28 Aralık 2021 Salı

Biraz Umut Biraz Temkinlilik Çokça da Mücadele

(El Yazmaları, 29 Aralık 2021)

Krizler ve mücadeleler dolu 2021 yılının sonu, gelecek yılı umutla karşılamaya sevk edecek zaferle geldi. Neoliberalizmin laboratuvarı, ABD’nin kirli politikalarının deneme tahtası olan Şili’de solun adayı Gabriel Boric başkan seçildi. Boric’in başkan seçilmesi Latin Amerika’daki sol dalganın bütün baskılara ve darbelere rağmen büyüyerek devam ettiğini gösteriyor. Fakat faşizmi meyilini saklamayan rakibi Kast’ın ciddi oranda oy alması ve ABD’nin arka bahçesine saldırmaktan hiç vazgeçmeyecek olması temkinliliğin de gerekli olduğuna işaret ediyor. 

Umut Taşıyor 

Bütün dünyada 2010’lu yılların resmen direniş abidesine dönüşen Şili’de alınan seçim zaferi, her şeyden önce Latin Amerika’da yüzyıllardır süren mücadelenin bitmeyeceğinin bir göstergesi.

Geçtiğimiz yüzyılda neredeyse bölgenin her ülkesinde gerçekleşen kanlı darbelerle, katliamlarla devrimcilere, işçilere, emekçilere ve yerli halklara boyun eğdirilmeye çalışıldı.

Buna karşılık verilen mücadele 21. yüzyılın başındaki “pembe dalga”yla bölgede Kolombiya dışında bütün ülkelerde solun iktidara gelmesiyle zafere ulaşmıştı.

Fakat Chavez’in ölümü, yapılan yolsuzluklar, bürokratikleşme, ABD’nin işbirlikçi çetelerinin saldırıları ve askeri darbeler solun gerilemesine neden oldu. Fakat darbenin ardından Bolivya seçimlerini tekrardan sosyalistlerin kazanması ve geçtiğimiz günlerde Şili’de Boric’in ve Honduras’ta Xiomara Castro seçilmesi sol dalganın küllerinden tekrar doğmakta olduğunu gösteriyor. 

Şili özelinde bu zafer hiç tesadüf değil. 2010’ların başlarında Şili’deki üniversite öğrencilerinin eylemlerinden (liderlerinden biri de Boric idi) liseli öğrencilerin eylemine, pandemi öncesinde yolsuzluğa ve yoksulluğa karşı eylemlerden Kurucu Meclis istemine kadar uzanan uzun bir mücadele tarihinde inşa edilen bir zafer bu. Ve bu zafer dünyadaki işçilere, emekçilere ve halklara uzun süren baskılara ve şiddete rağmen mücadelenin galip geleceğine dair umudu taşıyor. 

Diğer yandan bu zafer sosyalist solun, halkın ihtiyaçları doğrultusunda ve birlikte hareket ettiği takdirde iktidarı almasının umudunu da taşıyor. Sosyalist çeşitli bileşenlerini bir araya getiren “Apruebo Dignidad” (Haysiyeti Onaylayın) senato (%19,6) ve meclis (%20,9) seçimlerinden ikinci çıksa da; başkanlık seçiminin ikinci turunda ilk turun galibi, babası Alman Nazi partisinin üyesi, kadın ve LGBTİ+ düşmanı, Trump ve Bolsonaro hayranı ve küresel finans-kapitalin desteklediği Kast’a karşı demokratik güçleri bir araya getirmeyi başararak %55,9 ile galip geldi. Kurucu Meclis seçimlerinde olduğu gibi sınıfsal taleplerin yanı sıra halkın demokratik istemlerinin bir araya getirilmesi ve sosyalist solun birlikteliğinin sürmesi geleceğe umutla bakmamıza neden oluyor. 

Mücadele Şart 

Şili her ne kadar “umut” taşısa da hem kendi tarihi hem de bölgenin makus talihi temkinli olmamıza işaret ediyor. Bölgedeki devrimcilere karşı insanlık tarihinin en çirkin şiddetlerini (işkence, katliamlar, kaybetmeler) uygulamaktan çekinmeyen ABD ve onun işbirlikçileri, sosyalistlere saldırmaktan vazgeçmeyeceklerdir.  

Öte yandan Şili’nin yaşadığı derin ekonomik kriz, kriz nedeniyle seçim programında KOBİ’lere verilmek zorunda kalınan tavizler[1], senato ve mecliste merkez-sağın çoğunlukta olması Boric ve sosyalist solu önümüzdeki dönemde zorlayacak meseleler olarak duruyor. 

Boric’in seçim programına baktığımızda, yaşanabilecek zorluklara karşı halkın geniş kesiminin desteğini almayı hedeflediği görülüyor. Emekli maaşlarını yükseltme, çalışma saatini 40 saate indirme, artan oranlı vergi sistemi, öğrencilerin eğitim borcunun silinmesi ve eğitimin hak olarak görülerek ücretsizleştirilmesi, Kadın ve Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Bakanlığı’nın güçlendirilmesi, LGBTI+’ların haklarının verilmesi ve işletmelere trans işçi kotası konulması, tarım işçilerine yönelik iyileştirmeler vb. başlıkların bulunduğu program uygulandığı takdirde sosyalistlerin Şili halkıyla bütünleşerek baskıları ve zorlukları aşabilmesi oldukça mümkün.

Bütün bunlarla birlikte sokaktaki mücadeleyle pişmiş, özellikle kadın hareketi bütün dünyadaki kadın hareketlerinin direnişine öncü olmuş, işçileri ve emekçileri madenlerden tarlalara kadar mücadeleyi büyütmüş, keza üniversitesinden lisesine kadar öğrencileri dünyayı oynatmış Şili halkı zorlukları aşabilme yeteneği ve azminde olduğunu gösteriyor. Şili halkının dünyaya taşıdığı bu umudun ve mücadelenin 2022 yılında bütün işçilere, emekçilere ve halklara yayılma olasılığı oldukça yüksek.  

Umutla kuşanıp, temkinliliği elden bırakmadan mücadele büyütüldüğü takdirde neden olmasın? 

Dipnot:

[1] https://sendika.org/2021/12/sol-program-ve-talepler-uzerine-boric-silide-ne-vadediyor-640998/

17 Aralık 2021 Cuma

Krizin Sunduğu “Fırsat”: Komünist Özne

(El Yazmaları, 18 Aralık 2021)

İnsanlığın yazılı tarihinin önemli dönüm noktalarından birini yaşamakla kalmıyor, içinde bulunduğumuz koşullar doğrultusunda eyliyoruz da. Fakat koşulların istediğimiz şekilde olmamasından olacak, hâlimizin beter olduğu hissiyatı ağır basıyor ve çoğu zaman melal içerisinde sadece yaşadığımızı “biliyoruz”, eylediğimizi değil.

Yaşamanın eylemeden daha ağır basması ise tarihi değiştirebilecek “özne” olabilme olasılığımızı arka plana atmamıza, kısmen belirleyen ama büyük oranda belirlenen “nesne” olduğumuz bilincine dair yanılsamayı aklımıza nakşediyor. Ve bunun müsebbibi olan, insanlık tarihine kıyasla oldukça kısa olan yaşamında kriz içinde debelenen kapitalizm de, alternatifsiz olduğunu ve yarattığı bu durumu canlı yaşamın dünyadaki sonunu getirene kadar sürdüreceğini her geçen gün meydan okurcasına ilan ediyor, “yaşamı” devam ettiriyor.

Kapitalizmin sunduğu “yaşam”ın alternatifsiz olduğu (ya da tek alternatifinin dünyanın sonu olduğu[1]) düşüncesinin kitleler nezdinde ağır basmasının en önemli nedeninin, sosyalistlerin yaşadığı kriz ve bu kriz nedeniyle tarihsel rolünü eyleyememesi sonucu alternatifliğini “gösterememesi” olduğu ortada. Yaşanılan kriz nedeniyle, sosyalistlerin bu rolü eyleyecek “özne” olmanın gerekliliklerini ortaya koyacak bir hâlin olasılığı umudunu ve iddiasını vermekten “şimdilik” uzak olması, kapitalizmin sunduğu “yaşamın” alternatifsizliğinin yanı sıra insanlarda “özneden” çok “nesne” oldukları yanılsamalı bilincinin edinilmesine yol açıyor.

Sosyalistlerin Krizi

Sosyalistlerin krizini çeşitli tarihlere (Stalin’in iktidarı alması, neoliberalizmin ortaya çıkışı, SSCB’nin yıkılışı) atıf yaparak tahlil etmek mümkünse de, yapısını ele alarak ortaya koymak (tabi ki tarihselliğini göz ardı etmeden) daha elzem.

Sosyalizmin krizinin kendisini en açık bir şekilde gösterdiği mesele “alternatif” olma meselesi. Kapitalizmin Bill Gates’ten Ali Koç’a kadar sermayenin çeşitli kesimleri nezdinde bile eleştiriye uğradığı, meşruluğunu yitirdiği bir zamanda sosyalizmin alternatif olamamasının ardında SSCB deneyiminin yıkılması, Çin’deki dönüşümler vb.’den çok dönemin güncelliğinde kitlelere kılavuz olacak bütünlüklü bir ideolojik ve teorik alternatifi yaratamamasında yatıyor. Dünyanın dört bir yanında kitlelerin, özellikle 2008 krizinden itibaren, sokakları zapt ettiği göz önüne alındığında, krizin praksisten çok teoride olduğuna işaret ediyor.

Bu teorik kriz, “sınıfsal olmayan” hareketlerin güç kazandığı dönemde özellikle kendini iyice açığa çıkardı. 20. yüzyılın son çeyreğinden itibaren daha da ön plana çıkan kadın, ekoloji, LGBTİ+ gibi hareketlerden kimi ulusal hareketler gibi doğrudan “sınıfsal olmayan” hareketlere kadar, yaşanan sistem karşıtı hareketlenmelere sosyalistlerin genel olarak indirgemeci ya da eklektik yaklaşımı söz konusuydu. Bu hareketlerin oluşturduğu kitleselliği eklektik bir şekilde “siyasal özneye” yani partiye katmaya çalışma, küçük kazanımlarla sonuçlansa da hareketlerin sosyalizme mesafeli durmalarına neden oldu. Diğer yandan bu hareketleri “burjuva” hareketler olarak nitelendirip anti-kapitalist niteliklerini göz ardı eden sosyalistler ise “yaşam ağacının yeşili”nden donuk bir fanusa iltica ettiler. Bu iki tarzın yanı sıra SSCB’nin yıkılmasıyla post-Marksist düşüncenin güç kazanması, “sınıfsal olmayan” anti-kapitalist hareketlerin buraya yönelmesine yol açtı. Fakat kapitalizmin bu “sınıfsal olmayan” hareketlere verebileceği “hakları” onlardan “esirgemesi”, bu hareketlerin yüzlerini tekrardan sosyalizme dönmelerine sağlamış durumda. Burada “hakların” verilmemesi keyfi durumdan çok, sermaye birikiminin güncel gereksinimiyle bağlantılı.

Kapitalizmin yapısal krizinin ulaştığı boyutlardan dolayı, sermaye daha çok sömürüye ihtiyaç duymakta ve emek-gücü sömürüsü buna yetmemekte. Bundan dolayı ekolojik talan, kadını eve hapsederek ev-içi emeğini ücretsizleştirme, ulusal azınlıkların yaşadıkları toprakları sömürge haline getirerek “ilksel birikim” elde etme gibi politikaları da izlemek zorunda. Böylece“ sınıfsal olmayan” hareketlerde var olan anti-kapitalist nitelik daha ağır basmakta ve bu hareketler kendilerini anti-kapitalist alanda konumlandırarak inşa etmekteler. İşte bu nokta sosyalistlerin hem krizini hem de “fırsatını” imlemekte.

Sosyalistler anti-kapitalist alanda konumlanan bu dinamiklerin özgünlüklerini korumalarını sağlayarak komünist bir özneyle dolayımlarını sağlayabilirse krizden çıkma fırsatını gerçekleştirebilir.

Bu dolayımın sağlanmasında ise işçi sınıfının öncülüğü esas nokta. İşçi sınıfının öncülüğü meselesi komünist bir ezber ya da amentüden değil, “üretimin” somut ve belirleyici gerçekliğinden dolayıdır. Tarihte hiçbir üretim biçiminin ulaşamadığı boyuta ulaşan kapitalizm, bütün şeyleri metalaştırmakla birlikte insanların neredeyse çoğunu da işçileştirmiş durumda.

Dünyanın çalışabilir nüfusunun çoğunluğu emek-gücünü satmak zorunda. Bu durum aynı zamanda “sınıfsal olmayan” hareketlerin ve onun öznelerinin “sınıfsallaşmasına” da yol açıyor. Ve “sınıfsallaşma”, bu hareketlerin komünist bir özneyle dolayım kurarak eklektik olmayan bir bütünleşmenin gerçekleşmesini sağlıyor.

Burada bu dinamiklerin özgünlüklerini koruyarak dolayımda bulunmaları, eklektik bir yapının oluşmasını engellemekle birlikte güçlerini kayıpsız ve yaratıcı bir şekilde komünist özneye katarak anti-kapitalist alanı güçlendirmelerini sağlıyor. Bu “özgünlük” kapitalizm sonrasındaki durumda da “konformizmin” oluşmasını engelleyerek devrimci dinamiklerin “uyanık” kalmasını da sağlama potansiyeli taşıyor.

Böylece devrim öncesinde ve sonrasında, devrimci dinamizmin “garantiye” alınması sağlanmakla birlikte içinde bulunulan somut koşullar doğrultusunda praksisin gerçekleşmesi imkanı doğuyor. Ve bu praksisten doğru komünist öznenin inşası da.

Öte yandan anti-kapitalist hareketlerin dolayımlarla ilişkileneceği komünist öznenin inşasında da “yeni durumlar” mevcut. Artık işçi sınıfının “mavi yakalı”lıkla sınırlı kalmayarak farklı renklerde yakalara kavuşması, komünist öznenin çeşitli örgütlenmelerle sınıfla bütünleşmesini gerektiriyor. Sadece sendikalar veyahut parti hücreleriyle sınırlı bir örgütlenmenin bu renkleri ve çeşitliliği kapsayamayacağı ortada olduğundan, sınıfın kendinde ve kendisi için sınıf olma praksisini sağlayacak, somut tarihsel koşullara uygun farklı örgütsel yapılanmalarla komünist öznenin kuracağı dolayımlar acil ve tarihsel bir ihtiyaç olarak önümüzde duruyor. Keza krizi aşmak için de gereken güncel hamleler de ancak aynı yönelim içinde olursa kalıcı ve sonuç alıcı olacaktır.

İşte, bu ahval ve şerait içinde komünist öznenin oluşması hem mümkün hem de acil bir gereksinim. Ve bu özne, esas olarak somut tarihsel koşullarla bütünleşmiş Marksist-Leninist bir parti ve onun kendisini içine yerleştireceği anti-kapitalist alan olacaktır. Bu da son günlerde özellikle Türkiye’de tartışılan “sol ittifak” meselesinin önemini ve ciddiyetini gösteriyor.

Bu nedenle çubuğu Türkiye’deki ittifak tartışmalarına bükmekte fayda var.

İttifak Meselesi

Kimi gazetelerde çıkan ve hızlıca yalanlanan “sol ittifak” tartışmalarının ateşi düşse de koru hala yanmaya devam ediyor. Korun yanmasını sağlayan ise yukarıda bahsettiğim somut tarihsel koşullar. Bu koşullar dünyada olduğu kadar Türkiye’de de komünist bir özneyi zorunlu kılıyor. 15 Temmuz darbe girişiminin ardından yaşanan devlet krizi, talan ve yağma üzerinden kurulan Türkiye burjuvazisinin yaşadığı birikim krizi, Aleviler ve Kürtlere yönelik bitmeyen inkar ve asimilasyon politikaları, kadınlara yönelik şiddetin fiilen soykırıma varması, ekolojik talan nedeniyle Anadolu coğrafyasının yaşanılamayacak hale getirilmesi vd. gelişmeleri ve buna karşı işçilerin, kadınların, halkların ve ekolojistlerin direnişlerini gözümüzün önüne getirdiğimizde komünist öznenin inşasında geç bile kalındığını, hatta halkın sosyalistlerin de önünde olduğunu görüyoruz.

Bu geri kalmada da, yukarıda bahsedildiği üzere, kriz halinin etkin olduğu ve olmaya devam ettiği görülüyor. Kriz hali, işçi sınıfının yanı sıra anti-kapitalist hareketlere de eklektik yaklaşmanın yanı sıra, ve belki de daha çok, sosyalistlerin birbirlerine yaklaşımında kendini gösteriyor. Geçtiğimiz yıllarda yıllarda kurulan ittifaklara baktığımızda bir sol-sosyalist odak yaratmaktan çok eklektik, kimi zaman “meclis aritmetiğine” sıkışan, tarihselliği oluşturan değil günü kurtaran bir yapıda olduklarını görüyoruz. Ve “yapısallığın”, içinde bulunduğumuz tarihsel anın ihtiyaçlarının dayatmasına rağmen ısrarla savunulduğu görülüyor. Bu “yapısallık” kısa vadede kimi kazanımları sağlama ihtimali olsa da orta ve uzun vadede (hatta kısa vadede de) tasfiyelere yol açma ihtimalini önemli oranda barındırıyor. Çünkü tarihsel koşulların zorunlu kıldığı praksisi gerçekleştiremeyen özne, o tarihsel koşullar ve bu koşullara uyum sağlamış özne tarafından nesne haline getirilerek tüketilirler. Bu tüketilme de öznedeki yanılsamalı nesne bilincini derinleştirerek özne olma praksisini ortaya koymasını belirsiz bir tarihe ertelemenin yanı sıra sadece nesne olarak yaşayabilme şansını tanır. Dolayısıyla özne olmada, özellikle komünist özne olmada ve eylemede ısrar, sadece yaşamanın getirdiği bir mecburiyet değil kendisi olarak var olabilmenin de zorunluluğudur.

“AKP ve başkanlık sistemi yıkılmalıdır” söylemini esas alarak kendisini bununla sınırlayan, fiiliyatta restorasyona yanlayan politik çizgi ise nesneleşme olasılığının ciddi boyutlarda olduğunu gösteriyor. Bir yanıyla bu söylem, halkın büyük çoğunluğunun rızasını alsa da, praksiste anti-kapitalist hareketlerle dolayım içinde komünist öznenin doğrudan inşasına değil de, bu inşanın restorasyondan gelecek kırıntılarla “kolay” olmasını sağlayacak zeminin yaratılması gibi yanılsamaları güçlendirme ihtimalini taşıyor. Hem kırıntılardan oluşan zeminin kayganlığı hem de kırıntıların esasen restorasyoncu özne tarafından belirlenecek olması “nesneleşme” gibi tehlikeli bir potansiyeli barındırıyor.

Diğer yandan bu söylem, AKP’nin son derece başarıyla uyguladığı neo-liberal ekonomi politikalara ve son aşamasına ulaştırdığı faşizmin kurumsallaşması sürecine karşı siyasal hatla bütünleştirildiği takdirde özneleşmeyi sağlayabilir. Bu siyasal hat, AKP iktidarı boyunca irili ufaklı direnişleri hiç bitmeyen işçi sınıfının öncülüğünde ve Türkiye sermayesinin uygulamaları nedeniyle dünyadaki benzerlerine nazaran kapitalizm karşıtlığı daha ağır basan anti-kapitalist alanların kendi özgün konumlarıyla özne olarak var oldukları demokratik cumhuriyet programıdır, bir siyasal ve toplumsal yönelimdir. Siyasal hattı oluşturan öznelerin anti-kapitalist niteliklerine rağmen buradaki “demokratik” vurgusu çelişkiyi ya da aşamacılığı işaret etmemekte. Siyasal alandaki despotik devlet yapılanması ve kapitalizmin bekası için bunun vazgeçilmez olması, anti-kapitalistlerin “demokratiklik” vurgusunu sahiplenmesinin bir çelişki değil gereklilik olduğunu gösteriyor.  Bununla birlikte kurulacak “demokratik” cumhuriyet, işçi sınıfı ile anti-kapitalist öznelerin öncülüğünde kurulup, onların kendinde ve kendileri için özne olmalarını sağlayacak zemini kırıntılardan değil praksisten doğru yaratacağı için, sosyalizme giden yolun ta kendisi olacaktır[2], uzun süre beklenilecek bir merdiven basamağı değil.

Dünyadaki ve Türkiye’deki somut tarihsel koşullar komünist öznenin inşasının yolunun çok açık olduğunu gösteriyor. İşçi sınıfının öncülüğünde ısrar, anti-kapitalist alanlarla kurulacak örgütsel dolayımlar ve ortaya konulacak mücadeleler, Türkiye özelinde demokratik cumhuriyet ve bu cumhuriyetin omurgası olacak bir demokratik anayasa talebi odağında oluşturulacak program bu yolu oluşturacak mihenk taşları olacaktır. Taşların döşenmesinde gösterilecek praksisin gereklilikleri ise Türkiye’deki komünist öznelerde potansiyel olarak fazlasıyla bulunmakta. Şimdi mesele bu potansiyeli gerçekliğe dönüştürecek özne olmanın iradesini ve ısrarını göstererek praksise dökmekte.

Dipnotlar:

[1] “Kapitalizmin sonunu hayal etmek dünyanın sonunu hayal etmekten daha zor” demişti Fredric Jameson.

[2]https://elyazmalari.com/2020/06/16/fuwanin-lenin-elestirisi-baglaminda-marx-engels-ve-leninde-demokratik-cumhuriyet/

30 Kasım 2021 Salı

HDP’nin Deklarasyonu ve Çağrısı

(Toplumsal Özgürlük, Aralık 2021 sayısı)

Kurulduğu günden bu yana devletin türlü türlü baskısına ve şiddetine maruz kalan Halkların Demokratik Partisi (HDP), bütün zorluklara rağmen mücadelesini kararlılıkla sürdürüyor. Geçtiğimiz Eylül ayının sonunda açıklanan 11 maddelik “Adalete, Demokrasiye, Barışa Çağrı Deklarasyonu” ile de kriz içerisindeki siyasal sisteme müdahalede bulunan HDP, bu minvalde demokratik kitle örgütleri ve siyasi partileri ziyaret ederek destek çağrısında bulunuyor. 

“Güçlü demokrasi” 

Deklarasyonun ilk maddesinin başlığı “güçlü demokrasi”. Bu başlık altında restorasyon cephesinin “güçlendirilmiş parlamenter sistemi” önerisine destek verircesine “demokratik parlamenter sistem” vurgusu öne çıkartılıyor. Ek olarak da Meclis’in “diyalog ve çözüm zeminini kurarak, demokratik müzakere yöntemleriyle tüm toplum için geleceğin kazanılmasına önayak ve odak” olması gerektiği vurgulanıyor. Fakat diğer yandan da yerel yönetim ve katılıma biçilen önemli rol oldukça önemli. AKP-MHP’nin faşizmi inşa çabalarına öz örgütlenmeleriyle ve direnişleriyle darbe vuran halk güçlerini ve bu güçlerin oluşturduğu/oluşturacağı meclisleri daha fazla esas alan bir “güçlü demokrasi” başlığı, HDP’nin verdiği demokrasi mücadelesinin içeriğini de zenginleştirebilirdi. 

Halkı esas almak 

Deklarasyonun diğer başlıklarında ise HDP’nin sistem dışı yönelimlere sahip olmayı sürdürdüğünü gösteriyor. Belediyelerden üniversitelere uzanan kayyım anlayışına karşı halk iradesi vurgusu, İstanbul Sözleşmesi’nin yeniden geçerli hale getirilmesi, ekolojik tahribata karşı alınacak tedbirler ve demokratik anayasanın istemi bunun göstergesi. 

İktidarın, deklarasyon metnine, HDP üzerindeki Demokles’in kılıcını daha fazla sallayarak cevap verdiği görülüyor. HDP’ye kapatma davası açan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Bekir Şahin, esas hakkındaki görüşünü Anayasa Mahkemesi’ne sunarak kapatılma talebini ve 451 partiliye siyasi yasak istemini tekrarladı. Her ne kadar kapatılma talebi, AKP’nin seçim aritmetiği ve MHP’nin “özel” isteğiyle bağlantısı olsa da devletin başta Kürt halkı olmak üzere devrimci-demokratlara değişmeyen bakışının bir tezahürü olduğu ortada. Bununla birlikte Kürt halkının dört bir yanda direnişini sürdürdüğü, Türkiye’de ise başta kadınlar olmak üzere halkçı güçlerin direnişinin gün geçtikçe arttığı ve AKP-MHP iktidarının sonunu getirmeye önemli bir aday olduğunu ortaya koyduğu bu tarihsel günlerde HDP’nin koyacağı mücadele özel bir önem kazanıyor. HDP’nin deklarasyonu -kimi sistem içi vurgularla birlikteönemli içerikleri barındırarak halkın demokrasi mücadelesinin öznesi olma iddiasını sürdürme iradesine işaret ediyor. Sıra her zaman olduğu gibi önümüzdeki süreçte de bu iradeyi ortaya koymada. 

21 Kasım 2021 Pazar

Hikmet Kıvılcımlı’nın Hegel’i

(El Yazmaları, 22 Kasım 2021)

U zun yıllardır üzerinde çalışılan, Hikmet Kıvılcımlı’nın Hegel üzerine yazıları geçtiğimiz aylarda kitaplaştırılarak NotaBene Yayınları tarafından yayımlandı. Hamza Tığlay’ın Osmanlıcadan çevirdiği, Ahmet Kale’nin yayına hazırladığı kitap[1], Hikmet Kıvılcımlı’nın sadece Türkiye sosyalist hareketi içerisindeki özgün konumunu perçinlemekle kalmıyor, Hegel’in Marksist açıdan yorumlanmasına da önemli bir katkı sunuyor.

Hegel’in “Fikir”inin Maddiliği

Sosyalist literatürün büyük bir çoğunluğunda Hegel’in düşünceleri, idealist bir filozof olduğu gerekçesiyle benimsenmez ve genellikle salt eleştiriye tutululur.[2] Eleştiriler de genellikle Marx’ın Hegel’i eleştirdiği ve “ayakları üzerine oturttuğu” düzlem üzerinden gerçekleşmiş ve Hegel’in içerilmesi ya da kapsanması pek mümkün olmamıştır.

Kıvılcımlı’da ise Hegel’in eleştirisiyle birlikte onun kapsanması ve içerilmesine yönelik özel bir çaba olduğunu görmekteyiz. Hegel’in objektif olarak materyalist, sübjektif olarak idealist olduğunu belirten Kıvılcımlı, Hegel’in “Fikir”[3] kavramının aslında madde olduğunu ifade eder. Kıvılcımlı’ya göre hakiki kavram, gerçekliği veren ve gerçekliğe sahip olan kavramdır. Bu yüzden Hegel’in Fikir’i düpedüz maddedir.[4] Çünkü kavramın gerçekleşmesi, evrensel olarak somutlaşmasını gerektirir. Fikir ise kavram + gerçekleşmedir. Hegel’in gerçeği somutun gerçeği, bilimin gerçeğidir.[5] Bizim dışımızdaki maddi gerçeklik, içimizdeki Fikir’in dışarılaşmasıdır. Dolayısıyla kavramın gerçekleşmesi onun somut bir biçim almasıdır. Somut biçim, kavramından ayrı değil, onun bilgisi içindedir.[6] Dolayısıyla “Fikir” ancak maddeleştiği takdirde “gerçekleşebilir”. Böylece Kıvılcımlı Hegel’in düşüncesindeki maddiliği ortaya koymaktadır.

Hegel’in idealist bir filozof olduğunu belirten Kıvılcımlı, Hegel’e göre gerçekliğin, Fikir’in kendisini gerçekleştirmesi için geçirdiği süreçte bir anlık durum olduğunu belirtir.[7] Bu gerçekliğin her alanı, olayların süreç halinde gidişleriyle belirli olur ve kendisini var kılar.[8]

Süreç ise Hegel’e göre üç an’dan oluşmakta: Tez, antitez, sentez. Kıvılcımlı’ya göre Hegel, tez-antitez-sentez’i birer mutlak olarak değil moment yani an olarak görüyordu. Fikir (ya da Ruh) kendisine ulaşırken bu momentlerden geçiyordu. Tez momentinde Fikir gerçekleri sadece fark eder, duyumsar, kayıt eder; ama zıtlıklar henüz ayırt edilmemiştir ve Fikir pasiftir, “kendisi”dir. Antitez momentinde ise olaylar arasındaki çatışma kavranılır. Fikir zıtlıkları ve çatışmayı kavrar ve gerçeğin kanunlarını bulmaya çalışır, aktiftir ve kendisi içindir. Sentez momenti antitezin inkârı olur, yani tezin inkârının inkârı. Burada Fikir gerçeğin kanunlarını bulur ve görür. Bir anlayış gerçekleştirir, kendisi ve kendisi için olur Fikir. Fakat süreç bununla kalmaz, sonrasında sentez tez olarak sürece devam eder.[9]

Fakat Kıvılcımlı’ya göre Hegel şimdinin geçmiş ve gelecek arasındaki bağını kurmadığından, Fikir’in kendini var kıldığı şimdiki An’ı esas alır. Böylece Hegel gelişim sürecini ve bu süreçte oluşan birikim ve atlayışları da göremez. Ancak Marx ve Engels “zaman” olayını ekleyip Hegel’in felsefesini ayakları üzerine koyarak bunu gerçekleştirmiştir.[10]

Kıvılcımlı, Hegel’in idealistliğini ve tez-antitez-sentez sürecini ardışık bir şekilde koyuşunu görmekle birlikte, bunun içerdiği diyalektik ve maddeci kısımları da ortaya koyar. Böylece Hegel’den Marx’a uzanan yolun kimi yapı taşlarını görürüz.

Hegel’in Maddi Koşulları

Kıvılcımlı’nın, Hegel’in içinde bulunduğu maddi koşullara özel bir önem verdiğini ve Hegel’in düşüncesinde bu maddi koşulların belirleyici olduğunu özellikle vurguladığını görmekteyiz.

Kıvılcımlı, derebeyi artığı geri Almanya’da henüz uluslaşma süreci gelişmediği için Hegel’in ekonomi temelini, sınıf ilişkilerini göz önünde tutmadığını ifade eder. Bu yüzden Hegel her şeyi düşünceyle çözmek zorunda kalmıştır.[11]

19. yüzyıl Alman filozofları, işveren sınıfının çıkarları için derebeyliğin baskılarını seve seve katlanmayı buyuruyordu. İşveren sınıfı çıkarlarını hükümdardan “dileniyordu”. Evrensel devlet mutlakıyet idi. Din demek devlet demekti ve devlet moral duygusu, moral duygusu da din duygusu üzerine yaslanırdı. Ve 19. yüzyıl başlarındaki Alman filozofları için Akıl, “pısırık” Alman işveren sınıfının derebeyi artığı Prusya ağalarını ve krallarını baş tacı edip ılımlılaştırmaktı. Bu nedenle Kıvılcımlı’ya göre Hegel’den başka akıl beklenemezdi.[12]

Diğer yandan Hegel, binlerce yıldır gelen “Ruh”un maddeye üstünlüğü, “Fikir”in mutlaklığı düşüncesinin dayatmasından azade olamazdı. Avrupa’da kapitalizm hızla ilerlerken, Almanya’da yarı güçlü olan büyük derebeyleri kilisenin mülklerini talan ederek tam güçlü durumuna geçmişti. Fakat ekonomi kapitalizme uygun olmasa da, kapitalizmin oluşturduğu fikirler Alman düşüncesine yığılmıştı. Alman düşünürlerine felsefe yapmaktan başka bir şey kalmamıştı ve Hegel her şeyi Fikir’den çıkaracaktı.[13]

Hegel’in Tarihsel Maddeciliği

Kıvılcımlı’ya göre Hegel, kapitalizmin hızlı geliştiği İngiltere ve Fransa’yı “kitaptan” okumuş, Alman dünyasına da sosyal davranışla katılmamış ve böylece “çağdışı kalmış bir düşünür” olmuştur. Bu durum Hegel’in geçmiş ve geleceği birleştirerek kendi çağında yaşamayı denemesine yol açmıştır. Fakat bu da süreci zaman dışına atması anlamına gelir, ki bu onun eksik yanıdır. Hegel, yarın ve bugün için dayanıklı düşünceyi dünün doğru kavranışında bulur ve bu nedenle antika tarihi sıkı incelemiştir. Sübjektif düşünceleri tarihin gerçekleriyle karşılaştırıp tartması ise onun artı yönüdür. Ve Hegel sosyal olayları tarihsel gerçekliği içinde alırken, Evrensel, Ruh, İrade ve Hürriyet’i tarihsel bir süreç içine sokar. Böylece haberi olmadan tarihsel maddeciliğin habercisi olur.[14]

Kıvılcımlı, Hegel’i içinde bulunduğu tarihsel koşullar düzleminde ele almakla kalmamış, tarihsel maddeciliğin habercisi olarak taltif de etmiştir. Fakat bu “taltif” eleştiriden azade değildir. Kıvılcımlı Hegel’in maddi yaşamdan “soyutlaştığı” noktaları vurgulayarak eksi yönlerini de ortaya koymuştur. Böylece düşünürleri içinde bulundukları tarihsel koşullar çerçevesinde değerlendirmenin önemini de göstermektedir Kıvılcımlı.

Hegel ve Devlet

Hegel’in Prusya devletini “savunması”, sosyalist literatürde önemli tartışma başlıklarından birisi olmuş ve Hegel’in sertçe eleştirilmesine yol açmıştır.

Kıvılcımlı’ya göre ise Hegel’in “savunması” zorunlu bir neden taşımaktadır.

Kıvılcımlı, Fransız İhtilali’nin “terör dönemine” ulaşması nedeniyle Hegel’in devrime dair umutlarını yitirdiğini ifade eder. Öte yandan Napolyon’un başarısını gören Hegel, mutlak ruh kadar güçlü bir iktidar görmek istemiştir. Kapitalizmin toplumu yoksulluğa itmesinden dolayı ondan nefret eden Hegel, Alman halkını kapitalizmden “koruyacak” bir devleti savunmuştur. Bu devlet ise o zamanki geri kalmış ve dağınık Almanya’da pısırık Alman burjuvazisinin geri ve dağınık çıkarlarını onlara rağmen sağlayacak tek güç, Prusya ağalarının devleti olacaktır.[15]

Kıvılcımlı’ya göre Hegel, devleti bir baskı aracı olarak görmekle birlikte, her sınıfın kendi emek örgütünü kurmasını sağlayan bir kolektivizm olarak da gördüğünü belirtir. Fakat Hegel işçi sınıfının mücadelesini göremediği için böyle bir tanımlamaya gitmiştir. Bu nokta aynı zamanda Hegel’in modern kapitalist medeniyetin kişi ile toplumun arasını açtığına dair sezgisini de gösterir. Fakat Marx gibi bunu sosyal determinizm olarak koyamadığı için, Hegel Fransız Devrimi’nin demokrasi denen modern anarşiyi getirdiği için kapitalizmin iflas ettiğini düşünür.[16]

Kıvılcımlı, İngiltere’deki kapitalizmin gelişimi burjuva maddeci filozofların umdukları gibi yeryüzüne mutluluk ve ahenk getirmediği için Hegel’in ekonomiye de inançsızlık ve alerji beslediğini ifade eder. Hegel İngiltere’de gerçekleşen kapitalizmin gelişiminin zamanla Almanya’ya geleceğini fark etmemiştir. Hegel’e göre “mekân” farklılığından dolayı Almanya’da kapitalizm gerçekleşmeyecekti. Yani tarihin tecellisi zaman değil mekân içinde gerçekleşiyordu. Bu nedenle Kıvılcımlı, Hegel’in zaman inkârı etmesi nedeniyle materyalist olamadığını belirtir. Ek olarak  Hegel, toplumda ekonominin üst yapıyı belirlediğini göremediği için de materyalist olamamıştır.[17]

Böylece Kıvılcımlı Hegel’in maddi koşulların getirdiği zorunluluklardan dolayı Prusya devletini savunduğunu belirtir. Nitekim Hegel, işçi sınıfını göremediği için kapitalizmin kötülüğünden halkı kurtaracak özne olarak Devleti görmüştür. Ona göre birey bu devletin üyesi olursa kötülüklerden kurtulabilecektir.[18] Fakat çağının çocuğu olan Hegel, sosyal sınıflar henüz doğmak üzere olduğu için, bu Prusya devletini savunmak zorunda kalmıştır.

Kıvılcımlı, Hegel’in idealist bir filozof olmakla birlikte Alman felsefesindeki mistik bulutu kaldırmayı istediğini sıklıkla belirtir. Fakat Hegel’in yaşadığı zamanda modern sosyal sınıf henüz doğmak üzere olduğu için bunu başaramıyordu. Bununla birlikte Hegel, Marksizmin üzerinden yürüyeceği yolun taşlarını döşeyerek önemli bir hizmette bulunmuştur. Kıvılcımlı’nın deyişiyle “Hegel, filozof labiretinden kendisi çıkıp kurtulamadıysa bile, oradan aydınlığa çıkmanın ip ucunu, ifşa yolunu gösterdi.”[19]

Dolayısıyla Hegel’i, Kıvılcımlı’nın da işaret ettiği üzere, eksi yönlerine işaret etmekle birlikte artı yönleri ve Marksizme açtığı yol üzerinden içermek, sadece geçmişle bir “hesaplaşma” açısından değil geleceği inşa açısından da önemli katkı sunacaktır.

Dipnotlar:

[1] Kıvılcımlı, Hikmet (2021). Hegel ve Felsefe Notları. İstanbul: Notabene Yayınları.

[2] Her ne kadar önemli Hegelyan Marksistler olsa da literatürün büyük çoğunluğuna Hegel eleştirisinin hakim olduğunu söyleyebiliriz.

[3] Kıvılcımlı Hegelci kategoriler büyük harfle yazmayı tercih etmesine sadık kaldım.

[4] Kıvılcımlı, a.g.e., 51-52.

[5] Kıvılcımlı, a.g.e., 57.

[6] Kıvılcımlı, a.g.e., 53.

[7] Kıvılcımlı, a.g.e., 48-49.

[8] Kıvılcımlı, a.g.e., 75.

[9] Kıvılcımlı, a.g.e., 70-77.

[10] Kıvılcımlı, a.g.e., 139-140.

[11] Kıvılcımlı, a.g.e., 82.

[12] Kıvılcımlı, a.g.e., 86-87.

[13] Kıvılcımlı, a.g.e., 134-136.

[14] Kıvılcımlı, a.g.e., 98-102.

[15] Kıvılcımlı, a.g.e., 119-123.

[16] Kıvılcımlı, a.g.e., 115, 120.

[17] Kıvılcımlı, a.g.e., 116.

[18] Kıvılcımlı, a.g.e., 124-125.

[19] Kıvılcımlı, a.g.e., 131.

11 Kasım 2021 Perşembe

Lambadan Çıkarılan Operasyon Cini İktidarı Zorluyor

(El Yazmaları, 12 Kasım 2021)

Bir süredir belirli bir statükoya ulaşmış olan Suriye’deki savaş hali, bölgesel güçlerin eskimeyen “yeni” hamleleriyle teste tabi tutuluyor. Krizler silsilesi içinde debelenen AKP-MHP iktidarı, hem krizini çözmek hem de Türkiye devleti ve sermayesinin kazanımlarını korumak ve genişletmek adına testin uygulayıcısı olmaktan çekinmiyor. Geçtiğimiz Ekim ayının ortasından itibaren artan Rojava’ya operasyon söylemlerinin TBMM’den çıkan tezkereyle somutlaşması sonucunda testin uygulanmasında teknik olarak bir engel kalmadı. Fakat küresel güçlerin varlığı ve gücünün yanı sıra statükoyu korumadaki “hassasiyetleri”, engelin sadece teknik olmadığını gösteriyor.

Seçenekler ve Hayaller

Devlet kriziyle birlikte sürekli derinleşen siyasal krizi çözmek için daha önce iki defa Rojava’ya operasyonlar düzenleyen AKP-MHP iktidarı, tekrardan bölgeye yönelmiş durumda. 25-30 km’lik şerit ısrarından vazgeçmeyen iktidar, ülkenin güvenliği şiarıyla “muhalefet” partilerini ardında dizebilmişti. Son tezkerede ise CHP’nin “hayır” oyuyla karşılaşan iktidar, bu oyu görmezden gelmeye çalışsa da operasyon için düzen içerisinde bir asabiyet sağlayamadığının farkında. İktidar doğru bildiği yoldan ilerlese de bu farkındalık, hızlı ve sert adımlar atmasını engellemiş durumda. Aynı zamanda ordu içerisindeki mırıldanmalar ve ekonomik durumun her geçen gün hızla kötüye gitmesi de operasyonun gerçekleşmesini geciktiren etmenlerden. Fakat masada diğer seçenekler de mevcut.

Bu seçeneklerin başında ise (çeşitli adlar alan ve en son Suriye Milli Ordusu olan) cihatçı çetelerin cephenin önünde olduğu bir operasyon geliyor. Nitekim Al-Monitor’a verdiği röportajda[1] SDG Genel Komutanı Mazlum Kobane Rusların kendilerine böyle bir bilgi verdiklerini ve hazırlık yaptıklarını belirtti. Bu seçenek olası ekonomik ve siyasal kayıplar açısından iktidar için çok uygun.

Öte yandan kazanılacak bir zaferde ise ülke içi siyasetteki kazanımların yanı sıra bölgedeki itibarın kısmen de olsa artma ihtimali mevcut. Ayrıca cihatçı çetelerin alacağı zaferin Esad iktidarının kesin zaferini engellemenin yanı sıra Esad’ı devirme “umutlarını” yeşertebileceği hayali de bu seçeneğin öne çıkmasını sağlıyor.

Hayaller güzel ve umut verici olsa da gerçekler hayallerin değil yeşermesine, uç vermesine bile imkân tanımayacak kadar sert. Çetelerin birbirleriyle yaşadıkları çatışmalar, TSK’ya yönelik cihatçı çetelerin saldırıları, SDG’nin giderek büyümesi ve ordu niteliğini kazanması, Rusya’nın çeteleri sık aralıklara havadan vurması hayalleri darbeleyen sert gerçeklikler. Bu da cihatçı seçeneğin pek da vaatkâr olmamasını sağlıyor.

Bir diğer seçenek ise Rusya ile anlaşarak operasyon yapılması. Soçi mutabakatı doğrultusunda Rusya’nın onayıyla operasyonlar düzenleyen iktidar, ilk iş olarak Moskova’nın yolunu tuttu. Eylül sonunda gerçekleşen Erdoğan-Putin görüşmesinden beklenen sonucun çıkmaması iktidarı sahada çözüm aramaya yöneltmişti. Fakat Suriye ve Rusya’nın İdlib’e yönelik hazırlıkları ile Türkiye’nin Suriye’den çekilmesine dair sözlerin Şam ve Moskova’dan yüksek sesle dile getirilmesi çözümün sahada olabilme ihtimalinin düşük olduğunu ortaya koydu. Dolayısıyla öncekiler gibi Rusya ile bölgelerin alışveriş edilmesiyle bir operasyon gerçekleşmesi ihtimali oldukça düşük.

Moskova Sınırlıyor

İhtimali düşüren nedenlerin başında ise Rusya’nın hesapları geliyor. Suriye’de Esad’ın devrilmesini engelleyen ve bu başarıyla ile Orta Doğu’ya geri dönen Moskova, sınırlı askeri ve ekonomik gücünün farkında olarak sağlam adımlarla ilerliyor. İlerlemesini engelleyecek pürüzlere yoğunlaşıp onların oluşmasını engellemeye çalışan Rusya için Türkiye artık bir “mesele”. Türkiye’nin Suriye’deki varlığının hem Esad’ın iktidarının sürekliliğini tehdit etmesi hem de Kürtlerle Rusların anlaşmasının önünde engel olması, Türkiye “mesele”sinin giderilmesi gerektiğini gösteriyor. Rusya’nın bunu hızlıca yapabilme kapasitesinin olmaması da Moskova’yı sınırlamalarda bulundurmaya itiyor. Bu nedenle Türkiye’yi operasyon konusunda sınırlayan Rusya, benzer şekilde Kürtlere de uyarılarda bulunuyor.[2]

Türkiye’nin Suriye’de daha fazla alana sahip olduğu takdirde “çıkarılmasının” güç olacağının farkında olan Rusya’nın bu operasyona izin vermesi oldukça zor. Nitekim Mazlum Kobane’ye verilen sufle de buna işaret ediyor.

Sonuç olarak Türkiye’nin operasyon yapabilme ihtimali bulunsa da bunun oldukça düşük olduğu görülüyor. Operasyonun gerçekleşmesi halinde elde edilecek kazanımların “Pirus zaferine” benzer olma olasılığı yüksek. Çünkü elde edilecek zaferin ekonomik maliyeti, zaten dibe vurmaya yakın Türkiye ekonomisinin krizini daha da derinleştirecek ve iktidarın hızla azalan kitle desteğini yok edecektir. Diğer yandan operasyonun gerçekleşmemesi de AKP-MHP iktidarının yanı sıra Türkiye sermayesinin Orta Doğu’daki arzularının ve hayallerine darbe vuracaktır. Ayrıca Suriye’deki sıkışmışlığın yanı sıra Rusya ve Suriye’nin Türkiye’yi çıkması için zorlamaya başlaması da iktidarın ülke içinde ve uluslararası alanda manevra alanını daraltacaktır.

Dolayısıyla binbir gürültüyle lambadan çıkartılan “operasyon” cini AKP-MHP iktidarının Frankenstein’ına dönüşerek hayatını tehdit ediyor. Lambadan çıkan onlarca kriz cinini geri sokmayı başaramayan iktidarın ölümünün operasyon cininden olmasa bile, onun etkisiyle olabilme ihtimali oldukça yüksek. Tabi devrimci-demokratik güçlerin mücadelelerini yükseltmesi şartıyla.

Dipnotlar:

[1] https://www.al-monitor.com/tr/originals/2021/11/syria-kurdish-commander-assured-washington-turkey-wont-invade-again#ixzz7BozC6ivO

[2] https://haber.sol.org.tr/haber/lavrovdan-kurt-sorunu-aciklamasi-amerikali-meslektaslarimiza-kanmayin-318050

27 Ekim 2021 Çarşamba

“Özenle” Korunan “Ortaklıklar” Sürerken “Pervanelerin” Ân’ı Yaklaşıyor

(El Yazmaları, 28 Ekim 2021)

G eçtiğimiz haftalarda yaşanan gelişmeler şimdinin gelişmeleri içerisinde unutulmaya başlansa da siyaset ateşini harlayan kıvılcımlar olarak yerlerini aldılar. Siyasal, ekonomik ve devlet krizinin çözüleceğine dair elle tutulur bir ümidin olmaması ise bu ateşin bırakalım sönümlenmesini, kendisine yaklaşanın yanmayı göze alması gerektiğine işaret ediyor. Yapısı gereği bu ateşlerin müsebbibi olan sermaye sınıfı ve onunla bağlaşık olan siyasal özneler ateşle ve birbirleriyle dans etmeyi sürdürebilme becerisini gösterebiliyor.  

“Ortaklık” ve “İhtiyat” 

TÜSİAD’ın eleştirileri, Büyükelçiler krizi, döviz kurlarının yanı sıra benzin fiyatlarının yüksek oranda artması, faizin beklenilenden daha fazla indirilmesi, CHP’nin tezkereye hayır demesi gibi gelişmeler, sermaye kesimleri ve devlet klikleri arasında uzun zamandır süren çatışmaların bir üst düzeye taşındığını açıkça gösterdi. Kapitalizmin dünyada yaşadığı yapısal krize ek olarak Türkiye sermayesinin yaşadığı birikim krizinin derinleşmesi, sermaye kesimleri arasındaki çatışmaları şiddetlendirmeyi sürdürüyor. 

Dolayısıyla döviz kurunda veya faiz indiriminde yaşanan “küçük” gelişmeler, daralan pastadan pay alma sürecinde “büyük” önem taşıyor. Ayrıca bu noktadaki gelişmeler ekonomik alanda bir hakimiyet geliştirme ve pastasını büyütme gibi kaygıların yanı sıra uluslararası sermayeye yedeklenme açısından da gerekli.  

Finansal alanda yaşadığı krizden ötürü sıcak para akışının maziyi yad edecek biçimde düşük derecede olması hem uluslararası sermayeyi hem de Türkiye sermayesini artı-değerin kaynağına yani üretimde elde edilecek sömürüye yöneltmekte. Bu durum sermaye kesimlerinin işçi sınıfından elde edilecek mutlak veya göreli artı-değerin büyütülmesi konusunda “ortaklaşmalarını” sağlıyor. 

Ortaklık derinleşen kriz nedeniyle sarsıntılar geçirse de var olan zeminin kaybedilmemesi ve sermayenin ayakta kalmayı sürdürmesi hassasiyeti nedeniyle önümüzdeki süreçte de kimi sarsıntılara rağmen devam etme olasılığı taşıyor. Bu nedenle sermaye açısından ortaklık zemini sürdüğü ve bir denge sağlanabildiği sürece kısa süreli çatışmaların yaşanmasında hiçbir beis yok. 

Ekonomik alanda yaşanan kriz, öznelerin bağlaşıklığı nedeniyle siyasal alanda da yansımasını buluyor. Sermayenin yaşadığı krizle bağlantılı olarak siyasal özneler arasında yaşanan gerilimler de belli bir seviye ve zemin içerisinde sürdürülmeye çalışılıyor. Her ne kadar AKP/Erdoğan iktidarı ölüm kalım mücadelesi olarak gördükleri için siyasal savaşımı zemini ve seviyeyi aşırı zorlasalar da “ortaklığı” bozmamak için bir noktada durmaya gayret gösteriyorlar. Büyükelçiler konusunda “taarruz” halinde olunduğuna dair söylemler eksik olmasa da atılan geri adım, TÜSİAD’ın eleştirilerine karşı “sert” çıkış yapılsa da perde arkasında görüşmelerin yapılması iktidarın “ihtiyatlı” tutumuna işaret ediyor. Diğer yandan Erdoğan’ın “gidici” olduğunu yüksek sesle söyleyen “muhalefetin” ise iyi-kötü polis taktiğini andırır biçimde tezkerede evet-hayır rollerini oynaması, büyükelçiler meselesinde “milli duygular” nedeniyle iktidarın çevresinde konumlanması da “ihtiyatlı” tutumun bir diğer göstergesi. Böylece siyasal alanda yaşanan çatışmaların da belli bir seviye ve zeminde kalınarak sürdürülmeye çalışıldığı görülüyor. 

Ölüm ve “Pervane” 

Ekonomik ve siyasal alanda ortaya konulan “ortaklık” ile gösterilen “ihtiyat”, yaşanılan son krizle birlikte insanlar ve canlı yaşamlar için gelecek vaat etmeyen kapitalizmin var kalma mücadelesiyle doğrudan bağlantılı. Kapitalizmin ideolojik olarak meşruiyetini dünya çapında yitirmeyi sürdürmesi, sermaye sınıfının ekonomik alanda meşruiyetini giderek kaybetmesi, siyasal alanda ise anti-kapitalist öznelerin (kimi zaman sağ ve sol popülist ve kimi zaman da ırkçı-faşist olarak) güç kazanması, “ihtiyat” gösterilmesi ve “ortaklığın” sağlanması konusunda itici gücü oluşturuyor. 

Bu durumdan muaf olamayan Türkiye sermayesi ise ortaklık sağlama ve özen göstermekle birlikte siyasal özneler ve devlet kliklerini de buna itiyor. Devlet fideliğinde yetişen, 12 Eylül ile başlayan ve AKP ile büyük oradan nihayete varan fidelikten bağımsızlaşma süreciyle özneleşen Türkiye sermayesi, var olan düzeni, seviyeyi ve zemini koruyan devletin varlığına ihtiyaç duyuyor. Ve devletin varlığını tehdit eden çıkışlara da “eleştirileriyle” hiza vermeye çabalıyor.  

Fakat bütün bu çabalar krizlerin derinleşerek devam ettiği ve yapısal bir nitelikte bulunduğu “ân”dan ötürü beyhude olma olasılığını da taşıyor. Sermaye düzeni giderek çürüyerek ölümünü erteleme ve bitkisel de olsa hayatını sürdürme konusunda inatçı olmayı sürdürüyor.  

Bu noktada onun ölümünün eceliyle olmayacağı, yeni yaşamı kurabilecek güçte olan bir özne yani işçi sınıfının eliyle olacağını vurgulamak oldukça önemli. Sadece kendisinde olmakla kalmayan, mücadelesiyle kendisi için olmayı da başaran işçi sınıfı ile kendi özgüllükleriyle (yani kendinde olarak) anti-kapitalist alanı oluşturan (anti-kapitalist olmalarıyla kendileri için olmayı başarabilecek) öznelerin mücadelesiyle, krizler silsilesi içerisinde canlı yaşamı ölüme sürükleyen kapitalizmin yıkılmasını sağlanabilir. Bunun için de sermayenin “ortaklıklarını” ve “özenini” çözmeye yönelik müdahaleler ve kendi zeminini oluşturma mücadelesi karşılıklı alternatif değil bir bütün olarak stratejik bir önem taşıyor. 

Bütünlüklü mücadele ise kapitalizmin ateşinin küle çevirmeye niyetlendiği işçi sınıfı ve onunla bağlaşık siyasal öznelerinin hem tarihsel varoluş hem de tarihsel bir fırsatı barındıran “ân”ı kavrayarak mumun karşısındaki pervane olmasıyla gerçekleşebilir ve bu “olasılık” oldukça gerçektir.  

Son sözü Kul Nesimi’ye bırakalım: “Şem’e düşen pervâneler, Gelsin bir hoşça yanalım, Aşka düşen divâneler, Gelsin bir hoşça yanalım.” 

22 Ekim 2021 Cuma

Egemenlerin Savaşı Harlanırken Halkçı Seçenek de Uç Veriyor

(El Yazmaları, 23 Ekim 2021)

Dünyada kapitalizmin krizi derinleştikçe küresel güçler arasında şiddetlenen hegemonya savaşları, her zamanki gibi Orta Doğu’yu da etkilemeyi sürdürüyor. Fakat bu etkileme, önceki dönemlere nazaran önemli bir farklılık barındırıyor. Daha önceki dönemlerde küresel güçler, zorunda olmadıkça, belirli bir düzeyi aşmadan ve bölgeye doğrudan müdahil olmaktan imtina edip bölgesel ve yerel güçler aracılığıyla birbirleriyle olan mücadelelerini sürdürmekteydiler. Şimdi ise küresel güçler sermayenin krizinin yanı sıra hegemonya krizinin de yayılması nedeniyle bölgeye daha fazla müdahil olmak zorunda kalıyorlar. Böylece küresel, bölgesel ve yerel güçlerin iç içe geçtiği, yereldeki siyasal mücadelenin küreselleştiği bir dönemden geçiyoruz ve Orta Doğu coğrafyası bu dönemin de en üst düzeyde tanığı olmaya devam ediyor. 

Kapitalizmin krizi dolayısıyla dünya çapındaki hegemonyasını önemli bir oranda kaybeden ABD, Biden ile birlikte hegemonyasını restore etme çalışmalarına hızlandırıyor. Bu bağlamda ilk olarak Çin’i hedef seçen Sam amca, karadan kuşatmaya çalıştığı Pekin’i denizden de kuşatmaya çabalıyor. Pasifik Komutanlığı’nın adını “Hint-Pasifik Komutanlığı” olarak değiştiren ve 2 bin uçak, 200 savaş gemisi ve denizaltı ve 370 bin personel ile Çin’i kuşatan ABD, başta Güney Kore ve Japonya olmak üzere bölge ülkelerini Çin’e karşı mücadelesinde ardına diziyor.[1]

Çin’e yönelik artan hamleler, ABD’nin başta Ortadoğu olmak üzere kimi cephelerden Pasifik’e güç kaydırmasına neden oluyor. Güç kaydırdığı cephelerde ise başta Rusya ve AB olmak üzere diğer küresel güçlere alan ve inisiyatif kazandırmak istemeyen ABD, müttefiki olduğu bölgesel ve yerel güçlere inisiyatif tanırken küresel güçlerle de “sınırlı” anlaşma içerisine girmekten de kaçınmıyor. Lübnan, Azerbaycan, İran, Irak ve Suriye’deki son gelişmeler buna işaret etmekte. 

Lübnan’daki Ateş ve Öfke 

Geçtiğimiz günlerde Lübnan’da iç savaş yıllarını hatırlatan görüntüler meydana geldi. Barışçıl bir şekilde gerçekleştirilen gösterilere açılan ateş sonrasında olay yerine intikal eden silahlı milisler, onları izleyen siviller ve yerde yatan ölüler Lübnan’ın siyasal dengelerinin hassaslığını tekrar aşikâr etti.  

Gösterilerin nedeni ise 2020 yılının ağustos ayında Beyrut limanında gerçekleşen patlamaya dair soruşturmayı yürüten yargıç Tarık Bitar’ın Hizbullah’a yakın kişilerin ifadesini almak istemesi. Hizbullah ve Emel hareketi bunun hukuki değil siyasi bir adım olduğunu iddia ederek harekete geçtiler. Limandaki patlamanın da ilk olarak Hizbullah’ın limanda sakladığı cephaneler yüzünden olduğu iddia edilmesinin ardından savcının bu hamlesi “ihalenin” Hizbullah’a yıkılmak istendiğini gösteriyor. Buna karşılık uzun bir süredir çatışmalı olduğu Emel hareketini de yanına çekebilmiş olması Hizbullah’ın Lübnan’da artan gücüne işaret ediyor. Hıristiyan Cumhurbaşkanı Mişel Avn’ın Emel ve Hizbullah üyesi 6 kişinin ölümünden sonra ulusal yas ilan etmesi de bunun bir başka işareti.  

Diğer yandan Emel ve Hizbullah’ın ölümlerden geçmişten bu yana İsrail ile arası iyi olan Hıristiyan Lübnan Güçleri Partisi’ni sorumlu tutması, İsrail’in Lübnan’daki inisiyatifini arttırdığını gösteriyor. ABD’nin bölgedeki en önemli ve güçlü müttefiki İsrail’in, Washington Pasifik’e daha çok yöneldikçe boşluğunu dolduracağı ve Lübnan’da da bunun ilk yoklamalarını yaptığı görülüyor. İsrail’in başta Hizbullah olmak üzere kendine karşı olanları tahrik ederek Lübnan’a tekrardan askeri güçle girerek egemen olmayı hedefliyor. 

Fakat Hizbullah’ın artan silah gücünün yanı sıra son yıllarda çeşitli eylemlerle sokağa dökülen Lübnan halkı hesapların kolay kolay tutmayacağına işaret ediyor. Dolayısıyla Lübnan’da mezhebe dayalı yerleşik siyasal düzen üzerinden hamleler yapılsa da Lübnan halkının bu düzene karşı artan öfkesi önümüzdeki süreçte oldukça belirleyici olacaktır. Hatta siyasal düzenin özneleri arasındaki olası şiddetli çatışmalar, Lübnan halkının yerleşik siyasal düzeni yıkmasına neden olması da önemli bir olasılık olarak önümüzde duruyor. 

İran’dan Etkiye Tepkiler 

İsrail’in bölgedeki bir diğer hamlesi ise alışılmışın dışında Azerbaycan’da gerçekleşti. SSCB’nin dağılmasının ardından Azerbaycan ile ilişkilerini sessizce geliştiren İsrail, İkinci Karabağ Savaşı sırasında ve sonrasında Azerbaycan’a yaptığı askeri yardımların yanı sıra İran sınırına yakın yerlerde üsler elde ettiğine dair de “iddialar” bulunmakta.  

Öte yandan geçtiğimiz günlerde Azerbaycan’ın iki İranlı kamyon şoförünü gözaltına alması, İran ile Azerbaycan arasındaki gerilimi de hızla arttırdı. 

İsrail’in kuşatma hamlelerine çoğu zaman sert yanıtlar veren İran, Azerbaycan aracılığıyla yapılanlara da sessiz kalmadı. Azerbaycan sınırına yığdığı askerlerle yaptığı tatbikatla sadece İsrail ve Azerbaycan’a değil Türkiye’ye de mesaj veren Tahran yönetimi, kendisine yönelik her tehdidi ciddiye aldığını gösteriyor ve karşı hamlesini de yapıyor. Karabağ savaşında alınan zaferin “sarhoşluğuna” kapılarak, çoğu zaman Rusya-İran-Türkiye arasında yürüttüğü denge politikasında Türkiye’ye ağırlık vermeye başlayan Azerbaycan’a yönelik İran’ın yeni hamleleri hızla gerçekleşti. Azerbaycanlılara yönelik özellikle Türkçe propaganda faaliyetlerini arttıran ve din kardeşliği üzerinden halk üzerinde yumuşak güç kullanmaya çalışan Tahran, İran Millî Güvenlik Komisyonu üyesi Fedâ Hüseyin Malikî’nin “İsrail, İran’a bir kurşun atarsa İlham Aliyev ilk kurban olur” sözleriyle de sert güç kullanmaktan çekinmeyeceğine işaret ediyor. Dolayısıyla Tahran, bölgesel güçlerin yumuşak karnına yönelik saldırılarına karşı özel önlem almakta. Bunlara ek olarak doğusundaki Afganistan’dan gelecek tehlikelere karşı Taliban rejimiyle ile uzlaşan ve Şanghay İşbirliği Örgütü’ne (ŞİÖ) üye olarak da Çin ve Rusya’nın desteğini alıyor İran. Yapılan hamleler İran’ın kuşatmanın baskısını hafiflettiğini göstermekle kalmıyor, karşı hamle yapmaya da niyetli olduğunu imliyor. 

Irak Seçimleri 

Geçtiğimiz hafta düzenlenen Irak seçimleri de başta İran ve ABD olmak üzere küresel ve bölgesel güçlerin mücadelesinin yansıdığı bir başka alan oldu. 

329 sandalyeli Meclis’te Şii lider Sadr’ın partisinin 73 sandalyeyi kazanarak birinci parti olduğu seçimde eski Meclis Başkanı Muhammed Halbusi’nin Takaddüm Partisi ikinci, eski başbakanlardan Nuri el-Maliki’nin Kanun Devleti Koalisyonu ise üçüncü parti oldu. İran’ın desteklediği Haşdi Şabi gruplarının yer aldığı Fetih Koalisyonu 14 vekil çıkarabilirken eski Başbakanlardan Haydar İbadi ve Şii dini lider Ammar Hekim’in ittifakı ise 4 sandalye kazanabildi.[2]

Yaptığı zafer konuşmasında “yabancı devletlerin müdahalesinden bağımsız milliyetçi bir hükümet kurma” sözü veren Sadr, İran ve ABD arasında denge politikası izlemeye devam edeceğinin sinyalini vermiş oldu. Bununla birlikte İran yanlısı Şii partilerin oylarını korumakla birlikte sıralamada geride kalmaları Irak halkının İran’a bir mesajı olarak da okunmalı. Diğer yandan 2018’deki seçimde yüzde 44 olan katılım oranının bu seçimde yüzde 41 olması da halkın seçimlere olan güvenini gösteriyor.  

Sonuç olarak Irak’ta küresel ve bölgesel güçler arasındaki denge durumu devam etmekle beraber kurulacak hükümet konusundaki tartışmaların sürüyor olması, çatışmalı durumun bir yandan süreceğine işaret ediyor. Buna karşılık seçimlerde 97 kadının meclise girmesi, Irak’ı sarsan 2019 Ekim protestolarının yıl dönümünde halkın sokağa çıkması başka bir seçeneğin, halkçı seçeneğin de filizlenebileceğini ortaya koyuyor. Irak’ta da çatışmalı durumun süreklileştirdiği yoksulluk, halkçı seçeneğin güç kazanma ihtimalinin hiç de düşük olmadığını bizlere fısıldıyor. 

Suriye ve Arap Ülkeleri 

Son yıllarda Orta Doğu’daki savaş halinin merkezi olan Suriye yeni gelişmelere gebe. Esad iktidarının devrilmesinden ümidi kesen bölge ülkeleri, Suriye’yi tekrar Arap dünyasına alma çabası içerisinde. Başta Birleşik Arap Emirlikleri olmak üzere İran ve Esad karşıtı Arap ülkeleri Şam ile ilişkileri tekrardan kurma çabası içerisindeler. Suriye’nin yeniden imarında ortaya çıkacak pastadan pay kapma kaygısının yanı sıra İran’ın bölgede artan nüfuzunu engelleme arzusu bu çabalara yön veriyor. Suriye yönetimini, her ne kadar daha önce defalarca kez denenmiş olsa da havuç ile yanlarına çekmeyen çalışan Arap ülkeleri Rusya ile de ilişkileri geliştirmeye çalışıyor. ABD’nin bölgede yarattığı “boşluğu” Rusya ve Suriye ile ilişkileri geliştirip doldurmayı ve böylece İran’ın sızmasını engellemeyi istedikleri görülüyor. Fakat bu isteğin, İran’a bilenmiş İsrail ve Esad’ı devirmeye yeminli Türkiye’nin sürekli hamleleri karşısında gerçekleşme ihtimali büyük bir soru işaretini barındırıyor. 

Suriye ise Arap ülkelerinin “desteklerini” doğrudan reddetmemekle birlikte faydalanmaya da çalışıyor. Suriye Dışişleri Bakanı Mikdad’ın ‘Türkiye’nin Suriye’nin kuzeybatısındaki askerlerini çekmesini’ istemesi ve ‘Asıl düşmanımız Arap ülkeleri değil, İsrail oluşumu’ ifadesini kullanması Şam’ın bazı lütuflardan yararlanmak istediğini ortaya koyuyor. Böylece Şam yönetiminin oluşan boşluklardan faydalanarak yaşamını sürdürmenin yanı sıra güç kazanmayı da hedeflediği görülüyor. Rusya’nın da Arap ülkelerinin gösterdiği bu teveccühü geri çevirmeyen Şam aracılığıyla ABD’nin boşluklarını iyi ilişkiler geliştirerek doldurmaya çalışmakta. Çin de Rusya’nın bu çalışmalarını maddi gücüyle destekleyerek hem kendi kuşatmasını arkadan dolanarak yarmaya çalışıyor hem de “düşmanının” hegemonya alanındaki boşluklarını genişletmeyi hedefliyor. 

Son günlerde yaşanan gelişmeler, küresel ve bölgesel güçlerin Orta Doğu’daki hegemonya ve güç savaşımına yeni bir hız vermekte. Savaşımlar, güçler arasındaki ilişkileri karmaşık ve iç içe bir hale getirmekle birlikte günün sonunda herkesin kendi çıkarını esas aldığı bir durumu da oluşturuyor. Küresel, bölgesel ve çoğu yerel güçler kendi çıkarlarını esas alarak savaşımlarını sürdürürken Orta Doğu halklarının kendi çıkarlarını esas alacağı bir durum da uç veriyor. Pandemi öncesinde kendisini açıkça gösteren bu durum, pandeminin yıkıcılığı karşısında gücünü kaybetmişti. Fakat yaşanan son gelişmeler doğrultusunda egemen güçlerin yaşadıkları krizlerin derinleşmesi, Orta Doğu’da halkçı bir olasılığın her zaman mevcut olabileceğini ortaya koyuyor. Önümüzdeki süreçte egemenler arasındaki savaşım kadar Orta Doğu halklarının vereceği mücadelenin de belirleyici olmaya başlaması oldukça mümkün.  

Dipnotlar

[1] https://www.gazeteduvar.com.tr/cin-abd-cekismesinin-dunyaya-faydasi-var-mi-makale-1538065

[2] https://m.bianet.org/bianet/dunya/251952-irak-secimleri-sii-siyasetciler-sonuclari-tanimiyor

Encomienda'dan Luther'e: Parsellenmiş İktidar ve Direniş Doktrini

Encomienda, İspanya'nın Amerika kıtasında kurduğu ve yerlilerin dinî eğitim ile koruma karşılığında encomenderoya haraç ödeyerek çalıştı...