarak, seçme ve seçilme hakkının tüm geleneksel sınıf hâkimiyeti kurumlarını tehlikeye atacağından korkuyor. Örneğin, her düşünen kadın proleterin can düşmanı olması gereken militarizm; monarşi; gıdaya gümrük ve diğer vergileri koyan soygun sistemi, vb… Kadınların seçme ve seçilme hakkı, bugünün kapitalist devleti için bir tiksinti ve dehşettir, çünkü bu hakkın arkasında onun iç düşmanı yani devrimci sosyal demokrasiyi güçlendirecek milyonlarca kadın duruyor. Burjuvazinin hanımefendilerine kalsaydı, kapitalist devlet  onlardan ancak reaksiyona etkili bir destek bekleyebilirdi. “Erkeklerin ayrıcalıklarına” karşı mücadelede dişi aslan gibi davranan çoğu burjuva kadın, seçme ve seçilme hakkına sahip olduğu zaman muhafazakâr ve ruhani reaksiyonun treniyle mütedeyyin kuzular gibi hareket ederdi. Evet, kesinlikle sınıflarının erkek kısmından çok daha gerici olacaklardı. Aralarındaki az sayıdaki çalışanlar dışında, burjuvazinin kadınları toplumsal üretime katılmazlar, erkeklerinin proletaryadan çıkardığı artı değerin müşterek tüketicileridirler, halk bedeninin parazitleridirler. Ve bu ortak tüketiciler, asalak varlıklarının “haklarını” savunmada, sınıf hâkimiyeti ve sömürünün doğrudan taşıyıcılarından daha kudurmuş ve acımasızdırlar. Tüm büyük devrimci mücadelelerin tarihi, bunu korkunç bir şekilde doğruladı. Büyük Fransız Devrimi’nde Jakobenlerin iktidardan düşmesinden sonra zincirlenmiş Robespierre infaz yerine sürüklenirken, muzaffer burjuvazinin çıplak haz/neşe kadınları sokaklara düşerek devrimci kahramanın etrafında utanmadan neşeli bir şekilde dans ettiler. Ve kahraman işçi komünü 1871’de Paris’te mitralyözlerle yenilgiye uğratıldığında burjuvazinin çılgın kadınları, devrilen proletaryadan aldıkları kanlı intikamlarda burjuvazinin canavar erkeklerini geride bıraktılar. Mülkiyet sahibi sınıfların kadınları, sosyal olarak yararsız varoluşları için ikinci el paralar aldıklarından, her zaman emekçilerin sömürülmesinin ve köleliğinin fanatik savunucuları olmaya devam edecekler.

Sömürücü sınıfların kadınları, ekonomik ve sosyal olarak nüfusun bağımsız bir katmanını temsil etmemektedir. Egemen sınıflar için doğal yeniden üretimin araçları olarak yalnızca toplumsal işlevi yerine getirirler. Öte yandan proletaryanın kadınları ekonomik olarak bağımsızdır; erkekler kadar toplum için üretken bir şekilde çalışırlar. Bu erkeği ev işleri yoluyla, düşük maaşlarla ailenin günlük varlığını desteklemek ve çocuk yetiştirmek için ona yardım etmeleri anlamında değildir. Bu emek, bugünün kapitalist ekonomik düzeni anlamında üretken değildir ve binlerce küçük çabayla muazzam bir fedakârlık ve gayretle sonuçlanabilir. Bu sadece proleter için özel bir mesele, mutluluğu ve kutsalıdır ve tam da bu nedenle bugünün toplumunun soluk almasıdır. Sermaye yönetimi ve ücret sistemi sürdüğü müddetçe, yalnızca bu iş, artı değer yaratan, kapitalist kâr üreten üretken emek olarak kabul edilir. Bu açıdan bakıldığında, Tingeltangel’deki dansçı ayaklarıyla girişimcisinin cebine kâr süpüren üretken bir işçi iken, proletaryanın kadın ve annelerinin evlerinin dört duvarında yaşadıkları tüm zorluklar verimsiz faaliyet olarak görülüyor. Bu kulağa kaba ve çılgınca geliyor, ancak bugünün kapitalist ekonomik düzeninin kaba ve çılgınlığına tam olarak karşılık geliyor ve bu kaba gerçekliği açık ve keskin bir şekilde kavramak, proleter kadınlar için ilk zorunluluktur.

Çünkü tam da bu bakış açısından, proleter kadınların siyasal eşitlik hakkı artık sağlam bir ekonomik temele bağlıdır. Bugün milyonlarca proleter kadın, fabrikalarda, atölyelerde, tarımda, ev endüstrisinde, ofislerde, dükkânlarda erkekler gibi kapitalist kâr yaratıyor. Dolayısıyla günümüz toplumunun en katı bilimsel anlamında üretkendirler. Kapitalizm tarafından sömürülen kadınların sayısı her geçen gün artıyor ve endüstri ve teknolojideki her yeni ilerleme, kapitalist kar elde etme hareketlerinde kadınlar için yeni bir alan yaratıyor. Ve böylece her gün ve her endüstriyel ilerleme, kadınlar için sağlam siyasi eşitliğin temeline yeni bir taş ekliyor. Ekonomik mekanizmanın kendisi için, okul eğitimi ve kadınların entelektüel zekâsı artık gerekli hale geldi. Eski moda “yerli sobanın” dar kafalı, dünyevi olmayan kadını, bugün büyük sanayi ve ticaretin taleplerine siyasi yaşamın taleplerinden daha az uygun değil. Elbette bu bakımdan da kapitalist devlet görevlerini ihmal etti. Şimdiye kadar, sendika ve sosyal demokrat örgütler, kadınların manevi ve ahlaki uyanışı ve eğitimi için en fazlasını ve en iyisini yaptılar. Sosyal Demokratların on yıllar önce Almanya’da en yetenekli, zeki işçiler olarak bilinmesi gibi, bugünün proletaryanın kadınları, sefil ruh eksikliğinin ve ev içi davranışların zayıflığının yarattığı kötü varlıklarının utancından sosyal demokrasi ve sendikalar aracılığıyla başka bir noktaya yükseldiler. Proleter sınıf mücadelesi ufuklarını genişletti, zihinlerini esnekleştirdi, entelektüel yetilerini geliştirdi ve onlara büyük hedefler belirledi. Sosyalizm, proleter kadın kitlesinin ruhsal olarak yeniden doğuşunu getirdi ve böylelikle kuşkusuz onları sermaye için yetenekli üretken işçiler haline getirdi.

Sonuçta, proleter kadınların uğradıkları zaten yarım bir yalan olan siyasi kanunsuzluk, daha da aşağılık bir adaletsizliktir. Kadınlar siyasi hayata aktif ve toplu olarak katılıyorlar. Ancak sosyal demokrasi, “adaletsizlik” argümanıyla savaşmaz. Bizimle önceki duygusal ütopik sosyalizm arasındaki temel fark, tam da egemen sınıfların adaletine değil, yalnızca emekçi kitlelerin devrimci gücüne ve bu gücün zeminini yaratan toplumsal gelişmenin gidişatına bel bağladığımız gerçeğine dayanmaktadır. Dolayısıyla, adaletsizlik kendi başına kesinlikle gerici kurumları alaşağı edecek bir argüman değildir. Ne var ki adaletsizlik duygusu toplumun geniş çevrelerini etkisi altına aldığında, diyor bilimsel sosyalizmin ortak yaratıcısı Friedrich Engels, bu her zaman toplumun ekonomik temellerinde geniş kapsamlı değişikliklerin gerçekleştiğinin ve mevcut koşulların hâlihazırda gelişmenin ilerleyişi ile çatışmaya girdiğinin kesin bir işaretidir. Siyasi haklarından yoksun olduklarını bariz bir adaletsizlik olarak algılayan milyonlarca proleter kadının mevcut güçlü hareketi, o kadar açık bir işarettir ki, bugünkü devlet düzeninin toplumsal temelleri çoktan çürümüştür ve günleri sayılıdır.

Sosyalist ideallerin ilk müjdecilerinden biri olan Fransız Charles Fourier, şu unutulmaz sözleri yüz yıl önce yazmıştı: Her toplumda kadın özgürlüğünün (özgürlük) derecesi, genel özgürlüğünün doğal ölçüsüdür. Bu, günümüz toplumu için tamamen doğrudur. Kadınların siyasi eşitlik için verdikleri şu anki kitlesel mücadeleleri, proletaryanın genel kurtuluş mücadelesinin yalnızca bir ifadesi ve onun bir parçasıdır ve burada onun gücü ve geleceği yatmaktadır. Kadınların evrensel, eşit, doğrudan seçme ve seçilme hakkı -kadın proletaryası sayesinde- proleter sınıf mücadelesini son derece ilerletecek ve yoğunlaştıracaktır. Burjuva toplumun kadınların seçme ve seçilme hakkından nefret etmesinin ve korkmasının nedeni budur ve bu yüzden bunu istiyoruz ve başaracağız. Kadınların seçme ve seçilme hakkı için verilen mücadeleyle de, bugünün toplumunun devrimci proletaryanın çekiçleri altında yıkıldığı saati yakınlaştırmak istiyoruz.

[1] Rosa Luxembourg burada 1902 yılında Alman devletinin derneklere katılım konusunda kadınlara yönelik yasaklayıcı tutumunun kadınların baskısıyla değişmesine gönderme yapıyor. Frauensegment olarak nitelenen “kadın kesimi” dernek toplantılarında iple çevrili bir alanda toplantıları izleyebiliyorlardı ama söz hakları yoktu. Çev.Notu.

[2] Vormärz (Türkçesi Mart Öncesi) Mart 1848 Devrimi öncesi Prusya Mutlakiyetçiliği dönemine verilen ad. Başlangıcı ile ilgili bir görüş birliği olmasa da 1848 Devrimi ile sonlandı. Çev. Notu.

( Bu yazı http://www.mlwerke.de adresinden Türkçeye Max Zirngast ve Göksal Caner Malatya tarafından çevrilmiştir. Orijinali için bkz http://www.mlwerke.de/lu/lua.htm )

8 Mart 2021 Pazartesi

Mektuplardaki Rosa

(El Yazmaları, 9 Mart 2021)

Günümüzün teknoloji çağında insanların birbirleriyle ve kendileriyle kurdukları iletişim, insanları belli bir kısalığa ve kalıplara giderek daha çok sıkıştırırken insanın kendisini düşünsel ve davranışsal olarak gerçekleştirmesinin de önünü tıkayan etmenlerden biri oluyor. Geçmişin “ilkel” iletişim araçlarından biri olan mektup ise günümüz iletişim araçlarının aksine insanların kendilerini ve diğer insanları düşünsel ve davranışsal olarak geliştirmekle kalmayıp, gelecek nesillere de bu bağlamda önemli miraslar bırakılmasına aracı olmuş ve olmaya devam ediyor.

Bugünlerde doğumunun 150. yıldönümünü kutladığımız Rosa Luxemburg gerek Marksizm’e yaptığı teorik katkılar gerekse de siyasal yaşamında gösterdiği devrimci pratikle adını tarihe “devrim kartalı” olarak yazdırmakla kalmamış, yazdığı mektuplarla da bizlere önemli bir miras bırakmıştır.

Öyle ki Rosa’nın çeşitli konularda farklı insanlara 2700’den fazla mektup yazdığı bilinir. Bu mektuplar ise Annelies Laschitza tarafından hazırlanmış olan Gesammelte Briefe başlıklı eserde eksiksiz bir şekilde derlenmiştir. Berlin’deki Dietz Verlag’ın 1982 ila 1993 yılları arasında toplamda 6 cilt olarak bastığı bu eser, daha önce çeşitli başlıklarda basılan mektupların da neredeyse tamamını içerir.[1]

Rosa’nın mektuplarının bir kısmı Türkçe’ye çevrilmiş ve üç farklı kitap halinde basılmıştır. Kaynak Yayınları ve Agora Kitaplığı’nın farklı yıllarda yayınladığı Sevgiliye Mektuplar ile yine Agora Kitaplığı’nın yayınladığı Siyasi Mektuplar Rosa’nın Leo Jugiches’e yazdığı mektupları içermekte. Pencere Yayınları’nın yayınladığı Gilbert Badia’nın “Bir Mektup Ustası Rosa Luxemburg” isimli kitabı ise Rosa’nın Leo’dan başka kişilerle olan mektuplaşmalarını barındırıyor. Nitekim bu mektuplar Rosa’nın farklı yönlerini görebilmemiz ve bütünlüklü bir Rosa kişiliğini öğrenmemize de imkân tanıyor.

SPD ve Rosa

Rosa’nın neredeyse her mektubunun esas gündemini devrimci mücadele ve parti oluşturuyor. Özellikle Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın başlamasının ardından gerçekleşen mektuplaşmalarda Almanya Sosyal Demokrat Partisi (SPD) içerisindeki tartışmalara ve bölünmeye yönelik Rosa’nın net bir tutumuyla karşı karşıyayız.

Rosa ve Karl’ın öldürülmesinden sonra Almanya Komünist Partisi(KPD)’nin başına geçecek olan Paul Levi ‘ye 31 Ağustos 1914’te yazdığı mektupta Rosa, ne savaş yanlısı oylamadan ne de bu oylamadan çıkacak olan “evet” kararına gösterilecek tepkiden hayır beklemediğini belirtir. Yine Levi’ye yazdığı 17 Kasım 1914 tarihli mektupta partideki “solcuların” savaş yanlısı tarafa geçişlerine dair haberlere duyduğu öfkeyle birlikte partide sadece Karl Liebknecht’in hayır oyu verebileceğini belirterek ona duyduğu güven görülüyor. Fakat bu mektubun devamında Rosa’nın bu duruma sinirlenmekle kalmayıp, yeni bir parti örgütleyerek mücadeleye atıldığını görüyoruz. Rosa Levi’ye partililerle iletişime geçmesi ve bağlantı kurması için Münih, Karlsruhe gibi şehirlere gidebilmesinin mümkün olup olmadığını “sorar” ve bunun hayati önemde olduğunu belirtir.

Rosa Hans Diefenbach’a yazdığı 1 Kasım 1914 tarihli mektupta partiyle birlikte Enternasyonal’in işe yaramaz olduğunu söylemiş ve SPD’den ayrılmak konusundaki netliğini göstermiştir. Bu mektupta ayrıca savaşın giderek büyüyerek yeni bir duruma yol açacağını belirtip saç baş yolmak yerine objektif bir yargıda bulunmak gerektiğini belirtir.

16 Kasım 1917’den sonra Sonia Liebknecht’e yazılmış bir mektupta da “tarihin izlediği ana yönü gözden yitirmeden tarihin kendi akışı içinde izlemek gerektiğini” belirtir ve “savaş birkaç yıl daha sürerse dönüşümün kaçınılmaz olarak gerçekleşeceğini” ifade ederek bir sene sonra gerçekleşecek 1918 Kasım Devrimi’nin ayak seslerini hissettiğini ortaya koyar. Devrim sürecinde özellikle Clara Zetkin ile olan kısa mektuplaşmalarında da devrimin coşkusunu okuyanlara da hissettirir.

Yenilgiyle sonuçlanan devrimin ardından Rosa partiye ve devrime duyduğu inancı, ölümünden çok kısa bir süre önce, 11 Ocak 1919’da Clara Zetkin’e yazdığı mektupta ortaya koyuyor:

“Unutma ki “Spartakistler” büyük oranda genç kuşaktan oluşuyor. Eski partinin, “kendini kanıtlamış” eski Partinin küçük düşürücü geleneklerine sırtını dayamayan genç bir kuşak. Gerçeği aydınlık ve karanlık yanlarıyla kabul etmek gerek. Bu noktada, bir güvensizlik sorunu yaratmamaya ve konuyu trajik hale getirmemeye karar verdik.”

16 Şubat 1917’de Mathilde Wurm’a yazdığı mektupta bir devrimcinin izlemesi gereken taktiklere dair önemli bir miras bırakır:

“Büyük çapta bir yönetici taktiklerini kitlelerin geçici heveslerine göre değil devrimin tunçtan yasaları üzerine geliştirir. Tüm düş kırıklıklarına karşın kesin olarak taktikleri ile yetinir ve bunun dışında yapıtının olgunlaşmasını sükunetle, tarihe bırakır.”

Teorisyen Rosa

Rosa’nın genellikle göz ardı edilen ya da “önemsenmeyen” yönlerinden biri de Marksizm’e yaptığı teorik katkılardır. Kendisi bu katkılar konusunda oldukça mütevazidir. Hans Diefenbach’a yazdığı 8 Mart 1917 tarihli mektupta ekonomi-politik alanında ortaya koyduğu eserlerin “en ufak bir süsleme yapılmadan, en ufak bir beğenilme kaygısı olmadan, allayıp pullanmadan, konu ana hatlarıyla ele alınmış; biçem tıpkı bir mermer parçası gibi nerdeyse “çırılçıplak” bir yalınlık üzerine kurulduğunu” belirtir. Yalın, dingin ve büyük olan eserleri beğendiğini ifade eden Rosa, Kapital’in birinci cildine Hegel tarzındaki modası geçmiş süslemelerle dolu olması yüzünden tepki duyduğunu söylemekten de kaçınmaz. Onun için esas olan Marksist ekonomiyi derinlemesine bilen birkaç ölümlü değil, “sıradan okur”dur.

Rosa’nın pek az bilinen bir yönü de Proudhon’a yönelik eleştirisidir. Mathilde Wurm’a yazdığı 20 Ocak 1918 tarihli mektupta kısa bir Proudhon tahlili ve eleştirisi yaparak şu sonuca varır:

“Bütün bunlarda Proudhon’un düşüncelerinin temel sonucunun ve düşüncelerinin özünün paraya ve tecim eşyalarının takasına ilişkin yanlış kuramının inceliklerinde değil, işçi hareketinin devlet iktidarını ele geçirmek için siyasal mücadeleye doğru yönlendirilmesi yerine, tümüyle ekonomik reçetelere yönlendirilmesinde yattığını unutma. Ayrıca, Proudhon’u ve Louis Blanc’ı olduğu kadar, bütün ekonomik eğilimleri Büyük Fransız Devrimi ve Jakobenlerin mahkumiyetinin yol açtığı düş kırıklığında anlaşılabilir bir tepki gösteren tarihsel perspektifi de unutma. Ekonomi ile politika arasındaki doğru ilintiyi (bugün bildiğimiz parlak sonucu ile…) kurmak için Marksizmi kurmak gerekti.”

Kadın Sorunu

Rosa’nın kadın sorunu ve kadın özgürlük mücadelesine özel olarak yoğunlaşmadığına dair kimi tartışmalar söz konusu. Fakat Clara Zetkin’e yazdığı iki mektup, Rosa’nın kadın sorununa yaklaşımı konusunda bize önemli veriler sunuyor.

28 Kasım 1918 tarihli mektup:

“Daha sonra, kadın ekimizi altı sayfa olarak yayımlayabileceğiz. Ama özellikle de hemen şuna yanıt ver: Bu tasarı kafana yatıyor mu yatmıyor mu? Bu iş nasıl olacak; yani sana yardım etmek için yapmamız gereken bir şey var mı? … Bunun dışında Rote Fahne’da üçte bir ila yarım sütun arasında değişen ve “Kadın Hareketleri”ni konu alan, küçük haberlere ara sıra bir pusulaya vb. yer veren günlük bir köşe oluşturmak istiyoruz.”

Ve 9 Mart 1916 tarihli mektup:

“Berlinli kadın yoldaşların beni ne biçim karşıladığından kuşkusuz daha önce haberin olmuştur. Binden fazla kadın hapisten çıkışta beni almaya geldi; sonra hep birlikte evime benimle tokalaşmaya geldiler. Dairem, bana getirdikleri armağanlarla dolup taştı, hala da armağan yağmaya devam ediyor. -Tıpkı lüks bir bakkal dükkanındaymışsın gibi- çiçek jardiniyerleri, pastalar, kekler, konserveler, çay paketleri, sabun, kakao, sardalyalar, seçkin sebzeler… Bu yoksul ama yürekli kadınlar tüm bunları kendi elleriyle hazırlamışlar, konserveleri kendileri yapmışlar. Yine kendileri getirdiler hazırladıkları şeyleri. Bunu gördüğüm zaman neler hissettiğimi çok iyi biliyorsun. Bu durum karşısında mahcubiyetimden hıçkıra hıçkıra ağlayacaktım; bu durumda beni yatıştıran tek şey şunu düşünmek oldu. Ben, onların militan coşkularının bayrağının dalgalandığı gemi direğinden öte bir şey değildim.”

Ekim Devrimi

Rosa’nın Lenin ile 1917 Ekim Devrimi konusunda yaptığı tartışmalar malum. Kimileri bu tartışmayı Rosa’nın Bolşevizme ve Ekim Devrimi’ne karşı olduğuna kadar götürür. Fakat Rosa Şubat Devrimi’ni büyük bir coşkuyla karşılar ve bu coşkuyu etrafına yaymaya çalışır.

Luise Kautsky’ye yazdığı 15 Nisan 1917 tarihli mektupta ruhsal çöküntüde olduğu için ona “zılgıt” çeker ve kendisine gelmesi için şu soruları sorar:

“Rusya’dan bize kadar koro halinde böylesine neşeli cıvıltılar gelirken, kederli bir ağustos böceği gibi hüzünlü şarkılar söylemeye nasıl devam edebiliyorsun? Orada gerçekleşen ve muzaffer olan bu davanın bizim de davamız olduğunu, bunun mücadelesini orada noktalayan ve mutluluktan kendinden geçerek Carmagnole dansı yapan insanlık tarihinin canlı bir örneği olduğundan hiç haberin yok mu peki? Bizim davamız, yani hepimizin davası böylesi bir gelişme sağladığında, daha önce yaşadığımız yıkımları unutmamız gerekmez mi?”

13 Nisan 1917’de de Clara Zetkin’e şunları yazmıştı:

“Rusya’daki olaylar akıl almaz düzeyde büyük olaylar; orada şimdiye kadar olup bitenlerin sadece küçük bir başlangıç olduğunu düşünüyorum. Olaylar yalnızca güzelliklere gebe. Çünkü işin doğası böyle. Ayrıca bu olayların dünya çapında büyük bir yankı uyandırması da kaçınılmaz.”

Ekim Devrimi sonrasında ise coşku devam eder, ama tereddütle birlikte. Lenin’i eleştirirken “tarihselliği” de gözden kaçırmaz ve Clara Zetkin’e 24 Kasım 1917’de yazarken:

“Şimdi birkaç yıla kadar tüm Avrupa’da büyük bir kargaşanın kaçınılmaz olacağına inancım var. Özellikle de savaş daha da uzarsa … Büyük bir olasılıkla da savaş uzayacak. Rusya’da son derecede büyük ve korkunç olaylar var. Bu karmakarışık kaos karşısında Lenin’in yandaşları doğal olarak kendilerini kabul ettiremezler, ama serüvene atılmanın tek gerekçesi dünya tarihinin gücünden ileri geliyor. Gerçek bir “dönüm noktası” oluşturuyor.”

Rosa ve Edebiyat

Rosa’nın bir diğer “es geçilen” yönü de entelektüel birikimidir. Yaşadığı dönemde Rosa Avrupa’daki işçi hareketinin durumunu çok iyi bilen biri olmanın yanı sıra Rusça’yı, İngilizce’yi, Fransızca’yı ve Almanca’yı anlayan ve konuşan tek politik yöneticidir.

Büchner’den Bourget’e kadar çeşitli yazarların romanlarının tahlilini yapan, Dostoyevski’nin Ölüler Evi’ni her günkü ruh haliyle okumayı tavsiye eden, Rembrandt’tan Rodin’e çeşitli sanat eserleri hakkında yorumlarda bulunan ve Bach’ın St. Matthew Passion’unu seven biridir.

Fakat Hans Diefenbach’a 27 Mart 1917’de yazdığı mektupta edebi yeteneklerini de ortaya koyar:

“Karşı kıyıdaki ak ağacın dallarının gölgesi nasıl oynaşıyor masaların üzerinde, görüyor musunuz? Bundan hoş bir sahne olur mu? Fırının kapısı durmadan, gıcırtıyla açılıp kapanıyor. Ufak tefek hizmetçiler, çocuklar içeri giriyor, sonra ellerinde beyaz kese kağıtları ile çıkıyorlar fırından. Pastaların iştah açıcı kokusuna ve sokaktaki serçelerin cıvıltısına karışan bu gıcırtıda, nasıl oluyor bilmem, insan etkinliğini çağrıştıran apaçık bir şey yok mu? “Ben yaşamın ta kendisiyim. Yaşam güzel” demiş gibi gelmiyor mu kulağa bu sesler? Ve işte ben fırının önünde dikilmiş, ağzım bir karış açık bakınıp dururken. Fırından, bizim sokağın ayakkabı tamircisinin yaşlılıktan iki büklüm olmuş büyükannesi çıkıyor. Dişsiz ağzıyla bana: “Matmazel, bize kahve içmeye geleceğinize söz vermiştiniz.” diye sesleniyor. (Nedendir bilmiyorum, Südende’de herkes bana matmazel diye hitap eder.) Onu anlamakta güçlük çekiyorum, ama bir gün “kahve içmeye gelmek” için ciddi olarak söz veriyorum. Söz! … Gülümseyerek razı oluyor. Yaşlı, buruşuk yüzünde bir sevinç dalgası dolaşıyor. “Mutlaka geleceksiniz, değil mi?” diye sesleniyor yeniden. Tanrım, bu insanlar ne kadar nazik, ne kadar iyi. İşte hiç tanımadığım bir hanım daha gülümseyerek başını çeviriyor, bana selam veriyor. Belki de mutluluktan ışıldayan yüzümle ellerim cebimde dolaşırken. Hiç de alışılmadık bir halim var. Ne olursa olsun! İlkbahar güneşinde amaçsız eller cepte sokakta avare avare dolaşmaktan, delikli on feniğe alınan bir buketten daha büyük mutluluk var mıdır acaba?”

Yine Hans Diefenbach’a 8 Mart 1917’de yazdığı mektupta ise kırsal yaşama dair edebi yeteneğini konuşturur:

“Oraya her gidişimde bu hava, bu dinginlik, bu neşe içime su serper, avutur beni. Benim köyüm Chailly -sur- Ciarens’te üzüm bağları hâlâ otlarla doludur. Şimdilik yalnızca otlar çapalanarak işe başlanır. Yine bağlarda aylak aylak gezinebilir. Oralarda bol bol yetişen kırmızı ballıbabalar, safari mavisi mis kokulu sümbüller toplayabilirim. Saat on birde köylüye yemeğini getirirler. Ceketsiz, yalnız gömlekle çalışan baba elindeki aleti bırakır, toprağa oturur. Karısıyla çocuklan da köylünün etrafında bağdaş kurar, yemekte ona eşlik ederler. Sepet açılır, bütün aile sessizce yemek yemeye koyulur. Baba, elinin tersiyle alnındaki teri siler. Çünkü burada, bağların üzerinde nisan güneşi daha şimdiden yakıcı sıcaklığını duyurmaktadır.”

Doğa Tutkusu

Bu kırsal yaşam tasviri, Rosa’nın doğayla bütünleşik yaşamının sadece bir yanını gösteriyor. Rosa’nın çiçeklere olan tutkusu oldukça ünlüdür.[2] Mathilde Jacob’a 9 Nisan 1915’te yazdığı mektupta bu tutkunun ne kadar büyük boyutta olduğu görülüyor:

“1913 mayısından beri yaklaşık 250 bitkiyi sınıflandırdım. Hepsi de çok iyi korunmuş bitkiler. Hepsi de yanımda, değişik atlaslar gibi… Bana yolladığınız küçük çiçeklerin hiçbirinden yoktu. Onları bu deftere yerleştirdim. En çok da sarı yıldız (ilk mektuptaki sarı çiçek) ve pulsatil hoşuma gitti, çünkü bunlar burada, Berlin’de bulunmuyor. Madam Von Stein’in sarmaşıkları da gelecek kuşaklara kalacak. Koleksiyonumda aslında sarmaşık da (Latince hedera helix) yoktu. Sarmaşıkların geldiği yeri düşünürsek memnuniyetim bir kat daha arttı. Su yosununu saymazsak, bütün öteki çiçekler kuralına uygun biçimde kurutulmuş. Bitki derleme işinde bu çok önemlidir.”

Rosa çiçeklere olduğu kadar kuşlara da tutkuludur ve onların dilinden Süleyman peygamber gibi anlamaya başladığını anlatır Hans Diefenbach’a yazdığı 6 Temmuz 1917 tarihli mektupta:

“Bana ötüşünü duyurmak için en haklı nedeni olanı da size resmini yolladığım şu küçük kuş. Bu kaba saba gagalı, yassı suratlı ve arsız bakışlı arkadaşın adı, “Hypolais hypolais”. Fransızca’da “zırhlı kuş” ya da “alaycı kuş” derler buna. Mutlaka adını bir yerlerde daha önceden duymuşsunuzdur. Çünkü, sık korulukların bulunduğu her yere, parklara yuva yapmayı sever. Yalnızca ona dikkat etmemişsinizdir. Çoğunlukla günlük yaşamlarında insanlar en sevimli nesnelerin önünden kafalarını çevirip bakmadan, onları fark etmeden geçip giderler. Bu kuş eşi benzeri olmayan bir üçkağıtçıdır; öteki kuşlar gibi ötmez. Bir ezgi, bir melodi yoktur ötüşünde. Ama halktan gelen, halka yönelik (!) bir hatiptir. Bahçelerde yüksek sesle, ateşli ve coşkulu söylevler verir, sert bağlamlarla dolu, dokunaklı, tumturaklı konuşmalar yapar. En münasebetsiz sorulan sorar, sonra en ipe sapa gelmez yanıtları yine kendisi vermek için sabırsızlanır. En cesur savları ileri sürer. Başkalarının görüşlerine hiç kimsenin desteklemeyeceği biçimde karşı çıkar. Hemen oracıkta baskın çıkmak için açık kapıları zorlar. “Ben dememiş miydim? Ben dememiş miydim?” der.”

Sonia Liebknecht’e yazdığı 2 Mayıs 1917 tarihli mektuptan:

“Düşünebiliyor musunuz, birkaç gün önce bu aynı yakınmalı ötüşü burada, çok yakınlarda bir yerde yeniden duydum. Kalbim sabırsızlıkla çarpmaya başladı. Sonunda bunun ne tür bir canlı olduğunu keşfedecektim. Bugün en sonunda buldum onu. O bir su kuşu değil, bir tür ağaçkakandı. Bir tür gri ağaçkakan … Serçeden biraz daha büyük bir gövdesi var. Tehlikede olduğu zamanlar düşmanlarını komik hareketlerle ve kafasını burkarak korkutmaya çalışıyor. Tıpkı karınca yiyen ayının yaptığı gibi, yapışkan diliyle topladığı karıncalarla besleniyor yalnızca. Bu yüzden İspanyollar ona karıncayiyen kuş anlamına gelen “honniguero” adını takmışlar. Zaten Mörike bu kuşla ilgili küçük nükteli bir şiir yazdı, Hugo Wolf da şiire beste yaptı. Bu yakınmalı ötüşün hangi kuşa ait olduğunu anladığımdan beri küçük bir armağan almış gibi seviniyorum.”

Kuş seslerine o kadar tutkundur ki, Mathilde Jacob’a 7 Şubat 1917’de yazdığı mektupta mezar taşına ilkbaharın geldiğine işaret eden kuş sesi “tss – vi” yazılmasını ister.

Doğaya olan bu tutkusu nedeniyle 1917 sonbaharında jeoloji bilimi üzerine eğilir Rosa. Bir parti kongresinde olmak yerine “bir bahçenin ufak bir köşesinde ya da köyde etrafında yaban arılarıyla otların üzerinde olmayı” tercih eder bazen. “Ama yüreğimin derinlikleri “arkadaş”tan çok, benim ‘baştankara kuşlarıma ait doğayı bir sığınak, bir dinlence yeri gibi gördüğümden değil; politikayla uğraşan birçok insan artık yüreğinde hiçbir şey hissetmediği için.”

Aşk

Rosa için yaşamı olduğu kadar mücadeleyi de yüreğinde hissetmek, en önemli çabalarından biri olmuştur. Bunun için yoldaşlarına ve sevdiklerine yüreğini açmaktan çekinmemiş ve onları yüreklendirmiştir de. Karl Liebknecht’in eşi Sonia Liebknecht’e yazdığı 24 Kasım 1917 tarihli mektupta bunu görüyoruz:

“A, sizi ne kadar iyi anlıyorum! Her güzel ezginin her çiçeğin, her ilkbahar gününün her mehtaplı gecenin sizde geçmişe özlem ve dünyanın insana sunduğu en güzel şeylere karşı arzu uyandırdığını çok iyi anlıyorum. Ayrıca sizin “aşka” aşık olduğunuzu ne kadar iyi anlıyorum bilseniz. Benim için aşk (nerede?) daima kendisini yaratan nesneden daha önemli, daha kutsal bir kavram olmuştur. Çünkü aşk dünyayı pırıl pırıl bir peri masalı gibi görmeye yarar, çünkü aşk insan varlığının en soylu, en güzel yanını ortaya çıkarır; çünkü aşk en anlamsız, en gündelik şeyleri yüceltir ve onları elmaslarla süsler; çünkü aşk insanı sarhoş eder, kendinden geçirir.”

Dolayısıyla Rosa’nın Leo’ya olan aşkı, kimileri için bazı yönleriyle “zaaf” olarak tanımlansa da, onun kendisi olması ve hayatını bütünlüklü ve derinlikli olarak yaşaması için olmazsa olmazdır. Büyük bir tutku ve aşk ile yaşayan, bu tutku ve aşkı hayatın ve insanın değdiği her yere taşıyan Rosa, o bilindik sözüyle kendisini de anlatıyor: “Vardım, varım, var olacağım!”

Dipnotlar:

[1] Gilbert Badia, Bir Mektup Ustası Rosa Luxemburg, İstanbul, Pencere Yayınları, 1999, s. 244.

[2] https://elyazmalari.com/2020/01/15/rosa-luxemburgun-sakli-dogasi-benan-kapucu/

Encomienda'dan Luther'e: Parsellenmiş İktidar ve Direniş Doktrini

Encomienda, İspanya'nın Amerika kıtasında kurduğu ve yerlilerin dinî eğitim ile koruma karşılığında encomenderoya haraç ödeyerek çalıştı...