11 Nisan 2022 Pazartesi

(Çeviri) COVID Çağında Lefebvre: Kentsel Devrim ve Paris Komünü’nden Dersler - Andy Merrifield

Henri Lefebvre’in Kentsel Devrim’i (1970) 50. yaşını kapanma altında sessizce kutladı ve şimdiye kadarki en büyük kentsel devrimimiz, Paris Komünü (1871), benzer bir biçimde 150. yaş gününü kutladı. COVID-19 yaşamı yok etmekle tehdit etse bile hem kitap hem de olay (komün) ilerici insanların şehir hayatı hakkında düşünmelerine yardımcı olma konusundaki parlaklıklarından hiçbir şey kaybetmediler. Özellikle COVID-19’un yaşamı tehdit ettiğini söyleyebileceğimiz bugünlerde hem Kentsel Devrim hem de Paris Komünü, pandemi sonrası bir kentsel dünyayı nasıl yeniden inşa edebileceğimiz ve onu demokratik olarak nasıl yeniden kurabileceğimiz konusunda hayati öneriler sunuyor.

COVID, bir zamanlar bildiğimiz kentsel yaşamı alt üst etti. Fakat hâlihazırda var olan patolojileri, pandemi öncesinde “normal” yaşamı kirletenleri de yoğunlaştırdı. On yıllardır olağan şey haline gelen sömürü, şehirlerin yalnızca işlevsel ve finansal olarak standart hale gelmesi demek değildi; şehirler aynı zamanda çok pahalı ve eşitsiz bir şeye dönüştü. Son zamanlardaki sosyal mesafe, bu eşitsizlikleri daha da artırıyor, şehirlerdeki fiziksel karşılaşmaları engelliyor, en çok da yoksul ve durağan sakinlerin canını yakıyor. Günümüzde kentsel gerçekliğimiz, hastalığa yönelik korku ve nefret nedeniyle, karşılaşmaların olduğu ve yoğunlaşmış bir şehir yaşamından ziyade zayıflamış, dağınık ve seyrelmiş haldedir.

Şehrin bu şekilde kötüleşmiş olması Henri’yi pek şaşırtmazdı. Kentçilik karşıtlığı ve boşa düşürülen umutlar hakkındaki her şeyin farkındaydı. Ne de olsa Kentsel Devrim bunlardan doğmuştu, 1968’in umut vericiliğinde kök salmış ve gelişmişti, ancak takip eden iç karartıcı dönemi oldukça iyi sezinlemişti.[1] 1970’e gelindiğinde, Lefebvre sokak mücadelesi yıllarının vaatlerinin boşa çıktığını fark etti; özellikle maddi koşulların göz önünde bulundurulduğu temkinli bir yeniden kavramsallaştırmayı oluşturmaya çalıştı. 1968’den sonra öngördüğü şey, Marksist Antonio Gramsci’nin “pasif” olarak nitelendirebileceği bir devrimdi -yukarıdan bir isyan, bir karşı devrimdi. (Marx’ın Manifesto’da “burjuvazi son derece devrimci bir rol oynamıştır” derken kastettiği buydu.) Yine de Kentsel Devrim’de Lefebvre’in istediği, Paris Komünü’ne daha çok benzeyen, Gramsci’nin “mevzi savaşı” olarak adlandırdığı, aşağıdan gelen halkçı ve tarihsel bir saldırı, bir devrimdi.

Hegel’i tersine çeviren Marx gibi, Lefebvre de ana akım ekonomik ve sosyolojik bilgeliği tepetaklak eder: “Sanayileşmeyi kentleşmenin bir aşaması olarak görmeliyiz” diyor, “bir an, bir aracı, bir araç. İkili süreçte (sanayileşme-kentleşme) belli bir süre sonra ikinci terim baskın hale gelir ve birincisinin yerini alır.” Bu, herhangi bir Marksist için cesur, kışkırtıcı bir ifadedir. Çünkü o, sanayileşmenin kentleşme kadar kapitalist ekonominin temel dayanağı olmadığını, sanayileşmenin baştan beri özel bir kentleşme biçiminden ibaret olduğunu öne sürüyor. Kapitalizm hüküm sürüyor, diyor Lefebvre, çünkü artık çok özel bir metayı yönetiyor ve üretiyor: kentsel mekânın kendisini – yani (kentsel mekân) devasa büyüklükteki bir küresel pazarda hem bir fırlatma rampası hem de roket olarak muazzam bir üretim aracı olduğu kadar bereketli bir artı değer kaynağı.

Artık şehirlerden bu şekilde bahsetmemeliyiz, diyor; bunların hepsi modası geçmiş şeyler. Bunun yerine, kent toplumundan, sanayileşmeden doğan bir toplumdan, geleneksel kentteki samimi yakınlığı paramparça eden, Engels’in sanayi kentine dönüşen, ama sonrasında daha geniş büyükşehir birimleri tarafından aşılmış, yutulmuş ve yok edilmiş bir toplumdan söz etmeliyiz. Kırsal yerler de kentsel sürecin ayrılmaz bir parçası haline gelir, sınırlarını sürekli genişleten, tarımsal yaşamın kalıntılarını durmadan aşındıran, artı değeri artırmak ve sermaye biriktirmek için her şeyi ve her yeri silip süpüren bir “kent dokusu” tarafından yutulur. “Bu terim, ‘kentsel doku’,” diye açıklıyor Lefebvre, “kentlerin inşa edilmiş çevresini dar bir şekilde tanımlamaz, şehrin kırsal alan üzerindeki tahakkümünün tüm tezahürlerini de tanımlar. Bu anlamda bir tatil evi, bir otoyol ve bir kırsal süpermarket, kentsel dokunun birer parçasıdır.”

Kentsel Devrim, Richard Nixon’ın ABD dolarının değerini düşürmesinden ve altın standardının sabitlenmesinden vazgeçmesinden bir yıl önce ortaya çıktı. Çeyrek asırlık kapitalist genişlemeyi kontrol altında tutan mali ve ekonomik düzenleme neredeyse bir gecede ortadan kalktı. ABD ekonomisi Vietnam’daki savaşın yükünü taşımaya çalışırken, Amerikan ticaret dengesi açığı belirdi. Nixon, doları aşırı değerlemeden veya rekabet gücünü kaybetmeden sabit döviz kurlarının sürdürülemeyeceğini biliyordu. Böylece doların dalgalanmasına izin verdi, değerini düşürdü ve Bretton Woods ipinin ucunu kaçırdı. Bundan sonra dünya para birimi dalgalandı; sermaye artık ulusal sınırlar arasında daha kolay bir şekilde ileri geri gidebilirdi. Kuralsızlaşmış bir kapitalizm, kısıtlama olmaksızın yaygınlaştı; Lefebvre onun gelişini hissetti, gayrimenkul ve finansal varlıklar üzerinde spekülasyon yapabilen gevşek paranın, yani mekânda somutlaşmak için can atan sıvı ganimetin, “ikincil sermaye çevrimi” olarak adlandırdığı şeyi nasıl kolaylaştırdığını gördü.

Bir sınıf olarak sermayenin bakış açısından bu son derece anlamlıdır: Peyzaj saf bir mübadele değeri olarak işaretlenir ve arazideki faaliyetler, mutlaka “en iyi” olmasa da “en yüksek” arazi kullanımlarına uygundur. Tıpkı diğer sektörler ve yerler yatırımdan mahrum bırakıldığı gibi, ikincil çevrim akışları şiddetli hale geldikçe kârlı yerler yağmalanır. İster istemez insanlar da paranın peşinden gitmek zorunda kalıyorlar, kırsaldan şehre, fabrikalardan hizmetlere, istikrardan kırılganlığa doğru akıyorlar. Kent dokusu, devalüasyon ve yeniden değerleme, kriz ve spekülatif aşırılık, harap olmuş bir yapılı biçim ile yenilenmiş bir yapılı biçim ve sermaye birikimi için taze bir temel arasında bocalıyor. Bir zamanlar paslı bir iskelede kumlu bir depo olan yer; şimdi, birinci sınıf bir gezinti yerinde gösterişli bir çatı katı. Bir zamanlar kenarda boş bir alan olan yer; şimdi yukarı tarafın merkezindeki mahalle.

Yarım yüzyıl sonra, Lefebvre’in Kentsel Devrim’indeki görüşleri kulağa her zamanki gibi taze ve anlamlı geliyor. Yine de burada isyan uyandıran bir manifesto bekleyen herkes, hayal kırıklığına uğrayacaktır. Bu, kent yaşamı için tutkulu bir “haykırış ve talep” ile doruğa ulaşan Şehir Hakkı (1968) gibi bir kitap değil. 1970’te Lefebvre, militan düşünceler bakımından daha ihtiyatlı, daha düşünceli bir metni bizlere verdi. Kentsel Devrim’in gerçekte ne tür bir radikal devrimi benimsediği konusunda ipuçları istiyorsak, geriye bakmalı, geçmişe, Lefebvre’in erken bir çalışması olan 1965’te yazılmış Komün’ün İlanı’na (La proclamation de la Commune) gitmeliyiz. Onu okumak ilerlememize yardımcı olabilir.

Lefebvre’in siyasi tahayyülünü ateşleyen, Komün’ün tarzıydı. Peki bu tarz neydi? “Muazzam, görkemli bir festivalin tarzı” diyor Lefebvre, “Fransız halkının ve genel olarak insanların özü ve sembolü olan Paris yurttaşlarının kendilerine ve dünyaya sundukları bir festival. İlkbahar bayramı, mirastan mahrum bırakılmışların bayramı, devrimci festival ve devrimin festivali, özgür festival, modern zamanların en büyüğü, bütün dramatikliği ve muhteşem neşesiyle ilk kez ortaya çıkıyor.”[2] 73 gün boyunca, Ulusal Muhafızların bir “Merkez Komitesi” tarafından desteklenen, gevşek bağlı yurttaş örgütleri, mahalle ve sanatçı dernekleri, Paris’in 20 bölgesini burjuva otoritesinden, ordusundan ve polisinden kurtarılmış, ekonomisinden ve bürokrasisinden özgürleştirilmiş bir halk iktidarı bölgesine dönüştürdü. 

18 Mart’ın erken saatlerinde, çoğunluğu kadınlardan oluşan hoşnutsuz bir yurttaş kalabalığı, Montmartre Tepesi’nde toplandı ve halka ait olan eskimiş topları kuşattı. General Lecomte, Ulusal Muhafızlara topları ele geçirmelerini ve ateş açmalarını emretti. Üç kez ateş emri verdi. Askerler sessiz kaldılar, silahlarını kendilerine, “halka” çevirmeye gönülsüzdüler; ne de olsa kendileri “halk”tı, askere alınan işçi sınıfıydılar ve önlerinde muhtemelen anneleri duruyordu. Aniden, hava dönmüştü. Tüfekler yön değiştirdi, Düzenin egemenliğini hedef aldı. Lecomte o günün ilerleyen saatlerinde, 1848 “Haziran Günleri”nin baş cellatlarından General Clément Thomas ile birlikte vurulacaktı. 10 gün sonra -28 Mart 1871’de- Belediye Binası Meydanı’nda (Place de l’Hôtel-de-Ville) Paris Komünü resmen ilan edildi. Çok geçmeden Rimbaud şöyle yazacaktı: “Batı’ya oturmuş kutsal kentin işte hali”. [3]

Lefebvre, “ihtişam ve çılgınlık, kahramanca cesaret ve sorumsuzluk, hezeyan ve akıl, yüceltme ve yanılsama”nın bir araya toplandığını söylüyor. İsyancılar, Marx’ın devrimci praksis idealini reddederken aynı zamanda onu desteklemekteydiler. Çünkü bu, fabrikalarda kuluçkaya yatırılan bir işçi ayaklanması değildi; daha ziyade, “kendini bir insan gerçekliği ölçüsüne yükselten bir şehrin büyük ve yüce girişimiydi”. Bir kentsel devrim, kamusal alanlara yeniden enerji vererek ve günlük yaşamı dönüştürerek, yenilgiyle sarsılırken zafer çığırtkanlığı yaparak görkemli ilk çıkışını yapmıştı. Vaftizinin neşesine rağmen Komün, daha doğarken ölüme mahkûm edildi. “Hareketin başarısı,” diyor Lefebvre, “başarısızlıklarını maskeledi; tersine, başarısızlıkları da zaferdir, geleceğe açılan kapılardır, ele geçirilmesi gereken bir standart, korunması gereken bir hakikattir. Komünarlar için imkânsız olan, bugüne kadar imkânsız olarak kaldı ve sonuç olarak, onun mümkünatını fark etmemiz gerekiyor.”

İronik bir şekilde, Komün’ün özel tekilliği ve benzersizliği -Paris Prusya güçleri tarafından kuşatıldığında ve savaşla birlikte meydana gelmişti- bugün bizim için bir şekilde daha evrensel olarak uygulanabilir kılıyor, çünkü biz de aynı şekilde bizi çevreleyen güçler tarafından kuşatılmış ve aynı şekilde hayatımızı istila ettikleri durumdayız. Aslında, Komün’ün tarihinin öncesi, uğursuz bir şekilde bizim şimdiki tarihimize benziyor. En çok acıyı yoksul nüfus çekti. Paris’in ekonomisi çökmüştü. Her gün bir işyeri kapanıyordu. Yiyecek kıttı. İşsizlik büyüdü. İnsanlar ekmek için, temel ihtiyaçları için fırınların dışına uzanan kuyruklarda çaresizce beklediler. Kış kasvetliydi. Baharda hava hâlâ soğuktu. Isınma için çok az yakıt vardı. Bu sırada zenginler paralarıyla birlikte kırlara kaçmışlardı. Borsa ve Banque de France eşit derecede tası tarağı toplamıştı ve Versailles’dan yönetilen geçici bir burjuva hükümet kurulmuştu.

Lefebvre, toplumsal yaşamın bu “yapısızlaştırılmasının” tepeden tırnağa her yeri etkilediğini söylüyor. Öte yandan, “yeniden yapılandırma” -kent yaşamının yeniden inşası- aşağıdan yukarıya doğru aktı. İnsanlar Paris’i enkaz yığınlarından yeniden inşa ettiler ve düzenlediler. Buradan çok şey öğrenebiliriz. Kiralar üzerinde bir erteleme vardı; borçlar silindi, asalak pratikler yasaktı. Paris “sermayeleşmeden kurtarıldı”. Lefebvre, “Parisli kitlelerin faaliyetlerinde bir tür niteliksel bağ vardı” diye yazıyor. Kentin temeli, “Paris halkı… belediye etkinliklerinde sözcü ve katılımcı olan proleterlerle müttefik zanaatkârlar, küçük işletme sahipleri, işçiler, küçük-burjuvalar” oldu. Bu isimsiz erkek ve kadın kahramanlar “anonimliklerinden gurur duyuyorlardı.”

Şehir vaadi, her şeyin elinden alındığı, şehir hayatının en fazla tehlikede olduğu bu noktada kendini gösterir. Çünkü geriye kalan sadece insan kaynaklarıdır— yurttaşlar gibi hareket eden, el ele veren, katılan, kendi kamu kurumlarını yaratan, birbirini örgütleyen, bunu gönüllü olarak, parasal etiketler olmadan, rekabetçi zorlamalar olmaksızın yapan yurttaşların bunu herkesin iyiliği için yaptığını söyleyebiliriz. Bu, Marx’ın temel demokrasi vizyonu olan Kapital’de ana hatlarıyla belirttiği iş birliğinin büyük bir armağanıydı. Marx işyerinde iş birliği hakkında konuştu; biz burada bütün bir şehirde iş birliği yapmaktan, insanların bir kentsel güç olarak irade ve zekâlarını bir araya getirmesinden bahsediyoruz. İnsanlar birlikte çalıştıklarında, diyor Marx, “hem önde hem de arkada elleri ve gözleri vardır ve bir dereceye kadar her yerde hazır oldukları söylenebilir.” Bu, şeyleri tanımlamanın oldukça hoş bir yolu. “Başkalarıyla planlı bir şekilde iş birliği yaptığımızda”, bireyselliğimizin zincirlerinden kurtuluruz diye düşünüyordu Marx, “ve türümüzün yeteneklerini geliştiririz.”

Ancak “normal” kapitalist yaşamda iş birliğiyle ilgili sorun, yalnızca burjuvazi tarafından, insanların birlikteliğini kendi ticari amaçları için sömüren yönetici sınıf tarafından kontrol edilmesinin sahtekârlığıdır. İnsanın her yerde var olması, sermayenin her şeye kadirliğine; başka bir deyişle, ortak yarar için seferber edilmemiş, ancak özel kazanç olarak yağmalanmış kolektif bir güce dönüşür. Marx, sermayeye hiçbir maliyeti olmayan birleştirici bir gücün, iş dünyasına “bedava hediye” olduğunu belirtiyor. Ve “iş birliği ölçeğini genişlettikçe” diyor, “sermayenin despotizmi genişler.” Kötü bir haber bu. İyi haber şu ki, “iş birliği yapan işçilerin sayısı arttıkça, sermayenin tahakkümüne karşı işçilerin direnişleri de artıyor.” Marx fabrikada bunu hep istedi; 73 gün boyunca Paris’te sokakta ve hâlâ en çok ihtiyaç duyduğumuz yer olan gündelik hayatta onu bir anlığına gördük.

Paris Komünü’nün bu olağanüstü koşullarının bir şekilde sıradan hale geldiğini, herkesin ücretsiz ve rekabetten kurtulmuş bir şehir hayatına ulaştığını hiç hayal edebilir miydik? 2020’de gerçekleşen şeyler olağanüstüydü. COVID-19, gündelik yaşamda kendi devrimini, ölümcül olsa da pasif bir devrimi başlattı. Peki ya Lefebvre’in aktif devrimi ve şehir hakkı? Metadan arındırılmış, sermayeden arındırılmış bir şehir hayatı biraz daha az olağanüstü hale gelebilir mi, hatta tamamen normal bir şey olabilir mi? Ya gerçek iş birliği, ellerimizin ve gözlerimizin önde ve arkada olduğu -Marx’ın önerdiği gibi- ve “belli bir ölçüde her yerde hazır ve nazır” olduğumuz günlerin düzeni haline geldiyse? Güçlü bir devletin ekonomimize ve toplumumuza müdahale ettiğinde neler yapabileceğini, bir kriz anında neler yapabileceğini gördük. Şimdi, kriz geçtikten sonra müdahale ettiğini, demokratik olarak müdahale ettiğini, iş birliğini ve katılımı teşvik ettiğini, yukarıdan aşağıya çok fazla yıkıma uğrayan bir dünyanın aşağıdan yukarıya yeniden inşasını mümkün kıldığını yeniden tasavvur etmemiz gerekiyor.

Kesin olan bir şey var ki: Şehir hakkı artık zenginlerin ve güçlülerin kendi mülkiyet haklarını seferber etme, bu hakkı başka insanları istismar etme, işte ve evde soyup soğana çevirme, çok fazla tüketim yaparken çok az ödeme yapma hakkı anlamına gelmiyor. Sermayenin ikincil devresinin akışları üzerinde bir miktar kurumsal kontrol olmalıdır, bir şekilde bu akışlar engellenebilir, şirketlerin mübadele değerlerine değil, kamusal kullanım değerlerine yönelik altyapı ve mülkiyete yönlendirilebilir. Lefebvre’in Marksist terminolojisinde somut mekân soyut mekâna üstün gelmelidir. Niceliksel büyüme adına dünyayı niceliksel büyüme açısından düşünmenin bu “kör alanları” parçalanmalı, daha uzun görüşlü, sosyal olarak daha öngörülü hale getirilmelidir.

Lefebvre, kent hakkının gerçekleşmesi halinde dev bir toplumsal ve mekânsal sözleşmeye benzeyeceğini söyledi. İlişkisel bağlar insanları birbirlerine ve şehirlerine bağlardı. Halk sağlığı krizinin yaşandığı çağda buna ekleyebileceğimiz şey, bu “hakların” artık “görevler” ile tamamlanması gerektiğidir. Komün, yine fikir vericidir. Komünarlar kendilerini şehre verdi, şehirlerini işler hale getirmek için sorumlulukları olduğunu kabul ettiler. Kamusal alan sadece onlarla ilgili değildi, münhasıran bireylerle ilgiliydi. Kamu hizmeti, kolektife saygı duymak, birbirlerinin alanında birbirlerine saygı duymak anlamına geliyordu. Burada özgürlük, ortak iyiye katkıda bulunarak ve kolektif zorunluluktan geldi, çünkü insanlar kendilerinin yarattıkları bu ortak zenginlikten varoluşsal olarak yararlanıyordu. Bencil olmayan başarı duygusu devasaydı.

Bir başka deyişle kamusal alanın değeri tasdik edilmiş, sağlam ve sağlıklı tutulmuştur. Kendi zamanımızda, bu kamusal alanın nasıl aşağılandığını ve parçalandığını gördük. Toplumsal sözleşmenin çöküşü, hiçbir yerde dizginlenmemiş kişisel çıkarların hüküm sürdüğü, diğer insanların sorumluluğunun reddedildiği yerlerden daha belirgin değildir. Burada hüküm süren şey, sözde bireysel özgürlüğü tehdit ettiği için kamusal alanda koruyucu bir yüz maskesi takma konusundaki bariz isteksizliğin örnek olduğu absürt bir anti-sosyal sözleşmedir. Art arda gelen nesiller, insanları istedikleri şeyi yapabilecek özgür bireyler olduklarını düşünmeye iten ve yapamazlarsa haklarının çiğnendiğini düşündüren kapitalist bir ideolojiden zorla beslendi.

Kamusal ve paylaşılan her şeye şüpheyle, kalitesiz ve verimsiz, üçüncü sınıf bir varlık, kaçınılması gereken bir şey olarak muamele edilir. Bu artık ideolojik görünmüyor: her zaman olduğu gibi nesnel bir gerçeklik olarak insanların beyinlerine yerleşmiş durumda. Bu, insanlara unutmayı, kamusal alana sırtını dönmeyi, dolayısıyla şehre karşı her türlü görevi benlikten öteye taşımayı öğreten bir inanç sistemidir. Belki de bu iyi bir sebepten dolayıdır: sosyal devletin içi o kadar oyulmuş ki, artık bir paçavraya dönmüş. Bu günlerde, kamu sektörünün temel işlevlerinin -toplu hizmetlerin planlanması ve organizasyonunun- uzak özel danışmanlara ve yüklenicilere dış kaynak olarak büyük meblağlarla sağlandığını görmek son derece doğal görünüyor. Ancak COVID, özelleştirilmiş devletin eksikliklerini ortaya çıkardı.

Küresel bir salgınla ve bu sırada bir şehirle başa çıkmaya çalışırken bir dünya kolektif gereklilik var. Bu, Paris’i bir devrimle yeniden inşa etmeye benzer. Kent hakkının bir yönü, toplumu yeniden kabul etmeye istekli olmak, sonuçta böyle bir şeyin var olduğunu, her birimiz daha büyük bir bütünün -toplu yeniden inşa gerektiren kamu kültürünün- parçası olduğumuzu kabul edersek daha özgür olabileceğimizi kabul etmek olmalıdır. Birleşik Krallık’ın aşı hizmetinin dikkate değer başarı öyküsü, resmi olmayan bir alt olaya dayanmaktadır: Her aşı merkezini, aşı sıralarını ve trafik akışını organize eden, hatta enjeksiyonları bile düzenleyen, kolektif bir çabaya el veren kendini adamış gönüllüler ordusu. Bunu her yerde neşeyle ve büyük bir verimlilikle yaptılar. Belki kolektif katılım kişisel tatmin de sunduğu içindir. Herkes biliyor, herkes takdir ediyor, havadaki pozitif ruhtan ilham alıyor. Sırada durup aşınızı beklerken, öndeki ve arkadaki eller ve gözler gerçekten hissedilir ve canlandırıcıydı. (Sıradan zamanlarda da bu kadar saygıyı ve insan gücünü sunan bir halk sağlığı sistemi hayal edilebilir.)

Garip ve daha gösterişsiz bir şekilde, belki de bu kolektif hissiyat, Komünarların hissettikleriyle örtüşüyor. Bu, Lefebvre’nin Komün’ün İlanı’nda sık sık ortaya çıkan ve artık nadiren konuşulan bir sözcükle ifade edilen bir duyarlılıktır: “haysiyet”-la dignité. Bu sözcüğü nadiren duyuyoruz çünkü bugün hayatımızın büyük bir kısmı, özellikle de kentsel yaşamımız, haysiyetsiz, güç bela geçiyor ve hayatta kalmak, iki yakayı bir araya getirmek için yabancılaştırıcı bir günlük mücadeleyle sürüp gidiyor. Bunların arasında, haysiyet bir lüks, uzak bir ideal haline gelir. Ancak, Komünarların bildiği gibi, haysiyet duygusu dayanışmadan, halkın katılımından türer. Yoksul ama gururlu komünarlar haysiyetlerini korudular, doğru olanı yaptılar, başkalarıyla birlikte yaptılar. Tecrit ve güçsüzleşmeden kurtuldular, bir süreliğine bunun işe yarayabileceğini, başarabileceğinizi hissederek zorlukların üstesinden birlikte gelmek için mücadele ettiler. Belki de haysiyet hakkı gerçekten de Kentsel Devrim’in yazılmasından 50 yıl sonra, Komün’ün 150. yıl dönümünde sessizce ilan ettiği şeydir: saygı görme hakkı, başkalarına saygı gösterme görevi. Taklit edilmeye değer bir tarz varsa, o da haysiyettir. Kesinlikle harika bir tarz. Asla modası geçmemesi gereken bir şey. Vive la Commune!

(Bu yazı İngilizceden Türkçeye Diyar Saraçoğlu ve Caner Malatya tarafından çevrilmiştir. Yazının orijinaline buradan erişebilirsiniz: https://mronline.org/2021/03/28/lefebvre-in-the-age-of-covid/ )

 

[1] HenriLefebvre, La révolutionurbaine(Paris: Gallimard, 1970); The Urban Revolution(Minneapolis: Minnesota UniversityPress, 2003), Kentsel Devrim (İstanbul: Sel, 2013).

[2] HenriLefebvre, La     proclamation de la Commune (Paris: Gallimard, 1965). Lefebvre’inKomün yorumu, eski yoldaşlarını 1871 üzerine fikirlerini çalmakla suçlayan GuyDebord ve Sitüasyonist Enternasyonal (SI) ile arasında bir çatışma yarattı. Debord, Lefebvre’in görüşünün Sitüasyonist Enternasyonal’in kendi “Komün Üzerine Tezler”inden (1962) aşırıldığını söyledi. Lefebvre 1983’te verdiği bir röportajda, “Bu hassas bir konuydu” diye itiraf etti. Lefebvre, “Bir festival olarak Komün hakkında bir fikrim vardı ve Milano’daki Feltrinelli Enstitüsü’nde bulunan Komün hakkında yayımlanmamış bir belgeye danıştıktan sonra bunu tartışmaya açtım. Enstitüde haftalarca çalıştım,” dedi ve ekledi: “Bu intihal suçlamaları umurumda değil.” “Dergilerinde Komün hakkında yazdıklarını okumaya hiç vakit ayırmadım.” Yine de Lefebvre, Debord’aLa proclamation de la Commune’de “bu kitabın hazırlanmasındaki verimli ve samimi tartışmalar sırasındaki” dostluğu ve desteği için teşekkür eder. Ama bir dizgi hatası olarak -ya da Lefebvre’in pratik şakası?-Debord’dan M. GuyDebud olarak bahsedilir! 2018’de La fabriqueéditions, Lefebvre’inLa proclamation de la Commune kitabını merhum Daniel Bensaïd’in2008’de yazdığı mükemmel bir önsözüyle yeniden yayımladı, Gogol’un İki İvan’ın Münakaşası gibi ortaya çıkan Lefebvre-Debord tartışmasını uzun uzadıya tartıştı. La fabrique’in yeni baskısında, Lefebvre’inDebord’a teşekkürü kesildi.

[3] Türkçesi: Arthur Rimbaud – Bütün Şiirleri, çev. Erdoğan Alkan, Varlık, 2019.

23 Mart 2022 Çarşamba

Savaşın Karanlığı Barışın Fecri

(El Yazmaları, 24 Mart 2022)

B irinci ayını doldurmak üzere olan Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, önümüzdeki dönemde küresel güçlerin alacakları pozisyonlar ve uygulayacakları politikalar hakkında önemli olgular sundu, sunmaya da devam ediyor. Küresel güçlerin her şeyden önce çıkarlarını esas aldıklarını gösteren olgular, bu güçlerin aralarındaki savaşımı kimi zaman yüksek kimi zaman az şiddet içeren biçimde sürdürmeye niyetli olduklarını ortaya koyuyor.

Savaşın Ahvali

Ukrayna’yı işgale girişerek kuşatmayı yarmayı ve kendi “lebensraum”una[1] ulaşmaya yönelik ilk adımı atmayı hedefleyen Rusya, belirli noktalarda tıkanmış durumda. İlk günlerde hızlıca ilerleyerek başkent Kiev ile Harkov’un kıyısına ulaşan; güneyde ve doğuda da önemli alanları ele geçiren Rus ordusunun hızı kesilmiş durumda. Batı’dan alınan silahlar, dünyanın çeşitli noktalarından gelen Neonazi grupları, Ukrayna ordusunun direnişi, savunma sanayiindeki yolsuzlukların neticesi olarak Rus ordusunun kalitesiz askeri silahlara ve ekipmanlara sahip olması ordunun hızının kesilmesinin önemli nedenleri.

Ordunun hızının kesilmesinde Rusya’dan doğru nedenler de bulunuyor. Kiev ve Harkov’daki olası şehir savaşlarında verilecek kayıpların ciddi boyutlarda olabilmesi ihtimali Rusya’yı düşündürüyor. Diğer yandan kentlerin çevresinden beklemek, işgal edilen alanlardaki güçlerin konsolide edilmesini ve nefes almalarını sağlamakla birlikte Zelenski’yi uzlaşmaya zorlamayı da sağlıyor. Her ne kadar Ukrayna-Rusya görüşmelerinde elle tutulur bir sonuca ulaşılamamış olunsa da Zelenski’nin “NATO’ya üye olamayacağımızı kabullenmemiz gerek” söylemi Rusya’nın hedeflerinden birine ulaşmak üzere olduğunu gösteriyor.[2] Fakat bunun da Rusya’nın önemli boyuttaki askeri kayıplarından sonra olduğunu belirtmek gerekiyor.

Rusya’nın diğer hedeflerinden biri olan Neonazilerden arındırma ise daha büyük bedeller istiyor. Sosyal medyada yayılan insanlık dışı görüntülerin gösterdiği üzere “Batı” tarafından iyi silahlandırılmış Neonaziler sivil-asker ayrımı yapmaksızın saldırılarını sürdürüyorlar. Bu durum Rus askeri gücünün önümüzdeki dönemde ciddi darbeler alabileceğine ve zor günlerin onları beklediğine işaret ediyor.

Öte yandan Neonazilerin ana akım medya tarafından işgale karşı savaşçı “yurtseverler” olarak nitelendirilmesi ise sadece onların değil, Batı’daki Neonazilerin de meşrulaştırılmasını sağlıyor. Rus kültürüne dair yasaklamaları[3] da eklediğimizde Batılı güçlerin Neonazilerin önünü açarak “kullanılmalarını” gündeme aldığı görülüyor. Komünistlerin yeminli düşmanları Neonazilerin reel sosyalizm geçmişleri olan Çin ve Rusya’ya karşı kullanılmasında sakınca görmeyen “Batı”, böylece kendi içerisindeki sola ve göçmenlere yönelik hamlelerin hazırlığını da yapıyor.

Rusya’nın Ahvali

İşgalin Rusya’nın ekonomisine etkileri ise kendini yavaş yavaş göstermeye başlıyor. AB ve ABD’den gelen yaptırımlara karşılık Çin’den beklenen yardımın gelmemesi, Rusya’dan sermaye çıkışlarının süreklilik kazanması, Rus oligarkların paralarına ve mülklerine el konulmuş olması gibi nedenler alınan yoğun önlemlere rağmen Rusya ekonomisini olumsuz etkiliyor. Olumsuz etkiyi gidermek ve saldırıların devamını sağlamak adına Putin’in savaşın yükünün bir kısmını sermaye sahiplerine yüklemek istemesi oligarkların Putin’e olan “sadakatini” sınıyor. Oligarkların Putin’e olan “sadakatlerinin” satın alınamayacağını kim garanti edebilir?

Rusya’nın ekonomik alanda sıkıştırılması savaş gücünü sınırlamakla birlikte “yaşam alanlarına” nüfuz etme dermanını da bırakmıyor. Gelişmiş sanayi bölgesi Donbass’ın neredeyse tamamının kontrol altına alınması ve Kırım’daki ilerlemeler sonucunda Azak Denizi’nde kontrolün sağlanmasıyla Karadeniz’de Rus egemenliğinin artması, bu bölgeleri talan edecek güçte Rus sermayesi olmadığı takdirde Moskova’nın hanesine eksi yazan bir yük olacaktır. Bu noktada Rus oligarkların sermayelerinin “varlığı” önem taşıyor ve onların yokluğunda bu bölgelere nüfuz etmek için Çin sermayesi sürekli ellerini ovuşturuyor.

SSCB’nin yıkılmasından bu yana adım adım yutulan hegemonya alanlarını geri alıp Çarlık Rusya’nın “Megaliİdea”sını[4] gerçekleştirmek için kılıcını atan Putin için işler yolunda gitmiyor. Ekonomik, askeri ve siyasal alanda sıkışan Putin (ve Rus sermayesi) için savaşı sürdürmekten başka yol da yok. Ukrayna’da yaşanılacak kayıp Rusya’yı Asya’daki bölgesel bir güç seviyesine düşürmekle birlikte Batı’nın sömürdüğü ülkelerden biri ve Çin’in vasalı haline getirecektir. Putin’in kılıcının kınına tekrardan girme şansı, Putin’e saplanması ihtimalinden daha düşük.

Pekin’in Hesapları

4 Şubat 2022’de Rusya ile ortak bildiri[5] yayınlayarak Rusya ile müttefikliğini pekiştiren Çin, geçen süreçte “savaş sanatını” uygulamaya çalışıyor. Rusya’nın işgaline yönelik BM’deki oylamada red oyu vermeyen ve işgali destekleyen herhangi bir açıklama da yapmayan Çin, krizi fırsata dönüştürmeye yoğunlaşmış durumda.

Son dönemdeki teknolojik gelişmeler, Tek Kuşak Tek Yol projesindeki kimi ilerlemelerle dünyanın fabrikası olma özelliğinden kurtularak nitelikli bir ekonomik güç olmaya çalışsa da Çin’in ekonomik gücü önemli oranda ucuz emek-gücünün ürettiği artı-değeri yüksek metalara dayanıyor. Çin’de üretilen metaların satıldığı ve artı-değerin realize olduğu piyasalar ise başta ABD olmak üzere Batı’da bulunuyor. Bu nedenle Pekin yönetimi Batı ile ekonomik ilişkilerinin bozulmamasına itina gösteriyor. ABD’nin yanı sıra AB üyesi ülkelerle sürekli temas halinde olan Çin, savaşımdaki en önemli kozu olan ekonomisini güçlü tutmaya çalışıyor. Ekonomik gücün korunması, Rusya’ya yönelik yaptırımlardan etkilenecek AB ekonomisi üzerindeki Çin’in etkisini arttırmakla birlikte rezerv konusunda Çin’e güvendiğini açıklayan[6] Rusya üzerinde de  Pekin’e hegemonya kurma fırsatını tanıyor. Pekin, bir tarafta Batı’nın piyasası diğer taraftan da müttefiki Rusya’nın askeri gücü üzerinden gücünü tahkim ederek savaşımdan konumunu güçlendirerek çıkmayı amaçlıyor. Nitekim fırsattan istifade ABD’nin önemli müttefiklerinden Suudilerle ticareti arttırıp yuan üzerinden petrol almaya çalışması[7] da Çin’in esas “savaş stratejisini” gösteriyor.

Öte yandan ABD’nin Japonya ve Tayvan’a desteğini arttırması ve Çin’in Hint-Pasifik’teki etkisini kırmak için Avustralya, Birleşik Krallık ve ABD tarafından geçtiğimiz yıl kurulan AUKUS paktı, Batı’nın Çin’in zayıf karnı olan askeri alana hamle yaparak Pekin’in hesaplarını bozma gücüne sahip olduğuna işaret ediyor. Rusya’nın askeri gücü önemli oranda darbelendiği takdirde ABD, Çin’in ekonomik gücüne karşılık askeri gücünü (doğrudan olmasa da) çeşitli biçimlerde kullanmaktan çekinmeyebilir.

Batı’nın Tek Yürekliliği

Ukrayna’nın işgali sonrasında Batı’nın “tek vücut” olduğuna dair naralar ana akım medyanın her yerine hâkim oldu. Batı medeniyeti, Avrupa’nın ortasında “sarı saçlı mavi gözlü” insanların “Doğulu” bir barbar tarafından katledilmesine karşı tek yürek olarak futbol takımlardan yazarlarına, müzisyenlerine kadar Doğulu olan ne varsa “Batı”dan temizlemeye yönelmesi gözleri yaşartıyor. Fakat Irak’tan Afganistan’a, Yemen’den Suriye’ye uzanan savaşlar silsilesinde hayatını “Batılı” silahlarla kaybeden insanların saçlarının ve gözlerinin renklerinin kara olması, gözyaşlarının sahteliğiyle birlikte Batı’nın ikiyüzlülüğünü de gözler önüne seriyor.

İkiyüzlülük ve yaygarayla süslenmiş Batı’nın “tek yürekliliği” ise oldukça şüpheli. ABD ve AB Rusya’ya yönelik yaptırımlarda aynı zeminde olmaları aralarındaki çatlağı gizleyemiyor. Bu çatlakların nedeni ise en başından beri “ekonomik”.

Özellikle 2000’li yıllardan itibaren AB’deki hegemonyasını arttırarak küresel ekonomik güçlerin zirvesine çıkan Almanya, ABD’nin uyarılarına rağmen Rusya ve Çin ile ekonomik ilişkilerini geliştirmekten çekinmemişti. Rus doğalgazının ve Çin pazarının faydalarıyla oldukça semiren Alman sanayi burjuvazisi, ABD’den özerk hale gelerek dünya çapında kendi politikasını uygulamanın hazırlıklarına başlamıştı.Ukrayna’nın işgali, ABD’ye bu hazırlıklara son verme ve AB’yi kontrol altına alma ya da söz geçirme fırsatını sunmuş durumda. İngiltere’nin de desteğiyle ABD, başta yaptırımlar olmak üzere AB’yi Rusya karşıtı politikalar izlemeye zorlayarak Batı’yı “tek yürek” olmaya zorluyor.

Ekonomik göstergeler ise bu zorlamanın sınırlarına işaret ediyor. IMF’nin yayınladığı raporun[8] da gösterdiği üzere Rusya’ya yönelik yaptırımların Avrupa’yı resesyona sokma ihtimali yüksek. Keza Kuzey Akım 2 projesinin askıya alınması da özellikle Alman sanayi sermayesini oldukça pahalı ABD doğalgazına mahkûm ediyor. Bu iki olgu Alman sermayesinin ABD’nin zorlamalarına katlanmasının pek uzun sürmeyeceğini gösteriyor.Çünkü enerjideki düşük maliyetin sağladığı rekabet avantajı, Alman sanayi burjuvazisinin dünya çapında bir güç olmasının nedenlerinden biri. Ve kapitalizmin krizinin derinleştiği bir zamanda maliyetteki olası artış, Alman burjuvazisinin küresel güç olmaktan uzaklaştırarak ABD sermayesinin Avrupa’daki vasalı pozisyonuna sokma ihtimalini arttırabilir. Benzer bir pozisyona yakın olan Fransız sermayesinin de Almanya’ya yaklaşması ise Fransa’nın vasallığı reddedip Almanya’ya gücü çapında ortak olarak küresel düzeye sıçrama isteğini yansıtıyor. Dolayısıyla Almanya-Fransa ortaklığı ile oluşacak küresel gücün, ABD’nin politikalarına uyum sağlaması kısa vadede mümkün olsa da orta ve uzun vadede pek mümkün değil.

Diğer yandan Stoltenberg’in askeri harcamaları arttırma çağrısı[9] ise Alman sanayi sermayesinin uzun zamandır beklediği askeri sanayi girme fırsatını da sunuyor. Nitekim Alman devleti de bu çağrıya uyacağını hemen belirtti. Fakat mühendislik harikası metalarıyla piyasayı fethetmeye çalışan Alman burjuvazisinin, askeri sanayide tekel olan ABD sermayesiyle yarışabilme ihtimali oldukça düşük. Bu nedenle askeri sanayiye giren Alman burjuvazisinin bu alanda ABD’nin hegemonyasına girmesi gibi Alman siyaseti de ABD’nin etkisi altına girecektir. Dolayısıyla Alman burjuvazisinin önemli bir kısmı “değişime” karşı durarak sınıfsal çıkarları doğrultusunda ABD’den ayrı durmaya çalışacaktır. Bunu şimdiden iktidardaki koalisyon partilerinin aldıkları konumlarda görüyoruz. Hıristiyan Demokratlar ve Yeşiller ABD yanlısı politikalara destek verirken, “Sosyal Demokratlar” ise görece bağımsız emperyal odak olma taraftarı. Ve AB’nin 5 bin askerden oluşacak Acil Müdahale Gücünü oluşturma kararı[10] ise Almanya’nın “bağımsız” olma eğiliminde ısrar edeceğine işaret ediyor.

Kapitalizmin krizinin derinleşmesini de göz önüne aldığımızda önümüzdeki sürecin, diğer ikiyüzlülüklerde olduğu gibi AB ve ABD’nin “tek yürek” olduğuna dair “ikiyüzlülüğü” de ortaya sermesi güçlü bir olasılık olarak karşımızda duruyor.

Savaşa Karşı Barış

Kapitalizmin yapısal krizinin doğrudan sonucu olan hegemonya krizi, İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan bu yana süregelen Pax Americana’nın[11] yıkılmasına değilse de derin çatlaklara sahip olmasına neden olmakta. Çatlakların yıkıma yol açmaması için hegemonyasını belirli oranlarda tekrar kurmaya çalışan ABD’nin ekonomideki hegemonyası sınırlarına[12] ulaştı. Ekonomideki sınırlılık ABD’nin devasa boyuttaki askeri gücünü kullanmasında da sınırlılığa yol açıyor. Rusya, Almanya, Çin gibi askeri ya da ekonomik alanda küresel güç olma niteliğine yakın olan ülkeler de bu sınırlılıklardan faydalanıp kapitalizmin işleyişinin devam ettiği, ama tek kutuplu değil çok kutuplu bir dünya düzenini istemekteler. Fakat ekolojik krizin ulaştığı boyut, kâr oranlarının düşmesi eğiliminin on yıldan fazla bir süredir engellenememesi vb. kapitalizmin yapısal sınırlılıkları ne böyle bir düzenin barışçıl bir şekilde sürdürülmesine imkân tanıyor ne de savaşların küresel boyuta sıçramasına engel olabiliyor, olabilecek.

Kapitalist üretim tarzından dolayı ulaşılan bu savaş boyutu, dünya halklarına savaş, ölüm ve katliamdan başka seçenek sunmuyor. Fakat halklar çaresiz ve seçeneksiz değil. Lambadan çıkan ve geri dönme ihtimali düşük olan emperyal güçlerin savaş düzenine karşı halkların barışını savunmak ve bu seçeneği güçlendirmek, sosyalistlerin acil görevlerinden biri olarak karşımızda duruyor.

Her şeyden önce barış seçeneğini güçlendirme mücadelesi; kendi mücadele zemininde konumlanarak siyasal özneyi inşa etmekten imtina edip emperyal güçlerden birini “seçme” politikasından daha politik olmakla birlikte gerçekçi ve devrimci bir hattı içeriyor.

Savaşlara kapitalizmin krizinin ve emperyal güçlerin paylaşım savaşımının yol açtığı bilinci her geçen gün insanlarının zihinlerine yerleşirken, mücadele etmeye de sürüklüyor. Rusya bunun önemli örneklerinden biri.

İşgali protesto eylemlerinde 4 binden fazla kişinin gözaltına alınmış[13] olması Rus halkının ciddi bir tepki gösterdiğine ortaya koyuyor. Keza Putin’in sadık destekçisi Rusya Komünist Partisi’nin lideri Zyuganov’a Rus ordusunun Kazakistan’a girmesinde[14] olduğu gibi Ukrayna’nın işgalinin de parti içerisinde tepkilerin gösterilmesi de Rusya solunda işgale karşı tepkilerin arttığına işaret ediyor. Savaşın ekonomiye olan etkisinin önümüzdeki günlerde şiddetli bir biçimde artacağı da göz önüne alındığında Rusya solunun önemli bir sınavın beklediği görülüyor.

Savaşın ekonomik açıdan da insanlara düşük ücret, işsizlik ve yoksulluktan başka bir şey sunamayacağı gerçeği de barış mücadelesinin sınıfsallığına işaret ediyor. Dünyanın dört bir yanına yayılan kapitalizmin krizine yönelik tepkilerle bütünleşecek uluslararası barış hareketi, önümüzdeki günlerde işçiler, emekçiler, kadınlar ve halklar için gerçek ve güçlü bir seçenek olarak var olacaktır.

Gogol Neva Bulvarı isimli öyküsünden şöyle der: “Neva Bulvarı’nda bir tek gün içinde bile öyle çok değişiklikler olur ve bu değişikler öyle büyük bir hızla gerçekleşir ki, durmamacasına birbirinin yerini alan değişik görüntüler bir tür hayal oyununu andırır.” Zaman devrimcilere hayal oyunları yaratmayı değil hayallerini gerçekleştirme fırsatını sunuyor.

Dipnotlar:

[1]Yaşam alanları.

[2] https://www.cumhuriyet.com.tr/dunya/son-dakika-zelenskiden-nato-aciklamasi-1916243

[3] https://www.veryansintv.com/rusya-yaptirimlarinda-bugun-tolstoy-ve-dostoyevskiyi-yasakladilar/

[4] Büyük Fikir.

[5] https://www.cumhuriyet.com.tr/dunya/putin-ve-siden-ortak-bildiri-natonun-genislemesine-karsiyiz-1905183

[6] https://haber.sol.org.tr/haber/rusya-bati-rezervlerimize-erisimimizi-kisitlamasi-icin-cine-baski-yapiyor-329299

[7] https://haber.sol.org.tr/haber/wsj-suudi-arabistan-petrolun-yuan-uzerinden-satilmasi-icin-cinle-gorusmeleri-hizlandirdi

[8] https://haber.sol.org.tr/haber/imf-ab-rusya-karsiti-yaptirimlar-nedeniyle-derin-bir-resesyon-yasayabilir-329519

[9] https://www.iha.com.tr/haber-nato-genel-sekreteri-stoltenberg-ittifak-genelinde-yuz-binlerce-kuvvet-yuksek-alarmda-1038733/

[10] https://www.nupel.tv/avrupa-birligi-acil-mudahale-gucu-olusturma-karari-aldi-223962.html

[11] Kelime olarak Amerikan Barışı anlamına gelmekle birlikte ABD tarafından belirlenen dünya düzenini tanımlamaktadır.

[12]Her ne kadar Amerikan doları uluslararası ticaretteki ana konumunu korusa da kapitalizmin yapısal krizi ABD’ye sınırlarını göstermeyi sürdürüyor.

[13] https://t24.com.tr/haber/rusya-da-pazar-gunu-4-bin-600-den-fazla-isgal-karsiti-protestocu-gozaltina-alindi,1019289

[14] https://www.nd-aktuell.de/artikel/1160601.proteste-in-kasachstan-kasachstan-spaltet-russische-kommunisten.html?fbclid=IwAR03TOhSPuEjHwdR25S7adtGHq8Xigs1M72P4BO2blkU61niLNzdqFoYYJo

11 Mart 2022 Cuma

Hatırlama Bir Direniş Biçimidir : Katliamın 27. Yılında Gazi

(El Yazmaları, 12 Mart 2022)

12 Mart, hem sosyalistlere yönelik 1971’deki askeri darbenin hem de 1995 yılında Gazi Mahallesi’ndeki katliamın gerçekleştiği gün olmasından dolayı, Türkiye tarihi açısından oldukça kara günlerden biri. 12 Mart’ta gerçekleşen bu iki “olay”, devrimci ve halkçı hareketlerin kitlesel düzeye ulaştığında devlet güçlerinden görecekleri karşılığı ortaya koyması açısından “öğretici” de. 

12 Mart ve Sonrası

Bütün dünyayı sarsan 68 öğrenci hareketi, Türkiye’de kampüsleri aşarak toplumun önemli kesimlerine yayılmaktaydı. Bu dönemde kitlesellik kazanan sosyalist harekete 12 Mart 1971’de gerçekleştirilen askeri darbe ile ket vurulmak istenmiş, fakat sonrasında sosyalist hareket tekrardan toparlanarak “devrimci durum”u sağlayacak kadar güçlenmişti. Buna sermayenin ve devletin karşılığı 12 Eylül 1980 darbesi olmuş ve uygulanan faşist uygulamalarla sosyalist hareketi ancak durdurabilmişlerdi.

12 Eylül sonrasında devrimcilere yönelik faşizan uygulamaların yanı sıra sermaye yanlısı politikalar izlenmekle birlikte toplumun Türk-İslam sentezine göre dizayn edilmesine de girişilmişti. Fakat darbecilerin bu girişimleri, 1989 Bahar Eylemlilikleri ile başlayıp 1990-91 yıllarındaki işçi ve kamu emekçilerinin mücadeleleriyle zirveye ulaşan direnişle yenilmişti. Bu direniş sonucunda neoliberal politikaları uygulamak için iktidara gelen ANAP devrilmiş, bir kısım devrimci-demokratı da barındıran SHP’nin DYP ile oluşturduğu koalisyon iktidara gelmişti. 

SHP-DYP koalisyonunun da halkın taleplerine cevap olamaması, Kürt halkının yükselen mücadelesi ve Sivas Katliamı’nın ardından SHP’den başlayan kopuşlar halkın önemli bir kısmının, özellikle gençlerin ve Alevilerin, 90’larda toparlanarak yükselişe geçen sosyalist harekete ilgisini ve katılımını artırmıştı. Alevilerin ve gençlerin örgütlü mücadeleye katılımı sosyalist harekete yeni bir direngenlik ve dinamizm de kazandırmıştı.

80’lerin Sonu 90’ların Başı

Neoliberal uygulamaları hayatı geçirmek için alınan 24 Ocak kararlarının 12 Eylül darbesiyle gerçekleştirilmeye çalışılması, kentteki fabrikaların ucuz emek-gücüne ihtiyaç duymasına neden olmuştu. Köylerden sağlanan ucuz emek-gücünün kente akmasının yanı sıra yaşanan savaştan dolayı zorla boşaltılan Kürt köylerinden gelenlerle “kenar mahallelerdeki” nüfus oldukça arttı. Gazi, Okmeydanı, Güzeltepe, Gülsuyu gibi sosyalistlerin ve Alevilerin yoğunluklu olduğu bu mahalleler, ucuz emek-gücünün göçünü kapsayarak devrimci hareketlerin merkezleri haline geldiler. Böylece köyden kente gelenler hızlıca politikleştiler. 1987 yılında Gazi Mahallesi’ndeki halkın temiz su talebi, yapılan çeşitli zamları protesto etmek gibi nedenlerle defalarca kez sokağa inmesiyle başlayan ve öğrencilerin, işçilerin ve kamu emekçilerinin mücadelelerinin de katkısıyla Gazi Mahallesi “kurtarılmış bölgelerden” biri haline geldi. 

Devlet ise Gazi Mahallesi’nin “kurtarılmasına”, devrimci örgütlerin merkezi haline gelmesine ve devrimci örgütlerin kazandığı direngenlik ve dinamizme karşı saldırıya geçmekte geç kalmadı. Devlet, Alevilerin devrimci örgütlere gösterdikleri yoğun katılımı hedef alarak Alevi-Sünni çatışması çıkarmaya özellikle yöneldi. Böylece devrimci hareketlerin mezhep çatışması temelinde bölünmesinin yanı sıra Sünnilerin devrimcilerden uzaklaştırılarak Türk-İslamcı çizgiye çekilmesi de amaçlanmıştı. Hakeza önemli bir güç haline gelmenin eşiğindeki devrimci örgütlere vurulacak darbe ve verilecek mesaj açısından da Gazi’deki “operasyon” devletin varlığı açısından hayati bir önem taşımaktaydı.

Bu bağlamda devlet beslemesi paramiliter güçler, 12 Mart gecesi gasp edip katlettikleri taksicinin arabasıyla kıraathaneye saldırarak Halil Kaya isimli Alevi dedesini katlettiler. Kıraathaneden sonra mahallenin çeşitli yerlerini tarayan paramiliter güçler sokağa dökülen halka saldırmaktan da çekinmediler. Paramiliter güçlerin yerlerini polise bırakmasıyla ve de şiddetle birlikte halkın direnişi de büyüdü ve İstanbul’un diğer mahallelerine yayıldı. Polisin bütün şiddetine rağmen günlerce süren halkın direnişi, askerin devreye girmesiyle ve devletin Gazi halkının taleplerini kabul edip uzlaşmasıyla son buldu.

Tarih Tekerrürden İbaret mi?

Katliamın ardından Gazi Mahallesi’ne yönelik devlet şiddeti ve baskısı son bulmayarak günümüze kadar devam etti, ediyor. Fakat Gazi halkının da direnişi ve mahallenin “devrimci merkezlerden” biri olma özelliği sürüyor. 

Gazi’de uygulanan katliama benzer biçimler, daha sonraları devrimci ve halkçı hareketlerin yükselişe geçtiği her dönemde ve yerde uygulanmaya devam edildi. Roboski’den Suruç’a, Sur’dan 10 Ekim Katliamı’na kadar bunun çeşitli örneklerini görmekteyiz. 

Osmanlı’dan bu yana süreklilik gösteren despotik devlet yapısı, halkın özgürlük mücadelesine her daim katliamlarla karşılık vererek yaşamını sürdürebildi. Fakat despotik devlet yapısı, bir devlet krizi gerçekliği ile karşı karşıya ve artık halkın büyük bir çoğunluğu tarafından da meşruluğu sorgulanır hale gelmiş durumda. İşçilerin, kadınların, gençlerin, Alevilerin ve Kürtlerin despotik devlete karşı gösterdiği direnişler demokratik bir cumhuriyete kavuşabilme ihtimalimizin gerçekçiliğini göstermekte. Bu minvalde Demokratik Cumhuriyet talebi ve mücadelesi yükseltildiği takdirde katliamların tarihinin tekerrürünün önüne geçebilmemiz oldukça mümkün.

8 Mart 2022 Salı

(Çeviri) ABD bir yüzyıl içinde Almanya’yı üçüncü kez yendi – Michael Hudson

MIC, OGAM ve FIRE[1] Sektörleri NATO’yu Fethediyor

1970’lerde Hudson Enstitüsü’nde birlikte çalıştığım eski patronum Herman Kahn’ın halka açık toplantılarda kullandığı bir konuşma seti vardı. Los Angeles’ta lisedeyken öğretmenlerinin, çoğu liberalin 1940’larda ve 50’lerde söylediği şeyi söylediklerini ifade etti: “Savaşlar hiçbir şeyi çözmedi.” Sanki savaşlar hiçbir şeyi değiştirmemişlerdi – ve bu nedenle savaşılmamalıydı.

Herman aynı fikirde değildi ve savaşların dünya tarihinde çözdüğü ya da en azından değiştirdiği her şeyin listesini yaptı. Haklıydı ve elbette Ukrayna’daki bugünün Yeni Soğuk Savaş çatışmasında her iki tarafın da amacı bu.

Sorulması gereken soru, bugünün Yeni Soğuk Savaşı’nın neyi değiştirmeye veya “çözmeye” çalıştığıdır. Bu soruyu cevaplamak için savaşı kimin başlattığını sormak yardımcı olabilir. Her zaman iki taraf vardır – saldırgan ve saldırıya uğrayan. Saldırgan belirlediği sonuçları elde etmeye niyetlenir ve saldırıya uğrayan ise saldırganın istenmediği sonuçları arayarak avantaj elde etmeye çalışır. Bu durumda, her iki taraf da tasarlanmış sonuçları ve özel çıkarlarından oluşan düelloya girişirler.

1991’den beri aktif askeri güç ve saldırgan taraf ABD olmuştur. Varşova Paktı ülkelerinin ve NATO’nun karşılıklı silahsızlandırılmasını reddederken, hiçbir “barış vaadi” yoktu. Bunun yerine, Clinton ve müteakip yönetimler tarafından NATO aracılığıyla yeni bir askeri genişlemeyi sağlamak için yürütülen ABD politikası, Batı Avrupa ve Amerika kıtasındaki müttefiklerinin dış politikasını onların iç siyasi alanlarından ABD odaklı “ulusal güvenlik” (adlandırılmaması gereken özel çıkarlar için kullanılan kelime) denilen kliğe kaydırmak şeklinde 30 yıllık bir temettü ödedi. NATO, iç ekonomik çıkarlara hükmetme noktası da dahil olmak üzere Avrupa’nın dış politikasını belirleyen yapı haline geldi.

Son zamanlarda Rusya’nın Ukrayna’daki 2014 sonrası neo-Nazi Maiden rejimi tarafından Ukrayna’daki Rus karşıtı etnik şiddetin yaygınlaştırılarak kışkırtılması, NATO müttefikleri ve diğer Dolar Bölgesi uyduları Çin ve Rusya ile ticaret ve yatırımı artırmak için büyük kazanç fırsatlarını gördükçe ABD çıkarlarının onlar üzerindeki ekonomik ve siyasi kontrolünü kaybetme korkusuna yanıt olarak bir hesaplaşmaya zorlamayı amaçlıyordu (ve başardı da).

ABD’nin amaçlarının ve çıkarlarının tehdit edildiğini anlamak için, ABD siyasetini ve “kliğini”æ, yani demokratik siyasete bakarak açıklanamayacak olan hükümetin merkezi planlamasını anlamak gerekir. Bu, seçim bölgelerini veya eyaletlerini temsil eden ABD senatörlerinin ve kongre temsilcilerinin siyaseti değildir.

ABD Dış Politikasını Üç Oligarşi Kontrol Ediyor

ABD’nin ekonomi ve dış politikasını Cumhuriyetçilerin ve Demokratların siyasi politikasından ziyade askeri-sanayi kompleksi, petrol ve gaz (ve madencilik) kompleksi ve bankacılık ve emlak kompleksi açısından görmek daha gerçekçi. Kilit senatörler ve kongre temsilcileri, eyaletlerini ve bölgelerini, başlıca siyasi kampanyaya katkıda bulunanların ekonomik ve mali çıkarları kadar temsil etmiyorlar. Bir Venn şeması, günümüzün Citizens United[2] sonrası dünyasında, ABD politikacılarının seçmenleri değil, kampanyalarına katkıda bulunanları temsil ettiğini gösterecektir. Ve bu katkıda bulunanlar temel olarak üç ana bloğa ayrılır.

Üç ana oligarşik grup, politikalarını yürütecek kişileri Dışişleri Bakanlığı ve Savunma Bakanlığı’na yerleştirmek için Senato ve Kongre’nin kontrolünü satın almıştır.

Birincisi, Askeri-Sanayi Kompleksidir (MIC)—Raytheon, Boeing ve Lockheed-Martin gibi silah üreticileri, fabrikalarını ve istihdamlarını neredeyse her eyalette ve özellikle önemli Kongre komitesi başkanlarının seçildiği Kongre bölgelerinde geniş ölçüde çeşitlendirdiler. Ekonomik temelleri, her şeyden önce NATO’ya, Yakın Doğu petrol ihracatçılarına ve ödemeler dengesi fazlası olan diğer ülkelere silah satışlarından elde edilen tekel rantıdır. Bu şirketler için hisse senetleri, Rus saldırısı haberi üzerine hemen yükseldi ve yatırımcılar, (Seymour Melman’ın tanımladığı gibi) maliyet artı kâr sağlayan “Pentagon kapitalizmi” dünyasında savaş sanayilerine tekel kârları için garantili bir ulusal güvenlik şemsiyesi sağlayacağını fark ettikleri için, iki günlük bir borsa dalgalanmasına yol açtılar. Kaliforniya ve Washington’dan senatörler ve Kongre temsilcileri, geleneksel olarak, katı savaş yanlısı Güney ile birlikte MIC’yi temsil ettiler. Geçen haftaki askeri tırmanış, NATO’ya ve diğer ABD müttefiklerine silah satışlarında artış vaat ediyor ve bu politikacıların gerçek bileşenlerini zenginleştiriyor. Almanya, silah harcamalarını GSYİH’nin %2’sinin üzerine çıkarmayı hemen kabul etti.

İkinci büyük oligarşik blok, Amerika’nın doğal kaynaklarını sömüren ve çöplerini çoğunlukla atmosfere, okyanuslara ve su kaynaklarına boşaltan şirketlere tanınan özel vergi kayırmacılığına dayanan madencilikten (OGAM) rant çıkaran petrol ve gaz sektörüdür. Konut ve diğer varlıklarda sermaye kazançlarını ve ekonomik rantı en üst düzeye çıkarmak isteyen bankacılık ve gayrimenkul sektörü gibi, bu OGAM sektörünün amacı, doğal kaynak rantını en üst seviyeye çıkarmak için enerji ve hammadde fiyatını en üst düzeye çıkarmaktır. Kuzey Akım 2 boru hattı Batı Avrupa ve Rusya ekonomilerini daha sıkı bir şekilde birbirine bağlamakla tehdit ettiğinden, Dolar Bölgesi’nin petrol piyasasını tekelleştirmek ve Rus petrol ve gazından izole etmek bir yıldan fazla bir süredir ABD’nin başlıca önceliği oldu.

Petrol, gaz ve madencilik operasyonları her ABD oylama bölgesinde yer almadığı gibi yatırımcıları da öyledir. Teksas ve diğer Batılı petrol üreticisi ve madencilik eyaletlerinden gelen senatörler, önde gelen OGAM lobicileridir ve Dışişleri Bakanlığı, sektörün özel vergi indirimleri için bir ulusal güvenlik şemsiyesi sağlayan petrol sektörünün ağır etkisine sahiptir. Diğer siyasi amaç ise petrol, gaz ve kömürü alternatif enerji kaynaklarıyla değiştirmeye yönelik çevreci baskıları görmezden gelmek ve reddetmektir. Buna göre Biden yönetimi, açık deniz sondajının genişletilmesine arka çıktı, Kanada boru hattını Athabasca katranı kumlarındaki dünyanın en kirli petrol kaynağını destekledi ve ABD’de kaya gazı çıkarılmasının yeniden canlanmasını kutladı.

Bunun dış politikadaki uzantısı, petrol, gaz ve madenciliğinin kontrolünü OGAM şirketlerine bırakmayan yabancı ülkelerin dünya pazarlarında ABD’li tedarikçilerle rekabet etmesini önlemektir. Rusya’yı (ve İran’ı) Batı pazarlarından izole etmek, petrol ve gaz arzını azaltacak ve buna bağlı olarak fiyatları ve şirket kârlarını artıracaktır.

Üçüncü büyük oligarşik grup, Avrupa’nın toprak kiralarıyla yaşayan feodalizm sonrası toprak aristokrasisinin modern finans-kapitalist halefi olan simbiyotik Finans, Sigorta ve Gayrimenkul (FIRE) sektörüdür. Günümüz dünyasında çoğu konutun sahibi tarafından işgal edilmesiyle (2008 sonrası Obama Tahliyeleri dalgasından bu yana keskin bir şekilde artan ev sahipliğini kaybetme oranlarına rağmen), arazi rantı büyük ölçüde bankacılık sektörüne ipotek faizi ve (banka kredisi konut fiyatlarını şişirdiği için artan borç/öz sermaye oranlarından dolayı) borç amortismanı şeklinde ödenmektedir. ABD ve İngiliz banka kredilerinin yaklaşık yüzde 80’i gayrimenkul sektörüne veriliyor ve sermaye kazançları yaratmak için arazi fiyatlarını şişiriyor – ki bu da mal sahipleri için fiilen vergiden muaf oldukları anlamına geliyor.

Wall Street merkezli bu bankacılık ve gayrimenkul bloğu, MIC’den bile daha geniş bir bölgesel temele dayanmaktadır. Wall Street’ten gelerek New York senatörü olan Chuck Schumer, uzun süredir kredi kartı endüstrisinden Delaware’in eski Senatörü olan Joe Biden ve sigorta sektörünün merkezi olan Connecticut’ın senatörleri tarafından desteklenen Senato’ya başkanlık ediyor. Bu sektörün yurtiçindeki amacı, arazi rantını ve artan arazi rantından kaynaklanan “sermaye” kazançlarını en üst düzeye çıkarmaktır. Uluslararası olarak FIRE sektörünün amacı, temel hizmetlerin (sağlık, eğitim, ulaşım, iletişim ve bilgi teknolojisi gibi) ücretlerini sübvanse ederek yaşama maliyetini ve iş yapma maliyetini azaltmak yerine rant peşinde koşan tekellerin maksimum kâr elde etmeleri için devlet altyapısını ve kamu hizmetlerini dönüştürmek yani (her şeyden önce ABD’nin elindeki kredi yaratma ayrıcalığını güvenceye almak için) yabancı ekonomileri özelleştirmektir. Ve Wall Street her zaman petrol ve gaz sanayisiyle (yani Rockefeller’ın hâkim olduğu Citigroup ve Chase Manhattan bankacılık holdingleri) yakından ilişkilenmiştir.

FIRE, MIC ve OGAM sektörleri, günümüzün sanayi sonrası finans kapitalizmine hâkim olan üç rantiye sektördür. MIC ve OGAM hisseleri arttıkça ortak servetleri yükseldi. Ve Rusya’yı Batı finans sisteminden (ve şimdi kısmen SWIFT’ten[3]) dışlama hamleleri, Avrupa ekonomilerini Rus enerjisinden yalıtmanın olumsuz etkileriyle birleştiğinde, dolarize finansal menkul kıymetlere girişi teşvik etme vaadinde bulunuyor.

Başta belirtildiği gibi, ABD ekonomi ve dış politikasını Cumhuriyetçilerin ve Demokratların siyasi politikasından ziyade bu üç rantiye sektöre dayalı kompleksler açısından incelemek daha yararlıdır. Kilit senatörler ve kongre temsilcileri, eyaletlerini ve bölgelerini, başlıca bağışçılarının ekonomik ve mali çıkarları kadar temsil etmiyorlar. Bu nedenle, bugün ABD dış politikasında ne imalat ne de tarım baskın bir rol oynamaktadır. Amerika’nın üç baskın rantiye grubunun politik amaçlarının yakın olması, emeğin ve hatta MIC’nin ötesindeki sanayi sermayesinin çıkarlarını altüst ediyor. Bu yakınlık, günümüzün sanayi sonrası finans kapitalizminin tanımlayıcı özelliğidir. Temelde bu, emek ve sanayi sermayesi siyasetinden bağımsız olan ekonomik rant arayışına dönüştür.

Bugün izlenmesi gereken dinamik, bu oligarşik kliğin çıkarını neden Rusya’yı, Moskova’ya  yönelik daha geniş Batı tehditleriyle birlikte, Ukrayna’nın Rusça konuşulan doğu bölgeleri olan Luhansk ve Donetsk’e yönelik giderek artan şiddetli saldırılara direnmesi için Putin’in ölüm kalım meselesi olarak gördüğü şeye teşvik etmekte gördüğüdür.

Yeni Soğuk Savaş’ın Rantiye “Kliğinin” Beklenen Sonuçları

Başkan Biden’ın açıkladığı gibi, ABD tarafından düzenlenen mevcut askeri tırmanış (“Ayıyı Kışkırt”) gerçekten Ukrayna ile ilgili değil. Biden, başlangıçta hiçbir ABD askerinin dahil olmayacağına söz verdi. Ancak bir yıldan fazla bir süredir Almanya’dan sanayisine ve konutlarına düşük fiyatlı gaz tedarik edecek Kuzey Akım 2 boru hattını engellemesini ve çok daha yüksek fiyatlı ABD’li tedarikçilere yönelmesini talep ediyor.

ABD’li yetkililer önce boru hattının inşaatının tamamlanmasını durdurmaya çalıştı. İnşaata yardım eden firmalara yaptırım uygulandı ama sonunda Rusya boru hattını kendisi tamamladı. ABD baskısı daha sonra, Almanya’nın ve Avrupa’nın geri kalanının, muhtemelen bazı siyasi veya ekonomik tavizler elde etmek için Rusya’nın doğalgazı kapatmasından kaynaklanan bir Ulusal Güvenlik tehdidiyle karşı karşıya olduğunu iddia ederek, geleneksel olarak uysal Alman politikacılara döndü. Rusların belirli talepleri olabileceği düşünülemezdi ve bu yüzden olası talepler belirsiz ve küçük bir leke olarak düşünüldü. Almanya, Kuzey Akım 2’nin resmen faaliyete geçmesine izin vermeyi reddetti.

Günümüzün Yeni Soğuk Savaşı’nın önemli bir amacı, ABD’nin sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) sevkiyatları için piyasayı tekelleştirmektir. Hâlihazırda Donald Trump’ın başkanlığı döneminde Angela Merkel, Alman kullanımı için doğalgaz getirmek üzere ABD tanker gemilerinin yanaşacağı yeni liman tesisleri inşa etmek için 1 milyar dolar harcama sözü vermeye zorlandı. Kasım 2020’de Demokratların seçim zaferi ve ardından Merkel’in Almanya’nın siyaset sahnesinden emekli olması, bu liman yatırımının iptal edilmesine yol açtı. İptal kararı Almanya’ya evlerini ısıtmak, elektrik tesislerine güç sağlamak ve gübre sanayisi için hammadde ve dolayısıyla çiftlik verimliliğinin korunması için Rus gazını ithal etmek dışında bir çare bırakmadı.

Dolayısıyla, NATO’nun Rusya ile karşı karşıya gelmesinde ABD’nin en acil stratejik amacı, her şeyden önce Almanya’nın aleyhine olacak şekilde petrol ve gaz fiyatlarını yükseltmektir. ABD petrol şirketleri için kâr ve borsa kazançları yaratmanın yanı sıra, daha yüksek enerji fiyatlarıyla Alman ekonomisinin gücünün çoğunu alacaktır. Bu, ABD’nin Almanya’yı bir yüzyılda üçüncü kez mağlup etmesi gibi görünüyor – her seferinde ithalat ve politik liderlik için ABD’ye giderek daha fazla bağımlı olan Alman ekonomisi üzerinde ABD kontrolünü artırıyor ve NATO, herhangi bir yerel milliyetçi direnişe karşı etkili bir kontrol sağlıyor.

Daha yüksek benzin, ısıtma ve diğer enerji fiyatları da ABD’li tüketicilere ve diğer ulusların tüketicilerine (özellikle enerji açığı olan Küresel Güney ekonomilerine) zarar verecek ve ABD’nin aile bütçesinden yerli mal ve hizmetlere daha az harcama yapılacaktır. Bu, marjinalleştirilmiş ev sahiplerini ve yatırımcıları sıkıştırabilir ve ABD’de konut ve ticari mülk sahipliğinin kaybedilmesinin daha da yoğunlaşmasına ve diğer ülkelerde yükselen ısıtma ve enerji maliyetleriyle karşı karşıya kalan sıkıntılı emlak sahiplerinin mülklerinin satın alınmasına yol açabilir. Ancak bu, sanayi sonrası klik tarafından tali hasar olarak kabul edilir.

Başta buğday olmak üzere gıda fiyatları da artacak (Rusya ve Ukrayna, dünya buğday ihracatının yüzde 25’ini gerçekleştiriyor). Bu, gıda açığı olan birçok Yakın Doğu ve Küresel Güney ülkesini sıkıştıracak, ödemeler dengesini kötüleştirecek ve dış borç temerrütlerini tehdit edecek.

Rus hammadde ihracatı, para birimi ve SWIFT yaptırımlarına yanıt olarak Rusya tarafından engellenebilir. Rusya, (üretimin ana maliyeti olarak çok fazla elektrik tüketilmektedir ve bu metali daha pahalı hale getirecektir) kobalt, paladyum, nikel ve alüminyum dahil olmak üzere temel malzemelerin tedarik zincirlerinde kırılmalarla tehdit edebilir. Çin kendisini tehdit edilecek sıradaki ulus olarak görmeye karar verir ve ABD’nin ticaret ve mali savaşına karşı ortak bir protestoda Rusya’ya katılırsa, Batı ekonomileri ciddi bir şokla karşılaşabilir.

ABD’nin Yeni Soğuk Savaşçılarının uzun vadeli hayali, Rusya’yı parçalamak ya da en azından Yeltsin/Harvard Boys’un yönetim kleptokrasisini, oligarkların özelleştirmeleri Batı borsalarında nakde çevirmek istediği düzeni yeniden kurmaktır. OGAM hâlâ Yukos ve Gazprom’un çoğunluğunun kontrolünü satın almanın hayalini kuruyor. Wall Street, bir Rus borsası patlamasını yeniden yaratmayı çok isterdi. Ve MIC yatırımcıları, tüm bunları gerçekleştirmeye yardımcı olmak için daha fazla silah satma ihtimalini mutlu bir şekilde bekliyorlar.

Rusya’nın Amerika’nın İstenmeyen Sonuçlarından Yararlanma Niyetleri

Rusya ne istiyor? En acil olarak, Maidan katliamı ve darbesinin 2014’te uygulamaya koyduğu neo-Nazi Rus karşıtı çekirdeği ortadan kaldırmak. Ukrayna, Rusya için Donetsk, Luhansk ve Kırım’a Rus yanlılarının hâkim olması anlamına gelecek şekilde etkisizleştirilecek. Amaç, Ukrayna’nın Çeçenistan ve Gürcistan gibi ABD tarafından düzenlenen Rus karşıtı hareketlerin sahne alanı haline gelmesini önlemek.

Rusya’nın uzun vadeli hedefi, Avrupa’yı NATO ve ABD egemenliğinden uzaklaştırmak ve bu süreçte Çin ile birlikte ekonomik olarak bütünleşmiş bir Avrasya merkezli yeni birçok kutuplu dünya düzeni yaratmaktır. Amaç, NATO’yu tamamen dağıtmak ve ardından Rusya’nın zorladığı geniş silahsızlanma ve nükleer silahlardan arındırma politikalarını teşvik etmektir. Bu, yalnızca ABD silahlarının başka ülkeler tarafından alımlarını azaltmakla kalmayacak, aynı zamanda gelecekteki ABD askeri maceracılığına karşı yaptırımlara yol açabilir. Bu Amerika’nın, dolarsızlaştırma hızlandıkça askeri operasyonlarını finanse etme konusunda daha az yeteneğe sahip olmasına neden olacak.

Bilgili herhangi bir gözlemci için (1) NATO’nun amacının savunma değil saldırganlık olduğu ve (2) NATO’nun eski Sovyetler Birliği’nin kalıntılarından fethedebileceği başka bir bölge olmadığına göre, Avrupa’nın NATO üyeliğinin devamından bir şey kazanıp kazanmayacağı açık olmalıdır. Rusya’nın bir daha asla Avrupa’yı işgal etmeyeceği açık. NATO’nun Rusya’ya doğru yeni üyelerle genişlemesini ve Novorossiya’ya yönelik NATO destekli saldırıları geri almaktan başka, Rusya’nın Ukrayna’yla savaşarak kazanacak hiçbir şeyi yoktu.

Avrupalı milliyetçi liderler (Avrupa solu büyük ölçüde ABD yanlısıdır), Rusya’da barışçıl yatırımlarla ihracat satışları yapma ve kâr etme seçeneğini kaybederken -ve belki de Çin’i de kaybederken- ülkelerinin neden sadece kendilerini tehlikeye atan ABD silahları için ödeme yapmaları, ABD’nin sıvılaştırılmış doğal gazı ve enerjisi için daha yüksek fiyatlar ödemeleri, tahıl ve Rus üretimi hammaddeler için daha fazla ödemeleri gerektiğini soracak mı?

Afganistan’ın rezervlerinin yakın zamanda çalınmasının (ve İngiltere’nin Venezuela’nın İngiltere’deki altın stoklarına el koymasının) ardından ABD’nin Rus para rezervlerine el koyması, her ülkenin Dolar Standardına bağlılığını ve dolayısıyla doların dünyadaki merkez bankaların döviz tasarruflarının aracı olma rolünü tehdit ediyor. Bu, Rusya ve Çin’in karşılıklı olarak birbirlerinin para birimlerine sahip olmalarına dayalı olarak başlattığı uluslararası dolarsızlaştırma sürecini hızlandıracak.

Uzun vadede, Rusya’nın ABD’nin hâkim olduğu IMF ve Dünya Bankası’na bir alternatif oluşturmada Çin’e katılması muhtemeldir. Rusya’nın Ukraynalı Nazileri tutuklamak ve savaş suçları davası açmak istediğini açıklaması, Rusya’nın Ukrayna’daki askeri zaferinin ardından Lahey Mahkemesi’ne alternatif kurulacağını ima ediyor gibi görünüyor. Yalnızca yeni bir uluslararası mahkeme, Ukrayna’nın neo-Nazi liderliğinden Nürnberg yasalarında tanımlanan insanlığa karşı suçlardan sorumlu ABD yetkililerine kadar uzanan savaş suçlularını yargılayabilir.

Amerikan Kliği Gerçekten NATO Savaşının Sonuçlarını Düşündü Mü?

ABD’nin Çin’i Rusya’nın Ukrayna’ya girişini kınamak için kendisine katılması gerektiğine ikna etme girişimlerine bakmak neredeyse kara mizah. ABD dış politikasının en büyük istenmeyen sonucu, Rusya ve Çin’in kendilerinin yanı sıra İran, Orta Asya ve diğer ülkelerle birlikte Tek Kuşak Tek Yol Girişimi’nde[4] beraber hareket etmeleri olmuştur.

Rusya yeni bir dünya düzeni yaratmanın hayalini kuruyordu, ancak dünyayı tamamen yeni bir düzene sürükleyen ABD maceracılığı oldu – Avrupa ekonomisi esasen parçalara ayrıldığı ve ABD’nin de Rusya ve Afganistan’dan aldıklarıyla kalakaldığı ve gelecekte destek almaya yeteneği olmadığından, varsayılan kazanan olarak Çin’in hâkim olduğu bir düzen görülüyor.

Ve yukarıda yazdığım her şey, Rusya ve ABD’nin atom alarmına geçmesi nedeniyle çoktan eskimiş olabilir. Tek umudum, Putin ve Biden’ın, Rusya Britanya ve Brüksel’e hidrojen bombası atarsa, birbirlerini bombalamama konusunda aralarında şeytanların (beyefendilerin değil) anlaşmasının olacağı konusunda hemfikir olmaları.

Böyle bir konuşmayla, 50 yıl önce Herman Kahn ile yaptığım tartışmalara geri döndüm. Kahn, atom savaşı anlamına gelen Düşünülemeyeni Düşünmek’i yazdığı için oldukça popüler oldu. Dr. Strangelove’da parodisinin yapıldığı gibi, gerçekten de hayatta kalanların olacağını söylemişti. Ancak kendisi için atom bombasının hemen altında olmayı umduğunu çünkü hayatta kalmak istediği dünyanın böyle bir dünya olmadığını da eklemişti.

(Bu yazı İngilizceden Türkçeye Caner Malatya tarafından çevrilmiştir. Yazının orijinaline buradan erişebilirsiniz: https://mronline.org/2022/02/28/america-defeats-germany-for-the-third-time-in-a-century/ )

[1] MIC: Askeri-Sanayi kompleksi. OGAM: Madencilikten rant elde eden petrol ve gaz sektörü. FIRE: Finans, Sigorta ve Gayrimenkul sektörü. (ç.n.).

[2] ABD’de faaliyet gösteren bir siyasi gruptur. 2010 yılında grup, şirketlerin ve sendikaların federal seçimlerle bağlantılı olarak harcama yapmasını yasaklayan bir federal yasayı anayasaya aykırı bularak iptal edilmesini sağlayan “Citizens United vs FEC” davasını kazanmıştı. (ç.n.).

[3] Dünyadaki bütün bankalar arasında elektronik fon transferi standardı sağlayan sistem. (ç.n.).

[4] Çin’in Tarihi İpek Yolu’nun modern versiyonu oluşturarak Avrupa, Asya ve Afrika ticaret yollarını birleştirme projesi. (ç.n.).

27 Şubat 2022 Pazar

(Çeviri) Sol, Putin’in Tarafındaymış Gibi Davranmayı Bırakın – David Broder

Rusya’nın Ukrayna’yı işgali mide bulandırıcı. Vladimir Putin, Pazartesi günü, “Kiev rejiminin” Donbas’taki ihtilafın “askeri yollar” dışında herhangi bir şekilde çözülmesini reddettiğini iddia etti. Rusya Devlet Başkanı, şimdiden Donbas bölgesinin ötesine yayılan ve daha büyük bir yangın riskini göze alıp çok daha fazla kan dökerek sorunu çözeceğini iddia ediyor.

Putin’in Ukrayna’nın bağımsızlığını açıkça hiçe sayması, günümüzdeki öldürme ve yaralamaların nedenlerini bulmak için ortaçağ mitlerini araştıran makalesinde ifade edildiği gibi, gerici bir uygarlık siyasetini ifade ediyor. Doğru, bir keresinde SSCB’nin çöküşünün geçen yüzyılın “en büyük jeopolitik felaketi” olduğunu mükemmel bir şekilde iddia etmişti. Yine de bu hafta daha eski ve dolayısıyla bir şekilde daha otantik çarlık emperyal düzenini yıkmış olan Lenin’i Ukrayna’nın “mimarı” olarak seçmesi tesadüf değildi.

Putin’in yönetimi kesinlikle Sovyet sonrasında Rusya’da duyulan rahatsızlıklardan meşruiyet kazandı. Hükümetin askerileştirilmiş istikrar inancı ve desteği, 1991 öncesi toplumsal düzenin yıkılmasının ardından gerçek bir halk çaresizliği atmosferinde inşa edildi; bir dizi sınır çatışması, karşılığında onun milliyetçi intikamını radikalleştirdi. Ancak bu hafta Ukrayna’yı dağıtarak “gerçekten komünizmden arındıracağı” konusundaki ısrarı, en resmi Sovyet retoriği “halkların kardeşliğine” bile olan nefretini gösterdi.

Putin, Batı tehdidi veya Ukrayna’daki küçük ama militan bir aşırı sağ azınlık tarafından işgale yönlendirilmedi. Yine de Batı’nın eylemlerinin bu yolun hazırlanmasına yardımcı olduğu açıkça kabul edilmelidir. Bunun nedeni yalnızca NATO’nun 1991 sonrası genişlemesinin Rusya’yı kuşatması veya militaristlerine 2. Dünya Savaşı sırasında harap olan toprakların yeniden tehdit altında olduğunu iddia etme yetkisi vermesi değil. Bunun da ötesinde, Putin’in Donbas’taki azınlıkları savunma iddiası, artık iyice yıpranmış bir “insani” müdahale oyun kitabına dayanıyor.

Irak, Libya ve Yugoslavya’yı mahvedenlerin Putin’i mahkûm etme hakkına sahip olmadıklarını belirtmek, bir “iki taraflılık” alıştırması değildir. Blair, Clinton, Trump ve Putin’in benzerleri, Teröre Karşı Savaş’ta maddi işbirliği ve hepsinin desteklediklerini iddia ettikleri uluslararası hukuku, ortaklaşa baltalayarak çoğu zaman aynı tarafta oldular. Washington defalarca despotlarla ittifak kurdu, sonra onları güvenilmez olarak görmeye başladı, sonra onlara karşı yalnızca kaosu yaymayı başaran askeri saldırılar başlattı. Sol’un, bu felaketleri hatırlamak ve günümüzde tekrarlanmalarını önlemek için her türlü yükümlülüğü vardır.

Bu savaşın aynı zamanda, savaş karşıtı küçük örgütlü solun güçlü bir güvenlik devlet aygıtıyla karşı karşıya kaldığı Rusya da dâhil olmak üzere, iç politika üzerinde daha geniş sonuçları var. Rusların çoğunun savaşı desteklemek için gerçekten seferber olduğu açık değil: Levada Center gibi anketörler, Donbas ayrılıkçı cumhuriyetlerinin tanınmasına (Ukrayna’nın tam ölçekli işgalini boşverin), 2014 Kırım’ın ilhakına göre çok daha az oybirliğiyle destek olunduğunu öne sürüyorlar. Ancak açık sivil direniş sert bir baskıyla karşı karşıya kalacak.

Çatışma mevcut kapsamıyla sınırlı kalırsa asıl kurbanları şu anda tartışmalı olan Donbas sınırının her iki tarafında bulunan Ukrayna’daki siviller olacak. Ülke içindeki aşırı milliyetçi güçlerin baskısı, muazzam güç dengesizliği ve Batı yardımına olan güveni göz önüne alındığında, Volodimir Zelenski hükümetinin nasıl tepki vereceğini tahmin etmek zor. Kendi memleketindeki pek çok kişiyle paylaştıkları ortak dilde Rus toplumuna hitap etmesi kesinlikle takdire şayandı.

Amerika Birleşik Devletleri ve Birleşik Krallık’a gelince, Doğu Avrupa’ya asker göndermeseler bile, sözde “Putin’in yardakçıları”na karşı karalamalar, Moskova bağlantılı olduğu iddia edilen medyaya oldukça sert ya da daha fazla baskı uygulamaları ve 11 Eylül’ün ardından gelenlere benzer bir savaş havası bekleyebiliriz. Sol siyasetin kilit odak noktalarından biri, sosyal medya devleri ve devlet McCarthyciliği tarafından halihazırda ihlal edilen kamusal söylem polisliğine karşı direniş olacaktır. Bir diğeri, mültecilerin savaştan kaçıp -ve bunun küresel gıda arzı üzerindeki muhtemel etkisinden- Avrupa’ya yerleşme hakkını savunmak olacak.

Son haftalarda, Batı ülkelerindeki medya-politik retorik, ağırlıklı olarak Sol’u ve savaş karşıtı güçleri yurtiçinde gayri meşrulaştırmaya yöneldi. Bu aynı zamanda Ukrayna’daki olaylarla ilgili gerçek dışılığa ve acizliğe de işaret ediyor. Liberal uzmanlar sık sık Putin’in Avrupalı aşırı sol ve aşırı sağdaki uşaklarından bahseder; yine de hiçbir sosyalist parti Rus bankacılar ve oligarklar tarafından İngiliz Muhafazakarları, Marine Le Pen’in Ulusal Cephesi veya İtalya’nın Lega’sı gibi finanse edilmiyor. Putin’in değişken davranışları kesinlikle liberalleri utandırdı; sosyalistler ona zaten hiç hayran olmadılar.

Soğuk Savaş dönemiyle karşılaştırıldığında bile çoğu ülkede Sol, mevcut krizi durdurmak için etkin bir şekilde harekete geçmeyi bir kenara bırakın, krizle başa çıkmak için siyasi ve örgütsel olarak çok az hazır. Ancak en azından bazı temel ilkelere güvenebiliriz: askeri güç kullanımının amasız bir şekilde reddedilmesi; bir diğerinin suçlarını öne sürerek bir dizi generali haklı çıkarmayı reddetmek; ve hepsinden önemlisi, korkmadan veya hainlik suçlaması olmadan konuşma hakkımızı savunmak.

(Bu yazı İngilizceden Türkçeye Caner Malatya tarafından çevrilmiştir. Yazının orijinali için tıklayınız.)

24 Şubat 2022 Perşembe

Putin Kılıcını Attı!

(El Yazmaları, 25 Şubat 2022)

Ukrayna’da yakılan savaş ateşi, atılan odunlarla harlanıyor. ABD ve İngiltere’nin özel çabalarıyla alevlenen Ukrayna’daki savaş hali, Rusya’nın işgal girişimiyle yeni bir seviyeye ulaştı.

Ukrayna’nın çeşitli kentlerini bombalayıp Donetsk ve Lugansk halk cumhuriyetleri ile Belarus’tan Kiev’e doğru saldırıya geçen Moskova kılıcını ortaya attı. Putin’in kınından çıkardığı kılıç, 21. yüzyılın başından itibaren küresel güçler arasında derinleşip genişleyen hegemonya krizinin ekonomik alanı kapsayıp aşarak sıcak askeri savaş noktasına ulaştığını imliyor.

Hegemonya Krizi Kapitalizmin Krizi

İnsanlık tarihinde daha önce gerçekleşmemiş bir gerçekliğin içindeyiz: Bir üretim biçimi (kapitalizm) bütün dünyaya yayılarak egemen hale geldi. Hatta, sermayedarlar ve onların kalemşorları “tarihin sonunu” bile ilan etmişlerdi. Fakat 2007’de finansal alanda uç verip 2008 ve 2009’da bütün piyasalara yayılan kapitalizmin ekonomik krizi, bu sefil hayalleri sönümlendirdi.

Kimi zaman krizden çıkış ışığı göründüğüne dair söylemler ortalıkta uçuşsa da, kâr oranlarının düşme eğiliminin süreklileşmesi ve artı-değerin realize olması için tüketimi kışkırtmayı amaçlayarak açılan sınırsız kredilerin geri dönüşünde yaşanan “aksaklıkların” çöküşler yaratmasıyla bir anda sivrilen kapitalizmin krizi derinleşmeyi sürdürüyor. Sermaye kuruluşlarının da itiraf ettiği üzere, tünelden çıkış hâlâ gözükmüyor.

Bütün dünyadaki piyasaların pürüzsüz şekilde işlemesi için ortaya konulmuş olan ABD’nin imparatorluk hamlesinin Irak ve Afganistan’da yaşadığı başarısızlık ve ek olarak, ABD sermayesinin krizden etkilenerek ekonomik güç kaybına uğraması küresel düzende çatlaklara yol açtı.

Bu çatlaklardan da, ucuz, nitelikli ve kitlesel iş gücünü (Çin), katma değeri yüksek meta üretimi ile finansal gücünü (Almanya) ve petrol ve doğalgaz gibi değeri yüksek kaynaklarını (Rusya) kullanan ülkeler kafalarını uzatarak küresel güç ilişkilerinde kendilerine ait bir yer talep etmeye başladılar.

Ancak, krizin çözülemeyip süreklileşmesi, pastanın diğer güçleri de içine alacak şekilde büyütülmesini ya da var olduğu kadarıyla nasıl paylaşılacağı konusunda uzlaşma sağlanabilmesini giderek daha fazla engelliyor.

Bu nedenle, bütün küresel güçler paylaşım masasında kalabilmek, keselerinin büyüklüğünü korumak ve mümkünse genişletmek için çabalıyorlar. Bu güçler, artı-değerin kaynağına (yani çeşitli ülkelere ve bölgelere) bizzat yerleşip buralardaki zenginliklere el koyma ve kendi sermaye gruplarının çıkarları doğrultusunda bağımlılaştırılmış piyasalar oluşturmayı hedefliyor: Eskimeyen “yeni” emperyalist politikalar!

Dünyadaki pazarların sınırlılığı ve kapitalizmin yol açtığı ekolojik kriz de küresel güçler arasındaki savaş ateşinin sürekli artmasına neden oluyor.

Sonuçta, kapitalist üretim biçiminin var olmasında ortaklaşmış olsalar da dünya pastasından pay alma konusunda anlaşamayan küresel güçler arasındaki savaş ve hegemonya krizi giderek derinleşiyor ve derinleşecek.

Putin’in Hamlesi

Küresel güçler alanındaki tahtını kimseye bırakmak istemeyen ABD, SSCB’nin dağılmasının ardından zengin enerji kaynakları ve sosyalizmin mirası olan nitelikli iş gücüne sahip olan Rusya’nın tekrardan küresel güç olamaması için uzun süredir çaba gösteriyordu. Berlin Duvarı’nın yıkılması sürecinde Sovyet liderlerine verilen NATO’yu “doğuya doğru büyütmeme” sözü “tutulmadı” ve Rusya’nın çevrelenmesini hedefleyen hamleler sürekli yapıldı. “Renkli devrimler” ve eski Varşova paktı ülkelerinden NATO’ya yeni üyelerin alınmasıyla çevreleme tam bir kuşatmaya dönüştü.

Ukrayna’da Neonazilerin iktidarına verilen destekle, kuşatma hamlesi Rusya’yı doğrudan darbeleme stratejisine evriltilmek istendi. Moskova ise, Kırım’ı ilhak ile Donetsk ve Lugansk’taki bağımsızlık ilanlarıyla, kendisini darbeleme stratejisini kısmen boşa çıkartmayı başardı. Şimdi gerçekleştirilen Ukrayna’yı işgal girişimi, Rusya’nın savunma pozisyonundan hücum pozisyonuna geçerek kuşatmayı yarmaya yöneldiğini gösteriyor.

Putin’in oligark arkadaşlarının servetlerinin toplum nezdinde tepki görmesi ya da enerji fiyatlarındaki yükselişe rağmen Rusya ekonomisinin krizini atlatıp güçlü kılacak noktaya sıçrayamamış olması gibi iktisadi nedenler, Rusya’nın “saldırıya” geçmesinin önündeki engelleri oluşturuyordu. Keza, Suriye’deki ve Karabağ’daki askeri konumlanması, Kazakistan’a askeri birliklerinin girişi, Belarus’ta Lukaşenko’ya verdiği dolaylı askeri desteği ve Kırım’ın Ukrayna’dan “geri alınması” gibi olgular da, aslında sınırlı bir ekonomik güce sahip olan Rusya’nın ekonomik ve askeri gücünün sınırlarını daha da zorluyordu.

İşte bu engeller ve gücünün sınırları, Rusya’nın yeni bir askeri hamle yapmasını beklenmedik kılmaktaydı. Ek olarak, Batı sermayesinin yaptırım sopasını sallaması ve bunun zaten sıkıntılı durumdaki ekonomiyi daha da zora sokacak olması “beklenmemeyi” arttırmaktaydı.

Ancak, kendisini geriye çeken gerçekliklere rağmen şimdi yapılan ileri hamleyle başlatılan işgal girişimi, Rusya’yı boğmaya başlayan kuşatmayı yarma ihtiyacını karşılıyor. NATO silahlarının, SSCB’nin dağılmasının ardından verilen sözlerin hiçe sayılarak Rusya’yı tehdit edecek konumlara yerleştirilmesi, Moskova’ya geri adım atacak yer bırakmıyor. Ukrayna’da mevzi kaybedilmesi, Rusya’nın Karadeniz ve Avrupa’dan tecrit edilerek “sıradan” bir bölgesel Asya gücü seviyesine düşürecekti. Ayrıca, zengin tarım toprakları, doğalgaz ve petrol ihracatı için kavşak noktası olması gibi stratejik ve ekonomik nedenlerle Ukrayna Rusya için ekonomik açıdan da resmen kırmızı çizgi oluyor.

Öte yandan Ukrayna’daki adım, şayet başarılı olursa, Rusya için bir “yayılma fırsatı” olma olasılığını da barındırıyor.

İlk olarak belirtmeliyiz ki, Karabağ, Kırım ve Kazakistan’da kendisini kuşatma girişimlerine karşı koyabilme gücünün olduğunu gösteren Rusya, Ukrayna krizinde “Batı”da oluşan çatlakları da kullanarak ileri bir adım atıyor ve yarma harekatını başlatıyor.

Putin’in konuşmalarına hâkim olan tema da bu “ilk” adımlar.

Putin’in öncelikle kendilerine yönelik hamlelere ve tutulmayan sözlere vurgu yapması savunmadan saldırıya geçiş için meşruluk sağlamayı amaçlıyor. Sırbistan’dan Irak’a, Libya’dan Suriye’ye kadar ABD’nin hegemonya hamlelerine işaret etmesi ise, ABD’nin Ukrayna’ya olası karşı hamlesinin meşruluğunu şaibeli hale getirmeyi ve Rusya’nın dünyanın başka bölgelerindeki “ABD-zedelere” destek vermesinin önünü açıyor. Keza Neonazileri silmeye ve SSCB’nin Nazi Almanya’sına karşı savaşına yönelik vurgu da, dünyada kendisine destek verebilecek güçleri ve verilecek desteğin “ideolojik” meşruiyetini sağlamayı hedefliyor. Nükleer güce yapılan özel vurgu da, Putin’in kendisiyle savaşa girmeyi niyetlenenlere verdiği gözdağı.

Putin, çok yönlü hamlelerle yeni alanlara yayılım yaparak kuşatmayı yarmayı önüne koymuş durumda.

Nitekim Washington Post’ta çıkan yazıda[1] da görüldüğü üzere, Putin’in konuşması sonrasında, Rusya’nın eski Sovyet ve Doğu Bloku coğrafyasına doğru açılmayı hedeflediğine dair iddialar Batı’ya hâkim olmuş durumda. Hiç de haksız değiller!

İşte, ikinci olarak da, en bayağı haliyle savunulan Rus milliyetçiliği üzerinden açıkça “yayılmacı” hedefler güdülüyor.

Öte yandan, “En iyi savunma saldırıdır” düsturu ve “Leningrad sokaklarının verdiği ders”, Putin’i kişisel olarak cesaretlendirmiş olsa da, rakiplerinin bazı ekonomik ve siyasi durumlarının da bu cesareti desteklediğini düşünebiliriz.

İşgal girişimini kınayarak ekonomik yaptırımlarla yetinen Almanya ve Fransa’nın Rus enerjisine bağımlılıkları ve ek olarak, Rusya’nın ABD-İngiltere tarafından kuşatılmasının aynı zamanda Washington-Londra hattının AB üzerinde de hegemonya kurması anlamını taşıyor olması, Moskova’nın elini güçlendiriyor. Putin, tam da bu noktalardan hamle yaparak Batı’nın çatlaklarını derinleştirmeye çalışıyor.

Çatlakların derinleşerek Batı’daki güç yoğunluğunu azaltması, Rusya’nın kuşatmayı yarıp eski Sovyet ve Doğu Bloku coğrafyalarına dönük yayılmacı politikalarının yürüyebilmesinin de anahtarı.

Bütün bunlara Çin’in Avrupa ile olan ilişkilerini ve Moskova’ya olan desteğini de eklediğimizde, Rusya -aşırı iyimser olmakla birlikte- kendi çıkarlarına uygun bir yeni durum yaratmayı olası görmüş olmalıdır. ABD’nin yaşadığı hegemonya krizi ve Almanya’yı küresel güç haline getiren ekonomik gücünün Rusya ve Çin’le olan bağlantısı, Putin’e hayaller kurma imkanını veriyor.

İşte, Putin, hayallerini gerçekleştirebilmenin yolunu açmak için kılıcını kınından çıkardı.

Moskova’nın sınırlı ekonomik gücü, Çin’in vereceği ekonomik ve siyasal desteğin boyutları ve ABD’nin devasa niteliğini koruyan askeri gücü ise, Putin’in hayallerini gerçekleştirebilmesinin önünde duran büyük engeller.

Quo Vadis NATO?

Birkaç aydır savaş tamtamlarını çalmaktan bıkmayan ABD ve İngiltere’nin, Rusya’ya işgal girişimine tepkisinin “şimdilik” kınamak, sert ekonomik yaptırımlarda bulunmak ve Ukrayna’ya askeri yardım etmekle sınırlı kalması ise, kapitalizmin ekonomik kriziyle bağlantılı olan küresel hegemonya krizinin tekrar tekrar ortaya koyduğu bir gerçekliği yeniden öne çıkardı.

Afganistan’dan çekilme, Suriye’de dosyayı bölgesel güçlere devretme, Irak’ta İran’ın etkisini kıramama, Karabağ’da kendisine yanaşan Paşinyan’ın yenilmesini engelleyememe durumlarında kendisini gösteren bu gerçek, şimdi de Zelenski’nin yardım çığlıklarının Washington’da hoş bir seda olarak kalmasıyla öne çıkıyor. Zaten, NATO Genel Sekreteri Stoltenberg’in “Ukrayna’da NATO askeri yok, gönderme planımız yok, ancak Ukrayna’yı destekliyoruz” demesi durumu netçe özetliyor.

ABD’nin askeri hareketini sınırlamasının bir nedeni, devasa askeri gücünü hareket ettirecek “devasa” ekonomik güce sahip olamaması. Trump’ın “Suriye’de kalırsak faturayı Suudiler ödesin” [2] vecizesinden ifadesini bulduğu üzere, ABD askeri harekatlarını irili ufaklı müttefiklerinin maddi desteğiyle yapmaya çabalıyor.

NATO’nun “yeni” üyeleri ve Rusya’nın yakın komşuları Litvanya, Estonya ve Letonya, Rusya’ya yönelik yapılacak hamlelerde ABD’nin kullanmak istediği “aracılar”. Fakat onların da sınırlı güce sahip olması, ABD açısından Ukrayna’nın NATO üyeliğini olmazsa olmaz kılıyordu. Ayrıca, güneydeki Gürcistan ve Azerbaycan ile NATO üyelik müzakereleri yürütülmesi de gösteriyor ki, ABD NATO aracılığıyla Rusya’yı kuşatıp darbelemek istiyor. Fakat, NATO’nun “aracılığının kapasitesi” ne kadar yeterli?

Soğuk savaşın bitmesiyle NATO’nun “ideolojik meşruiyeti” tartışmalı hale gelmişti. Ek olarak, özellikle Almanya-Fransa ekseninin “stratejik özerklik” peşinde koşması, NATO’nun ana üyeleri arasında hegemonya savaşımına yol açmış ve Fransa devlet başkanı NATO’nun “beyin ölümünü” [3] ilan etmişti. Almanya ve Fransa’nın NATO’dan ayrı olarak PESCO (Daimi Yapılandırılmış İşbirliği Savunma Anlaşması) yapılanmasını sürdürmesi de NATO’yu zayıflatıyordu. Dolayısıyla, NATO’nun acil olarak Ukrayna gibi yeni can suyuna ihtiyacı vardı. Bu doğrultuda temkinle ilerleniyordu, bakalım Rusya’nın hamlesi ne sonuç doğuracak.

Batı’nın “Kınamaları” ve Yaptırımları

Irak işgalinden beri ABD’nin “yancısı” pozisyonundan ayrılmayan İngiltere ise, Ukrayna meselesine canhıraş saldırarak eski günlerine bir nebze de olsa kavuşmanın derdinde. Bunun için Polonya üzerinden Ukrayna ile ayrı bir iletişim kurmaya çalışarak inisiyatif almaya bile kalkışan Londra’nın, ABD desteği olmadan başarılı olması pek olası değil. Ayrıca, Polonya ve Ukrayna’ya komşu olan Belarus’un asker gönderebileceğini söylemesi ve Rusya’nın Belarus’tan Ukrayna’ya girme girişiminde bulunması da, İngiltere’nin Polonya planlarına da net bir “mesaj”! Nitekim bütün savaş şehvetine rağmen Boris Johnson’un sonuçta sadece “büyük ekonomik yaptırımlarla” yetinmesi, İngiltere’nin kapasitesinin sınırlarını ortaya koyuyor.

Almanya ve Fransa hattının ise “vaka-i adiyeden” sayılabilecek bir kınama ve bankacılık ile savunma sanayini (petrol ve doğalgaz değil!) etkileyecek ekonomik yaptırımlarla sınırlı kalması, hem onların gücünün sınırlılığına işaret ediyor, hem de ABD’nin Avrupa’da kurmak istediği hegemonya çabasına karşı olduklarını gösteriyor. Berlin ve Paris’in; Rusya ve ABD-İngiltere arasındaki gerilimde bir adım geri durarak kendilerinin olası güç kaybını engelleme ve oluşacak ekonomik fırsatlardan yararlanma gibi “sinsi” niyetlere sahip olduğunu söylemek abartı olmayacaktır.

Halkların Barışını Savunmak

Küresel güçlerin Ukrayna’yı savaş alanına çevirerek birbiriyle karşı karşıya gelmekten çekinmemeleri, emperyalist paylaşım savaşının en üst seviyede yaşanmaya başladığına işaret ediyor. Sermaye sahiplerinin çıkarları doğrultusunda yürütülen savaşlar, dünya halkları açısından büyük tehlike taşıyor. Ekonomik alanda yoğunlaşan paylaşım savaşımının askeri alana sıçradığı bir dönemin başlangıcındayız. Savaş coğrafyalarının, küresel güçlerin karşılıklı hamleleriyle giderek büyüyeceği ve tekmil dünya halklarının savaşa sürüklenebileceği bir zaman dilimine girme olasılığıyla yüzleşiyoruz.

Üstelik, küresel güçlerin cephanelerinin ulaştığı yok edici boyut, dünyadaki bütün canlı yaşamı tehdit ediyor.

Emperyalist paylaşım savaşına ve onun getirdiği şovenist söylemlere karşı halkların barışını ısrarla savunmak yaşamsal bir önem taşıyor. Kapitalizmin bizlere sunduğu savaş cehenneminden kurtuluşun tek yolu halkların aralarında kurulacak barış köprüsüdür.

Dipnotlar:

[1] https://www.washingtonpost.com/opinions/2022/02/21/ukraine-invasion-putin-goals-what-expect/?fbclid=IwAR2To0jEEQ6NeNqgxT4U-957q6lhpqEddojr8ouGMb-vJ1CYcvCke1U2uJc

[2] https://tr.sputniknews.com/20180405/trump-abd-ordusu-suriye-suudi-arabistan-masraf-karsilanma-1032921942.html

[3] https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-50342428

19 Şubat 2022 Cumartesi

(Çeviri) Kamu Mülkiyeti Olmadan Enerji Krizini Çözemeyiz – Cat Hobbs

Enerji faturaları hızla yükselirken ve iklim krizi derinleşirken, enerji sektörü için uzun vadeli tek bir çözüm var: Onu kamu mülkiyetine geçirmek.

Enerji sistemimizi tamamen sermayedarların etrafında işletmek için hiç bu kadar kötü bir zaman olmamıştı. Ve enerjiyi -kâr yerine halk ve gezegen için- kamu mülkiyetinde işletmek için de daha iyi bir zaman olmamıştı.

Çoğumuzun çok iyi bildiği gibi, Nisan ayında enerji faturalarımız şaşırtıcı bir şekilde 693 sterlin artacak. Herkes etkiyi hissedecek ve bazıları için bu, ısınmak ve yemek yemek arasında bir seçim yapmak anlamına gelecek. Altı milyon hane yakıt yoksulluğuna sürüklenecek.

İşçi Partisi’nin ve diğer partilerin, halkın faturalarında indirim yapılması için petrol ve gaz şirketlerine %10’luk beklenmedik vergi[1] indirimi çağrısında bulunduğunu görmek güzel. Elbette buna ihtiyacımız var, ama hükümetin çok daha ileri gitmesi gerekiyor. Geçim maliyeti ve iklim krizi, kamu mülkiyeti olmadan çözülemez.

Diğer ülkeler şimdiden bize bunun nasıl yapılabileceğini gösteriyor: %56’lık kalıcı beklenmedik vergi indirimi, yenilenebilir kaynaklara yönelik devlet yatırımını artırmak, enerji şebekesini kamunun elinde işletmek ve kamuya ait bir tedarik şirketi ile haneleri rahatlatmak. Başımızı kuma gömmek yerine Norveç, Danimarka, Almanya ve Fransa gibi ülkelerin mantıklı politikalarını kopyalayabiliriz.

Şimdiye kadar, Maliye Bakanı Rishi Sunak bir seferliğine beklenmedik vergi indirimini bile reddetti – ancak enerji faturalarındaki artışın tüm zararı daha da netleştikçe fikrini değiştirmek için bolca zamanı olacak. 1 Nisan’a kadar, Biz Sahipleniyoruz[2], kendisini ve İş Bakanı[3] Kwasi Kwarteng’i aşağıdaki dört adımı atması için kamuoyuna taahhütte bulunmaya çağırıyor.

1) Petrol ve Gaz Şirketlerine Norveç ile Aynı Oranda Yeni Bir Kalıcı Beklenmedik Vergi Getirin

Petrol, gaz, rüzgâr, güneş ve hidroelektrik gibi doğal kaynaklar, herhangi birine ait olacaksa hepimize aittir – ama şu anda sıradan haneler acı çekerken bir avuç sermayedar kâr ediyor.

Common Wealth tarafından yapılan araştırma, petrol ve gaz şirketlerinin 2010’dan bu yana hissedarlarına yaklaşık 200 milyar sterlin dağıttığını gösteriyor. Fiyatlar yüksekken hane halkının enerji faturalarını mevcut seviyesinde tutmak için 20 milyar sterlin gerekiyor ve Shell ile BP’nin 2010’dan bu yana elde ettiği kâr, bu miktarın yedi katından fazlasını karşılayacaktır. Bu yıl bu şirketlerin 40 milyar sterlin daha kâr elde etmeleri bekleniyor ve son üç yıldır Kuzey Denizi operasyonları için hiç kurumlar vergisi ödemediler.

Birleşik Krallık, Kuzey Denizi’ndeki petrol ve gaz ile rüzgâr ve hidroelektrik için büyük potansiyeliyle doğanın piyangosunu kazanmıştır. Ama biz onu çarçur ediyoruz. Norveç’te faaliyet gösteren petrol ve gaz şirketleri %22 kurumlar vergisi ve %56 özel vergi ödemektedir. Başka bir deyişle, orada kalıcı bir beklenmedik vergi var. Norveç’in Kuzey Denizi’nde petrol varilleri üzerinden vergi olarak aldığı her 100 sterline karşılık Birleşik Krallık’ta sadece 8 sterlin alıyoruz.

Norveç ilk önce hidroenerji geliştirimine yatırım yaptı, bu nedenle bugün ülkenin enerjisinin %98’i yenilenebilir. Daha sonra petrol servetini Statoil’i (şimdi Equinor, %67’si Norveç devletine aittir) kurmak ve gelecek için 1,4 trilyon dolar değerinde bir egemenlik servet fonu oluşturmak için kullandı. Bu fon, günümüzün enerji krizinde, halkın faturalarının üst sınır olan %80’ini ödeyeceği anlamına geliyor.

Norveç dahil tüm dünyanın iklim kriziyle mücadele için sondajı durdurması ve yenilenebilir enerjiye geçmesi gerekiyor. Ancak özel petrol ve gaz şirketlerinin faaliyet göstermesine izin verirken, onları Norveç ile aynı düzeyde vergilendirmeli ve bu parayı geleceğin temiz, yeşil, uygun fiyatlı enerjisine yatırım yapmak için kullanmalıyız.

2) Devlete Ait Yeni Bir Yenilenebilir Enerji Şirketi Kurmak: İngiltere için Enerji

Birleşik Krallık, yenilenebilir enerji kaynaklarına öncülük etmek ve iklim kriziyle mücadele etmek için halka açık bir şirket kurmalıdır. Bu, gaz gibi fosil yakıtlara olan bağımlılığımızı azaltacak ve bizi rüzgâr ve su gibi yenilenebilir enerjiye daha hızlı yönlendirecektir.

Kamuya ait bir yenilenebilir enerji şirketi, sadece geçişi sağlamak için yerel, bölgesel ve ulusal olarak çalışacaktır. İşçileri vasıflandıracak, Birleşik Krallık’ta insana yakışır işler sağlayacak ve toplulukların seviyesini yükseltecektir. Kârlar, ülke dışına akmak yerine burada Birleşik Krallık’ta devlet hazinesine dönebilir.

Diğer ülkeler bunun mümkün olduğunu bize gösteriyor. Norveç devleti, Avrupa’nın en büyük yenilenebilir enerji üreticisi olan (Birleşik Krallık’ta da faaliyet gösteren) Statkraft’ın sahibidir. Norveç devlete ait bir hidrojen şirketi kurmayı da düşünüyor. Bu arada Danimarka, dünyanın en büyük açık deniz rüzgâr enerjisi geliştiricisi olan Ørsted’in (önceden DONG Energy) %50’sine sahiptir.

Birleşik Krallık’ta rüzgar enerjisinin yaklaşık %50’si şu anda kamu şirketlerine aitken açık deniz rüzgar enerjisinin ise yalnızca %0.07’si kamuda. Bu, özellikle böyle bir coğrafyaya sahip ülke için kaçırılmış büyük bir fırsattır.

3) Özelleştirilmiş Enerji İletim ve Dağıtım Tekellerini Kamu Mülkiyetine Geçirerek Yılda 3,7 Milyar Sterlin Tasarruf Sağlayın

Enerjinin bir kez üretildikten sonra, ülke geneline iletilmesi gerekir. Birleşik Krallık, (finansal krizden sonra şebekesini özelleştirmek zorunda kalan Portekiz dışında) Avrupa’da iletim şebekesini tamamen özelleştiren tek ülkedir.

National Grid, Birleşik Krallık anakarasındaki gaz iletiminden ve İngiltere’deki elektrik iletiminden sorumludur. Tüketici olarak bu konuda herhangi bir seçeneğiniz yok – bu özel bir tekel. 2021’de National Grid hissedarları, sisteme yeniden yatırılabilecek olan, 1,4 milyar sterlinlik temettü aldı.

Bir avuç özelleştirilmiş dağıtım şirketi de enerjiyi (gaz ve elektriği) enerji santrallerinden evinize taşıyor. Dünyanın dört bir yanındaki hissedarlar bu tekellerden kâr elde ediyor. Örneğin, Kuzey Doğu’daysanız, elektriğiniz Kuzey Powergrid tarafından evinize iletilir. Bu şirket, ABD’li milyarder Warren Buffett’in sahibi olduğu Amerikan holdingi Berkshire Hathaway’e aittir. Londra’da, Güney Doğu’da veya Doğusundaysanız, elektriğiniz size UK Power Networks tarafından iletilir. Geçen yaz bu şirket, milyarder Hong Kong’lu sahibi Li Ka-shing’e üst üste ikinci yıl için 237 milyon sterlinlik temettü ödedi.

Enerji şebekemizi (iletim ve dağıtım) kamu mülkiyetine soksaydık, yılda 3,7 milyar sterlin tasarruf ederdik. Bu para, enerji faturalarını düşürmek ve/veya yenilenebilir enerjiye yatırım yapmak için kullanılabilir. Hükümet şirketleri satın almak zorunda kalacaktı, ancak bu yatırım yaklaşık yedi yıl içinde kendini amorti edecekti. Bu özel tekellerin Birleşik Krallık halkı yerine hissedarlar için çalışmasının bir anlamı yok.

4) Halka Kamuya Ait Enerji Tedarikçisi Seçeneği Verin

Şimdi, hissedarlar için değil, halk için çalışan, insanların güvenebileceği, kamuya ait bir tedarik şirketi yaratmanın tam zamanı. Bu şirket, insanların dolandırılmadığından emin olabilir, küresel enerji fiyatlarındaki dalgalanmaları planlayabilir ve yenilenebilir enerjiye yatırım yapabilir.

Bu, diğer ülkelerde zaten normaldir. Almanya, Fransa ve İtalya’da çoğu insan enerjisini zaten kamusal mülkiyete sahip bir şirketten alıyor. Araştırmalar, kamu mülkiyeti olan sistemlerde fiyatların %20-30 daha düşük olduğunu gösteriyor. Almanya’da insanların üçte ikisi belediyeye ait elektriğe sahiptir. Fransa’da insanların üçte ikisi enerjilerini %80’i devlete ait olan EDF’den alıyor. Hükümet, EDF’nin hane halkını rahatlatmak için faturalara müdahale etmesine karar verdi – bu nedenle enerji faturaları %4’ten fazla artmayacak.

Birleşik Krallık’ta son zamanlarda 40 enerji tedarik şirketi battı ve yaklaşık altı milyon müşteriyi etkiledi. Piyasa kaos içinde. Şu anda hükümet ya onların çökmesine izin veriyor ya da onları kurtarmak için devreye giriyor. Örneğin, hükümet, batmış olan Bulb şirketini ayakta tutmak için en az 1,7 milyar sterlinlik kamu parasını ödünç verdi (bu, müşteri başına 1000 sterlinden fazlaya denk geliyor).

Kamu parasını özel şirketleri kurtarmak için harcamak ve hiçbir şey geri alamamak son derece israftır. Kamuya ait bir enerji tedarik şirketi oluşturmak, hükümetin mevcut şirketleri satın almak zorunda kalmadan insanlara halka açık bir seçenek sunmasının kolay bir yoludur. Özel şirketler başarısız olursa, müşterileri kamuya ait tedarikçiye devredilecektir.

Enerji krizi karmaşıktır ve fiyat artışlarına bir dizi farklı faktör neden olmuştur. Kamu mülkiyeti sihirli değnek değildir – ancak hükümetin insanların enerji faturalarını şimdi azaltmak ve daha yeşil bir gelecek planlamak için kullanabileceği hayati bir araçtır.

Hem insanların yaşamlarını yaşanabilir kılmak için hem de iklim krizinin üstesinden gelmek için acilen harekete geçilmesi gerekiyor. Hükümet, mülkiyetin rolünü görmezden gelmek istiyor, ancak görmezden gelinemez. Enerji sistemimizin kimin için çalıştığı ve maliyeti kimin karşıladığı önemlidir. Şimdi hepimizin yararına olan bir enerji geleceği için savaşma zamanı.

(Bu yazı İngilizceden Türkçeye Caner Malatya tarafından çevrilmiştir. Yazının orijinaline buradan erişebilirsiniz: https://tribunemag.co.uk/2022/02/energy-crisis-bills-public-ownership-cost-of-living)

Dipnotlar

[1] Beklenmedik vergi, hükümet tarafından bir şirkete veya şirketler grubuna uygulanan tek seferlik bir vergidir. Beklenmedik bir şeyden dolayı kâr elde eden şirketlere uygulanır. Örneğin yüksek enerji fiyatlarından dolayı petrol ve doğalgaz şirketlerine uygulanması (ç.n.)

[2] Özelleştirmeye karşı kampanyalar yürüten, eğitimden suya, enerjiden ulaşıma, bakım işlerinden belediye hizmetlerine kadar kamu hizmetlerinin halka ait olduğunu savunan platform (ç.n.)

[3] İş, enerji ve endüstriyel stratejiden sorumlu devlet bakanlığı (ç.n.)

Encomienda'dan Luther'e: Parsellenmiş İktidar ve Direniş Doktrini

Encomienda, İspanya'nın Amerika kıtasında kurduğu ve yerlilerin dinî eğitim ile koruma karşılığında encomenderoya haraç ödeyerek çalıştı...