31 Mayıs 2022 Salı

Savaş, Kriz, Hesaplar ve de İsyanlar

(El Yazmaları, 1 Haziran 2022 (Toplumsal Özgürlük, Haziran 2022 sayısı))

R usya’nın Ukrayna’yı işgali, üçüncü ayını devirirken önümüzdeki dönemde dünya düzeninin alacağı şekle yön vermeyi de sürdürüyor. Perde arkasında “halledilmeye” çalışılan meseleler, savaşın etkisiyle artık yüksek sesle dillendiriliyor. Askeri alanda nükleer silahların nasıl ve ne ölçüde devreye sokulacağı tartışılıyor, siyasal alanda çok kutupluluğun yanında bölgesel güçlerin de “oyunda” olduğu belirtiliyor, ekonomik alanda özel mülkiyetin dokunulmazlığı ve devletin serbest piyasaya müdahale etmemesi gibi kapitalizmin temel düsturları umursanmıyor. Bunlara ek olarak stagflasyon ve kapitalizm krizinin daha derinleşiyor olması önümüzdeki dönemde bir dünya düzeninin kurulmasının hiç de kolay olmadığına açıkça işaret ediyor.

Dış Yaptırımlar

Rejimi devirme ve Neonazi unsurları temizleme hedefiyle Ukrayna’ya giren Rusya, hedeflerini revize etmiş durumda. Başta Kiev olmak üzere çeşitli bölgelerden çekilen Rusya, Ukrayna’nın doğu ve güneydoğusunda yoğunlaşıp sağlam adımlarla ilerlemeye çalışıyor. Ukrayna’nın Karadeniz ile olan bağlantısını kesen Rusya, Transdinyester ve Harkov’a ulaşarak kontrol alanını genişletmeyi hedefliyor. Moskova’dan yapılan açıklamalar da Rusya için savaşın artık geçici bir süreç değil, olağan bir hâl olduğunu/olacağını gösteriyor. Rusya, etkili ama sınırlı askeri gücünü “olağan hal” boyunca kullanabilmesi için dikkatli olması gerektiğinin farkında. Bu nedenle Kiev vb. maliyeti yüksek hedefler yerine yakın, “ucuz” ve çeşitli bileşenleri kullanabileceği hedefleri önceliyor.

Askeri açıdan hatalarını ve eksikliklerini -Sovyet mirasının da etkisiyle- önemli oranda giderebilecek kapasiteye sahip olan Rusya, siyasi açıdan da -yine Sovyet mirasıyla- benzer esnekliğe ve beceriye sahip. Ukrayna ile masaya oturulması, Kiev’e SİHA satan Türkiye’ye Rus turistlerin gidişinin engellenmemesi, AB üyesi Macaristan ile derinleşen ilişkiler Rusya’nın siyaseten tecrit olmamayı başardığını gösteriyor.

Ekonomi meselesi ise Rusya’nın savaşında belirleyici etken olarak öne çıkıyor. Nitekim “Batı” da ekonomik saldırılara ağırlık veriyor.

Savaşın ilk 2 ayında Rusya’ya 7 binden fazla yaptırım uygulanması[1] ve Rus oligarkların çeşitli mallarına ve off-shore hesaplarındaki yaklaşık 300 milyar dolara yakın servetlerine göz konulması[2] ile başlayan hamleler Rusya’nın 640 milyar dolarlık rezervlerin yaklaşık 300 milyar dolarlık kısmının dondurulmasıyla[3] zirveye ulaştı.

Rusya’nın ve Rus sermayesinin “özel mülkiyetine dokunulması” ve el konulması, Batı sermayesinin Rusya’yı ekonomik olarak çökertmenin yanı sıra yarı-sömürge haline getirmeyi hedeflediğini gösteriyor. Ayrıca Batı, ilksel birikimi andıran bu tip el koymalar ile Rus oligarkların boşalttığı alanları kendi sermayedarlarıyla kapatarak kendi birikim krizini de aşmaya çabalıyor. Nitekim Rus oligark Abramoviç’in Chelsea takımını ABD’li konsorsiyoma[4] “satışı” bunun basit bir örneği.

Rusya, bu hamlelere kendi ekonomisini güçlendirmeye yönelerek karşılık veriyor. Moskova’nın petrol ve doğalgaz ithalatçılarının ödemelerini ruble ile yapmalarına dair karar alması ve eurobond ödemelerini ilk defa ruble ile yapması[5], dünyadaki dolar hegemonyasına karşı ufak bir tepki olmakla yaptırımları atlatmanın da bir yolu. Ayrıca Rusya, Hindistan, Çin ve İran’la ulusal paralarla ticaret yapılması konusundaki görüşmelerini hızlandırıyor. Ülkeler arasındaki ticarette dolar yerine ulusal paraların kullanılması, kapitalizmin dünya çapındaki bütünlüğünde gediklerin açılması anlamına gelmekte. Ekonomik alandaki bu gedik, küresel güçler arasındaki hegemonya savaşımında da bir gediğe sebep oluyor. Böylece küresel güçler arasında, var olan düzenin belirli bir düzlemde devam etmesine dair bir uzlaşma ihtimali oldukça azalıyor.

İç Hamleler

Dış tedbirlerle birlikte Rusya, içeriye yönelik hamlelerini de arttırıyor. Rusya’yı terk eden şirketlerin mal varlıklarının kamulaştırılmayacağının belirtilerek şirketlere kayyımların atanması[6],  neoliberalizm yanlısı olan ve Batı’nın yaptırımlarına maruz kalmayan Merkez Bankası Başkanı Nabiullina’nın Putin’in aday göstermesiyle tekrar başkanlığa seçilmesi[7] ise Moskova’nın “sosyalizm” ya da devlet kapitalizmini değil, serbest piyasa ekonomisini sürdürme isteğine işaret ediyor.

Bu istekte payı olan oligarklar arasında da savaşım sürüyor. Société Générale’in Rosbank’ını Nornikel’in patronu Potanin’in alması[8], Alişer Usmanov’un patronu olduğu USM Holding bünyesindeki Akkermann Cement’in Kaluga Çimento Fabrikası’nı yaklaşık 9 milyar rubleye (yaklaşık 110 milyon dolar) satın alması[9], 29 yıldır Lukoil’in başında olan Vagit Alekperov’un istifası[10] oligark bloğunun yeniden yapılandırıldığını da gösteriyor. Krizi fırsat gören kimi oligarklar aynı gemideki “yoldaşlarını” gemiden atarak alanlarını genişletmeye ve kapitalizmin krizinden daha az etkilenmeye çabalıyorlar.

Bunlarla birlikte kimi mülkiyetlerin devlete devredilmesi de gerçekleşiyor. Renault’nun AvtoVAZ’daki hisselerinin tamamının devlet mülkiyetindeki NAMİ’ye devredilmesi[11], Vladivostok Limanı’nın kamulaştırılması[12], devlet korporasyonu Rosteh’in kimi şirketlerde kontrolünü arttırması “sosyalizmden” çok Rus ekonomisinin kapitalist niteliğini koruyarak güçlendirmeyi hedeflemekte. Kapitalist sistemle bütünleşmiş ve ondan kopmayı düşünmeyen Rus oligarşisi ve Putin yönetiminin bu hamleleri, Rus ekonomisini “dış” baskılardan bir süre koruyabilir. Fakat kapitalizmin yapısal krizi, savaşın bedelinin Rus emekçilerine ödetilmek istenmesi ve halkın son yıllarda yükselen mücadelesiyle birlikte çeşitli biçimlerde ortaya koyduğu SSCB nostaljisi/özlemi oligarkların ve Putin’in hamlelerinin değişmesine ya da bozulmasına yol açabilir.

Çin’in Hesapları

Rusya’nın savaşını fırsat olarak gören güçlerden biri “müttefiki” Çin. Batı’nın hegemonyasına karşı çoğu noktada Moskova ile beraber hareket eden Pekin, Ukrayna’da çıkarlarına odaklanmakta. Rusya’ya yönelik SWIFT yaptırımlarını beklemeden Rus bankalarının CIPS’e (China International Payments System) bağlanmasını sağlayan Çin, Rusya’nın altın ve döviz rezervlerinin bir kısmının yuana çevrilmesini sağladı.[13] Böylece Çin, ABD merkezli finans sermayesine karşı ciddi bir alternatif olduğunu ortaya koyarak ve doların egemenliğine karşı yuanı güçlendirerek dünya liderliğine bir adım daha yaklaşıyor.

Finansal alanın yanı sıra sanayideki fırsatları da değerlendiriyor Pekin. Çin şirketleri Cnooc, CNPC ve Sinopec, Rusya pazarından çıkan Shell’in yüzde 27,5 hissesine sahip olduğu Sahalin 2 petrol ve doğalgaz projesine talip olduğunu açıkladılar.[14] Ayrıca Çin, Rusya’nın Japonya ve Güney Kore’ye petrol verdiği Doğu Sibirya-Pasifik Boru Hattı’ndaki petrolün tamamını almayı planlıyor.[15] Yine China Merchants Group, Rus devletine ait nakliye şirketi Sovkomflot’un gemilerini satın almaya çalışıyor.[16] Böylece Çin enerji ihtiyacını görece ucuz Rus petrolüyle karşılayarak hem enerji fiyatlarındaki yükselişten etkilenmemeye çalışıyor hem de metaların maliyetini düşük tutarak piyasadaki egemen konumunu güçlendirerek sürdürmeyi hedefliyor.

Bunlara ek olarak Rusya’nın Çin’den ithalatı yüzde 11, Çin’e ihracatı ise yüzde 38 arttı. Çin, finansın yanı sıra sanayi, enerji ve ticarette Batı’nın çekildiği yerleri doldurarak Rusya pazarındaki etkisini genişletiyor. Bu genişleme Çin sermayesinin Batı pazarına bağımlılığını azaltması ve yüzde 3 seviyelerine[17] düşen büyüme beklentisini arttırması bakımından oldukça önemli. Çin, Rusya’nın zayıflatılmasından da faydalanmak istiyor.

Rus pazarına yönelik bu hamlelerle birlikte Çin, savaşın verdiği dersleri de hızlıca öğreniyor. Çin bankacılık düzenleme kurulu bankalarının yurtdışındaki aktiflerinin korunmasını gündeme alıyor[18], Batılı şirketlerin Çin’i terk etme ihtimaline karşılık tedarik zincirindeki yerini sağlamlaştırmaya çalışıyor.[19]

Çin’de yatırımları olan Rus demir çelik devi Severstal’e yönelik yaptırımların[20] gösterdiği üzere hedefte kendisinin de olduğunun bilincinde olan Pekin, çıkarlarını esas alarak süreçten olabildiğince güçlü çıkmayı hedefliyor. Yaşanılan süreçten ABD, AB ve Rusya’nın kısmen de olsa zayıflayarak çıkması durumunda Çin, biriktirdiği güçle dünyanın zirvesine oturabilir.

Batı’nın Krizi

SSCB’nin dağılmasından sonra Rusya’yı adım adım kuşatarak sindirmeyi amaçlayan Batı, Ukrayna üzerinden bu süreci hızlandırmaya çalışıyor. Süreci hızlandırmanın önemli nedenlerinden biri de Rusya’nın iyice köşeye sıkıştırılmış olması. SSCB’nin son yıllarında Gorbaçov’a verilen sözlerin tutulmayarak Rusya’nın adım adım kuşatılmasında Ukrayna nirengi noktası. Ukrayna’da elde edilecek kesin zafer Rusya’yı küresel güç statüsünden düşürerek Batı’nın pazar ve ucuz hammadde ile işgücü kaynağı haline getirecek. ABD-İngiltere’ye nazaran Rusya ile daha yakın ilişkiler geliştiren Almanya’nın Ukrayna meselesindeki taraf alışında da bu kaynağa ulaşma isteği oldukça etken. Sermayedarların ağızlarını sulandıran bu kaynağı bir an önce elde etmek için dört bir yandan Ukrayna’ya silah yağdırılıyor.[21] Askeri saldırılara desteğin yanı sıra Rusya’ya yönelik yeni ekonomik yaptırımların[22] yolda olması Batı’nın bütün gücünü kullanmayı amaçladığını gösteriyor. Rusya’nın bu güce karşı yıpranmadan ayakta kalması oldukça zor.

Öte yandan Batı’nın süreci hızlandırmasının altında yatan bir diğer neden ise kapitalizmin krizi. 2010-2019 yılları arasında ortalama yüzde 3 büyüyen dünya ekonomisinin 2022 ve 2023 yıllarında resesyon olarak kabul edilen yüzde 2,5-3 seviyesinde büyüyeceği öngörülüyor.[23] Ek olarak gıda ve enerji fiyatlarında var olan artış eğiliminin Ukrayna savaşıyla birlikte hızlanmasıyla dünya çapında enflasyon artıyor.[24] Durgunluk ve enflasyonun birleşmesiyle birlikte 1970’lerden sonra ilk kez stagflasyon riski oluşmuş durumda.

Kapitalizmin derinleşen ve giderek derinleşeceği gözüken yapısal krizi, Batılı kapitalist güçleri Rusya ve Çin’e yönlendiriyor. Fakat bu yönelmenin krizi çözmek bir yana daha da derinleştirmesi, Batı içerisinde ve müttefikleri arasındaki çatlakları derinleştiriyor. Ukrayna’nın yeniden inşasının AB’nin ortak borçlanmasıyla finanse edilmesini Almanya’nın reddetmesi[25], Rusya’dan petrol ve gaz alımına ambargo getirilirse Alman ekonomisinin felç olacağının[26] belirtilmesi ve son olarak Başbakan Boris Johnson’un alternatif bir Avrupa Birliği’nden bahsetmesi[27]  Alman sermayesi ile ABD-İngiltere sermayesi arasındaki çatlakların derinliğine işaret ediyor. Kapitalizmin krizinin derinleştiği bir süreçte Batılı sermaye güçleri, ayakta kalabilmek için sadece Ukrayna, Rusya vb. “dışarıdaki” alanlara değil birbirlerinin egemen oldukları alanlara da müdahale etmek zorundalar. Dolayısıyla Ukrayna ile başlayan süreç Alman sermayesi ile ABD-İngiltere sermayesi arasındaki çekişmeyi suyun üzerine çıkararak daha derinleşebileceğinin işaretlerini sunuyor.

Büyük güçler arasındaki çatlaklar, bölgesel ve yerel güçlerin aradan fırlamasına neden oluyor. Macaristan AB’nin Rusya’ya uygulamak istediği petrol ambargosunu bloke ediyor[28], Türk şirketi FLO Reebok’un Rusya’daki mağaza zincirini satın alıyor[29], Hindistan Rusya’dan petrol almayı sürdürüyor[30], Suudi Arabistan petrol arzını artırmayı kabul etmiyor[31], Meksika devlet başkanı, Amerika Ülkeleri zirvesine Küba, Venezuela ve Nikaragua da davet edilmezse katılmayacağını söylüyor[32], Hırvatistan İsveç ve Finlandiya’nın NATO’ya girmelerini Bosna-Hersek problemi çözülene kadar engelleyeceğini belirtiyor[33], Polonya Norveç’in petrol ve doğalgazdan elde ettiği devasa kârları derhal paylaşmasını istiyor.[34]

Küresel güçler arasındaki savaşımın açtığı çatlaklardan kafalarını uzatma şansı bulan bölgesel güçler, süreçten faydalanarak omuzlarını da sokmaya çabalıyorlar. Bölgesel güçler çabalarıyla bir taraftan bölgelerinde birinci vassal konumuna geçmeyi ya da bu konumlarını güçlendirmeyi diğer taraftan kendi sermaye güçlerinin pazar ve hammadde ihtiyaçlarını karşılayarak serpilmelerini amaçlıyorlar. Bu durum aynı zamanda bölgesel güçlerin, küresel güçlerin dayatmalarına karşı (bir noktaya kadar) kendi isteklerini ve çıkarlarını dayatmalarını da sağlıyor. Fakat bölgesel güçler arasındaki “paylaşım” savaşı, küresel güçlerin bu savaştan faydalanarak bölgesel güçlerin dayatmalarını “aşma” fırsatını tanıyor. Böylece küresel ve bölgesel güçler arasındaki hegemonya krizi derinleşerek devam ediyor. Hegemonya krizinin derinleşmesinin, kapitalizmin krizinin derinleşmesiyle iç içe olması kapitalist üretim biçiminin güçlü bir şekilde sürdürdüğü dünya çapındaki etkinliğinin sarsılmasına neden oluyor.

Halkın İsyanı

Kapitalizmin krizinin derinleşmesi, sadece bölgesel ve küresel güçler arasındaki savaşıma değil dünyanın dört bir yanında uç veren isyanlara da neden oluyor. Son zamanlarda Sri Lanka ve İran’da artan gıda ve enerji fiyatlarına karşı halkın sokağa dökülmesiyle somutlaşan bu durum bir başlangıç niteliği taşıyor. Yoksul ülkelerin merkez kapitalist ülkelere olan borçlarının[35] ödenilemeyecek duruma gelmesi ve bu borcun halkın gıda, ısınma gibi temel ihtiyaçlarını sübvanse etmesini engellemesi gibi nedenler iktidarların halkın ihtiyaçlarını karşılama kapasitelerinin olmadığını ortaya koyuyor.

İktidarların kapasite “eksikliğinden” daha önemli bir neden ise sermayenin çıkarlarını esas almayı sürdürmeleri. Neoliberal düzenin hakimiyetiyle birlikte siyasi iktidarlar, kendi iktidarlarını ayakta tutmaktan çok (birtakım kırıntılar karşılığında) sermayenin çıkarlarının pürüzsüz bir şekilde gerçekleşmesi için pazarın ve piyasanın güvenliğini sağlamakla “görevlendirildiler”. Dolayısıyla kapitalizmin krizinden çıkmak ya da en azından ayakta kalabilmek için sömürü ve talanı fazlalaştırmak zorunda olan sermaye, iktidarlardan gerekirse halkın canına kıyarak bu güvenliği sağlamasını bekliyor. İktidarların da beklentiyi karşılıksız bırakmaması ise Sri Lanka’da[36] gördüğümüz üzere halktan sert tepki görüyor ve temel ihtiyaçların karşılanmaması halinde halkın öfkesinin büyüyerek devam etmesi oldukça büyük bir ihtimal.

Dünya halklarının, işçilerinin, emekçilerinin ve kadınlarının isyanlarının özellikle son 10 yılda artarak devam etmesi bir kısır döngü olma niteliğinden öte başka bir yolun taşlarının döşenmesi niteliğini taşıyor. Rusya’ya yönelik yaptırımlar, kapitalizmin krizinin derinleşmesi ve hegemonya krizinin büyümesi nedeniyle uluslararası ekonomik ve siyasal düzenin anarşik bir yapıya doğru ilerlemesiyle birlikte bu isyanlar, muhtemel başka halk isyanlarının kendi yollarını açmalarını ve hegemonya alanlarını kurma fırsatını taşıyor. İsyanlar sonucunda oluşacak halk iktidarları, özerk ekonomi politikaları izleyip özgün siyasi yapılar kurarak yeni bir dünyanın inşasını hızlandırabilirler. Halk iktidarlarının oluşmasında ise devrimci öznenin öncülüğü büyük önem taşıyor. İşçilerin, emekçilerin, yoksulların mücadelesinden kadınların, ekolojistlerin, LGBTİ+’ların direnişine kadar çeşitli biçimlerde boy veren halk hareketlerine öncülük ederek kurucu bir iradeyi ortaya koyacak devrimci özne, halk iktidarı ihtimalini gerçek kılabilir. Ve bu ihtimal içinden geçtiğimiz kaotik ortamda oldukça gerçekçi bir ihtimal olma niteliğini taşıyor. Devrimci öznenin öncüleşip somutlaşamadığı takdirde ise ekolojik krizin canlı yaşamı yok etmesinden faşizmin yerleşik hale gelmesine kadar çeşitli felaket ihtimallerinin kapımızı kırması işten bile değil.

Dipnotlar:

[1] İran’a 3 bin, Suriye ve Kuzey Kore’ye 2 binden fazla yaptırım uygulandığı göz önüne alındığında Rusya’ya yapılan yaptırımların “niceliği” daha iyi anlaşılıyor. Bkz. https://www.castellum.ai/

[2] https://www.bloomberght.com/credit-suisse-rus-offshore-varliklarina-yaptirim-tehdidi-finansal-piyasalara-zarar-verebilir-2299988

[3] https://finans.gazetevatan.com/haber-detay/gundem/0/121545/

[4] https://www.sporx.com/chelsea-nin-satisi-4-25-milyar-sterline-gerceklesti-SXHBQ972784SXQ

[5] https://www.bloomberght.com/rusya-eurobond-kupon-odemesi-muhabir-bankaya-yapildi-2301832

[6] https://www.ekopolitika.com/2022/03/10/putinden-kayyum-karari-rusyadaki-faaliyetlerini-askiya-alan-sirketlere-devlet-yonetim-atayacak/

https://yenidunya.org/basindan/19592/hayata-karsi-direnen-dogmatizm

[7] https://www.cumhuriyet.com.tr/ekonomi/rus-parlamentosu-nabiullinanin-rusya-merkez-bankasi-baskanliginin-uzatilmasini-destekledi-1928353

[8] https://www.kunyehaber.com/societe-generale-rosebanki-oligark-potanine-satarak-rusya-ile-baglarini-kopardi/

[9] https://www.cemnet.com/News/story/172536/akkermann-cement-acquires-unfinished-kaluga-cement-plant.html

[10] https://www.gazeteduvar.com.tr/rus-petrol-devi-lukoilin-29-yillik-baskani-istifa-etti-haber-1561648

[11] https://www.ntv.com.tr/otomobil/renault-avtovazdaki-payini-1-ruble-karsiliginda-devredecek,TPj8aSLR906biJfljQOE9A

[12] https://medyagunlugu.com/haber/buyuk-burjuvazi-catisma-dinamikleri-ve-sistem-51632

[13] https://tr.euronews.com/2022/03/13/rusya-yapt-r-mlar-nedeniyle-alt-n-ve-doviz-rezervlerimizin-yar-s-donduruldu-guvencemiz-cin

[14] https://www.bloomberg.com/news/articles/2022-04-21/china-state-energy-giants-in-talks-for-shell-s-russian-gas-stake

[15] https://www.cnbc.com/2022/05/20/china-quietly-increases-purchases-of-low-priced-russian-oil.html

[16] https://interfax.com/newsroom/top-stories/79108/

[17] https://www.bloomberght.com/cin-buyume-tahminlerinde-asagi-revizyonlar-devam-ediyor-2306940

[18] https://www.ft.com/content/45d5fcac-3e6d-420a-ac78-4b439e24b5de

[19] https://medyagunlugu.com/haber/iki-pencere-cin-ve-rusya-51440

[20]https://tr.steelorbis.com/celik-haberleri/guncel-haberler/severstal-yaptirimlar-nedeniyle-abye-celik-ihracatini-durdurdu-1235386.htm

https://www.russia-briefing.com/news/severstal-export-chinese-steel-eu-avoid-utmost-anti-dumping-tariffs.html/

[21] https://www.dw.com/tr/almanya-ukraynaya-192-milyon-euroluk-silah-g%C3%B6nderdi/a-61671536

https://www.aa.com.tr/tr/dunya/abd-20-ulke-ukrayna-ya-yeni-silah-yardiminda-bulunacagini-duyurdu/2595777

[22] https://www.cumhuriyet.com.tr/ekonomi/yaptirim-teklifi-sekilleniyor-petrol-fiyatlari-yeniden-yukselise-gecebilir-1941118

[23] https://www.worldbank.org/tr/news/press-release/2022/01/11/global-recovery-economics-debt-commodity-inequality

[24] Gıda ve enerji fiyatlarının artmasında kapitalizmin dünyayı talan ederek ekolojik krize yol açmasının başlıca nedenlerden biri olduğunu vurgulamak gerekiyor.

[25] https://tr.sputniknews.com/20220520/almanya-ukraynanin-yeniden-insasi-icin-abnin-ortak-borclanmasi-onerisini-reddetti-1056540771.html

[26] https://www.urdupoint.com/en/business/banning-russian-gas-would-be-detrimental-to-g-1501644.html

[27] https://mind.ua/en/news/20242107-boris-johnson-suggests-to-create-an-alternative-european-union-against-russia

[28] https://criturk.com/macaristan-abnin-rusyaya-uyguladigi-petrol-ambargosunu-desteklemiyoruz/

[29] https://www.reuters.com/markets/deals/turkeys-flo-talks-take-over-reeboks-stores-russia-chairman-2022-05-16/

[30] https://www.aa.com.tr/tr/ekonomi/hindistan-rusya-dan-3-5-milyon-varil-ham-petrol-almaya-hazirlaniyor/2536899

[31] https://haber.sol.org.tr/haber/rusyaya-ambargo-tum-dunyayi-vurdu-petrol-krizi-buyuyor-336412

[32] https://www.trthaber.com/haber/dunya/meksika-devlet-baskani-lopez-obradordan-abdye-davet-tepkisi-679607.html

[33] https://www.aa.com.tr/tr/dunya/finlandiya-ve-isvecin-nato-uyeligi-sureci-hirvatistanda-tartisma-yaratti/2589371

[34] https://tr.sputniknews.com/20220523/polonyanin-norvec-ukrayna-krizinden-gelen-petrol-krini-paylassin-talebi-osloyu-karistirdi-1056599486.html

[35] https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/ergin-yildizoglu/kuresel-guneyde-mukemmel-firtina-1936300

[36] https://www.birgun.net/haber/sri-lanka-da-halk-siyasilerin-evlerini-ve-luks-araclarini-yakti-387476

CHP Varlığının Gereklerini Yerine Getiriyor

(Toplumsal Özgürlük, Haziran 2022 sayısı)

AKP-MHP iktidarı, faşizmi inşa çabalarını amok koşucusunu kıskandıracak şekilde sürdürürken CHP de üstündeki pası atma zahmetinde bulunuyor. Uzun zamandır hasreti çekilen bu zahmet, kimi kesimlerde “umut” yaratsa da CHP’nin varlığını sürdürmesi açısından zaruri bir çaba. 

Sistemin korunması 

Devleti kuran parti olmanın yanı sıra düzeni devam ettiren parti olma niteliğini gururla taşıyan CHP, içinden geçtiğimiz devlet krizinde de “ben buradayım” diyor. İşlevi krizleri çözmek yerine geçici bir süre steril ortam yaratmak olan CHP, kurulan altılı masaya başkanlık ederek, krize neden olan sistemi değiştirmeyi değil pürüzlerini gidermeyi amaçladığını gösteriyor. Kurulan masada halkın acil sorunları olan geçinme, işsizlik ve barınma gibi sorunları ele almayıp “gelecek güzel günlere” havale ediyor; cumhurbaşkanlığı ve başbakanlığın kimin olacağı şimdiden belirlenirken masanın devrilmemesi için ilkesizliğin kitabı yazılıyor. Irkçılığın palazlandırılmasına Kılıçdaroğlu “en iyi ülkücü benim” ile cevap veriyor, dinbazlık adına konulan yasaklara ise dindarları ve “masadaki ortakları” küstürmeme adına sessiz kalıyor. Siyasal alanın sağda konumlanmasına destek olan CHP, devlet krizinin çözümünü sağcı ve faşist güçlerin inisiyatifine bırakıyor. Fakat bu bile krizin ateşinin CHP’ye dokunmasını engelleyemiyor. Canan Kaftancıoğlu’na verilen ceza ve Ekrem İmamoğlu’na açılan dava ile CHP’ye “sınır çiziliyor”. Çizilen sınıra SADAT’ın kapısına gidilerek verilen cevap ise sınırı aşma çabasını değil “dengeleri bozarsan zararlı çıkarsın” mesajını verme niteliğini taşıyor. 

Halkın öfkesi 

Kılıçdaroğlu, Erdoğan “pürüzünün” giderilerek sistemin ve sistem içi dengelerin korunup devam etmesi için gösterdiği özeni halktan da “esirgemiyor”. 

Aralık ayında düzenlenen Mersin mitingindeki halkın “beklenmeyen” öfkesini sönümlendirmek için öfkenin içini boşaltmaya çabalayan Kılıçdaroğlu ne yazık ki başarısız oldu. Halkın öfkesinin sönümlenmek bir yana her geçen gün artması, Kılıçdaroğlu’nu bu öfkeyi sisteme kanalize etme çabasına “itti”. İstanbul’da gerçekleşen 21 Mayıs mitinginde “Dindarı, dinsizi, sofusu, sufisi, Türkü, Kürdü, Arabı, Çerkezi, solcusu, sağcısı”na kadar bütün halkın birleştirici unsuru olduğunu ilan eden Kılıçdaroğlu, meydanı dolduran yüz binlerin öfkesini bir süre daha soğurabilme becerisine sahip olduğunu gösterdi. 

Fakat derinleşen ekonomik kriz ve yoksulluk, halkın öfkesinin Kılıçdaroğlu’nun sönümlendirme ya da kanalize etme becerilerini aşacağına işaret ediyor. 

Bu aşma yaşandığı takdirde (Kılıçdaroğlu’nun “Bize katılacaksınız” ya da İmamoğlu’nun “Vız gelir tırıs gider” söylemlerinin gösterdiği üzere) CHP’nin halkın öfkesinin yanında değil tam karşısında olması ihtimali işten bile değil. 

11 Nisan 2022 Pazartesi

(Çeviri) COVID Çağında Lefebvre: Kentsel Devrim ve Paris Komünü’nden Dersler - Andy Merrifield

Henri Lefebvre’in Kentsel Devrim’i (1970) 50. yaşını kapanma altında sessizce kutladı ve şimdiye kadarki en büyük kentsel devrimimiz, Paris Komünü (1871), benzer bir biçimde 150. yaş gününü kutladı. COVID-19 yaşamı yok etmekle tehdit etse bile hem kitap hem de olay (komün) ilerici insanların şehir hayatı hakkında düşünmelerine yardımcı olma konusundaki parlaklıklarından hiçbir şey kaybetmediler. Özellikle COVID-19’un yaşamı tehdit ettiğini söyleyebileceğimiz bugünlerde hem Kentsel Devrim hem de Paris Komünü, pandemi sonrası bir kentsel dünyayı nasıl yeniden inşa edebileceğimiz ve onu demokratik olarak nasıl yeniden kurabileceğimiz konusunda hayati öneriler sunuyor.

COVID, bir zamanlar bildiğimiz kentsel yaşamı alt üst etti. Fakat hâlihazırda var olan patolojileri, pandemi öncesinde “normal” yaşamı kirletenleri de yoğunlaştırdı. On yıllardır olağan şey haline gelen sömürü, şehirlerin yalnızca işlevsel ve finansal olarak standart hale gelmesi demek değildi; şehirler aynı zamanda çok pahalı ve eşitsiz bir şeye dönüştü. Son zamanlardaki sosyal mesafe, bu eşitsizlikleri daha da artırıyor, şehirlerdeki fiziksel karşılaşmaları engelliyor, en çok da yoksul ve durağan sakinlerin canını yakıyor. Günümüzde kentsel gerçekliğimiz, hastalığa yönelik korku ve nefret nedeniyle, karşılaşmaların olduğu ve yoğunlaşmış bir şehir yaşamından ziyade zayıflamış, dağınık ve seyrelmiş haldedir.

Şehrin bu şekilde kötüleşmiş olması Henri’yi pek şaşırtmazdı. Kentçilik karşıtlığı ve boşa düşürülen umutlar hakkındaki her şeyin farkındaydı. Ne de olsa Kentsel Devrim bunlardan doğmuştu, 1968’in umut vericiliğinde kök salmış ve gelişmişti, ancak takip eden iç karartıcı dönemi oldukça iyi sezinlemişti.[1] 1970’e gelindiğinde, Lefebvre sokak mücadelesi yıllarının vaatlerinin boşa çıktığını fark etti; özellikle maddi koşulların göz önünde bulundurulduğu temkinli bir yeniden kavramsallaştırmayı oluşturmaya çalıştı. 1968’den sonra öngördüğü şey, Marksist Antonio Gramsci’nin “pasif” olarak nitelendirebileceği bir devrimdi -yukarıdan bir isyan, bir karşı devrimdi. (Marx’ın Manifesto’da “burjuvazi son derece devrimci bir rol oynamıştır” derken kastettiği buydu.) Yine de Kentsel Devrim’de Lefebvre’in istediği, Paris Komünü’ne daha çok benzeyen, Gramsci’nin “mevzi savaşı” olarak adlandırdığı, aşağıdan gelen halkçı ve tarihsel bir saldırı, bir devrimdi.

Hegel’i tersine çeviren Marx gibi, Lefebvre de ana akım ekonomik ve sosyolojik bilgeliği tepetaklak eder: “Sanayileşmeyi kentleşmenin bir aşaması olarak görmeliyiz” diyor, “bir an, bir aracı, bir araç. İkili süreçte (sanayileşme-kentleşme) belli bir süre sonra ikinci terim baskın hale gelir ve birincisinin yerini alır.” Bu, herhangi bir Marksist için cesur, kışkırtıcı bir ifadedir. Çünkü o, sanayileşmenin kentleşme kadar kapitalist ekonominin temel dayanağı olmadığını, sanayileşmenin baştan beri özel bir kentleşme biçiminden ibaret olduğunu öne sürüyor. Kapitalizm hüküm sürüyor, diyor Lefebvre, çünkü artık çok özel bir metayı yönetiyor ve üretiyor: kentsel mekânın kendisini – yani (kentsel mekân) devasa büyüklükteki bir küresel pazarda hem bir fırlatma rampası hem de roket olarak muazzam bir üretim aracı olduğu kadar bereketli bir artı değer kaynağı.

Artık şehirlerden bu şekilde bahsetmemeliyiz, diyor; bunların hepsi modası geçmiş şeyler. Bunun yerine, kent toplumundan, sanayileşmeden doğan bir toplumdan, geleneksel kentteki samimi yakınlığı paramparça eden, Engels’in sanayi kentine dönüşen, ama sonrasında daha geniş büyükşehir birimleri tarafından aşılmış, yutulmuş ve yok edilmiş bir toplumdan söz etmeliyiz. Kırsal yerler de kentsel sürecin ayrılmaz bir parçası haline gelir, sınırlarını sürekli genişleten, tarımsal yaşamın kalıntılarını durmadan aşındıran, artı değeri artırmak ve sermaye biriktirmek için her şeyi ve her yeri silip süpüren bir “kent dokusu” tarafından yutulur. “Bu terim, ‘kentsel doku’,” diye açıklıyor Lefebvre, “kentlerin inşa edilmiş çevresini dar bir şekilde tanımlamaz, şehrin kırsal alan üzerindeki tahakkümünün tüm tezahürlerini de tanımlar. Bu anlamda bir tatil evi, bir otoyol ve bir kırsal süpermarket, kentsel dokunun birer parçasıdır.”

Kentsel Devrim, Richard Nixon’ın ABD dolarının değerini düşürmesinden ve altın standardının sabitlenmesinden vazgeçmesinden bir yıl önce ortaya çıktı. Çeyrek asırlık kapitalist genişlemeyi kontrol altında tutan mali ve ekonomik düzenleme neredeyse bir gecede ortadan kalktı. ABD ekonomisi Vietnam’daki savaşın yükünü taşımaya çalışırken, Amerikan ticaret dengesi açığı belirdi. Nixon, doları aşırı değerlemeden veya rekabet gücünü kaybetmeden sabit döviz kurlarının sürdürülemeyeceğini biliyordu. Böylece doların dalgalanmasına izin verdi, değerini düşürdü ve Bretton Woods ipinin ucunu kaçırdı. Bundan sonra dünya para birimi dalgalandı; sermaye artık ulusal sınırlar arasında daha kolay bir şekilde ileri geri gidebilirdi. Kuralsızlaşmış bir kapitalizm, kısıtlama olmaksızın yaygınlaştı; Lefebvre onun gelişini hissetti, gayrimenkul ve finansal varlıklar üzerinde spekülasyon yapabilen gevşek paranın, yani mekânda somutlaşmak için can atan sıvı ganimetin, “ikincil sermaye çevrimi” olarak adlandırdığı şeyi nasıl kolaylaştırdığını gördü.

Bir sınıf olarak sermayenin bakış açısından bu son derece anlamlıdır: Peyzaj saf bir mübadele değeri olarak işaretlenir ve arazideki faaliyetler, mutlaka “en iyi” olmasa da “en yüksek” arazi kullanımlarına uygundur. Tıpkı diğer sektörler ve yerler yatırımdan mahrum bırakıldığı gibi, ikincil çevrim akışları şiddetli hale geldikçe kârlı yerler yağmalanır. İster istemez insanlar da paranın peşinden gitmek zorunda kalıyorlar, kırsaldan şehre, fabrikalardan hizmetlere, istikrardan kırılganlığa doğru akıyorlar. Kent dokusu, devalüasyon ve yeniden değerleme, kriz ve spekülatif aşırılık, harap olmuş bir yapılı biçim ile yenilenmiş bir yapılı biçim ve sermaye birikimi için taze bir temel arasında bocalıyor. Bir zamanlar paslı bir iskelede kumlu bir depo olan yer; şimdi, birinci sınıf bir gezinti yerinde gösterişli bir çatı katı. Bir zamanlar kenarda boş bir alan olan yer; şimdi yukarı tarafın merkezindeki mahalle.

Yarım yüzyıl sonra, Lefebvre’in Kentsel Devrim’indeki görüşleri kulağa her zamanki gibi taze ve anlamlı geliyor. Yine de burada isyan uyandıran bir manifesto bekleyen herkes, hayal kırıklığına uğrayacaktır. Bu, kent yaşamı için tutkulu bir “haykırış ve talep” ile doruğa ulaşan Şehir Hakkı (1968) gibi bir kitap değil. 1970’te Lefebvre, militan düşünceler bakımından daha ihtiyatlı, daha düşünceli bir metni bizlere verdi. Kentsel Devrim’in gerçekte ne tür bir radikal devrimi benimsediği konusunda ipuçları istiyorsak, geriye bakmalı, geçmişe, Lefebvre’in erken bir çalışması olan 1965’te yazılmış Komün’ün İlanı’na (La proclamation de la Commune) gitmeliyiz. Onu okumak ilerlememize yardımcı olabilir.

Lefebvre’in siyasi tahayyülünü ateşleyen, Komün’ün tarzıydı. Peki bu tarz neydi? “Muazzam, görkemli bir festivalin tarzı” diyor Lefebvre, “Fransız halkının ve genel olarak insanların özü ve sembolü olan Paris yurttaşlarının kendilerine ve dünyaya sundukları bir festival. İlkbahar bayramı, mirastan mahrum bırakılmışların bayramı, devrimci festival ve devrimin festivali, özgür festival, modern zamanların en büyüğü, bütün dramatikliği ve muhteşem neşesiyle ilk kez ortaya çıkıyor.”[2] 73 gün boyunca, Ulusal Muhafızların bir “Merkez Komitesi” tarafından desteklenen, gevşek bağlı yurttaş örgütleri, mahalle ve sanatçı dernekleri, Paris’in 20 bölgesini burjuva otoritesinden, ordusundan ve polisinden kurtarılmış, ekonomisinden ve bürokrasisinden özgürleştirilmiş bir halk iktidarı bölgesine dönüştürdü. 

18 Mart’ın erken saatlerinde, çoğunluğu kadınlardan oluşan hoşnutsuz bir yurttaş kalabalığı, Montmartre Tepesi’nde toplandı ve halka ait olan eskimiş topları kuşattı. General Lecomte, Ulusal Muhafızlara topları ele geçirmelerini ve ateş açmalarını emretti. Üç kez ateş emri verdi. Askerler sessiz kaldılar, silahlarını kendilerine, “halka” çevirmeye gönülsüzdüler; ne de olsa kendileri “halk”tı, askere alınan işçi sınıfıydılar ve önlerinde muhtemelen anneleri duruyordu. Aniden, hava dönmüştü. Tüfekler yön değiştirdi, Düzenin egemenliğini hedef aldı. Lecomte o günün ilerleyen saatlerinde, 1848 “Haziran Günleri”nin baş cellatlarından General Clément Thomas ile birlikte vurulacaktı. 10 gün sonra -28 Mart 1871’de- Belediye Binası Meydanı’nda (Place de l’Hôtel-de-Ville) Paris Komünü resmen ilan edildi. Çok geçmeden Rimbaud şöyle yazacaktı: “Batı’ya oturmuş kutsal kentin işte hali”. [3]

Lefebvre, “ihtişam ve çılgınlık, kahramanca cesaret ve sorumsuzluk, hezeyan ve akıl, yüceltme ve yanılsama”nın bir araya toplandığını söylüyor. İsyancılar, Marx’ın devrimci praksis idealini reddederken aynı zamanda onu desteklemekteydiler. Çünkü bu, fabrikalarda kuluçkaya yatırılan bir işçi ayaklanması değildi; daha ziyade, “kendini bir insan gerçekliği ölçüsüne yükselten bir şehrin büyük ve yüce girişimiydi”. Bir kentsel devrim, kamusal alanlara yeniden enerji vererek ve günlük yaşamı dönüştürerek, yenilgiyle sarsılırken zafer çığırtkanlığı yaparak görkemli ilk çıkışını yapmıştı. Vaftizinin neşesine rağmen Komün, daha doğarken ölüme mahkûm edildi. “Hareketin başarısı,” diyor Lefebvre, “başarısızlıklarını maskeledi; tersine, başarısızlıkları da zaferdir, geleceğe açılan kapılardır, ele geçirilmesi gereken bir standart, korunması gereken bir hakikattir. Komünarlar için imkânsız olan, bugüne kadar imkânsız olarak kaldı ve sonuç olarak, onun mümkünatını fark etmemiz gerekiyor.”

İronik bir şekilde, Komün’ün özel tekilliği ve benzersizliği -Paris Prusya güçleri tarafından kuşatıldığında ve savaşla birlikte meydana gelmişti- bugün bizim için bir şekilde daha evrensel olarak uygulanabilir kılıyor, çünkü biz de aynı şekilde bizi çevreleyen güçler tarafından kuşatılmış ve aynı şekilde hayatımızı istila ettikleri durumdayız. Aslında, Komün’ün tarihinin öncesi, uğursuz bir şekilde bizim şimdiki tarihimize benziyor. En çok acıyı yoksul nüfus çekti. Paris’in ekonomisi çökmüştü. Her gün bir işyeri kapanıyordu. Yiyecek kıttı. İşsizlik büyüdü. İnsanlar ekmek için, temel ihtiyaçları için fırınların dışına uzanan kuyruklarda çaresizce beklediler. Kış kasvetliydi. Baharda hava hâlâ soğuktu. Isınma için çok az yakıt vardı. Bu sırada zenginler paralarıyla birlikte kırlara kaçmışlardı. Borsa ve Banque de France eşit derecede tası tarağı toplamıştı ve Versailles’dan yönetilen geçici bir burjuva hükümet kurulmuştu.

Lefebvre, toplumsal yaşamın bu “yapısızlaştırılmasının” tepeden tırnağa her yeri etkilediğini söylüyor. Öte yandan, “yeniden yapılandırma” -kent yaşamının yeniden inşası- aşağıdan yukarıya doğru aktı. İnsanlar Paris’i enkaz yığınlarından yeniden inşa ettiler ve düzenlediler. Buradan çok şey öğrenebiliriz. Kiralar üzerinde bir erteleme vardı; borçlar silindi, asalak pratikler yasaktı. Paris “sermayeleşmeden kurtarıldı”. Lefebvre, “Parisli kitlelerin faaliyetlerinde bir tür niteliksel bağ vardı” diye yazıyor. Kentin temeli, “Paris halkı… belediye etkinliklerinde sözcü ve katılımcı olan proleterlerle müttefik zanaatkârlar, küçük işletme sahipleri, işçiler, küçük-burjuvalar” oldu. Bu isimsiz erkek ve kadın kahramanlar “anonimliklerinden gurur duyuyorlardı.”

Şehir vaadi, her şeyin elinden alındığı, şehir hayatının en fazla tehlikede olduğu bu noktada kendini gösterir. Çünkü geriye kalan sadece insan kaynaklarıdır— yurttaşlar gibi hareket eden, el ele veren, katılan, kendi kamu kurumlarını yaratan, birbirini örgütleyen, bunu gönüllü olarak, parasal etiketler olmadan, rekabetçi zorlamalar olmaksızın yapan yurttaşların bunu herkesin iyiliği için yaptığını söyleyebiliriz. Bu, Marx’ın temel demokrasi vizyonu olan Kapital’de ana hatlarıyla belirttiği iş birliğinin büyük bir armağanıydı. Marx işyerinde iş birliği hakkında konuştu; biz burada bütün bir şehirde iş birliği yapmaktan, insanların bir kentsel güç olarak irade ve zekâlarını bir araya getirmesinden bahsediyoruz. İnsanlar birlikte çalıştıklarında, diyor Marx, “hem önde hem de arkada elleri ve gözleri vardır ve bir dereceye kadar her yerde hazır oldukları söylenebilir.” Bu, şeyleri tanımlamanın oldukça hoş bir yolu. “Başkalarıyla planlı bir şekilde iş birliği yaptığımızda”, bireyselliğimizin zincirlerinden kurtuluruz diye düşünüyordu Marx, “ve türümüzün yeteneklerini geliştiririz.”

Ancak “normal” kapitalist yaşamda iş birliğiyle ilgili sorun, yalnızca burjuvazi tarafından, insanların birlikteliğini kendi ticari amaçları için sömüren yönetici sınıf tarafından kontrol edilmesinin sahtekârlığıdır. İnsanın her yerde var olması, sermayenin her şeye kadirliğine; başka bir deyişle, ortak yarar için seferber edilmemiş, ancak özel kazanç olarak yağmalanmış kolektif bir güce dönüşür. Marx, sermayeye hiçbir maliyeti olmayan birleştirici bir gücün, iş dünyasına “bedava hediye” olduğunu belirtiyor. Ve “iş birliği ölçeğini genişlettikçe” diyor, “sermayenin despotizmi genişler.” Kötü bir haber bu. İyi haber şu ki, “iş birliği yapan işçilerin sayısı arttıkça, sermayenin tahakkümüne karşı işçilerin direnişleri de artıyor.” Marx fabrikada bunu hep istedi; 73 gün boyunca Paris’te sokakta ve hâlâ en çok ihtiyaç duyduğumuz yer olan gündelik hayatta onu bir anlığına gördük.

Paris Komünü’nün bu olağanüstü koşullarının bir şekilde sıradan hale geldiğini, herkesin ücretsiz ve rekabetten kurtulmuş bir şehir hayatına ulaştığını hiç hayal edebilir miydik? 2020’de gerçekleşen şeyler olağanüstüydü. COVID-19, gündelik yaşamda kendi devrimini, ölümcül olsa da pasif bir devrimi başlattı. Peki ya Lefebvre’in aktif devrimi ve şehir hakkı? Metadan arındırılmış, sermayeden arındırılmış bir şehir hayatı biraz daha az olağanüstü hale gelebilir mi, hatta tamamen normal bir şey olabilir mi? Ya gerçek iş birliği, ellerimizin ve gözlerimizin önde ve arkada olduğu -Marx’ın önerdiği gibi- ve “belli bir ölçüde her yerde hazır ve nazır” olduğumuz günlerin düzeni haline geldiyse? Güçlü bir devletin ekonomimize ve toplumumuza müdahale ettiğinde neler yapabileceğini, bir kriz anında neler yapabileceğini gördük. Şimdi, kriz geçtikten sonra müdahale ettiğini, demokratik olarak müdahale ettiğini, iş birliğini ve katılımı teşvik ettiğini, yukarıdan aşağıya çok fazla yıkıma uğrayan bir dünyanın aşağıdan yukarıya yeniden inşasını mümkün kıldığını yeniden tasavvur etmemiz gerekiyor.

Kesin olan bir şey var ki: Şehir hakkı artık zenginlerin ve güçlülerin kendi mülkiyet haklarını seferber etme, bu hakkı başka insanları istismar etme, işte ve evde soyup soğana çevirme, çok fazla tüketim yaparken çok az ödeme yapma hakkı anlamına gelmiyor. Sermayenin ikincil devresinin akışları üzerinde bir miktar kurumsal kontrol olmalıdır, bir şekilde bu akışlar engellenebilir, şirketlerin mübadele değerlerine değil, kamusal kullanım değerlerine yönelik altyapı ve mülkiyete yönlendirilebilir. Lefebvre’in Marksist terminolojisinde somut mekân soyut mekâna üstün gelmelidir. Niceliksel büyüme adına dünyayı niceliksel büyüme açısından düşünmenin bu “kör alanları” parçalanmalı, daha uzun görüşlü, sosyal olarak daha öngörülü hale getirilmelidir.

Lefebvre, kent hakkının gerçekleşmesi halinde dev bir toplumsal ve mekânsal sözleşmeye benzeyeceğini söyledi. İlişkisel bağlar insanları birbirlerine ve şehirlerine bağlardı. Halk sağlığı krizinin yaşandığı çağda buna ekleyebileceğimiz şey, bu “hakların” artık “görevler” ile tamamlanması gerektiğidir. Komün, yine fikir vericidir. Komünarlar kendilerini şehre verdi, şehirlerini işler hale getirmek için sorumlulukları olduğunu kabul ettiler. Kamusal alan sadece onlarla ilgili değildi, münhasıran bireylerle ilgiliydi. Kamu hizmeti, kolektife saygı duymak, birbirlerinin alanında birbirlerine saygı duymak anlamına geliyordu. Burada özgürlük, ortak iyiye katkıda bulunarak ve kolektif zorunluluktan geldi, çünkü insanlar kendilerinin yarattıkları bu ortak zenginlikten varoluşsal olarak yararlanıyordu. Bencil olmayan başarı duygusu devasaydı.

Bir başka deyişle kamusal alanın değeri tasdik edilmiş, sağlam ve sağlıklı tutulmuştur. Kendi zamanımızda, bu kamusal alanın nasıl aşağılandığını ve parçalandığını gördük. Toplumsal sözleşmenin çöküşü, hiçbir yerde dizginlenmemiş kişisel çıkarların hüküm sürdüğü, diğer insanların sorumluluğunun reddedildiği yerlerden daha belirgin değildir. Burada hüküm süren şey, sözde bireysel özgürlüğü tehdit ettiği için kamusal alanda koruyucu bir yüz maskesi takma konusundaki bariz isteksizliğin örnek olduğu absürt bir anti-sosyal sözleşmedir. Art arda gelen nesiller, insanları istedikleri şeyi yapabilecek özgür bireyler olduklarını düşünmeye iten ve yapamazlarsa haklarının çiğnendiğini düşündüren kapitalist bir ideolojiden zorla beslendi.

Kamusal ve paylaşılan her şeye şüpheyle, kalitesiz ve verimsiz, üçüncü sınıf bir varlık, kaçınılması gereken bir şey olarak muamele edilir. Bu artık ideolojik görünmüyor: her zaman olduğu gibi nesnel bir gerçeklik olarak insanların beyinlerine yerleşmiş durumda. Bu, insanlara unutmayı, kamusal alana sırtını dönmeyi, dolayısıyla şehre karşı her türlü görevi benlikten öteye taşımayı öğreten bir inanç sistemidir. Belki de bu iyi bir sebepten dolayıdır: sosyal devletin içi o kadar oyulmuş ki, artık bir paçavraya dönmüş. Bu günlerde, kamu sektörünün temel işlevlerinin -toplu hizmetlerin planlanması ve organizasyonunun- uzak özel danışmanlara ve yüklenicilere dış kaynak olarak büyük meblağlarla sağlandığını görmek son derece doğal görünüyor. Ancak COVID, özelleştirilmiş devletin eksikliklerini ortaya çıkardı.

Küresel bir salgınla ve bu sırada bir şehirle başa çıkmaya çalışırken bir dünya kolektif gereklilik var. Bu, Paris’i bir devrimle yeniden inşa etmeye benzer. Kent hakkının bir yönü, toplumu yeniden kabul etmeye istekli olmak, sonuçta böyle bir şeyin var olduğunu, her birimiz daha büyük bir bütünün -toplu yeniden inşa gerektiren kamu kültürünün- parçası olduğumuzu kabul edersek daha özgür olabileceğimizi kabul etmek olmalıdır. Birleşik Krallık’ın aşı hizmetinin dikkate değer başarı öyküsü, resmi olmayan bir alt olaya dayanmaktadır: Her aşı merkezini, aşı sıralarını ve trafik akışını organize eden, hatta enjeksiyonları bile düzenleyen, kolektif bir çabaya el veren kendini adamış gönüllüler ordusu. Bunu her yerde neşeyle ve büyük bir verimlilikle yaptılar. Belki kolektif katılım kişisel tatmin de sunduğu içindir. Herkes biliyor, herkes takdir ediyor, havadaki pozitif ruhtan ilham alıyor. Sırada durup aşınızı beklerken, öndeki ve arkadaki eller ve gözler gerçekten hissedilir ve canlandırıcıydı. (Sıradan zamanlarda da bu kadar saygıyı ve insan gücünü sunan bir halk sağlığı sistemi hayal edilebilir.)

Garip ve daha gösterişsiz bir şekilde, belki de bu kolektif hissiyat, Komünarların hissettikleriyle örtüşüyor. Bu, Lefebvre’nin Komün’ün İlanı’nda sık sık ortaya çıkan ve artık nadiren konuşulan bir sözcükle ifade edilen bir duyarlılıktır: “haysiyet”-la dignité. Bu sözcüğü nadiren duyuyoruz çünkü bugün hayatımızın büyük bir kısmı, özellikle de kentsel yaşamımız, haysiyetsiz, güç bela geçiyor ve hayatta kalmak, iki yakayı bir araya getirmek için yabancılaştırıcı bir günlük mücadeleyle sürüp gidiyor. Bunların arasında, haysiyet bir lüks, uzak bir ideal haline gelir. Ancak, Komünarların bildiği gibi, haysiyet duygusu dayanışmadan, halkın katılımından türer. Yoksul ama gururlu komünarlar haysiyetlerini korudular, doğru olanı yaptılar, başkalarıyla birlikte yaptılar. Tecrit ve güçsüzleşmeden kurtuldular, bir süreliğine bunun işe yarayabileceğini, başarabileceğinizi hissederek zorlukların üstesinden birlikte gelmek için mücadele ettiler. Belki de haysiyet hakkı gerçekten de Kentsel Devrim’in yazılmasından 50 yıl sonra, Komün’ün 150. yıl dönümünde sessizce ilan ettiği şeydir: saygı görme hakkı, başkalarına saygı gösterme görevi. Taklit edilmeye değer bir tarz varsa, o da haysiyettir. Kesinlikle harika bir tarz. Asla modası geçmemesi gereken bir şey. Vive la Commune!

(Bu yazı İngilizceden Türkçeye Diyar Saraçoğlu ve Caner Malatya tarafından çevrilmiştir. Yazının orijinaline buradan erişebilirsiniz: https://mronline.org/2021/03/28/lefebvre-in-the-age-of-covid/ )

 

[1] HenriLefebvre, La révolutionurbaine(Paris: Gallimard, 1970); The Urban Revolution(Minneapolis: Minnesota UniversityPress, 2003), Kentsel Devrim (İstanbul: Sel, 2013).

[2] HenriLefebvre, La     proclamation de la Commune (Paris: Gallimard, 1965). Lefebvre’inKomün yorumu, eski yoldaşlarını 1871 üzerine fikirlerini çalmakla suçlayan GuyDebord ve Sitüasyonist Enternasyonal (SI) ile arasında bir çatışma yarattı. Debord, Lefebvre’in görüşünün Sitüasyonist Enternasyonal’in kendi “Komün Üzerine Tezler”inden (1962) aşırıldığını söyledi. Lefebvre 1983’te verdiği bir röportajda, “Bu hassas bir konuydu” diye itiraf etti. Lefebvre, “Bir festival olarak Komün hakkında bir fikrim vardı ve Milano’daki Feltrinelli Enstitüsü’nde bulunan Komün hakkında yayımlanmamış bir belgeye danıştıktan sonra bunu tartışmaya açtım. Enstitüde haftalarca çalıştım,” dedi ve ekledi: “Bu intihal suçlamaları umurumda değil.” “Dergilerinde Komün hakkında yazdıklarını okumaya hiç vakit ayırmadım.” Yine de Lefebvre, Debord’aLa proclamation de la Commune’de “bu kitabın hazırlanmasındaki verimli ve samimi tartışmalar sırasındaki” dostluğu ve desteği için teşekkür eder. Ama bir dizgi hatası olarak -ya da Lefebvre’in pratik şakası?-Debord’dan M. GuyDebud olarak bahsedilir! 2018’de La fabriqueéditions, Lefebvre’inLa proclamation de la Commune kitabını merhum Daniel Bensaïd’in2008’de yazdığı mükemmel bir önsözüyle yeniden yayımladı, Gogol’un İki İvan’ın Münakaşası gibi ortaya çıkan Lefebvre-Debord tartışmasını uzun uzadıya tartıştı. La fabrique’in yeni baskısında, Lefebvre’inDebord’a teşekkürü kesildi.

[3] Türkçesi: Arthur Rimbaud – Bütün Şiirleri, çev. Erdoğan Alkan, Varlık, 2019.

23 Mart 2022 Çarşamba

Savaşın Karanlığı Barışın Fecri

(El Yazmaları, 24 Mart 2022)

B irinci ayını doldurmak üzere olan Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, önümüzdeki dönemde küresel güçlerin alacakları pozisyonlar ve uygulayacakları politikalar hakkında önemli olgular sundu, sunmaya da devam ediyor. Küresel güçlerin her şeyden önce çıkarlarını esas aldıklarını gösteren olgular, bu güçlerin aralarındaki savaşımı kimi zaman yüksek kimi zaman az şiddet içeren biçimde sürdürmeye niyetli olduklarını ortaya koyuyor.

Savaşın Ahvali

Ukrayna’yı işgale girişerek kuşatmayı yarmayı ve kendi “lebensraum”una[1] ulaşmaya yönelik ilk adımı atmayı hedefleyen Rusya, belirli noktalarda tıkanmış durumda. İlk günlerde hızlıca ilerleyerek başkent Kiev ile Harkov’un kıyısına ulaşan; güneyde ve doğuda da önemli alanları ele geçiren Rus ordusunun hızı kesilmiş durumda. Batı’dan alınan silahlar, dünyanın çeşitli noktalarından gelen Neonazi grupları, Ukrayna ordusunun direnişi, savunma sanayiindeki yolsuzlukların neticesi olarak Rus ordusunun kalitesiz askeri silahlara ve ekipmanlara sahip olması ordunun hızının kesilmesinin önemli nedenleri.

Ordunun hızının kesilmesinde Rusya’dan doğru nedenler de bulunuyor. Kiev ve Harkov’daki olası şehir savaşlarında verilecek kayıpların ciddi boyutlarda olabilmesi ihtimali Rusya’yı düşündürüyor. Diğer yandan kentlerin çevresinden beklemek, işgal edilen alanlardaki güçlerin konsolide edilmesini ve nefes almalarını sağlamakla birlikte Zelenski’yi uzlaşmaya zorlamayı da sağlıyor. Her ne kadar Ukrayna-Rusya görüşmelerinde elle tutulur bir sonuca ulaşılamamış olunsa da Zelenski’nin “NATO’ya üye olamayacağımızı kabullenmemiz gerek” söylemi Rusya’nın hedeflerinden birine ulaşmak üzere olduğunu gösteriyor.[2] Fakat bunun da Rusya’nın önemli boyuttaki askeri kayıplarından sonra olduğunu belirtmek gerekiyor.

Rusya’nın diğer hedeflerinden biri olan Neonazilerden arındırma ise daha büyük bedeller istiyor. Sosyal medyada yayılan insanlık dışı görüntülerin gösterdiği üzere “Batı” tarafından iyi silahlandırılmış Neonaziler sivil-asker ayrımı yapmaksızın saldırılarını sürdürüyorlar. Bu durum Rus askeri gücünün önümüzdeki dönemde ciddi darbeler alabileceğine ve zor günlerin onları beklediğine işaret ediyor.

Öte yandan Neonazilerin ana akım medya tarafından işgale karşı savaşçı “yurtseverler” olarak nitelendirilmesi ise sadece onların değil, Batı’daki Neonazilerin de meşrulaştırılmasını sağlıyor. Rus kültürüne dair yasaklamaları[3] da eklediğimizde Batılı güçlerin Neonazilerin önünü açarak “kullanılmalarını” gündeme aldığı görülüyor. Komünistlerin yeminli düşmanları Neonazilerin reel sosyalizm geçmişleri olan Çin ve Rusya’ya karşı kullanılmasında sakınca görmeyen “Batı”, böylece kendi içerisindeki sola ve göçmenlere yönelik hamlelerin hazırlığını da yapıyor.

Rusya’nın Ahvali

İşgalin Rusya’nın ekonomisine etkileri ise kendini yavaş yavaş göstermeye başlıyor. AB ve ABD’den gelen yaptırımlara karşılık Çin’den beklenen yardımın gelmemesi, Rusya’dan sermaye çıkışlarının süreklilik kazanması, Rus oligarkların paralarına ve mülklerine el konulmuş olması gibi nedenler alınan yoğun önlemlere rağmen Rusya ekonomisini olumsuz etkiliyor. Olumsuz etkiyi gidermek ve saldırıların devamını sağlamak adına Putin’in savaşın yükünün bir kısmını sermaye sahiplerine yüklemek istemesi oligarkların Putin’e olan “sadakatini” sınıyor. Oligarkların Putin’e olan “sadakatlerinin” satın alınamayacağını kim garanti edebilir?

Rusya’nın ekonomik alanda sıkıştırılması savaş gücünü sınırlamakla birlikte “yaşam alanlarına” nüfuz etme dermanını da bırakmıyor. Gelişmiş sanayi bölgesi Donbass’ın neredeyse tamamının kontrol altına alınması ve Kırım’daki ilerlemeler sonucunda Azak Denizi’nde kontrolün sağlanmasıyla Karadeniz’de Rus egemenliğinin artması, bu bölgeleri talan edecek güçte Rus sermayesi olmadığı takdirde Moskova’nın hanesine eksi yazan bir yük olacaktır. Bu noktada Rus oligarkların sermayelerinin “varlığı” önem taşıyor ve onların yokluğunda bu bölgelere nüfuz etmek için Çin sermayesi sürekli ellerini ovuşturuyor.

SSCB’nin yıkılmasından bu yana adım adım yutulan hegemonya alanlarını geri alıp Çarlık Rusya’nın “Megaliİdea”sını[4] gerçekleştirmek için kılıcını atan Putin için işler yolunda gitmiyor. Ekonomik, askeri ve siyasal alanda sıkışan Putin (ve Rus sermayesi) için savaşı sürdürmekten başka yol da yok. Ukrayna’da yaşanılacak kayıp Rusya’yı Asya’daki bölgesel bir güç seviyesine düşürmekle birlikte Batı’nın sömürdüğü ülkelerden biri ve Çin’in vasalı haline getirecektir. Putin’in kılıcının kınına tekrardan girme şansı, Putin’e saplanması ihtimalinden daha düşük.

Pekin’in Hesapları

4 Şubat 2022’de Rusya ile ortak bildiri[5] yayınlayarak Rusya ile müttefikliğini pekiştiren Çin, geçen süreçte “savaş sanatını” uygulamaya çalışıyor. Rusya’nın işgaline yönelik BM’deki oylamada red oyu vermeyen ve işgali destekleyen herhangi bir açıklama da yapmayan Çin, krizi fırsata dönüştürmeye yoğunlaşmış durumda.

Son dönemdeki teknolojik gelişmeler, Tek Kuşak Tek Yol projesindeki kimi ilerlemelerle dünyanın fabrikası olma özelliğinden kurtularak nitelikli bir ekonomik güç olmaya çalışsa da Çin’in ekonomik gücü önemli oranda ucuz emek-gücünün ürettiği artı-değeri yüksek metalara dayanıyor. Çin’de üretilen metaların satıldığı ve artı-değerin realize olduğu piyasalar ise başta ABD olmak üzere Batı’da bulunuyor. Bu nedenle Pekin yönetimi Batı ile ekonomik ilişkilerinin bozulmamasına itina gösteriyor. ABD’nin yanı sıra AB üyesi ülkelerle sürekli temas halinde olan Çin, savaşımdaki en önemli kozu olan ekonomisini güçlü tutmaya çalışıyor. Ekonomik gücün korunması, Rusya’ya yönelik yaptırımlardan etkilenecek AB ekonomisi üzerindeki Çin’in etkisini arttırmakla birlikte rezerv konusunda Çin’e güvendiğini açıklayan[6] Rusya üzerinde de  Pekin’e hegemonya kurma fırsatını tanıyor. Pekin, bir tarafta Batı’nın piyasası diğer taraftan da müttefiki Rusya’nın askeri gücü üzerinden gücünü tahkim ederek savaşımdan konumunu güçlendirerek çıkmayı amaçlıyor. Nitekim fırsattan istifade ABD’nin önemli müttefiklerinden Suudilerle ticareti arttırıp yuan üzerinden petrol almaya çalışması[7] da Çin’in esas “savaş stratejisini” gösteriyor.

Öte yandan ABD’nin Japonya ve Tayvan’a desteğini arttırması ve Çin’in Hint-Pasifik’teki etkisini kırmak için Avustralya, Birleşik Krallık ve ABD tarafından geçtiğimiz yıl kurulan AUKUS paktı, Batı’nın Çin’in zayıf karnı olan askeri alana hamle yaparak Pekin’in hesaplarını bozma gücüne sahip olduğuna işaret ediyor. Rusya’nın askeri gücü önemli oranda darbelendiği takdirde ABD, Çin’in ekonomik gücüne karşılık askeri gücünü (doğrudan olmasa da) çeşitli biçimlerde kullanmaktan çekinmeyebilir.

Batı’nın Tek Yürekliliği

Ukrayna’nın işgali sonrasında Batı’nın “tek vücut” olduğuna dair naralar ana akım medyanın her yerine hâkim oldu. Batı medeniyeti, Avrupa’nın ortasında “sarı saçlı mavi gözlü” insanların “Doğulu” bir barbar tarafından katledilmesine karşı tek yürek olarak futbol takımlardan yazarlarına, müzisyenlerine kadar Doğulu olan ne varsa “Batı”dan temizlemeye yönelmesi gözleri yaşartıyor. Fakat Irak’tan Afganistan’a, Yemen’den Suriye’ye uzanan savaşlar silsilesinde hayatını “Batılı” silahlarla kaybeden insanların saçlarının ve gözlerinin renklerinin kara olması, gözyaşlarının sahteliğiyle birlikte Batı’nın ikiyüzlülüğünü de gözler önüne seriyor.

İkiyüzlülük ve yaygarayla süslenmiş Batı’nın “tek yürekliliği” ise oldukça şüpheli. ABD ve AB Rusya’ya yönelik yaptırımlarda aynı zeminde olmaları aralarındaki çatlağı gizleyemiyor. Bu çatlakların nedeni ise en başından beri “ekonomik”.

Özellikle 2000’li yıllardan itibaren AB’deki hegemonyasını arttırarak küresel ekonomik güçlerin zirvesine çıkan Almanya, ABD’nin uyarılarına rağmen Rusya ve Çin ile ekonomik ilişkilerini geliştirmekten çekinmemişti. Rus doğalgazının ve Çin pazarının faydalarıyla oldukça semiren Alman sanayi burjuvazisi, ABD’den özerk hale gelerek dünya çapında kendi politikasını uygulamanın hazırlıklarına başlamıştı.Ukrayna’nın işgali, ABD’ye bu hazırlıklara son verme ve AB’yi kontrol altına alma ya da söz geçirme fırsatını sunmuş durumda. İngiltere’nin de desteğiyle ABD, başta yaptırımlar olmak üzere AB’yi Rusya karşıtı politikalar izlemeye zorlayarak Batı’yı “tek yürek” olmaya zorluyor.

Ekonomik göstergeler ise bu zorlamanın sınırlarına işaret ediyor. IMF’nin yayınladığı raporun[8] da gösterdiği üzere Rusya’ya yönelik yaptırımların Avrupa’yı resesyona sokma ihtimali yüksek. Keza Kuzey Akım 2 projesinin askıya alınması da özellikle Alman sanayi sermayesini oldukça pahalı ABD doğalgazına mahkûm ediyor. Bu iki olgu Alman sermayesinin ABD’nin zorlamalarına katlanmasının pek uzun sürmeyeceğini gösteriyor.Çünkü enerjideki düşük maliyetin sağladığı rekabet avantajı, Alman sanayi burjuvazisinin dünya çapında bir güç olmasının nedenlerinden biri. Ve kapitalizmin krizinin derinleştiği bir zamanda maliyetteki olası artış, Alman burjuvazisinin küresel güç olmaktan uzaklaştırarak ABD sermayesinin Avrupa’daki vasalı pozisyonuna sokma ihtimalini arttırabilir. Benzer bir pozisyona yakın olan Fransız sermayesinin de Almanya’ya yaklaşması ise Fransa’nın vasallığı reddedip Almanya’ya gücü çapında ortak olarak küresel düzeye sıçrama isteğini yansıtıyor. Dolayısıyla Almanya-Fransa ortaklığı ile oluşacak küresel gücün, ABD’nin politikalarına uyum sağlaması kısa vadede mümkün olsa da orta ve uzun vadede pek mümkün değil.

Diğer yandan Stoltenberg’in askeri harcamaları arttırma çağrısı[9] ise Alman sanayi sermayesinin uzun zamandır beklediği askeri sanayi girme fırsatını da sunuyor. Nitekim Alman devleti de bu çağrıya uyacağını hemen belirtti. Fakat mühendislik harikası metalarıyla piyasayı fethetmeye çalışan Alman burjuvazisinin, askeri sanayide tekel olan ABD sermayesiyle yarışabilme ihtimali oldukça düşük. Bu nedenle askeri sanayiye giren Alman burjuvazisinin bu alanda ABD’nin hegemonyasına girmesi gibi Alman siyaseti de ABD’nin etkisi altına girecektir. Dolayısıyla Alman burjuvazisinin önemli bir kısmı “değişime” karşı durarak sınıfsal çıkarları doğrultusunda ABD’den ayrı durmaya çalışacaktır. Bunu şimdiden iktidardaki koalisyon partilerinin aldıkları konumlarda görüyoruz. Hıristiyan Demokratlar ve Yeşiller ABD yanlısı politikalara destek verirken, “Sosyal Demokratlar” ise görece bağımsız emperyal odak olma taraftarı. Ve AB’nin 5 bin askerden oluşacak Acil Müdahale Gücünü oluşturma kararı[10] ise Almanya’nın “bağımsız” olma eğiliminde ısrar edeceğine işaret ediyor.

Kapitalizmin krizinin derinleşmesini de göz önüne aldığımızda önümüzdeki sürecin, diğer ikiyüzlülüklerde olduğu gibi AB ve ABD’nin “tek yürek” olduğuna dair “ikiyüzlülüğü” de ortaya sermesi güçlü bir olasılık olarak karşımızda duruyor.

Savaşa Karşı Barış

Kapitalizmin yapısal krizinin doğrudan sonucu olan hegemonya krizi, İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan bu yana süregelen Pax Americana’nın[11] yıkılmasına değilse de derin çatlaklara sahip olmasına neden olmakta. Çatlakların yıkıma yol açmaması için hegemonyasını belirli oranlarda tekrar kurmaya çalışan ABD’nin ekonomideki hegemonyası sınırlarına[12] ulaştı. Ekonomideki sınırlılık ABD’nin devasa boyuttaki askeri gücünü kullanmasında da sınırlılığa yol açıyor. Rusya, Almanya, Çin gibi askeri ya da ekonomik alanda küresel güç olma niteliğine yakın olan ülkeler de bu sınırlılıklardan faydalanıp kapitalizmin işleyişinin devam ettiği, ama tek kutuplu değil çok kutuplu bir dünya düzenini istemekteler. Fakat ekolojik krizin ulaştığı boyut, kâr oranlarının düşmesi eğiliminin on yıldan fazla bir süredir engellenememesi vb. kapitalizmin yapısal sınırlılıkları ne böyle bir düzenin barışçıl bir şekilde sürdürülmesine imkân tanıyor ne de savaşların küresel boyuta sıçramasına engel olabiliyor, olabilecek.

Kapitalist üretim tarzından dolayı ulaşılan bu savaş boyutu, dünya halklarına savaş, ölüm ve katliamdan başka seçenek sunmuyor. Fakat halklar çaresiz ve seçeneksiz değil. Lambadan çıkan ve geri dönme ihtimali düşük olan emperyal güçlerin savaş düzenine karşı halkların barışını savunmak ve bu seçeneği güçlendirmek, sosyalistlerin acil görevlerinden biri olarak karşımızda duruyor.

Her şeyden önce barış seçeneğini güçlendirme mücadelesi; kendi mücadele zemininde konumlanarak siyasal özneyi inşa etmekten imtina edip emperyal güçlerden birini “seçme” politikasından daha politik olmakla birlikte gerçekçi ve devrimci bir hattı içeriyor.

Savaşlara kapitalizmin krizinin ve emperyal güçlerin paylaşım savaşımının yol açtığı bilinci her geçen gün insanlarının zihinlerine yerleşirken, mücadele etmeye de sürüklüyor. Rusya bunun önemli örneklerinden biri.

İşgali protesto eylemlerinde 4 binden fazla kişinin gözaltına alınmış[13] olması Rus halkının ciddi bir tepki gösterdiğine ortaya koyuyor. Keza Putin’in sadık destekçisi Rusya Komünist Partisi’nin lideri Zyuganov’a Rus ordusunun Kazakistan’a girmesinde[14] olduğu gibi Ukrayna’nın işgalinin de parti içerisinde tepkilerin gösterilmesi de Rusya solunda işgale karşı tepkilerin arttığına işaret ediyor. Savaşın ekonomiye olan etkisinin önümüzdeki günlerde şiddetli bir biçimde artacağı da göz önüne alındığında Rusya solunun önemli bir sınavın beklediği görülüyor.

Savaşın ekonomik açıdan da insanlara düşük ücret, işsizlik ve yoksulluktan başka bir şey sunamayacağı gerçeği de barış mücadelesinin sınıfsallığına işaret ediyor. Dünyanın dört bir yanına yayılan kapitalizmin krizine yönelik tepkilerle bütünleşecek uluslararası barış hareketi, önümüzdeki günlerde işçiler, emekçiler, kadınlar ve halklar için gerçek ve güçlü bir seçenek olarak var olacaktır.

Gogol Neva Bulvarı isimli öyküsünden şöyle der: “Neva Bulvarı’nda bir tek gün içinde bile öyle çok değişiklikler olur ve bu değişikler öyle büyük bir hızla gerçekleşir ki, durmamacasına birbirinin yerini alan değişik görüntüler bir tür hayal oyununu andırır.” Zaman devrimcilere hayal oyunları yaratmayı değil hayallerini gerçekleştirme fırsatını sunuyor.

Dipnotlar:

[1]Yaşam alanları.

[2] https://www.cumhuriyet.com.tr/dunya/son-dakika-zelenskiden-nato-aciklamasi-1916243

[3] https://www.veryansintv.com/rusya-yaptirimlarinda-bugun-tolstoy-ve-dostoyevskiyi-yasakladilar/

[4] Büyük Fikir.

[5] https://www.cumhuriyet.com.tr/dunya/putin-ve-siden-ortak-bildiri-natonun-genislemesine-karsiyiz-1905183

[6] https://haber.sol.org.tr/haber/rusya-bati-rezervlerimize-erisimimizi-kisitlamasi-icin-cine-baski-yapiyor-329299

[7] https://haber.sol.org.tr/haber/wsj-suudi-arabistan-petrolun-yuan-uzerinden-satilmasi-icin-cinle-gorusmeleri-hizlandirdi

[8] https://haber.sol.org.tr/haber/imf-ab-rusya-karsiti-yaptirimlar-nedeniyle-derin-bir-resesyon-yasayabilir-329519

[9] https://www.iha.com.tr/haber-nato-genel-sekreteri-stoltenberg-ittifak-genelinde-yuz-binlerce-kuvvet-yuksek-alarmda-1038733/

[10] https://www.nupel.tv/avrupa-birligi-acil-mudahale-gucu-olusturma-karari-aldi-223962.html

[11] Kelime olarak Amerikan Barışı anlamına gelmekle birlikte ABD tarafından belirlenen dünya düzenini tanımlamaktadır.

[12]Her ne kadar Amerikan doları uluslararası ticaretteki ana konumunu korusa da kapitalizmin yapısal krizi ABD’ye sınırlarını göstermeyi sürdürüyor.

[13] https://t24.com.tr/haber/rusya-da-pazar-gunu-4-bin-600-den-fazla-isgal-karsiti-protestocu-gozaltina-alindi,1019289

[14] https://www.nd-aktuell.de/artikel/1160601.proteste-in-kasachstan-kasachstan-spaltet-russische-kommunisten.html?fbclid=IwAR03TOhSPuEjHwdR25S7adtGHq8Xigs1M72P4BO2blkU61niLNzdqFoYYJo

11 Mart 2022 Cuma

Hatırlama Bir Direniş Biçimidir : Katliamın 27. Yılında Gazi

(El Yazmaları, 12 Mart 2022)

12 Mart, hem sosyalistlere yönelik 1971’deki askeri darbenin hem de 1995 yılında Gazi Mahallesi’ndeki katliamın gerçekleştiği gün olmasından dolayı, Türkiye tarihi açısından oldukça kara günlerden biri. 12 Mart’ta gerçekleşen bu iki “olay”, devrimci ve halkçı hareketlerin kitlesel düzeye ulaştığında devlet güçlerinden görecekleri karşılığı ortaya koyması açısından “öğretici” de. 

12 Mart ve Sonrası

Bütün dünyayı sarsan 68 öğrenci hareketi, Türkiye’de kampüsleri aşarak toplumun önemli kesimlerine yayılmaktaydı. Bu dönemde kitlesellik kazanan sosyalist harekete 12 Mart 1971’de gerçekleştirilen askeri darbe ile ket vurulmak istenmiş, fakat sonrasında sosyalist hareket tekrardan toparlanarak “devrimci durum”u sağlayacak kadar güçlenmişti. Buna sermayenin ve devletin karşılığı 12 Eylül 1980 darbesi olmuş ve uygulanan faşist uygulamalarla sosyalist hareketi ancak durdurabilmişlerdi.

12 Eylül sonrasında devrimcilere yönelik faşizan uygulamaların yanı sıra sermaye yanlısı politikalar izlenmekle birlikte toplumun Türk-İslam sentezine göre dizayn edilmesine de girişilmişti. Fakat darbecilerin bu girişimleri, 1989 Bahar Eylemlilikleri ile başlayıp 1990-91 yıllarındaki işçi ve kamu emekçilerinin mücadeleleriyle zirveye ulaşan direnişle yenilmişti. Bu direniş sonucunda neoliberal politikaları uygulamak için iktidara gelen ANAP devrilmiş, bir kısım devrimci-demokratı da barındıran SHP’nin DYP ile oluşturduğu koalisyon iktidara gelmişti. 

SHP-DYP koalisyonunun da halkın taleplerine cevap olamaması, Kürt halkının yükselen mücadelesi ve Sivas Katliamı’nın ardından SHP’den başlayan kopuşlar halkın önemli bir kısmının, özellikle gençlerin ve Alevilerin, 90’larda toparlanarak yükselişe geçen sosyalist harekete ilgisini ve katılımını artırmıştı. Alevilerin ve gençlerin örgütlü mücadeleye katılımı sosyalist harekete yeni bir direngenlik ve dinamizm de kazandırmıştı.

80’lerin Sonu 90’ların Başı

Neoliberal uygulamaları hayatı geçirmek için alınan 24 Ocak kararlarının 12 Eylül darbesiyle gerçekleştirilmeye çalışılması, kentteki fabrikaların ucuz emek-gücüne ihtiyaç duymasına neden olmuştu. Köylerden sağlanan ucuz emek-gücünün kente akmasının yanı sıra yaşanan savaştan dolayı zorla boşaltılan Kürt köylerinden gelenlerle “kenar mahallelerdeki” nüfus oldukça arttı. Gazi, Okmeydanı, Güzeltepe, Gülsuyu gibi sosyalistlerin ve Alevilerin yoğunluklu olduğu bu mahalleler, ucuz emek-gücünün göçünü kapsayarak devrimci hareketlerin merkezleri haline geldiler. Böylece köyden kente gelenler hızlıca politikleştiler. 1987 yılında Gazi Mahallesi’ndeki halkın temiz su talebi, yapılan çeşitli zamları protesto etmek gibi nedenlerle defalarca kez sokağa inmesiyle başlayan ve öğrencilerin, işçilerin ve kamu emekçilerinin mücadelelerinin de katkısıyla Gazi Mahallesi “kurtarılmış bölgelerden” biri haline geldi. 

Devlet ise Gazi Mahallesi’nin “kurtarılmasına”, devrimci örgütlerin merkezi haline gelmesine ve devrimci örgütlerin kazandığı direngenlik ve dinamizme karşı saldırıya geçmekte geç kalmadı. Devlet, Alevilerin devrimci örgütlere gösterdikleri yoğun katılımı hedef alarak Alevi-Sünni çatışması çıkarmaya özellikle yöneldi. Böylece devrimci hareketlerin mezhep çatışması temelinde bölünmesinin yanı sıra Sünnilerin devrimcilerden uzaklaştırılarak Türk-İslamcı çizgiye çekilmesi de amaçlanmıştı. Hakeza önemli bir güç haline gelmenin eşiğindeki devrimci örgütlere vurulacak darbe ve verilecek mesaj açısından da Gazi’deki “operasyon” devletin varlığı açısından hayati bir önem taşımaktaydı.

Bu bağlamda devlet beslemesi paramiliter güçler, 12 Mart gecesi gasp edip katlettikleri taksicinin arabasıyla kıraathaneye saldırarak Halil Kaya isimli Alevi dedesini katlettiler. Kıraathaneden sonra mahallenin çeşitli yerlerini tarayan paramiliter güçler sokağa dökülen halka saldırmaktan da çekinmediler. Paramiliter güçlerin yerlerini polise bırakmasıyla ve de şiddetle birlikte halkın direnişi de büyüdü ve İstanbul’un diğer mahallelerine yayıldı. Polisin bütün şiddetine rağmen günlerce süren halkın direnişi, askerin devreye girmesiyle ve devletin Gazi halkının taleplerini kabul edip uzlaşmasıyla son buldu.

Tarih Tekerrürden İbaret mi?

Katliamın ardından Gazi Mahallesi’ne yönelik devlet şiddeti ve baskısı son bulmayarak günümüze kadar devam etti, ediyor. Fakat Gazi halkının da direnişi ve mahallenin “devrimci merkezlerden” biri olma özelliği sürüyor. 

Gazi’de uygulanan katliama benzer biçimler, daha sonraları devrimci ve halkçı hareketlerin yükselişe geçtiği her dönemde ve yerde uygulanmaya devam edildi. Roboski’den Suruç’a, Sur’dan 10 Ekim Katliamı’na kadar bunun çeşitli örneklerini görmekteyiz. 

Osmanlı’dan bu yana süreklilik gösteren despotik devlet yapısı, halkın özgürlük mücadelesine her daim katliamlarla karşılık vererek yaşamını sürdürebildi. Fakat despotik devlet yapısı, bir devlet krizi gerçekliği ile karşı karşıya ve artık halkın büyük bir çoğunluğu tarafından da meşruluğu sorgulanır hale gelmiş durumda. İşçilerin, kadınların, gençlerin, Alevilerin ve Kürtlerin despotik devlete karşı gösterdiği direnişler demokratik bir cumhuriyete kavuşabilme ihtimalimizin gerçekçiliğini göstermekte. Bu minvalde Demokratik Cumhuriyet talebi ve mücadelesi yükseltildiği takdirde katliamların tarihinin tekerrürünün önüne geçebilmemiz oldukça mümkün.

8 Mart 2022 Salı

(Çeviri) ABD bir yüzyıl içinde Almanya’yı üçüncü kez yendi – Michael Hudson

MIC, OGAM ve FIRE[1] Sektörleri NATO’yu Fethediyor

1970’lerde Hudson Enstitüsü’nde birlikte çalıştığım eski patronum Herman Kahn’ın halka açık toplantılarda kullandığı bir konuşma seti vardı. Los Angeles’ta lisedeyken öğretmenlerinin, çoğu liberalin 1940’larda ve 50’lerde söylediği şeyi söylediklerini ifade etti: “Savaşlar hiçbir şeyi çözmedi.” Sanki savaşlar hiçbir şeyi değiştirmemişlerdi – ve bu nedenle savaşılmamalıydı.

Herman aynı fikirde değildi ve savaşların dünya tarihinde çözdüğü ya da en azından değiştirdiği her şeyin listesini yaptı. Haklıydı ve elbette Ukrayna’daki bugünün Yeni Soğuk Savaş çatışmasında her iki tarafın da amacı bu.

Sorulması gereken soru, bugünün Yeni Soğuk Savaşı’nın neyi değiştirmeye veya “çözmeye” çalıştığıdır. Bu soruyu cevaplamak için savaşı kimin başlattığını sormak yardımcı olabilir. Her zaman iki taraf vardır – saldırgan ve saldırıya uğrayan. Saldırgan belirlediği sonuçları elde etmeye niyetlenir ve saldırıya uğrayan ise saldırganın istenmediği sonuçları arayarak avantaj elde etmeye çalışır. Bu durumda, her iki taraf da tasarlanmış sonuçları ve özel çıkarlarından oluşan düelloya girişirler.

1991’den beri aktif askeri güç ve saldırgan taraf ABD olmuştur. Varşova Paktı ülkelerinin ve NATO’nun karşılıklı silahsızlandırılmasını reddederken, hiçbir “barış vaadi” yoktu. Bunun yerine, Clinton ve müteakip yönetimler tarafından NATO aracılığıyla yeni bir askeri genişlemeyi sağlamak için yürütülen ABD politikası, Batı Avrupa ve Amerika kıtasındaki müttefiklerinin dış politikasını onların iç siyasi alanlarından ABD odaklı “ulusal güvenlik” (adlandırılmaması gereken özel çıkarlar için kullanılan kelime) denilen kliğe kaydırmak şeklinde 30 yıllık bir temettü ödedi. NATO, iç ekonomik çıkarlara hükmetme noktası da dahil olmak üzere Avrupa’nın dış politikasını belirleyen yapı haline geldi.

Son zamanlarda Rusya’nın Ukrayna’daki 2014 sonrası neo-Nazi Maiden rejimi tarafından Ukrayna’daki Rus karşıtı etnik şiddetin yaygınlaştırılarak kışkırtılması, NATO müttefikleri ve diğer Dolar Bölgesi uyduları Çin ve Rusya ile ticaret ve yatırımı artırmak için büyük kazanç fırsatlarını gördükçe ABD çıkarlarının onlar üzerindeki ekonomik ve siyasi kontrolünü kaybetme korkusuna yanıt olarak bir hesaplaşmaya zorlamayı amaçlıyordu (ve başardı da).

ABD’nin amaçlarının ve çıkarlarının tehdit edildiğini anlamak için, ABD siyasetini ve “kliğini”æ, yani demokratik siyasete bakarak açıklanamayacak olan hükümetin merkezi planlamasını anlamak gerekir. Bu, seçim bölgelerini veya eyaletlerini temsil eden ABD senatörlerinin ve kongre temsilcilerinin siyaseti değildir.

ABD Dış Politikasını Üç Oligarşi Kontrol Ediyor

ABD’nin ekonomi ve dış politikasını Cumhuriyetçilerin ve Demokratların siyasi politikasından ziyade askeri-sanayi kompleksi, petrol ve gaz (ve madencilik) kompleksi ve bankacılık ve emlak kompleksi açısından görmek daha gerçekçi. Kilit senatörler ve kongre temsilcileri, eyaletlerini ve bölgelerini, başlıca siyasi kampanyaya katkıda bulunanların ekonomik ve mali çıkarları kadar temsil etmiyorlar. Bir Venn şeması, günümüzün Citizens United[2] sonrası dünyasında, ABD politikacılarının seçmenleri değil, kampanyalarına katkıda bulunanları temsil ettiğini gösterecektir. Ve bu katkıda bulunanlar temel olarak üç ana bloğa ayrılır.

Üç ana oligarşik grup, politikalarını yürütecek kişileri Dışişleri Bakanlığı ve Savunma Bakanlığı’na yerleştirmek için Senato ve Kongre’nin kontrolünü satın almıştır.

Birincisi, Askeri-Sanayi Kompleksidir (MIC)—Raytheon, Boeing ve Lockheed-Martin gibi silah üreticileri, fabrikalarını ve istihdamlarını neredeyse her eyalette ve özellikle önemli Kongre komitesi başkanlarının seçildiği Kongre bölgelerinde geniş ölçüde çeşitlendirdiler. Ekonomik temelleri, her şeyden önce NATO’ya, Yakın Doğu petrol ihracatçılarına ve ödemeler dengesi fazlası olan diğer ülkelere silah satışlarından elde edilen tekel rantıdır. Bu şirketler için hisse senetleri, Rus saldırısı haberi üzerine hemen yükseldi ve yatırımcılar, (Seymour Melman’ın tanımladığı gibi) maliyet artı kâr sağlayan “Pentagon kapitalizmi” dünyasında savaş sanayilerine tekel kârları için garantili bir ulusal güvenlik şemsiyesi sağlayacağını fark ettikleri için, iki günlük bir borsa dalgalanmasına yol açtılar. Kaliforniya ve Washington’dan senatörler ve Kongre temsilcileri, geleneksel olarak, katı savaş yanlısı Güney ile birlikte MIC’yi temsil ettiler. Geçen haftaki askeri tırmanış, NATO’ya ve diğer ABD müttefiklerine silah satışlarında artış vaat ediyor ve bu politikacıların gerçek bileşenlerini zenginleştiriyor. Almanya, silah harcamalarını GSYİH’nin %2’sinin üzerine çıkarmayı hemen kabul etti.

İkinci büyük oligarşik blok, Amerika’nın doğal kaynaklarını sömüren ve çöplerini çoğunlukla atmosfere, okyanuslara ve su kaynaklarına boşaltan şirketlere tanınan özel vergi kayırmacılığına dayanan madencilikten (OGAM) rant çıkaran petrol ve gaz sektörüdür. Konut ve diğer varlıklarda sermaye kazançlarını ve ekonomik rantı en üst düzeye çıkarmak isteyen bankacılık ve gayrimenkul sektörü gibi, bu OGAM sektörünün amacı, doğal kaynak rantını en üst seviyeye çıkarmak için enerji ve hammadde fiyatını en üst düzeye çıkarmaktır. Kuzey Akım 2 boru hattı Batı Avrupa ve Rusya ekonomilerini daha sıkı bir şekilde birbirine bağlamakla tehdit ettiğinden, Dolar Bölgesi’nin petrol piyasasını tekelleştirmek ve Rus petrol ve gazından izole etmek bir yıldan fazla bir süredir ABD’nin başlıca önceliği oldu.

Petrol, gaz ve madencilik operasyonları her ABD oylama bölgesinde yer almadığı gibi yatırımcıları da öyledir. Teksas ve diğer Batılı petrol üreticisi ve madencilik eyaletlerinden gelen senatörler, önde gelen OGAM lobicileridir ve Dışişleri Bakanlığı, sektörün özel vergi indirimleri için bir ulusal güvenlik şemsiyesi sağlayan petrol sektörünün ağır etkisine sahiptir. Diğer siyasi amaç ise petrol, gaz ve kömürü alternatif enerji kaynaklarıyla değiştirmeye yönelik çevreci baskıları görmezden gelmek ve reddetmektir. Buna göre Biden yönetimi, açık deniz sondajının genişletilmesine arka çıktı, Kanada boru hattını Athabasca katranı kumlarındaki dünyanın en kirli petrol kaynağını destekledi ve ABD’de kaya gazı çıkarılmasının yeniden canlanmasını kutladı.

Bunun dış politikadaki uzantısı, petrol, gaz ve madenciliğinin kontrolünü OGAM şirketlerine bırakmayan yabancı ülkelerin dünya pazarlarında ABD’li tedarikçilerle rekabet etmesini önlemektir. Rusya’yı (ve İran’ı) Batı pazarlarından izole etmek, petrol ve gaz arzını azaltacak ve buna bağlı olarak fiyatları ve şirket kârlarını artıracaktır.

Üçüncü büyük oligarşik grup, Avrupa’nın toprak kiralarıyla yaşayan feodalizm sonrası toprak aristokrasisinin modern finans-kapitalist halefi olan simbiyotik Finans, Sigorta ve Gayrimenkul (FIRE) sektörüdür. Günümüz dünyasında çoğu konutun sahibi tarafından işgal edilmesiyle (2008 sonrası Obama Tahliyeleri dalgasından bu yana keskin bir şekilde artan ev sahipliğini kaybetme oranlarına rağmen), arazi rantı büyük ölçüde bankacılık sektörüne ipotek faizi ve (banka kredisi konut fiyatlarını şişirdiği için artan borç/öz sermaye oranlarından dolayı) borç amortismanı şeklinde ödenmektedir. ABD ve İngiliz banka kredilerinin yaklaşık yüzde 80’i gayrimenkul sektörüne veriliyor ve sermaye kazançları yaratmak için arazi fiyatlarını şişiriyor – ki bu da mal sahipleri için fiilen vergiden muaf oldukları anlamına geliyor.

Wall Street merkezli bu bankacılık ve gayrimenkul bloğu, MIC’den bile daha geniş bir bölgesel temele dayanmaktadır. Wall Street’ten gelerek New York senatörü olan Chuck Schumer, uzun süredir kredi kartı endüstrisinden Delaware’in eski Senatörü olan Joe Biden ve sigorta sektörünün merkezi olan Connecticut’ın senatörleri tarafından desteklenen Senato’ya başkanlık ediyor. Bu sektörün yurtiçindeki amacı, arazi rantını ve artan arazi rantından kaynaklanan “sermaye” kazançlarını en üst düzeye çıkarmaktır. Uluslararası olarak FIRE sektörünün amacı, temel hizmetlerin (sağlık, eğitim, ulaşım, iletişim ve bilgi teknolojisi gibi) ücretlerini sübvanse ederek yaşama maliyetini ve iş yapma maliyetini azaltmak yerine rant peşinde koşan tekellerin maksimum kâr elde etmeleri için devlet altyapısını ve kamu hizmetlerini dönüştürmek yani (her şeyden önce ABD’nin elindeki kredi yaratma ayrıcalığını güvenceye almak için) yabancı ekonomileri özelleştirmektir. Ve Wall Street her zaman petrol ve gaz sanayisiyle (yani Rockefeller’ın hâkim olduğu Citigroup ve Chase Manhattan bankacılık holdingleri) yakından ilişkilenmiştir.

FIRE, MIC ve OGAM sektörleri, günümüzün sanayi sonrası finans kapitalizmine hâkim olan üç rantiye sektördür. MIC ve OGAM hisseleri arttıkça ortak servetleri yükseldi. Ve Rusya’yı Batı finans sisteminden (ve şimdi kısmen SWIFT’ten[3]) dışlama hamleleri, Avrupa ekonomilerini Rus enerjisinden yalıtmanın olumsuz etkileriyle birleştiğinde, dolarize finansal menkul kıymetlere girişi teşvik etme vaadinde bulunuyor.

Başta belirtildiği gibi, ABD ekonomi ve dış politikasını Cumhuriyetçilerin ve Demokratların siyasi politikasından ziyade bu üç rantiye sektöre dayalı kompleksler açısından incelemek daha yararlıdır. Kilit senatörler ve kongre temsilcileri, eyaletlerini ve bölgelerini, başlıca bağışçılarının ekonomik ve mali çıkarları kadar temsil etmiyorlar. Bu nedenle, bugün ABD dış politikasında ne imalat ne de tarım baskın bir rol oynamaktadır. Amerika’nın üç baskın rantiye grubunun politik amaçlarının yakın olması, emeğin ve hatta MIC’nin ötesindeki sanayi sermayesinin çıkarlarını altüst ediyor. Bu yakınlık, günümüzün sanayi sonrası finans kapitalizminin tanımlayıcı özelliğidir. Temelde bu, emek ve sanayi sermayesi siyasetinden bağımsız olan ekonomik rant arayışına dönüştür.

Bugün izlenmesi gereken dinamik, bu oligarşik kliğin çıkarını neden Rusya’yı, Moskova’ya  yönelik daha geniş Batı tehditleriyle birlikte, Ukrayna’nın Rusça konuşulan doğu bölgeleri olan Luhansk ve Donetsk’e yönelik giderek artan şiddetli saldırılara direnmesi için Putin’in ölüm kalım meselesi olarak gördüğü şeye teşvik etmekte gördüğüdür.

Yeni Soğuk Savaş’ın Rantiye “Kliğinin” Beklenen Sonuçları

Başkan Biden’ın açıkladığı gibi, ABD tarafından düzenlenen mevcut askeri tırmanış (“Ayıyı Kışkırt”) gerçekten Ukrayna ile ilgili değil. Biden, başlangıçta hiçbir ABD askerinin dahil olmayacağına söz verdi. Ancak bir yıldan fazla bir süredir Almanya’dan sanayisine ve konutlarına düşük fiyatlı gaz tedarik edecek Kuzey Akım 2 boru hattını engellemesini ve çok daha yüksek fiyatlı ABD’li tedarikçilere yönelmesini talep ediyor.

ABD’li yetkililer önce boru hattının inşaatının tamamlanmasını durdurmaya çalıştı. İnşaata yardım eden firmalara yaptırım uygulandı ama sonunda Rusya boru hattını kendisi tamamladı. ABD baskısı daha sonra, Almanya’nın ve Avrupa’nın geri kalanının, muhtemelen bazı siyasi veya ekonomik tavizler elde etmek için Rusya’nın doğalgazı kapatmasından kaynaklanan bir Ulusal Güvenlik tehdidiyle karşı karşıya olduğunu iddia ederek, geleneksel olarak uysal Alman politikacılara döndü. Rusların belirli talepleri olabileceği düşünülemezdi ve bu yüzden olası talepler belirsiz ve küçük bir leke olarak düşünüldü. Almanya, Kuzey Akım 2’nin resmen faaliyete geçmesine izin vermeyi reddetti.

Günümüzün Yeni Soğuk Savaşı’nın önemli bir amacı, ABD’nin sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) sevkiyatları için piyasayı tekelleştirmektir. Hâlihazırda Donald Trump’ın başkanlığı döneminde Angela Merkel, Alman kullanımı için doğalgaz getirmek üzere ABD tanker gemilerinin yanaşacağı yeni liman tesisleri inşa etmek için 1 milyar dolar harcama sözü vermeye zorlandı. Kasım 2020’de Demokratların seçim zaferi ve ardından Merkel’in Almanya’nın siyaset sahnesinden emekli olması, bu liman yatırımının iptal edilmesine yol açtı. İptal kararı Almanya’ya evlerini ısıtmak, elektrik tesislerine güç sağlamak ve gübre sanayisi için hammadde ve dolayısıyla çiftlik verimliliğinin korunması için Rus gazını ithal etmek dışında bir çare bırakmadı.

Dolayısıyla, NATO’nun Rusya ile karşı karşıya gelmesinde ABD’nin en acil stratejik amacı, her şeyden önce Almanya’nın aleyhine olacak şekilde petrol ve gaz fiyatlarını yükseltmektir. ABD petrol şirketleri için kâr ve borsa kazançları yaratmanın yanı sıra, daha yüksek enerji fiyatlarıyla Alman ekonomisinin gücünün çoğunu alacaktır. Bu, ABD’nin Almanya’yı bir yüzyılda üçüncü kez mağlup etmesi gibi görünüyor – her seferinde ithalat ve politik liderlik için ABD’ye giderek daha fazla bağımlı olan Alman ekonomisi üzerinde ABD kontrolünü artırıyor ve NATO, herhangi bir yerel milliyetçi direnişe karşı etkili bir kontrol sağlıyor.

Daha yüksek benzin, ısıtma ve diğer enerji fiyatları da ABD’li tüketicilere ve diğer ulusların tüketicilerine (özellikle enerji açığı olan Küresel Güney ekonomilerine) zarar verecek ve ABD’nin aile bütçesinden yerli mal ve hizmetlere daha az harcama yapılacaktır. Bu, marjinalleştirilmiş ev sahiplerini ve yatırımcıları sıkıştırabilir ve ABD’de konut ve ticari mülk sahipliğinin kaybedilmesinin daha da yoğunlaşmasına ve diğer ülkelerde yükselen ısıtma ve enerji maliyetleriyle karşı karşıya kalan sıkıntılı emlak sahiplerinin mülklerinin satın alınmasına yol açabilir. Ancak bu, sanayi sonrası klik tarafından tali hasar olarak kabul edilir.

Başta buğday olmak üzere gıda fiyatları da artacak (Rusya ve Ukrayna, dünya buğday ihracatının yüzde 25’ini gerçekleştiriyor). Bu, gıda açığı olan birçok Yakın Doğu ve Küresel Güney ülkesini sıkıştıracak, ödemeler dengesini kötüleştirecek ve dış borç temerrütlerini tehdit edecek.

Rus hammadde ihracatı, para birimi ve SWIFT yaptırımlarına yanıt olarak Rusya tarafından engellenebilir. Rusya, (üretimin ana maliyeti olarak çok fazla elektrik tüketilmektedir ve bu metali daha pahalı hale getirecektir) kobalt, paladyum, nikel ve alüminyum dahil olmak üzere temel malzemelerin tedarik zincirlerinde kırılmalarla tehdit edebilir. Çin kendisini tehdit edilecek sıradaki ulus olarak görmeye karar verir ve ABD’nin ticaret ve mali savaşına karşı ortak bir protestoda Rusya’ya katılırsa, Batı ekonomileri ciddi bir şokla karşılaşabilir.

ABD’nin Yeni Soğuk Savaşçılarının uzun vadeli hayali, Rusya’yı parçalamak ya da en azından Yeltsin/Harvard Boys’un yönetim kleptokrasisini, oligarkların özelleştirmeleri Batı borsalarında nakde çevirmek istediği düzeni yeniden kurmaktır. OGAM hâlâ Yukos ve Gazprom’un çoğunluğunun kontrolünü satın almanın hayalini kuruyor. Wall Street, bir Rus borsası patlamasını yeniden yaratmayı çok isterdi. Ve MIC yatırımcıları, tüm bunları gerçekleştirmeye yardımcı olmak için daha fazla silah satma ihtimalini mutlu bir şekilde bekliyorlar.

Rusya’nın Amerika’nın İstenmeyen Sonuçlarından Yararlanma Niyetleri

Rusya ne istiyor? En acil olarak, Maidan katliamı ve darbesinin 2014’te uygulamaya koyduğu neo-Nazi Rus karşıtı çekirdeği ortadan kaldırmak. Ukrayna, Rusya için Donetsk, Luhansk ve Kırım’a Rus yanlılarının hâkim olması anlamına gelecek şekilde etkisizleştirilecek. Amaç, Ukrayna’nın Çeçenistan ve Gürcistan gibi ABD tarafından düzenlenen Rus karşıtı hareketlerin sahne alanı haline gelmesini önlemek.

Rusya’nın uzun vadeli hedefi, Avrupa’yı NATO ve ABD egemenliğinden uzaklaştırmak ve bu süreçte Çin ile birlikte ekonomik olarak bütünleşmiş bir Avrasya merkezli yeni birçok kutuplu dünya düzeni yaratmaktır. Amaç, NATO’yu tamamen dağıtmak ve ardından Rusya’nın zorladığı geniş silahsızlanma ve nükleer silahlardan arındırma politikalarını teşvik etmektir. Bu, yalnızca ABD silahlarının başka ülkeler tarafından alımlarını azaltmakla kalmayacak, aynı zamanda gelecekteki ABD askeri maceracılığına karşı yaptırımlara yol açabilir. Bu Amerika’nın, dolarsızlaştırma hızlandıkça askeri operasyonlarını finanse etme konusunda daha az yeteneğe sahip olmasına neden olacak.

Bilgili herhangi bir gözlemci için (1) NATO’nun amacının savunma değil saldırganlık olduğu ve (2) NATO’nun eski Sovyetler Birliği’nin kalıntılarından fethedebileceği başka bir bölge olmadığına göre, Avrupa’nın NATO üyeliğinin devamından bir şey kazanıp kazanmayacağı açık olmalıdır. Rusya’nın bir daha asla Avrupa’yı işgal etmeyeceği açık. NATO’nun Rusya’ya doğru yeni üyelerle genişlemesini ve Novorossiya’ya yönelik NATO destekli saldırıları geri almaktan başka, Rusya’nın Ukrayna’yla savaşarak kazanacak hiçbir şeyi yoktu.

Avrupalı milliyetçi liderler (Avrupa solu büyük ölçüde ABD yanlısıdır), Rusya’da barışçıl yatırımlarla ihracat satışları yapma ve kâr etme seçeneğini kaybederken -ve belki de Çin’i de kaybederken- ülkelerinin neden sadece kendilerini tehlikeye atan ABD silahları için ödeme yapmaları, ABD’nin sıvılaştırılmış doğal gazı ve enerjisi için daha yüksek fiyatlar ödemeleri, tahıl ve Rus üretimi hammaddeler için daha fazla ödemeleri gerektiğini soracak mı?

Afganistan’ın rezervlerinin yakın zamanda çalınmasının (ve İngiltere’nin Venezuela’nın İngiltere’deki altın stoklarına el koymasının) ardından ABD’nin Rus para rezervlerine el koyması, her ülkenin Dolar Standardına bağlılığını ve dolayısıyla doların dünyadaki merkez bankaların döviz tasarruflarının aracı olma rolünü tehdit ediyor. Bu, Rusya ve Çin’in karşılıklı olarak birbirlerinin para birimlerine sahip olmalarına dayalı olarak başlattığı uluslararası dolarsızlaştırma sürecini hızlandıracak.

Uzun vadede, Rusya’nın ABD’nin hâkim olduğu IMF ve Dünya Bankası’na bir alternatif oluşturmada Çin’e katılması muhtemeldir. Rusya’nın Ukraynalı Nazileri tutuklamak ve savaş suçları davası açmak istediğini açıklaması, Rusya’nın Ukrayna’daki askeri zaferinin ardından Lahey Mahkemesi’ne alternatif kurulacağını ima ediyor gibi görünüyor. Yalnızca yeni bir uluslararası mahkeme, Ukrayna’nın neo-Nazi liderliğinden Nürnberg yasalarında tanımlanan insanlığa karşı suçlardan sorumlu ABD yetkililerine kadar uzanan savaş suçlularını yargılayabilir.

Amerikan Kliği Gerçekten NATO Savaşının Sonuçlarını Düşündü Mü?

ABD’nin Çin’i Rusya’nın Ukrayna’ya girişini kınamak için kendisine katılması gerektiğine ikna etme girişimlerine bakmak neredeyse kara mizah. ABD dış politikasının en büyük istenmeyen sonucu, Rusya ve Çin’in kendilerinin yanı sıra İran, Orta Asya ve diğer ülkelerle birlikte Tek Kuşak Tek Yol Girişimi’nde[4] beraber hareket etmeleri olmuştur.

Rusya yeni bir dünya düzeni yaratmanın hayalini kuruyordu, ancak dünyayı tamamen yeni bir düzene sürükleyen ABD maceracılığı oldu – Avrupa ekonomisi esasen parçalara ayrıldığı ve ABD’nin de Rusya ve Afganistan’dan aldıklarıyla kalakaldığı ve gelecekte destek almaya yeteneği olmadığından, varsayılan kazanan olarak Çin’in hâkim olduğu bir düzen görülüyor.

Ve yukarıda yazdığım her şey, Rusya ve ABD’nin atom alarmına geçmesi nedeniyle çoktan eskimiş olabilir. Tek umudum, Putin ve Biden’ın, Rusya Britanya ve Brüksel’e hidrojen bombası atarsa, birbirlerini bombalamama konusunda aralarında şeytanların (beyefendilerin değil) anlaşmasının olacağı konusunda hemfikir olmaları.

Böyle bir konuşmayla, 50 yıl önce Herman Kahn ile yaptığım tartışmalara geri döndüm. Kahn, atom savaşı anlamına gelen Düşünülemeyeni Düşünmek’i yazdığı için oldukça popüler oldu. Dr. Strangelove’da parodisinin yapıldığı gibi, gerçekten de hayatta kalanların olacağını söylemişti. Ancak kendisi için atom bombasının hemen altında olmayı umduğunu çünkü hayatta kalmak istediği dünyanın böyle bir dünya olmadığını da eklemişti.

(Bu yazı İngilizceden Türkçeye Caner Malatya tarafından çevrilmiştir. Yazının orijinaline buradan erişebilirsiniz: https://mronline.org/2022/02/28/america-defeats-germany-for-the-third-time-in-a-century/ )

[1] MIC: Askeri-Sanayi kompleksi. OGAM: Madencilikten rant elde eden petrol ve gaz sektörü. FIRE: Finans, Sigorta ve Gayrimenkul sektörü. (ç.n.).

[2] ABD’de faaliyet gösteren bir siyasi gruptur. 2010 yılında grup, şirketlerin ve sendikaların federal seçimlerle bağlantılı olarak harcama yapmasını yasaklayan bir federal yasayı anayasaya aykırı bularak iptal edilmesini sağlayan “Citizens United vs FEC” davasını kazanmıştı. (ç.n.).

[3] Dünyadaki bütün bankalar arasında elektronik fon transferi standardı sağlayan sistem. (ç.n.).

[4] Çin’in Tarihi İpek Yolu’nun modern versiyonu oluşturarak Avrupa, Asya ve Afrika ticaret yollarını birleştirme projesi. (ç.n.).

27 Şubat 2022 Pazar

(Çeviri) Sol, Putin’in Tarafındaymış Gibi Davranmayı Bırakın – David Broder

Rusya’nın Ukrayna’yı işgali mide bulandırıcı. Vladimir Putin, Pazartesi günü, “Kiev rejiminin” Donbas’taki ihtilafın “askeri yollar” dışında herhangi bir şekilde çözülmesini reddettiğini iddia etti. Rusya Devlet Başkanı, şimdiden Donbas bölgesinin ötesine yayılan ve daha büyük bir yangın riskini göze alıp çok daha fazla kan dökerek sorunu çözeceğini iddia ediyor.

Putin’in Ukrayna’nın bağımsızlığını açıkça hiçe sayması, günümüzdeki öldürme ve yaralamaların nedenlerini bulmak için ortaçağ mitlerini araştıran makalesinde ifade edildiği gibi, gerici bir uygarlık siyasetini ifade ediyor. Doğru, bir keresinde SSCB’nin çöküşünün geçen yüzyılın “en büyük jeopolitik felaketi” olduğunu mükemmel bir şekilde iddia etmişti. Yine de bu hafta daha eski ve dolayısıyla bir şekilde daha otantik çarlık emperyal düzenini yıkmış olan Lenin’i Ukrayna’nın “mimarı” olarak seçmesi tesadüf değildi.

Putin’in yönetimi kesinlikle Sovyet sonrasında Rusya’da duyulan rahatsızlıklardan meşruiyet kazandı. Hükümetin askerileştirilmiş istikrar inancı ve desteği, 1991 öncesi toplumsal düzenin yıkılmasının ardından gerçek bir halk çaresizliği atmosferinde inşa edildi; bir dizi sınır çatışması, karşılığında onun milliyetçi intikamını radikalleştirdi. Ancak bu hafta Ukrayna’yı dağıtarak “gerçekten komünizmden arındıracağı” konusundaki ısrarı, en resmi Sovyet retoriği “halkların kardeşliğine” bile olan nefretini gösterdi.

Putin, Batı tehdidi veya Ukrayna’daki küçük ama militan bir aşırı sağ azınlık tarafından işgale yönlendirilmedi. Yine de Batı’nın eylemlerinin bu yolun hazırlanmasına yardımcı olduğu açıkça kabul edilmelidir. Bunun nedeni yalnızca NATO’nun 1991 sonrası genişlemesinin Rusya’yı kuşatması veya militaristlerine 2. Dünya Savaşı sırasında harap olan toprakların yeniden tehdit altında olduğunu iddia etme yetkisi vermesi değil. Bunun da ötesinde, Putin’in Donbas’taki azınlıkları savunma iddiası, artık iyice yıpranmış bir “insani” müdahale oyun kitabına dayanıyor.

Irak, Libya ve Yugoslavya’yı mahvedenlerin Putin’i mahkûm etme hakkına sahip olmadıklarını belirtmek, bir “iki taraflılık” alıştırması değildir. Blair, Clinton, Trump ve Putin’in benzerleri, Teröre Karşı Savaş’ta maddi işbirliği ve hepsinin desteklediklerini iddia ettikleri uluslararası hukuku, ortaklaşa baltalayarak çoğu zaman aynı tarafta oldular. Washington defalarca despotlarla ittifak kurdu, sonra onları güvenilmez olarak görmeye başladı, sonra onlara karşı yalnızca kaosu yaymayı başaran askeri saldırılar başlattı. Sol’un, bu felaketleri hatırlamak ve günümüzde tekrarlanmalarını önlemek için her türlü yükümlülüğü vardır.

Bu savaşın aynı zamanda, savaş karşıtı küçük örgütlü solun güçlü bir güvenlik devlet aygıtıyla karşı karşıya kaldığı Rusya da dâhil olmak üzere, iç politika üzerinde daha geniş sonuçları var. Rusların çoğunun savaşı desteklemek için gerçekten seferber olduğu açık değil: Levada Center gibi anketörler, Donbas ayrılıkçı cumhuriyetlerinin tanınmasına (Ukrayna’nın tam ölçekli işgalini boşverin), 2014 Kırım’ın ilhakına göre çok daha az oybirliğiyle destek olunduğunu öne sürüyorlar. Ancak açık sivil direniş sert bir baskıyla karşı karşıya kalacak.

Çatışma mevcut kapsamıyla sınırlı kalırsa asıl kurbanları şu anda tartışmalı olan Donbas sınırının her iki tarafında bulunan Ukrayna’daki siviller olacak. Ülke içindeki aşırı milliyetçi güçlerin baskısı, muazzam güç dengesizliği ve Batı yardımına olan güveni göz önüne alındığında, Volodimir Zelenski hükümetinin nasıl tepki vereceğini tahmin etmek zor. Kendi memleketindeki pek çok kişiyle paylaştıkları ortak dilde Rus toplumuna hitap etmesi kesinlikle takdire şayandı.

Amerika Birleşik Devletleri ve Birleşik Krallık’a gelince, Doğu Avrupa’ya asker göndermeseler bile, sözde “Putin’in yardakçıları”na karşı karalamalar, Moskova bağlantılı olduğu iddia edilen medyaya oldukça sert ya da daha fazla baskı uygulamaları ve 11 Eylül’ün ardından gelenlere benzer bir savaş havası bekleyebiliriz. Sol siyasetin kilit odak noktalarından biri, sosyal medya devleri ve devlet McCarthyciliği tarafından halihazırda ihlal edilen kamusal söylem polisliğine karşı direniş olacaktır. Bir diğeri, mültecilerin savaştan kaçıp -ve bunun küresel gıda arzı üzerindeki muhtemel etkisinden- Avrupa’ya yerleşme hakkını savunmak olacak.

Son haftalarda, Batı ülkelerindeki medya-politik retorik, ağırlıklı olarak Sol’u ve savaş karşıtı güçleri yurtiçinde gayri meşrulaştırmaya yöneldi. Bu aynı zamanda Ukrayna’daki olaylarla ilgili gerçek dışılığa ve acizliğe de işaret ediyor. Liberal uzmanlar sık sık Putin’in Avrupalı aşırı sol ve aşırı sağdaki uşaklarından bahseder; yine de hiçbir sosyalist parti Rus bankacılar ve oligarklar tarafından İngiliz Muhafazakarları, Marine Le Pen’in Ulusal Cephesi veya İtalya’nın Lega’sı gibi finanse edilmiyor. Putin’in değişken davranışları kesinlikle liberalleri utandırdı; sosyalistler ona zaten hiç hayran olmadılar.

Soğuk Savaş dönemiyle karşılaştırıldığında bile çoğu ülkede Sol, mevcut krizi durdurmak için etkin bir şekilde harekete geçmeyi bir kenara bırakın, krizle başa çıkmak için siyasi ve örgütsel olarak çok az hazır. Ancak en azından bazı temel ilkelere güvenebiliriz: askeri güç kullanımının amasız bir şekilde reddedilmesi; bir diğerinin suçlarını öne sürerek bir dizi generali haklı çıkarmayı reddetmek; ve hepsinden önemlisi, korkmadan veya hainlik suçlaması olmadan konuşma hakkımızı savunmak.

(Bu yazı İngilizceden Türkçeye Caner Malatya tarafından çevrilmiştir. Yazının orijinali için tıklayınız.)

Encomienda'dan Luther'e: Parsellenmiş İktidar ve Direniş Doktrini

Encomienda, İspanya'nın Amerika kıtasında kurduğu ve yerlilerin dinî eğitim ile koruma karşılığında encomenderoya haraç ödeyerek çalıştı...