17 Ağustos 2022 Çarşamba

Hamleler ve Olasılıklar Denizinde Orta Doğu

(El Yazmaları, 18 Ağustos 2022 (Toplumsal Özgürlük, Ağustos Eylül 2022 sayısı))

Ukrayna’daki savaşın dünya gündeminin ilk sırasına oturması, yaklaşık yüz yıldır savaş ateşiyle kavrulan Orta Doğu’yu gündemin arka sıralarına itti. Bulunduğumuz yüzyılın başından itibaren dünyadaki savaşların büyük ve önemli kısmını barındıran Orta Doğu’nun arka sıralara düşmesinde bölgedeki savaş ateşinin kısmen azalmış olmasının da payı var. Fakat bölgedeki savaş ateşinin Orta Doğu standartlarına göre “az olması” veyahut Ukrayna’daki savaşın küresel güçler arasındaki mücadelede belirleyici etkisinin “fazla olması”, Orta Doğu’daki gelişmelerin önümüzdeki süreçte dünyayı etkileme gücünün “sınırlı” olabileceği izlenimine yol açmaması gerekiyor. Bölgesel ve yerel güçlerin hamleleri ile halkçı hareketlerin direngen ve bitmeyen mücadeleleri Orta Doğu ile birlikte dünyayı önemli ölçüde etkileme olasılığını taşıyor. 

On yılı aşkındır süregelen ve derinleşerek içinden çıkılamaz hale gelen kapitalizmin yapısal krizi, küresel güçler arasındaki hegemonya savaşımını da derinleştiriyor. Bu derinleşmenin ilk nüveleri Orta Doğu’daki savaşlarda rol alan bölgesel ve yerel güçlere verilen desteklerde görülmüştü. Bunun ardından Rusya ve ABD’nin Suriye sahasındaki karşı karşıya gelişleriyle hegemonya savaşı yeni bir düzleme sıçrayarak derinleşti ve Ukrayna savaşıyla birlikte ise geri dönülemez bir zeminde yeni derinleşmelerin önü açıldı. 

Küresel güçlerin, eşit olmamakla birlikte, birbirlerine üstün gelecek güce sahip olmamaları bölgesel ve yerel güçlerin hegemonya savaşında rol alabilmelerini sağlıyor. Özellikle Orta Doğu’daki bölgesel ve yerel güçler bu savaşta önemli roller aldılar, almaya da devam ediyorlar. Roller sadece hegemonya savaşımındaki gelişmelere göre şekil almakla kalmıyor, bölge içindeki dengelere göre de şekilleniyor ve bu şekillenme küresel çaptaki savaşı da etkileyebiliyor. 

Veliaht Atakta 

Petrolün getirdiği mali güçle birlikte önce İngiliz sonrasında ABD emperyalizmine olan sadakatiyle Suudi Arabistan, son zamanlardaki hamleleriyle öne çıkan bölgesel güçlerden biri. Veliaht Prens Muhammed bin Selman (MbS), Basra Körfezi-Hint Okyanusu-Kızıldeniz arasındaki konfor alanında çıkarak Yunanistan ve Kıbrıs’la askeri ve ekonomik alanda stratejik ortaklıklar kurmaya çabalıyor.[1] Suriye ile de gizli kapılar arasında ilişkiler kuran MbS, Erdoğan ile el sıkışırken ki sırıtışının da gösterdiği üzere bölgesel rakibi Türkiye’yi çembere alıp ekarte etmeye hedefliyor. Ankara’daki görüşmede “yeni iş birliği dönemi” vurgusu ise önceki “sert” müdahalelerin yerini “yumuşak” hamlelerin almaya başladığını gösteriyor.[2] Keza İran’a yönelik söylemlerdeki yumuşama, Irak’taki siyasi krizlerde Şii gruplarla kurulan iletişimler de bu değişim gösteriyor. [3]

Bölgedeki bu hamlelerle güç alanı kazanmaya çalışan Suudiler, küresel güçler arasındaki çatışmadan faydalanarak bu güç alanını sağlamlaştırmaya çalışıyor. Çin’e günlük petrol satışını rekor olan 1,65 milyon varile çıkartan Riyad, Çin ile füze programı geliştirmeye çabalıyor.[4] Diğer yandan Rusya’ya yönelik yaptırımlara düşük tondan olsa da itirazlarını dile getirirken Moskova ile ekonomik ve askeri iş birliğini sürdürüyor. Böylece Suudiler bölgedeki güç savaşımında kendisine sınırlılık getiren ABD’ye bağımlılığını Rusya ve Çin ile askeri ve ekonomik ilişkileri geliştirerek azaltmak istiyor. Fakat bağımlığının yapısal olduğunun farkında olan Riyad, ABD’yi gözeterek ama onun da sınırlarını zorlayarak Moskova ve Pekin ile ilişkileri geliştirmeyi sürdürmeye çalışacaktır.  

Suudileri dışarıda “aktif” olmaya itenlerden birisi de içeride yaşadığı sıkışmalar. Sınır tanımayan şiddete rağmen Yemen’de Husilere diz çöktürülememesi, Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar’ın Riyad’dan özerk ve kimi zaman ona karşı izledikleri politikalar ve ülke içerisinde özellikle kadınların başını çektiği eylemlilikler Suudilerin “konforunu” bozuyor. İçerideki hareketlilik, dışarıdaki amaçları etkileyebileceği gibi oradaki başarısızlıklarla birleşerek Suud hanedanına zor günler yaşatabilir. 

İran Güç Topluyor 

Bir diğer bölgesel güç İran ise esas olarak güç alanını korumaya ve sağlamlaştırmaya yönelmekte. Suriye’de önemli bir alan kazanan, Irak’ta ABD ile birlikte belirleyici güç olan, Lübnan, Filistin ve Yemen’de silahlı güçlerin ayakta kalmasını sağlayarak etki alanını Orta Doğu’nun neredeyse tamamına yayan İran, sınırlı gücünü koruyup büyüterek bu alanlarını konsolide etmeye çabalıyor. Suriye’deki statükonun sürdürülmesini isteyen Tahran yönetimi, ABD, İsrail ve Türkiye’nin ülkedeki hamleleriyle “uğraşması” için Rusya’ya yol veriyor. Lübnan’da Hizbullah’a, Irak’ta da Haşdi Şabi’den Maliki’ye çeşitli Şii gruplara ve Yemen’de Husilere daha fazla inisiyatif tanıyarak var olan statükoyu fazla güç harcamadan sürdürmeyi hedefliyor. İran, bu “yumuşak” politikaları Suudiler ve Türkiye ile olan ilişkilerinde de uygulayarak, istenmeyen çatışmaların oluşmamasına gayret ediyor. Öte yandan İran Hint Okyanusu’na ilk insansız hava filosunu indirerek askeri gücünü güçlendirmeyi sürdürdüğünü gösteriyor. [5]

Bölgedeki politikalarını uygulayacak gücü kazanmanın önemli bir yolunun dışarıdan geçtiğini bilen İran, esas gücünü buraya ayırmış durumda. Uzun zamandır Çin ve Rusya ile taktik ittifak kuran Tahran, son gelişmelerden sonra bu ittifakın niteliğini strateji düzeyine çıkarmaya yönelmiş durumda. Rusya ve Çin ile yeni ve stratejik anlaşmalar imzalayan, BRICS vb. kurumsal yapılara katılımın düzeyini artıran İran, hem olası “büyük” çatışmalar için konumlanıyor hem de bu konumlanmanın getireceği “faydalarla” bölgedeki gücünü artırmayı amaçlıyor.[6] Diğer yandan Tahran nükleer anlaşmanın yürürlüğe girmesi için Avrupa Birliği (AB) ile doğrudan görüşerek, Avrupa nezdindeki konumunu koruyup ABD’nin yaptırımları ile ABD’nin baskısıyla gerçekleşecek AB yaptırımlarının etkisini azaltmayı planlıyor.[7] Tahran bir yandan “kendine dışarıdan” daha fazla destek alarak güçlenmeyi diğer yandan “karşısındaki dışarıdan” gelecek zararı da azaltmaya çabalıyor. 

Tıpkı Suudilerde olduğu gibi İran da ülke içerisindeki mücadeleler tarafından sıkışmış durumda. Pandemi öncesinde ve sonrasında yoksulluğa karşı sürekli sokaklarda olan İran halkının, halkın ihtiyaçlarına değil silahlanmaya ve sömürücü azınlığa kaynak ayırmayı sürdüren Tahran yönetimine karşı önümüzdeki günlerde de sokakta olması oldukça yüksek olasılık. Ve İran’da gerçekleşecek halk hareketinin etkisi sadece İran ile sınırlı kalmayarak bölge halklarını da olumlu yönde etkileyecek güce sahip olması da oldukça önemli bir olasılık. 

Türkiye ve İsrail “Sert” 

Suudi Arabistan ve İran’ın ağırlıklı olarak “yumuşak” hamleler izlemesine karşın diğer önemli bölgesel güçler Türkiye ve İsrail “sert” hamlelerini sürdürüyorlar. İki ülke de ordularının önemli silah gücünün “yol açıcılığında” ilerleyerek alan ve güç kazanmayı hedefliyor. Türkiye Suriye ve Irak’taki operasyonlarını sürekli genişleterek, İsrail ise Suriye ve Filistin’deki “düşmanlarını” vurarak hedeflerine ulaşmaya çalışıyorlar.  [8]

Türkiye bölgedeki savaş haliyle birlikte küresel düzeydeki hegemonya mücadelesinin yarattığı boşluklardan sert gücünü kullanarak faydalanma politikasından vazgeçmiyor. Bunun önemli nedenlerinden birisi ise bu güce ciddi anlamda karşı koyacak bölgesel ve yerel gücün oldukça sınırlı olması. Bu nedenle Türkiye “yumuşak” gücü kullanmanın getireceği “zaman kaybının”, boşlukların veya emrivakisinin yarattığı/yaratacağı ani fırsatların da kaybı olacağını düşünerek sert güce yönelmekte. Diğer yandan Türk burjuvazisinin acil ihtiyaçları ve ülkedeki siyasi ve ekonomik krizin büyümesinin getirdiği sıkışma da iktidarı sert hamleler yapmaya itiyor. Fakat hem ülkedeki ve bölgedeki gelişmeler hem de ABD ve Rusya’nın Türkiye’nin gücünün farkında olarak izledikleri denge politikaları Ankara’yı sınırlamayı sürdürüyor.  

Netenyahu’nun iktidardan indirilmesine rağmen İsrail’in politikalarındaki süreklilik devam ediyor. “Düşmanlarının” kendisini vuracak güce erişmemesi için önleyici sert politikalarını sürdüren İsrail, özellikle Filistin’deki saldırılarını artırmış durumda. İran ve Rusya’nın ilişkilerini geliştirmeleri ve Rusya’nın İsrail’in son saldırılarına alışılagelmişin dışında sert tepki vermesi önümüzdeki süreçte İsrail’in saldırılarında çok rahat olamayabileceğini işaret ediyor. Küresel hegemonya mücadelesindeki safların keskinleşmesiyle doğru orantılı olarak İsrail’in saldırılarındaki rahatlığı azabilir.  

Mısır-BAE-Yunanistan

Geçtiğimiz yüzyılın büyük bölümünde bölgenin lider gücü olan Mısır, eski günlerine dönmeye çabalıyor. Arap halklarının haklı isyanının en görkemli mücadelesine sahip olan Mısır, firavunları aratmayan siyasal öznelerin halkın örgütsüzlüğü ve programsızlığından yararlanmasından dolayı bölgenin devrimci dönüşümünün öncüsü olması fırsatını kaçırdı. Üstüne kişiliksizliğiyle firavunların kemiklerini sızlatacak Sisi’nin liderliğinde bölgesel güç olma niteliklerini bile tam anlamıyla sahip değil. Öyle ki Sisi’ye ilk günden itibaren destekte bulunan Suudiler 10 milyar dolar daha destek sunuyorlar.[9]

Fakat Mısır bir yandan da kendi güç alanını geliştirmeye çalışıyor. Bu bağlamda özellikle Yunanistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Ürdün ile ilişkilerini geliştirmeye özel önem gösteriyor. Atina ile ekonomik anlaşmalar imzalayıp askeri tatbikatlar yapan Kahire, Abu Dabi ve Amman ile ekonomik iş birliğine yönelmiş durumda.[10] Böylece Mısır bölgeye yakın “dış” güçler ve bölgedeki yerel güçlerle “başka” bir alan kurmayı ve böylece tekrar bölgesel güç olmayı hedefliyor. Bu alanın bir diğer öznesi de BAE. Kendisi de Yunanistan ile 4 milyar dolarlık askeri ve ekonomik iş birliği anlaşmaları imzalayan[11] Abu Dabi, Suudlardan özerklik kazanmakla birlikte petro-doların getirdiği güçle bir zamanların Katar’ı gibi bölgede önemli bir güç olmayı amaçlıyor. Bir taraftan Mısır-BAE ile diğer taraftan Suudilerle anlaşmalar imzalayan Yunanistan ise bölgedeki çatışmalardan en iyi şekilde faydalanarak hem Türkiye’nin ABD nezdindeki bölgesel konumunu kapmaya hem de Türkiye’ye karşı önemli güç olmaya adım adım yaklaşıyor.

Savaş Kader mi?

Yukarıda bahsettiğimiz üzere bölgesel ve yerel güçlerin, kendilerini korumak, güçlendirmek ve etki güçlerini arttırmak için askeri gücü en önemli alan olarak görüp hamlelerin bu alanı esas alarak yapmaları “coğrafyanın kaderinden” dolayı değil, kapitalist üretim biçiminin yapısından dolayıdır. Marx’ın Kapital’inin 1. cildindeki önemli bölümlerden biri olan “ilkel birikim” süreci, Orta Doğu coğrafyası için biçimsel farklılıkları barındırmakla hala devam etmekte. 19. yüzyılda İngiltere ve Fransa’nın Mısır’a müdahaleleriyle başlayan bu süreç, İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrasında anti-emperyalist ve sosyalist hareketlerin bölgedeki kimi ülkelerde iktidara gelmeleriyle kesintiye uğradı.

Fakat gerek SSCB’nin yıkılması gerekse bu ülkelerdeki iktidarların ABD ile anlaşmaları sonucunda savaş ve ilkel birikim süreci, biçimsel değişiklikler birlikte, kaldığı yerden devam etti. Bu sürecin ana öğesi petrol olsa da halkların emeklerinin ve zenginliklerinin silah ticareti aracılığıyla emperyalist ülkelere aktarılması ve savaş ölümcüllüğünden kurtulmak için göç eden coğrafya insanının ucuz emek-gücünün yine emperyalist güçlerin sermayeleri tarafından sömürülmesi ilkel birikim sürecinin önemli öğeleri oldular. Körfez Savaşlarıyla başlayan süreç, ABD’nin imparatorluğunu ilan edip Irak ve Afganistan’ı işgaliyle pik noktasına ulaştı. ABD’nin imparatorluk hamlesi bölge halklarının direnişiyle çöpe atılmış olsa da sermaye, ilkel birikim sürecinden vazgeçmedi. Bu bağlamda, Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı sırasında yapay olarak belirlenmiş sınırlar ve devletler fiilen dağıtıldı ve sermayenin sınırsız talanına açıldı. Kapitalizmin 2008 yılında su yüzüne çıkan yapısal krizinin derinleşerek devam etmesi ise bölgedeki bu sınırsız talanın şiddetinin daha da artmasına neden oldu. Böylece bölgedeki savaş hali, tıpkı önceki iki yüzyılda olduğu gibi “coğrafyanın kaderi” haline geldi.

Öte yandan bu ilkel birikim süreci ve savaş haline karşı canlarını ve pre-kapitalist (kimi yerlerde komünal) yaşam biçimlerini korumak isteyen güçler silahlanarak devlet-dışı önemli askeri-politik güç haline geldiler. Bölgedeki sosyalist ve komünist hareketlerin zayıf olması da yoksul halkın bu yapılara yönelmesine ve bu yapıların kitlesel halk güçleri olmasına neden oldu.

Devrimci-Halkçı Özne 

Bölgedeki bu güçlerin başında Hizbullah geliyor. Lübnan Şiilerinin temsilcisi olan Emel hareketini İslam Devrimini yapan İran’a mesafeli durmakla ve 70’lerin kitlesel devrimci örgütü Lübnan Komünist Partisi’yle ittifak yapmakla suçlayıp bu hareketten ayrılanlarca kurulan Hizbullah, 90’ların başına kadar marjinal bir yapı olarak kaldı. 90’larda Hasan Nasrallah’ın liderliğe geçmesi ve İsrail’in Filistin ve Lübnan’daki devrimci-solcu hareketlere önemli darbeler vurarak zayıflatması sonucunda kitlesellik yakaladı. Yoksul halka yönelik izlediği sosyalizan politikalar, Şiiliğin tarihsel devrimci kökeni ve İran’ın desteğiyle İsrail’e karşı elde ettiği askeri zaferler Hizbullah’ı bugünkü noktalara getirdi. Fakat kapitalizmin ve dolayısıyla kapitalist ilişkilerin yayılması, Hizbullah’ı sosyal-devrimci (sosyal bir sınıfa dayanan yani proletaryaya dayanan devrimci) bir güç olmaya zorluyor. İran’a bağlılığı, tarihsel devrimci dinamiğin sınırlılıkları Hizbullah’ın bu değişimi gerçekleştirecek bir güç olmasını engelliyor. Bu nedenledir ki Lübnan’daki örgütsüz halk hareketlerine kimi zaman doğrudan müdahale ederek engellemeye ya da engelleyemediği takdirde kendine kanalize ederek sönümlendirmeye çalışıyor. Öte yandan da Lübnan’daki diğer güçlerle birlikte (kısa süre önceki seçimin de gösterdiği üzere) var olan statükonun bir süre daha devamında rahatça anlaşıyor. Fakat geçtiğimiz yılın Ekim ayında ayaklanan halk kitlelerinde süregelen “rahatsızlık” yeni direnişlerin habercisi. Ve bu direnişler Lübnan’da devrimci özneleri yeniden yaratabilme potansiyelini her zamankinden daha çok taşıyorlar.

Bölgedeki bir diğer askeri-politik güç ise Irak’taki Sadr hareketi. Yine Şiiliğin tarihsel devrimci kökenini taşıyan ve ABD’nin Irak işgaline karşı direnişiyle öne çıkan Sadr hareketi, Irak çapındaki etkisini gösteriyor.

Irak’taki yerel güçlerin tıpkı Lübnan’daki gibi statükonun devamında ısrarcı iken sürekli hareket halindeki halk kitleleri değişimi zorluyor. Fakat devrimci ve halkçı bir öznenin henüz oluşmamış olması, halkın öfkesinin onu kanalize edebilen Sadr tarafından yönlendirilmesine neden oluyor.  

Diğer güçlerden farklı olarak komüncül geçmişin bıraktığı tarihsel devrimci mirasın Sadr’ı Irak’taki yozlaşmış sistemin tam karşısına konumlandırılması ve halkın öfkesinin bu güç tarafından yönlendirilmesi önemli bir durum. Fakat günümüzün sosyal devrimci bir öznesi yani proletaryanın öncülüğünde devrimci-halkçı bir hareketin gelişip büyümemesi halinde tarihsel-devrimci özne sınırlı rolünü oynayarak halkın öfkesinin sönümlenmesine ya da sistem tarafından içerilmesine neden olabilir. 

Bölgedeki en önemli devlet-dışı askeri-politik güç ise Kürt Özgürlük Hareketi. Marksist-Leninist bir hareket olarak ortaya çıkan PKK’nin öncülüğünde devam eden hareket, bölgedeki dört ülkede (Türkiye, İran, Irak, Suriye) de etkinliğini sürdürüyor. Irak’ta bir bölgeye yerleşen, Suriye’de önemli bir bölgeyi elde ederek kantonlarla birlikte devletimsi yapı kuran, Türkiye ve İran’da ciddi kitleselliğe sahip hareket, bölge halkları açısından savaş halini değiştirebilecek önemli bir devrimci güç olarak görülüyor.

Lübnan, Irak ve Suriye’deki bu durumlar çeşitli farklılıklarla birlikte bölge çapında genel bir duruma işaret ediyor. 21. yüzyılın başından itibaren irili ufaklı büyük direnişlere imza atan bölge halkları, kimi zaman sönümlense de bitmek tükenmek bilmeyen direnişçi enerjisiyle halkçı hareketleri tekrar tekrar canlandırıyor. Ve her canlanma meşakkatli bir sürecin meyvesi olacak olan devrimci-halkçı öznenin inşasına bir adım daha yaklaşılmasını sağlıyor. Küresel, bölgesel ve yerel güçler arasındaki hegemonya savaşımının derinleşerek devam edeceği önümüzdeki süreç ise bu devrimci-halkçı öznenin inşasının hızlanabilme ihtimaline işaret ediyor. Tabii ki işçilerin, emekçiler, kadınların, gençlerin ve halkların mücadelesiyle. 

Dipnotlar:

[1] https://www.al-monitor.com/originals/2022/07/saudi-arabia-signs-energy-agreement-greece

[2] https://www.middleeasteye.net/news/turkey-saudi-arabia-seeks-deposit

[3] https://apnews.com/article/middle-east-iran-saudi-arabia-iraq-c06361f25c45317a4a71658729db4d25

[4] https://www.middleeasteye.net/news/china-emerges-major-exporter-weapons-middle-east-north-africa

[5] https://english.alarabiya.net/News/middle-east/2022/07/15/Iran-navy-announces-drone-division-in-Indian-Ocean-during-Biden-s-Middle-East-visit

[6] https://nation.com.pk/2022/07/21/brics-and-iran/

[7] https://www.middleeastmonitor.com/20220813-iran-may-accept-eu-nuclear-deal-proposal-wants-assurances/

[8] https://www.dw.com/en/the-turkish-army-in-iraq-an-occupation-force/a-62600962

https://www.bbc.co.uk/news/world-middle-east-62457780

[9] https://www.arabnews.com/node/2137776/business-economy

[10] https://english.news.cn/20220803/d0a0b49e4e134e7eb7a4b4989d155a31/c.html

https://www.zawya.com/en/projects/industry/industrial-partnership-between-egypt-uae-jordan-to-boost-private-sector-minister-ljhkdmkn

[11] https://www.al-monitor.com/originals/2022/05/uae-greece-sign-42-billion-agreement

11 Ağustos 2022 Perşembe

6’lı Masa İşinin Başında

(El Yazmaları, 12 Ağustos 2022 (Toplumsal Özgürlük, Ağustos Eylül 2022 sayısı))

Birbirleriyle bağlantılı bir şekilde derinleşerek genişleyen ekonomik ve siyasal kriz ile devlet fraksiyonları arasındaki mücadele, Türkiye’deki siyasal gelişmelere her geçen gün ivme kazandırıyor. Bu ivmelenme nedeniyle sistem düzleminde bulunan siyasal özneler -var oldukları zeminlerden kopmadan- sürekli yeni hamleler yaparak “karşı tarafın” zeminini daraltmaya, mümkünse o zeminden parçalar koparıp kendine katmaya çabalıyorlar. Bu bağlamda sistem içi düzlemde önemli yer edinen 6’lı masa, bulunduğu zeminin eklektik yapısının bu hamleleri yapmasını sınırlandırdığının farkındalığıyla, zeminini sağlamlaştırmaya yönelik hamlelere de hız veriyor. 

Halk Karışmasın! 

Hamlelerin en görünür yanı toplantılar. Son zamanlarda sıkça gerçekleştirilen bu toplantılarda ana gündem “Erdoğan sonrasında yapılacaklar”dan “aday” tartışmasına geçmiş durumda. Fakat post-Erdoğan sürecinde yapılacaklara dair biz fanilere verilen bilgiler “parlamenter demokrasiye” geçiş ve topluma yayılacak hoşgörü, barış ve kardeşlik havasıyla sınırlı. Bunların nasıl gerçekleşeceği, hesaplaşmaların yapılıp yapılmayacağı, demokratik bir sisteme geçişte halkın rolünün ne olacağı gibi sorular ise “o iş bende” tavrıyla geçiştiriliyor.

Bu tavırların altında yatan ana neden ise 6’lı masanın var olan sistemin yapısından değil, Erdoğan’ın “fazla” güce sahip olmasından şikayetçi olmaları. Bu nedenle “Başkan”a verilen “fazla” gücün kırpılarak sistemin ana yapısının korunduğu bir “yumuşak” geçiş süreci hedefleniyor. Ve bu geçiş sürecinin “halkın” istekleri ve talepleriyle bozulması istenmiyor. 

Böylece post-Erdoğan sürecine “yumuşak” geçiş konusunda “anlaşan” 6’lı masa, “adayı” belirleyerek zaferini şimdiden ilan etmeyi hedefliyor. Adayı belirleme süreci ise masanın niteliklerini açıkça gösteriyor.  

Kılıçdaroğlu’nun Adaylığı 

Kılıçdaroğlu’nun öne çıkmasıyla başlayan “Alevi olması” ve “kazanma ihtimali” tartışmaları, 6’lı masanın; halkı “Türk-İslam” ve “sağcı” kimliğiyle hareket eden “güruh” olarak gördüğünü ve bunun bir gerçeklik olarak kabul edilmesi dayatmasında bulunduğunu ortaya koyuyor. Keza “kesin” kazanacaklarını belirterek “Sünni” kökene sahip “eski” ANAP’lı İmamoğlu ve “eski” MHP’li Yavaş’ın alternatif olarak ileri sürülmesi de bu görüş ve dayatmanın bir başka göstergeleri. Ekmeleddin’in adaylığında yapılan “bozkurt” işareti, belediye seçimlerinde sağcı adayların gösterilmesi, belediyelerde izlenen neoliberal politikalar vb. Kılıçdaroğlu’nu kurtarmaya yetmiyor. Fakat Kılıçdaroğlu’nun memur geçmişinin kazandırdığı “sakin güç” (siz bunu “sallarım başımı alırım maaşımı” olarak da okuyabilirsiniz) karakteri, geçiş dönemine oldukça uygun olan “Çankaya Noteri” rolü için liyakata sahip olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla farklı sermaye fraksiyonları tarafından desteklenen “dinamik” İmamoğlu ve Yavaş’ın aksine yumuşak geçişi sağlayacak “demokrat dede”, devlet klikleri ve “büyük” sermaye grupları tarafından daha tercih edilebilir bir aday olabilir. 

İşbölümü 

6’lı masada sandalye sahibi olanların “sahada” gösterdikleri performanslar ise bir işbölümü çerçevesinde bulundukları zemini sağlamlaştırma ve geliştirmeye yöneldiklerine işaret ediyor. Kılıçdaroğlu’nun sürekli devlet kurumlarına “baskına” gitmesi, post-Erdoğan sürecinde devlet kliklerini “Memur Kemal”e bağlayarak devlet krizinin çözülmesi amaçlanıyor. Uluslararası sermayeyle kurulacak ilişkiler ise ekonomi dâhisi, “altın çocuk” Babacan’a bırakılıyor. Küçülen pastadan payını alamayarak AKP’den kopmaya başlayan tefeci-bezirgân kökenli küçük esnaf ve tüccarlar için ise İYİ Parti ve Demokrat Parti görevli. Keza İYİ Parti, iktidar ortağı olmanın vaat ettiği devlet kaynaklı kırıntılara kavuşamayan milliyetçileri de toplamaya çalışıyor. AKP iktidarıyla “şanlı İslami geçmişe” tekrar ulaşacağını sanan, ama dindaşların aksine eline fakirlik, güvencesiz çalışma ve yoğun sömürü geçen yoksul Müslümanların öfkesini derleyip toparlama görevi ise Saadet ve Gelecek’te.

Yükselen işçi direnişleri ve ekoloji hareketi, sokakları zapt eden kadın mücadelesi, saldırılara rağmen boyun eğmeyen Alevilerin direnişinin devrimci bir zeminde konumlanmasını engelleyerek “Önce Erdoğan gitsin, sonrasına sonra bakarız” şiarıyla restorasyona cephesine bağlama görevi ise sol-CHP ve kimi “devrimci” yapılara ihale edilmiş durumda. 

Geçiş süreci, adaylık tartışması ve işbölümünün gösterdiği üzere 6’lı masa, kurulduğu zeminin gerekleri doğrultusunda hamlelerini sıklaştırarak, aynı düzlemde yer aldığı Cumhur İttifakı’nın zeminini de kapsayarak aşma çabalarına önümüzdeki günlerde hız verecek.

Bu hızlanmanın altında yatan sebep ise masanın “halkın ihtiyaçlarını” değil, gerek dünya gerekse Türkiye çapında derinleşen kriz doğrultusunda sermayenin ve devletin kırılganlığının büyümesi. Ve işçilerden kadınlara, ekolojistlerden Alevilere, gençlerden Kürtlere kadar her alanda büyüyen mücadeleler bu kırılganlıkları büyütmekle kalmıyor, yeni bir Cumhuriyetin – Demokratik Cumhuriyetin- temel taşlarını santim santim örmeyi sürdürüyor. Dolayısıyla sermayenin ve devlet kliklerinin çıkarlarının esas alındığı düzlemin varlığının devamı açısından 6’lı masaya düşen görevleri hızlıca yerine getirmesi şart. Nitekim “Altılı masanın en güçlü neferiyim” diyen İmamoğlu’nun söylemleri ve KHK’lıların İBB’deki işlerinden atılması bunun bir işaret değil mi?

17 Haziran 2022 Cuma

Georgi Dimitrov ve Bulgaristan’da Sosyalist Devletin Kuruluşu

(El Yazmaları, 18 Haziran 2022)

Balkanların modern tarihi için olduğu kadar Bulgaristan tarihi için de İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrasında yaşanan sosyalizm deneyimi, büyük bir zaman dilimini kaplamakla birlikte bugüne de etkileri olan oldukça önemli bir deneyimdir.

Yaşanan bu sosyalizm deneyiminde Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) savaşı kazanmasıyla birlikte Kızılordu’nun bölgedeki Nazi işgalini bitirerek Balkan ülkelerinde konumlanmasının etkisi büyüktür. Fakat bu etki kadar Balkan ülkelerindeki komünist partilerin varlığı ve siyasi mücadelelerinin de etkisi oldukça önemlidir. Keza partiler kadar önemli olan bir diğer etken de tarihsel siyasi kişiliklerdir. Bu siyasi kişilikler komünist partilerin diğer partileri elemine ederek iktidara gelmelerinde ve sosyalist devletleri inşa etmede oldukça önemli bir rol oynamışlardır. Bu bağlamdaki önemli siyasi kişiliklerden biri de Georgi Dimitrov’dur. Çocuk yaştan itibaren siyasi faaliyetlerde bulunmuş ve komünist hareket içerisinde dünya çapında bir üne kavuşmuş olan Georgi Dimitrov, İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrasında Bulgaristan’da sosyalist devletin kuruluşunda etkili olmuştur.

Bulgaristan’daki Devrimci Faaliyetleri

Makedonya göçmeni anne ve babanın ilk çocuğu olan Georgi Dimitrov, 18 Haziran 1882’de Radomir kazasında doğmuştur. Babası terzi, annesi ise şehirde dokuma tezgâhtarlığı yaparken köyde orak biçen bir kadındır.[1]

Dimitrov dünyaya geldikten kısa bir süre sonra aile önce kasabaya, sonrasında da Sofya’ya taşınmak zorunda kalmıştır. Yedi kardeşi olan Dimitrov, geçirdiği hastalıktan ve daha sonra da ailenin yaşadığı ekonomik sorunlardan dolayı eğitim hayatını orta birden ikiye geçtiği sene bırakmıştır. Okulu bırakmasıyla birlikte Dimitrov, 12 yaşında mürettip çırağı olarak çalışmaya başlamıştır.[2]

Çalışmaya başlamasıyla birlikte siyasi faaliyetlere de başlayan Dimitrov, ilk olarak matbaa işçisi bir arkadaşıyla birlikte 1896 yılında, “Kukuriku” adlı bir mizah gazetesi çıkarmaya başlamıştır. Daha çok ruhban sınıfını eleştiren bu gazete, iki sayı çıktıktan sonra ruhban sınıfının tepkisi sonucunda kapatılmıştır.[3]

16 yaşında matbaa işçilerinin önde gelen sendikacılarından biri olan Dimitrov, 18 yaşında da Basım İşçileri Sendikası’nın sekreteri olmuştur. 20 yaşında Bulgaristan Sosyal Demokrat İşçi Partisi’ne (BSDİP) giren Dimitrov, 1903’te partinin “dar” ve “geniş” sosyalistler olarak ikiye ayrılması sırasında Dimitr Blagoev’in yönetimindeki “dar” sosyalistlere katılmış ve Sofya grubunun sekreteri olmuştur.[4]

27 yaşında Genel İşçi Sendikaları Birliği yönetimine girmiş ve partinin 16. Kongresi’nde beş üyeden oluşan Merkez Komitesi’ne seçilmiştir. Balkan Savaşı’ndan bir yıl sonra 1913 yılında yapılan parlamento seçimlerinde dar sosyalistler 18 milletvekili çıkarmışlar ve Dimitrov da seçilen milletvekillerinden biri olmuştur. Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’na karşı çıkan ve bu yönde siyasi faaliyetlerini sürdüren Dimitrov, 1918’te tutuklanmış ve 4 ay sonra serbest bırakılmıştır.[5]

Savaştan sonra Bulgar Halk Çiftçi Birliği (BHÇB) ile birlikte öne çıkan iki partiden biri olan BSDİP’nin dar sosyalistleri, Üçüncü Enternasyonal’e katılmışlar ve Bulgaristan Komünist Partisi (BKP) adını almışlardır. Partinin Enternasyonal’e katılması ve BKP ismini almasında Dimitrov büyük bir rol oynamıştır. Geniş sosyalistler ise BSDİP ismini sürdürmüşlerdir.[6]

1919 ve 1920’de yapılan iki seçimde de BHÇB birinci parti ve BKP ikinci parti olarak çıkmışlardır. BKP iki seçim sonrasında da BHÇB’nin kurduğu hükümetlere destek vermemiştir. 9 Haziran 1923’te gerçekleşen askeri darbeyi “kır ve şehir burjuvalarının çatışması” olarak gören BKP, darbe karşısında tarafsızlık kararı almıştır. Fakat parti tabanındaki işçiler ve köylüler darbeye karşı BHÇB üyeleriyle birlikte darbecilere karşı savaşmışlardır. Darbenin başarılı olmasından sonra komünistlere yönelik baskının artması nedeniyle BKP 5-7 Ağustos 1923 tarihleri arasında yapılan toplantı sonrasında ayaklanma kararını almıştır. Vasil Kolarov, Georgi Dimitrov ve Gavril Genov ayaklanmayı yönetmekle görevlendirilmiştir. BHÇB’nin sol kanadının da destek verdiği ayaklanma 23 Eylül 1923’de başlamış ve yedi gün sonra yenilgiyle sonuçlanmıştır. Yenilgi sonrasında Dimitrov ve Kolarov yurt dışına çıkmışlardır.[7]

Ayaklanma sonrasında BKP yeraltına çekilmiş ve Mayıs 1924’te Vitoşa dağında gerçekleşen konferansta partizan savaşının yürütülmesi kararı alınmıştır. Fakat partizan savaşında ağır darbeler alınması üzerine 1925 yılında Moskova’da gerçekleşen konferansta geri çekilme kararı alınmıştır.[8]

Dimitrov yurtdışında çeşitli ülkelerde devrimci faaliyetlerini sürdürmüştür. 27 Şubat 1933’te gerçekleşen Reichstag Yangını’ndan sorumlu tutulan Dimitrov, 9 Mart 1933’te Almanya’nın devlet düzenini zorla değiştirme iddiasıyla tutuklanmıştır. Leipzig mahkemesindeki savunması onun dünya çapında tanınan bir devrimci olmasına neden olmuştur.[9]

SSCB’deki Devrimci Faaliyetleri

Bir seneye yakın süren tutukluluktan sonra serbest bırakılan Dimitrov kendisine vatandaşlık veren Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ne (SSCB) geçer ve Üçüncü Enternasyonal’in genel sekreteri olur. Ayrıca SSCB Yüksek Şurası’na (1937-1945) seçilen Dimitrov, Komintern’in Orta Avrupa Sekreterliği’nin yöneticisi ve Kızıl Sendikalar Enternasyonali’nin (Profentern) yürütme kurulu üyelerinden biri olur. Bulgaristan’a dönene kadar SSCB’de önemli görevlerde bulunmakla birlikte dünyadaki komünist hareketlere de yön vermiştir. Bu süreçte SSCB’de yaşanan iktidar çatışmaları ve tasfiye girişimlerinde Stalin ile birlikte hareket etmiştir.[10]

Dimitrov’u dünya çapında önemli kılan bir diğer etken ise Ağustos 1935’teki Komintern’in 7. Kongresi’nde öne sürdüğü “Faşizme Karşı Halk Cephesi” taktiğidir. Bu taktiğe göre yükselen faşizme karşı demokrasi, barış ve ulusal bağımsızlık için demokratik güçlerle işbirliği yapılmalıdır. Bu taktik komünist partiler tarafından kabul edilmiş ve daha sonrasında da çeşitli tarihlerde uygulamaya konulmuştur.[11]

İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı ve Vatan Cephesi

2. Emperyalist Paylaşım Savaşı başladıktan sonra Bulgaristan Kralı 3. Boris tarafsız bir tutum sergilemeye çalışmış, fakat Almanya’nın yoğun çabaları sonucunda 1 Mart 1941’de Üçlü İttifak’a dahil olmuştur. Bu anlaşmadan sonra 600 binden fazla Alman askeri Bulgaristan’da konumlanmış ve Bulgaristan Alman ordusunun ihtiyaçlarını karşılayan bir depo ve SSCB’ye saldırmak için bir üs haline gelmiştir.[12]

Bulgaristan’ın Üçlü İttifak’a katılması üzerine Dimitrov, BİP(K)’nin[13] uygulaması gereken siyaseti Stalin’le görüşür. Stalin’e göre her ülkenin komünist partisi sorunlarını bağımsız olarak kendileri çözmeli ve öncelikle ayakta kalmaya çalışmalıdırlar. Ayrıca Alman işgalindeki ülkeler kendi başlarına ayaklanmaya kalkışmamalıdır, çünkü bu ayaklanmalar SSCB onların yardımına gelemeyeceği için başarısızlıkla sonuçlanacaktır. Bu nedenle komünist partiler Almanlar SSCB’yi işgal ettiğinde ilk önce SSCB’ye yardım ederek onun kurtarılmasını sağlamalı, sonrasında ayaklanmalar gerçekleştirmelidirler.[14] Bunun üzerine BİP(K) Bulgaristan’ın savaşa katılmasına karşı iktidara karşı aktif bir mücadeleye girmekten çok iktidarın Almanlarla olan işbirliğini teşhir etmekle yetinen bir politika izlemiş ve 6 Mart’ta yayınlanan bildirilerde partinin hükümetin yürüttüğü halk düşmanı politikalara karşı olduğunun propagandası yapılmıştır. Diğer yandan Almanya’nın SSCB’yi işgalinden 2 gün sonra yani 24 Haziran 1941’de BİP(K) bir Merkezi Askeri Komisyon kurmuş, fakat gerek kadroların yetersizliği gerekse de iktidarın şiddetli baskısı nedeniyle bu komisyon etkisiz kalmıştır.[15]

Alman ordularının SSCB’deki saldırılarının kısmen durdurulmasının ardından Stalin, Alman işgali altındaki ülkelerde partizan hareketinin geliştirilmesi gerektiğini belirtmiştir. Bunun üzerine Dimitrov 17 Nisan 1942’de BİP(K) Bulgaristan’daki temsilcisi Anton İvanov’a halk isyanı ve partizan savaşına hazırlık yapması talimatını vermiştir. Fakat Anton İvanov kısa süre sonra yakalanmış ve 23 Temmuz 1942’de idam edilmiştir. İvanov’un idamının ardından antifaşist bir cephenin kurulması için BHÇB, Zveno ve BSDİP ile görüşmeler yapılmıştır. Bu görüşmelerin sonucunda 17 Temmuz 1942’de “Hristo Botev”[16] radyosunda Vatan Cephesi’nin kurulduğu ilan edilmiş ve cephenin programı yayınlanmıştır. BİP(K), BHÇB’nin sol kanadı, BSDİP, Zveno ve bağımsız aydınlardan oluşan Vatan Cephesi’nin programı, Dimitrov’un daha önce ileri sürdüğü “Faşizme Karşı Halk Cephesi” taktiğine benzer şekilde, faşizme karşı demokrasi, barış ve ulusal bağımsızlık için demokratik güçlerle iş birliğini ve Nazilerin işgalinin sonlandırılmasını içermekteydi.[17]

Vatan Cephesi’nin İktidarı Alması

Vatan Cephesi’nin kurulmasının ardından antifaşist direnişin etkin olduğu alan genişlemiş ve özellikle köylülerin ve ordudan kaçanların partizan birliklerine katılmaları sonucunda 1942 sonlarında 30 müfrezelik bir güce ulaşmıştır. 1944 yazının sonlarında 1 tümen, 9 tugay, 36 bölük, bir dizi bağımsız çete, yüzlerce silahlı grup ve 200.000 sempatizan ve yardımcıdan oluşan bir büyüklüğe ulaşmıştır.[18]

Temmuz 1943’te Mussolini’nin iktidarı kaybetmesi ve Kral 3. Boris’in ölmesi üzerine Vatan Cephesi’nin etkinliği daha da büyümüştür. Fakat Kızılordu’nun Bulgaristan’dan uzakta bulunması ve İngiltere-ABD’nin Yunanistan’a çıkarma yapmasının olası olması nedeniyle BİP(K), kraliyet çevrelerinin de olduğu bir koalisyona katılma çağrısı yapmıştır. Fakat Stalin’le görüşen Dimitrov, partiye etki alanını güçlendirmesi için kitlesel gösteriler yapması ve silahlı partizan faaliyetlerini arttırması talimatını vermiştir. Mart 1944’te de Dimitrov, iktidarın tek başına alınmaması, ordunun da katılmasıyla Vatan Cephesi’nin programı doğrultusunda ulusal, demokratik, anti-faşist bir hükümet için politik bir anlaşma yapılmasını savunmuştur.[19]

Haziran 1944’te iktidara gelen Bagryanov hükümeti Almanların savaşı kaybetmeye başlamaları üzerine komünistlere bakanlıklar teklif etmiş, fakat bu reddedilmiştir. Dimitrov iktidara gelen Bagryanov hükümetinin Alman yanlısı olduğunu, vakit kazanmak ve partizan hareketini felce uğratmak için esnek davrandığını belirtmiş ve bu nedenle hızlıca harekete geçilmesini Stalin’e önermiştir. Dimitrov’un bu önerisi kabul edilmiş ve Yugoslavya Halk Kurtuluş Ordusu ile eylem birliğine girilerek partizan hareketine hız verilmiştir. Böylece 1944 yılıyla birlikte Dimitrov’un BİP(K)’nin liderliğini eline aldığını ve talimatlarını arttırdığını görmekteyiz. Öte yandan Kızılordu’nun hızlı ilerleyişi Bagryanov hükümetinde çatlaklara yol açmış ve 23 Ağustos 1944’te Romanya’nın teslim olması üzerine Bagryanov iktidarı bırakmıştır. Bunun üzerine halk ayaklanmasının başarılı olabileceği tespitinde bulunan BİP(K) Merkez Komitesi 26 Ağustos 1944’te ayaklanma kararı almıştır. SSCB’nin Bulgaristan’a savaş ilan edeceğinin haberini alan Dimitrov, Bulgar komünist partizanların lideri Ivan Vinarov’a telgraf çekerek ayaklanmaya hazırlanmalarını ve Vatan Cephesi hükümeti için baskı yapılması emrini vermiştir.  Nitekim 5 Eylül’de SSCB Bulgaristan’a savaş ilan etmiş ve 9 Eylül’de Vatan Cephesi iktidarı almıştır.[20]

Vatan Cephesi İktidarı ve BİP(K)’nin Faaliyetleri

İlk Vatan Cephesi hükümeti, cepheye katılan partilerden üyeleri barındırmıştır. Bu hükümette BİP(K), Zveno, BHÇB’nin sol kanadı dörder bakanla, BSDİP ve bağımsızlar ikişer bakanla temsil edilmişler ve Başbakan Zveno’dan Kimon Georgiev olmuştur. Devlet yönetim mekanizması ise eski rejimden devralınan biçim ve organlarla işlemeye devam etmiştir. Çok partili döneme geçilmiş, ama sadece Vatan Cephesi ittifakı içinde yer alan partiler yasal partiler olarak kabul edilmiştir. Dimitrov yeni rejimin ılımlı görünmesini, Sovyet tarzı konseylerin kurulmamasını, sınıf savaşı fikirlerini anımsatan “anti-faşist devrim” teriminin kullanılmamasını yoldaşlarına iletmiştir. Diğer yandan Vatan Cephesi iktidarı Nazilerle iş birliği yapan burjuvaların mülklerinin devletleştirilmesi, sonrasında Alman sermayesine ait işletmelere el konulması gibi anti-kapitalist hamlelerde de bulunmuştur.[21]

1944 yılının sonlarında BİP(K) ile Yugoslavya Komünist Partisi (YKP) temsilcileri arasında görüşmeler gerçekleştirilmiş ve Bulgaristan-Yugoslavya federasyonunu öngören anlaşma tasarısı hazırlanmıştır. 21 Aralık 1944’te Belgrad’da hazırlanan bu tasarı Güney Slavlarının yani Bulgarlar, Sırplar, Hırvatlar, Slovenler, Makedonlar, Karadağlıların birleşmesini öngörmüştür. Bu taslakta savunma birliğinin sağlanması, gümrük anlaşması ve ticaret ile demiryolu ulaşımı konularında anlaşma sağlanmıştır. Ayrıca bu anlaşmada Yugoslavya ile Bulgaristan arasında tartışma konusu olan Pirin Makedonyası da ele alınmış, BİP(K) bölgede Makedon parti örgütünün kurulacağını, Makedonca gazete yayınlanacağını belirtmiştir. Dimitrov da partisinin Makedonya’nın Makedonlara ait olduğu düşüncesinde olduğunu ifade ederek bölgenin Makedonya’ya bağlanmasını isteyen Yugoslav komünistlerle aynı fikirde olduğunu söylemiştir. Bu anlaşmanın uygulamaya konulması için ise Almanya’nın yenilgisinin kesinleşmesinin beklenilmesi kararı alınmıştır. Bu anlaşma taslağını Dimitrov, Stalin’e bildirmiştir. Stalin ise anlaşma taslağına karşı çıkmamış, fakat Bulgaristan ile birleşen Yugoslavya’nın “fazla” güçlü olması olasılığından tedirgin olmuştur. Stalin’in endişelerine katılan Dimitrov da Tito’nun “kibrinden” rahatsız olmakla birlikte Yugoslavya’nın Bulgaristan’ı “yutabileceğini” düşünerek aşamalı bir sürecin işletilmesini öngörmüştür. Diğer yandan İngiltere, güçlü bir Yugoslavya’ya komşu olmaktan çekinen müttefiki Yunanistan’ın karşı çıkması nedeniyle bu birleşmeye karşı olmuştur. Nitekim Şubat 1945’teki Yalta Konferansı’nda İngiltere ve ABD Bulgaristan ile Yugoslavya’nın birleşmesine karşı çıktıklarını ifade etmişlerdir. Bu nedenle de anlaşmanın uygulanması ertelenmiştir.[22]

Eylül 1944’te yurt dışından dönmesiyle BHÇB’nin başkanı olan Dr. Georgi Mihov Dimitrov’un faaliyetleri BHÇB’yi önemli güç haline getirmiştir. Batı sermayesi yanlısı olan Dr. G. M. Dimitrov BHÇB’nin sol kanadının aksine Vatan Cephesi’ndeki komünistlerin etkisine doğrudan karşı çıkarak muhalif olmuş ve bağımsız hareket etmeye çalışmıştır. Georgi Dimitrov ise Dr. G. M. Dimitrov’un bu çalışmalarına karşı hükümet krizinin yaşanmaması gerektiğini ve partilerin uyumlu bir şekilde çalışması gerektiğini belirtmiştir. Ayrıca Dimitrov Vatan Cephesi içerisindeki diğer partilere karşı sert muhalefet gösterilmesini isteyen “sol sapmaya” karşı da uyarılarda bulunmuştur. Diğer yandan Dimitrov İçişleri Bakanlığı’nı isteyen BHÇB’nin isteğinin reddedilmesini, fakat işletmelerdeki Vatan Cephesi komitelerinin kaldırılmasının kabul edilebileceğini ifade etmiştir. Dimitrov BHÇB’nin artan muhalefetini Stalin’le de görüşmüş, Stalin ise komünistlerin seslerini çok “yükselttiği” için sadece BHÇB’nin değil Zvenocuların da hükümetten ayrılma isteklerini arttırdıklarını belirtmiş ve bu nedenle dikkatli olmaları uyarısında bulunmuştur. Buna karşılık BHÇB’nin içerisinden ve dışarıdan gelen baskılar sonucunda Dr. G. M. Dimitrov, Nikola Petkov lehine istifa etmiş, sonrasında ABD’nin Sofya’daki konsolosluğuna sığınıp ABD’ye göç etmiştir. Petkov ise Vatan Cephesi ile birlikte çalışmaya özen göstermiş ve SSCB ile iş birliği içinde olma taraftarı olmuştur. Dimitrov da adaşının tasfiyesinde önemli rol oynamış, Petkov’a özel mektup göndererek saygılarını sunmuş ve uzun vadeli ulusal çıkarlar adına Vatan Cephesi’nin birliğinin korunması için çağrıda bulunmuştur.[23]

Ülke içerisindeki gücünü artırmak isteyen Vatan Cephesi, “Halkın Milisleri” isimli silahlı gruplar oluşturarak geçmiş dönemdeki “suçlulara” karşı harekete geçmiştir. Yakalanan şüpheliler ise Halk Mahkemeleri’nde yargılanmıştır. Dimitrov yargılanma sürecinde işleyişe oldukça önem vermiş, bu da parti içinde sanıklara karşı “yumuşak” davranıldığı eleştirilerini getirmiştir. Aralık 1944’te Vatan Cephesi hükümeti eski hükümetin üyelerini mahkemeye vermiş ve Prens Cyril, General Mihov, Filov, Bozhilov, Bagryanov, savaş döneminde bakan olanlardan 25 tanesi ile meclisteki 68 milletvekili idam edilmiştir. Muraviev, Mushanov ve Gichev gibi muhalifler de uzun yıllar hapse mahkûm edilmiş ve resmi rakamlara göre hükümet 10,897 kişiden 2,138’inin idamını onaylamıştır.[24]

Eylül 1944’te üye sayısı 15-25 bin arasında olan BİP(K)[25], Vatan Cephesi’ndeki diğer partilerle olan ilişkilerini korumaya çalışmakla birlikte kendi iktidarını genişletme çabalarına da hız vermeye başlamıştır. Dimitrov, Stalin’in BHÇB ve Zveno’ya karşı esnek davranılmasını gerektiğini belirten “uyarısının” dikkate alınmaya devam edilmesini, komünistlerin yönetici rolünün dışa dönük olarak fazla vurgulanmamasını, ordu ve devlet kurumlarında akıllıca ve uygun bir şekilde güç kazanılmasını istemiştir. Dimitrov diğer yandan da Vatan Cephesi’nin “uzun vadeli bir işçi, köylü, aydınlar birliği” olan yeni bir tür demokratik hükümet olduğunu ileri sürmüştür.[26]

BİP(K) iktidardaki gücünü arttırmak için diğer partilerin içerisine yönelik hamlelerini de genişletmiştir. Mayıs 1945’te gerçekleşen BHÇB kongresinde komünistlerin desteklediği Aleksandr Obbov, Petkov’u saf dışı bırakarak kontrolü ele geçirmiştir. Diğer yandan komünistler BSDİP içerisinde de kendileriyle iş birliği yapacak kişileri veya fraksiyonları desteklemişlerdir. Bunlarla birlikte BİP(K)’nin kararı üzerine Dimitrov ile birlikte Kızılordu ve KGB’de görev almış göçmen Bulgarlar hızlıca ülkeye dönmüştür. SSCB’deki görevlerinden ve vatandaşlığından çıkarılan Dimitrov 4 Kasım’da gizlice Bulgaristan’a girmiştir.[27]

1945 Seçimleri

Bu sırada Vatan Cephesi hükümeti 26 Ağustos 1945’te seçimlerin gerçekleşeceğini ilan etmiştir. Komünistler seçimlere Vatan Cephesi adına tek listeyle girmeye hazırlanırken BHÇB ve Zveno kendi listelerini ayrı olarak sunacaklarını belirtmişler ve Petkov da seçimlerin ertelenmesi çağrısında bulunmuştur. Muhalefet ayrıca Yalta Konferansı’nın şartları ihlal edildiği gerekçesiyle İngiltere ve ABD’ye şikâyette bulunmuştur. İngiltere ve ABD de muhalefet partilerinin hazır olmadığını öne sürerek 26 Ağustos’taki seçimlerin iptalini istemiş ve Moskova’nın kabul etmesi üzerine seçimler 18 Kasım 1945’e ertelenmiştir.[28]

Bulgaristan’a dönen Dimitrov halkın karşısına ilk olarak 6 Kasım’da Ekim Devrimi’nin yıl dönümü nedeniyle Halk Tiyatrosu’nda yapılan törende çıkmış ve büyük bir kitle önünde konuşmasını yapmıştır. Dimitrov’un ülkeye dönmesi partiyi oldukça güçlendirmiş ve 1945 yılında üye sayısı 254 bine kadar çıkmıştır.[29] Diğer yandan 9 Kasım’da Dimitrov’u ziyaret eden ABD Başkanı Truman’ın özel temsilcisi Mark Etric şimdiki hükümetin temsil hakkı olmadığını ve 18 Kasım’daki seçimde seçilecek halk meclisinin temsiliyetini tanımayacaklarını bildirmiştir. Muhalefet de boykot çağrısında bulunmuş, fakat BİP(K) Vatan Cephesi’nin tek liste halinde seçimlere girmesini sağlamış ve katılımın yüzde 84,8 olduğu seçimlerde Vatan Cephesi oyların yüzde 88’ini alarak zaferle çıkmıştır. Dimitrov’un Vatan Cephesi’nin Sofya listesinde birinci sıra adayı olduğu seçimler, yeni toplumsal ve siyasal sistemin oluşturulması için meşru bir yasama sisteminin kuruluşunu da başlatmıştır.[30]

Seçimlerden Vatan Cephesi’nin zaferle çıkmasına rağmen İngiltere ve ABD, SSCB’ye Bulgaristan’daki hükümette muhalefet partilerinin üyelerinin de olmasını önermiş ve bu öneri reddedilmiştir. Seçimler ardından ise Dimitrov’un öncülüğünde cephe içindeki diğer partilere karşı harekete geçilmiştir. İlk olarak 1946 yazında Zveno’ya karşı harekete geçilmiş, maliye bakanlığı Zveno’dan alınmakla birlikte savunma bakanlığına Zveno’dan D. Velçev getirilmiş ve Kimon Georgiev’in başbakan kalmasına izin verilmiştir. Fakat kısa süre sonra D. Velçev ile General Kiril Stançev görevlerinden uzaklaştırılmıştır. Diğer yandan da devletin yönetim biçiminin monarşi mi cumhuriyet mi olacağını belirlemek için 8 Eylül 1946’da referanduma gidilmesi kararlaştırılmıştır.[31]

1946 Referandumu ve Dimitrov Anayasası

8 Eylül 1946’da gerçekleşen referandumda oy verenlerin yüzde 95,6’sı cumhuriyet, yüzde 4,4’ü monarşi yönünde oy kullanmıştır. Böylece yürürlükte olan “Tırnova Anayasası” yerine yeni bir anayasanın hazırlanması gerekmiştir.   Hastalığı nedeniyle sık sık Moskova’ya giden Dimitrov, 8 Eylül 1946 referandumundan önce Stalin ile görüşmüştür. Bu görüşmede Stalin Dimitrov’a yeni anayasada Yugoslavya’dan daha sağda bir halk cumhuriyetinin önerilmesini, çiftçilerle birlikte yeni bir komünist partinin kurulmasını önermiştir. Stalin bunun farklı bir yoldan sosyalizme geçiş olduğunu Dimitrov’a ifade etmiştir. Bu önerilerin altında Stalin’in Batılı müttefiklerinin Bulgaristan’da sosyalist bir yönetimin kurulmasına yönelik “hassasiyetlerini” gözeterek dolambaçlı yollar kullanmaya çalışması yatmaktadır. Stalin’in bu önerilerine katılan Dimitrov Moskova’dan dönerek seçim sürecini bizzat yönetmiştir.[32]

Referandumun ardından agresif ve atak bir siyaset izleyen BİP(K), 27 Ekim 1946’da gerçekleşen seçimlerde oyların yüzde 53,9’unu, 465 sandalyeden 278’ini kazanmıştır. 23 Kasım 1946’da Georgi Dimitrov’un Başbakan olduğu, 19 bakanlığın 10’unun komünistlerin elinde olduğu yeni hükümet kurulmuş ve yeni anayasa çalışmalarına hız verilmiştir. Büyük Ulusal Meclis komisyonlarında tartışılan yeni anayasa 4 Kasım 1947’de kabul edilmiş ve bu anayasa sonrasında “Dimitrov Anayasası” olarak adlandırılmıştır. Bu anayasayla Bulgaristan Halk Cumhuriyeti kurulmuştur. 1936 SSCB Anayasası’na göre hazırlanan bu anayasa planlı ekonomiyi öngörmekle birlikte, kamu yararına zarar vermemek üzere özel mülkiyete izin tanımaktaydı. Ayrıca konuşma, basın ve toplantı özgürlüğü gibi temel haklar, 9 Eylül 1944 Halk Devrimi’nin kazanımlarını tehlikeye atacak faaliyetleri yasaklayan bir madde çerçevesinde nitelendirilmiştir.[33]

BHÇB içerisindeki etkisini kaybetse de 1946 seçimlerinde milletvekili olan Nikola Petkov, BİP(K)’ye açıkça meydan okuyarak muhalefetin öncülüğünü yapmıştır. Petkov’un artan muhalefetine karşılık olarak 5 Haziran 1947’de Nikola Petkov ve BHÇB’lilerin milletvekillikleri iptal edilmiştir. Ağustos ayında gerçekleşen mahkemede Petkov’a idam cezası verilmiş ve ABD’nin karşı çıkmasına rağmen 23 Eylül 1947’de Petkov idam edilmiştir. 1947 yılının başından itibaren giderek daha sert bir politika izleyen Dimitrov ise Petkov’un idam edilmesine ilk başlarda karşı çıkmış olsa da SSCB’nin isteği ve ABD’nin idama itirazına karşılık zayıf gözükmemek için idamı onaylamıştır. Petkov’un idamıyla birlikte BHÇB içerisindeki sağcılar büyük oranda güç kaybetmiştir.[34]

1947 ilkbaharında Dimitrov’un hastalıkları da artmaya başlamıştır. Orta derecede diyabet, karaciğer sirozu başlangıcı ve ilerleyen kalp hastalığı nedeniyle Dimitrov sık sık Moskova’ya gitmiş ve 8 Ağustos- 16 Kasım 1947 tarihleri arasında uzun bir tedavi süreci geçirmiştir.[35]

Dimitrov Anayasası’nın kabul edilmesinden sonra ekonomide devlet ve kamu sektörünün güçlendirilmesi ve planlı ekonomiye geçilmesi için büyük ve orta sanayi 23 Aralık 1947’te devletleştirilmiştir. Bütün gençlik örgütleri de 21-22 Aralık 1947’de kuruluş kongresini yapan Komünist Gençlik Birliği adı altında birleştirilmiştir.[36]

1948 Kongreleri

1948’in başlarında Vatan Cephesi’nin tek örgüt olmasına yönelik hamleler başlamıştır. 3 Şubat 1948’de 1105 delegenin katılımıyla Vatan Cephesi’nin 2. Kongresi yapılmış ve bu kongrede Vatan Cephesi’nin anti-emperyalist, demokratik ve yurtsever bir siyasi örgüt olmasına oybirliği ile karar verilmiştir. Böylece Vatan Cephesi koalisyondan bir örgüte dönüşmüştür. Ayrıca bu kongrede program da değiştirilmiş, kapitalizmden sosyalizme geçiş programı kabul edilmiş ve Vatan Cephesi’nin başkanlığına Dimitrov getirilmiştir.[37]

Bu kongreden sonra BSDİP üyeleri BİP(K)’ye katılmaya başlamış ve parti Aralık 1948’de kapanmış, BHÇB ise sosyalizme geçiş programını desteklediği için kapatılmamış ve varlığını devam ettirmesine izin verilmiştir. Şubat 1949’da Zveno ve Mart 1949’da Radikal Parti kendilerini feshederek Vatan Cephesi’nin programını kabul etmişlerdir.[38]

BİP(K)’nin Bulgaristan Komünist Partisi adını aldığı Aralık 1948’deki 5. kongresinde Bulgaristan’da kurulan Halk Demokrasisi’nin, sosyalizme geçişte proletarya diktatörlüğünün özel bir biçimi olduğu belirtilmiştir. Bu kongrede BKP’nin genel sekreterliğine Dimitrov getirilmiştir.[39]

Kongrenin ardından iki yıllık halk ekonomisi planı kabul edilmiş, tarımın hızla kooperatifleştirilmesine geçilmiş, köylülerin Emek Tarım Kooperatifleri’ne (Trudovo-Kooperativno Zemedelsko Stopanstvo—TKZS)[40] katılmaları konusunda baskılar artmış ve topraklar devletleştirilmiştir. Bütün işletmeler ve bankalar devletleştirilmiş, büyük endüstriyel girişimlerin inşasına başlanarak hafif sanayi ve tarım ikinci plana atılmıştır. Endüstriyel gelişim için gerekli olan hammaddelerden yoksun olan Bulgaristan, bu maddelerin teminini Sovyetlerden ithal etmek zorunda kalmakla birlikte çok sayıda Sovyet uzmana da ev sahipliği yapmıştır. Eğitim sistemi ve kültür üretimi de halkın bütün kesimlerini kapsayacak şekilde genişletilerek sosyalist kültür devrimi yapılmaya çalışılmıştır. Dış politikada ise Sovyetler Birliği ile uyumlu bir hat izlenmiştir.[41]

Kongrenin ardından ülkenin yönetimi tamamen BKP’nin eline geçmiş ve Sovyetler örneğinde olduğu gibi Politbüro üyeleri tarafından Bulgaristan yönetilmeye başlanmıştır. Diğer yandan SSCB’nin ülke içindeki etkisi de giderek artmıştır. Örneğin Stalin Titoculara yakın olduğunu düşündüğü Traicho Kostov’un görevden alınmasını istemiş, 5. Kongre’de ise Kostov Politbüro’ya seçilse de Merkez Komite Sekreterliğine seçilmemiştir. Stalin’in ithamlarından sonra Dimitrov MK toplantılarında Kostov’u hedef almış ve eleştirilerde bulunmuş olsa da Kostov’u korumaya çalışmıştır. 31 Mart 1949’da Dimitrov Kostov’u bütün parti imtiyazlarından men ettiğini açıklamış, fakat Kostov’un devlet kademelerinde çalışabileceğini belirtmiştir. Dimitrov’un çabalarına rağmen Kostov, Dimitrov öldükten sonra 16 Aralık 1949’da idam edilmiştir.[42]

Öte yandan Almanya’nın yenilgisinin kesinleşmesinin sonrasına bırakılan Yugoslavya ile Bulgaristan’ın birleşmesi için görüşmeler sürdürülmüştür. 6-7 Haziran 1946’ta Tito, Dimitrov ve Stalin buluşmuşlar ve uluslararası düzen bir netliğe kavuşana kadar birlik anlaşmasının ertelenmesine karar vermişlerdir. 10 Şubat 1947’de Paris Barış Antlaşması imzalandıktan sonra birleşme için hazırlıklara hız verilmiştir. 2 Ağustos 1947’te Yugoslavya’ya giden Dimitrov Tito ile görüşmüş ve Bled Deklarasyonu imzalanmıştır. Bu deklarasyonla federasyonun aşamalı bir şekilde gerçekleştirilmesi kararı alınmış, Yugoslavya ve Bulgaristan arasında uzun zamandır tartışma konusu olan Pirin Makedonyası’nın Üsküp’e katılması için Yugoslavya’nın çalışmalar yapmasına izin verilmiştir. Fakat Stalin 18 Ağustos 1947’de Dimitrov’a mektup göndererek bu çalışmaların imzalanan barış anlaşmasının yürürlüğe girilmesinden sonrasına ertelenmesini istemiştir. Sonrasında Stalin, Şubat 1948’te Moskova’ya gelen Bulgaristan ve Yugoslavya heyetlerine karşı Bled Deklarasyonu’nu ve birleşme çabalarını eleştirmiştir. Nitekim Mart 1948’te YKP Merkez Komitesi toplantısındaki konuşmaların Moskova tarafından Troçkist ve anti-sovyetik olarak nitelendirilmesiyle ilişkiler bozulmuş ve BİP(K)’nin de Moskova’yı desteklemesiyle birleşme hayalleri suya düşmüştür.[43]

Stalin ile Tito arasında büyüyen tartışmalara karşı Nisan 1948’de Kominform dergisine “Bulgar Halkının Demokrasi ve Sosyalizm Mücadelesi” başlıklı makale yazan Dimitrov, Yugoslavya ile Bulgaristan arasındaki iş birliğinin devam edeceğini ama resmi olarak birleşmeyeceklerini belirtir. Dimitrov kendisini Tito’yu aşırılıklarından uzaklaştırıp Sovyetlere çekecek bir aracı olarak görmüştür. Bu nedenle Mayıs ve Haziran ayları boyunca Tito ile görüşmeye devam etmiştir. Fakat ilişkilerin düzelmemesi üzerine Dimitrov, Haziran ayı sonunda Yugoslavya’nın Kominform’dan ihraç edilmesini onaylamış ve 12-13 Temmuz 1948’deki Merkez Komite Plenumu’nda Yugoslavya’ya fazla güvendiklerini belirterek özeleştiride bulunmuştur.[44]

Ağustos 1948’de kalp hastalığı, karaciğer ve safra iltihabı, düzensiz kan dolaşımı, akut diyabet ve deri altı kanamalar nedeniyle Dimitrov’un rahatsızlığı artar ve Ağustos ile Kasım 1948 arasında Boroviça Senatoryumu’nda tedavi olur.  Tedavinin ardından Bulgaristan’a dönen Dimitrov, Şubat 1949’da bir hafta süren enfeksiyon krizi geçirdikten sonra tekrar tedavi için Moskova’ya götürülmüştür. Mayıs ayında kronik kalp ve karaciğer rahatsızlıklarına ek olarak mide kanseri de olduğu ortaya çıkan Dimitrov, 27 Haziran’da bir dizi iç kanama geçirmiş ve 2 Temmuz 1949’da Moskova’daki Boroviça Senatoryumu’nda hayatını kaybetmiştir.[45]

Dimitrov’un Moskova’da ölmesinden ve son dönemde Stalin’le Yugoslavya ve Bulgaristan meselelerinde tartışmalar yaşamasından dolayı Stalin tarafından öldürüldüğüne dair iddialar ortaya çıkmıştır. Fakat Dimitrov’un yaşadığı rahatsızlıkların giderek ağırlaşmasının yanı sıra Stankova’nın da vurguladığı üzere Stalin’le uzun süre uyumlu bir şekilde çalışması ve ayrıştıkları konularda bile Stalin’le yakın bir çizgide olması, Dimitrov’un Stalin tarafından öldürüldüğü iddialarının gerçekçi olmadığını göstermektedir.[46]

Diğer yandan Dimitrov’un ölümüyle BKP’nin ve ülkenin başına Valko Çervenkov geçmiş ve kuruluşu büyük oranda tamamlanan Bulgaristan Halk Cumhuriyeti 1990’da yıkılana kadar varlığını devam ettirmiştir.

Sonuç

Çocuk yaşından itibaren komünist mücadele içerisinde bulunmuş olan Georgi Dimitrov, Bulgaristan’da komünist partinin kitleselleşmesinde ve siyasal yaşamda önemli güç olmasında büyük pay sahibi olmuştur. Buna ek olarak 1923’teki başarısız ayaklanmadan sonra yurtdışına çıkmasıyla birlikte dünyadaki komünist hareketin gelişmesinde de önemli rol oynamakla birlikte SSCB’de üst düzeyde görevler almıştır.

Georgi Dimitrov’un Bulgaristan’ın İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’na girmesiyle birlikte Bulgaristan’daki komünist harekette belirleyici olduğu görülmektedir. Komünist olmayan ama Almanlarla iş birliğine karşı olan partilerle ittifak yapılarak Vatan Cephesi’nin kurulmasında ve bu ittifakın korunarak cephenin iktidarı almasında, ülke dışarısında olmasına rağmen, Dimitrov’un direktiflerinin etkileri vardır.

Vatan Cephesi’nin iktidarı almasından sonra bir yandan partiler arasındaki ittifakın korunmasında diğer yandan da komünistlerin iktidar alanındaki güçlerini arttırmalarında Dimitrov’un ılımlı ve “kapsayıcı” politikalarının yanı sıra “atak” politikalarının da payı bulunmaktadır. Fakat bu “atak” politikalarının Stalin’in uyarıları doğrultusunda belirli bir çerçeve içerisinde de kaldığını görmekteyiz. Bunda SSCB’nin barış anlaşması imzalanıp yürürlüğe girene kadar Almanlara karşı ittifak kurduğu İngiltere ve ABD’yi gözetme politikasının da önemi vardır. Fakat Petkov’un idamıyla başlayan süreçle birlikte Dimitrov’un ılımlı ve kapsayıcı politikaların yerini “atak” politikalar almış ve SSCB’nin de desteğiyle Bulgaristan’da sosyalist devletin kuruluşuna girişilmiştir.

Bu kuruluş sürecinde de Dimitrov SSCB’ye yakın bir politika izlemiş, kendi adıyla anılan anayasadan ekonomi ve partinin yönetim biçimine kadar Sovyet örneğinden etkilenmiştir. Bunlarla birlikte Dimitrov, bir süredir birleşme çalışmaları yürüttüğü ve faşizme karşı beraber mücadele yürüttüğü Tito’yu da Stalin’le yaşadığı tartışmadan dolayı yalnız bırakmaktan da kaçınmamıştır. Böylece Dimitrov’un yaşamının sonuna kadar Stalin ve dolayısıyla SSCB ile uyumlu politikalar izlemeye çalıştığı görülmektedir. Öte yandan Dimitrov, Tito ve Stalin arasındaki ilişkileri değerlendirmek bugün de komünist hareketin bir görevi olarak önümüzde duruyor.

Sonuç olarak Bulgaristan’da sosyalist devletin kuruluşunun Dimitrov’un öncülüğündeki komünistlerin izlediği ılımlı, kapsayıcı ve atak politikalar doğrultusunda rakiplerini adım adım ekarte etmeleriyle gerçekleştiğini ve bu süreçte Bulgaristan’ın ve dünyadaki sosyalist hareketin en önemli isimlerinden biri olan Georgi Dimitrov’un, SSCB ve Stalin’in önemli desteğiyle birlikte, önemli bir rol oynadığı görülmektedir.  

Kaynakça

Crampton, R. J. Bulgaria, Oxford: Oxford University Press, 2007.

Dimitrov, Georgi. Gençlik için Notlar, Çev. Adem Artam, İstanbul: Tarihsel Yayıncılık, 1992.

_______. Günlük 1: 9 Mart 1933-31 Ağustos 1939, Çev. Rüstem Aziz,     İstanbul: Tüstav Yayınları, 2004a.

_______. Günlük 2: 1 Eylül 1939-5 Mayıs 1945, Çev. Rüstem Aziz, İstanbul: Tüstav Yayınları, 2004b.

_______. Günlük 3: 6 Mayıs 1945-6 Şubat 1949, Çev. Rüstem Aziz, İstanbul: Tüstav Yayınları, 2005.

_______. Faşizmin Yargılanması (Leipzig 1933), Çev. Olcay Geridönmez, İstanbul: Evrensel Basım Yayın, 2000.

_______. Halk Cumhuriyetine Doğru, Çev. Sulhi Dönmez, Sahir Ertan, İstanbul: Habora Kitabevi, 1970.

Gökturna, Emin. “Bulgar faşizmi ve Dimitrov”. https://ozgurlukdunyasi.org/arsiv/279-sayi-157/814-bulgar-fasizmi-ve-dimitrov [24.12.2020].

Jelavich, Barbara, Balkan Tarihi, 20. Yüzyıl, 2. Cilt, Çev. Zehra Savan, Hatice Uğur, İstanbul: Küre Yayınları, 2009.

Gallagher, Tom, Outcast Europe: The Balkans, 1789–1989, from the Ottomans to Milošević, New York: Routledge, 2001.

Holmes, Leslie. “People’s Republic of Bulgaria”. Marxist Governments: A World Survey, ed. Bogdan Szajkowski, Londra: The Macmillan Press, 1981: 116-144.

Miller, Marshall Lee. Bulgaria During the Second World War, Stanford: Stanford University Press, 1975.

Staar, Richard Felix, Communist regimes in Eastern Europe, Stanford: Hoover Institution Press, 1982.

Stankova, Marietta, Georgi Dimitrov: A Biography, Londra: I.B. Tauris, 2010.

Sygkelos, Yannis, Nationalism from the Left: The Bulgarian Communist Party During the Second World War and the Early Post-War Years, Leiden: Brill, 2011.

“Doğu Avrupa’da Halk Demokrasileri”, Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, 3. Cilt, İstanbul: İletişim Yayınları, 1988: 948-975.

Dipnotlar:

[1] Georgi Dimitrov, Gençlik için Notlar, Çev. Adem Artam (İstanbul: Tarihsel Yayıncılık, 1992), 7.

Stankova, age, 10.

[2] Emin Gökturna, “Bulgar faşizmi ve Dimitrov”, https://ozgurlukdunyasi.org/arsiv/279-sayi-157/814-bulgar-fasizmi-ve-dimitrov [24.12.2020]; Stankova, age, 11.

[3] Gökturna, agm; Stankova, age, 11.

[4] Dimitrov, 1992, 9; Georgi Dimitrov, Günlük 1: 9 Mart 1933 – 31 Ağustos 1939, Çev. Rüstem Aziz (İstanbul: Tüstav Yayınları, 2004a), 13; Gökturna, agm; Leslie Holmes, “People’s Republic of Bulgaria”. Marxist Governments: A World Survey, ed. Bogdan Szajkowski (Londra: The Macmillan Press, 1981), 119; Richard Felix Staar, Communist regimes in Eastern Europe (Stanford: Hoover Institution Press, 1982), 38; Stankova, age, 14.

[5] Dimitrov, 2004a, 14; Stankova, age, 29, 37.

[6] Dimitrov, 2004a, 15.

[7] Dimitrov, 1992, 19-20; Dimitrov, 2004a, 16-18; Gökturna, agm; Marshall Lee Miller, Bulgaria During the Second World War, (Stanford: Stanford University Press, 1975), 4; R. J. Crampton, Bulgaria, (Oxford: Oxford University Press, 2007), 237; Stankova, age, 57-61; Yannis Sygkelos, Nationalism from the Left: The Bulgarian Communist Party During the Second World War and the Early Post-War Years, (Leiden: Brill, 2011), 28.

[8] Dimitrov, 2004a, 19; Georgi Dimitrov, Halk Cumhuriyetine Doğru, Çev. Sulhi Dönmez, Sahir Ertan (İstanbul: Habora Kitabevi, 1970), 140-141; Gökturna, agm.; Stankova, age, 77; Sygkelos, age, 31.

[9] Dimitrov. 1992, 27; Dimitrov, 2004a, 20-21, 103-120; Georgi Dimitrov, Faşizmin Yargılanması (Leipzig 1933), Çev. Olcay Geridönmez, (İstanbul: Evrensel Basım Yayın, 2000), 168-172; Stankova, age, 103.

[10] Dimitrov, 1992, 27; Dimitrov, 2004a, 23, 126, 164-175; Georgi Dimitrov, Günlük 2: 1 Eylül 1939-5 Mayıs 1945, Çev. Rüstem Aziz (İstanbul: Tüstav Yayınları, 2004b), 5-58;Gökturna, agm; Stankova, age, 135.

[11] Dimitrov, 2004a, 26; Stankova, age, 127; Sygkelos, age, 54.

[12] Barbara Jelavich, Balkan Tarihi, 20. Yüzyıl, 2. Cilt (İstanbul: Küre Yayınları, 2009), 247; Holmes, agm: 118; Miller, age, 45.

[13] 1927’de BKP, illegal BKP ve legal Bulgar İşçi Partisi olarak ikiye bölünmüştür. Bu iki parti 1938’de birleşir ve Bulgaristan İşçi Partisi (Komünist) adını ve BİP(K) kısaltmasını almıştır. Özellikle bkz. Holmes, agm, 119; Sygkelos, age, 31.

[14] Dimitrov, 2004a, 33-34; Dimitrov, 2004b, 59;Miller, age, 47.

[15] Dimitrov, 1970, 157; Miller, age, 196.

[16] Hristo Botev, 1876’daki ayaklanma öldürülen milli şair ve devrimcidir. Bkz. Sygkelos, age, 59.

[17] Dimitrov, 1970, 5-7; Dimitrov, 2004a, 37-38; Dimitrov, 2004b, 170, 181;Gökturna, agm; Miller, age, 160, 197.

“Doğu Avrupa’da Halk Demokrasileri”, Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, 3. Cilt, (İstanbul: İletişim Yayınları, 1988): 954.

[18] Crampton, age, 276; “Doğu Avrupa’da Halk Demokrasileri”, agm: 954.

[19] Crampton, age, 173; Dimitrov, 1970, 31-33; Dimitrov, 2004a, 38-39; Dimitrov, 2004b, 314-315, 348; Miller, age, 162-163.

[20] Crampton, age, s. 280; Dimitrov, 2004a, 41-42; Dimitrov, 2004b, 364-365; Gökturna, agm; Holmes, agm: 118; Miller, age, 166-167, 199-203, 216; Stankova, age, 174, 179; “Doğu Avrupa’da Halk Demokrasileri”, agm: 954.

[21] Crampton, age, 309; Dimitrov, 2004b, 382-383; Staar, age, 38; Stankova, age, 180; “Doğu Avrupa’da Halk Demokrasileri”, agm: 954.

[22] Crampton, age, 320-321; Dimitrov, 2004a, 44-46; Dimitrov, 2004b, 347, 355; Jelavich, age, 341-343; Stankova, age, 174, 187-188; Sygkelos, age, 151-154.

[23] Crampton, age, 313; Dimitrov, 2004a, 46; Jelavich, age, 310; Miller, age, 218; Stankova, age, 184, 187.

[24] Crampton, age, 311-312; Holmes, agm: 141; Jelavich, age, 310; Stankova, age, 185; Sygkelos, age, 98.

[25] Holmes, agm: 131; Jelavich, age, 310.

[26] Dimitrov, 1970, 74; Dimitrov, 2004a, 47; Dimitrov, 2004b, 437; Stankova, age, 186, 189.

[27] Dimitrov, 2004a, 47; Jelavich, age, 311; Stankova, age, 192; Sygkelos, age, 89.

[28] Georgi Dimitrov. Günlük 3: 6 Mayıs 1945-6 Şubat 1949, Çev. Rüstem Aziz, (İstanbul: Tüstav Yayınları, 2005), 31; Gökturna, agm; Holmes, agm: 121; Jelavich, age, 311; Stankova, age, 190.

[29] Crampton, age, 314; Dimitrov, 1992, 34; Dimitrov, 2005, 54; Holmes, agm: 131; Stankova, age, 193.

[30] Dimitrov, 2004a, 48; Dimitrov, 2005, 55; Gökturna, agm.; Stankova, age, 193; “Doğu Avrupa’da Halk Demokrasileri”, agm: 954.

[31] Dimitrov, 2004a, 49; Dimitrov, 2005, 84-85; Jelavich, age, 311; Stankova, age, 196.

[32] Dimitrov, 2004a, 49-50; Dimitrov, 2005, 87-90; Gökturna, agm; Jelavich, age, 312; Miller, age, 219; Stankova, age, 202-203; “Doğu Avrupa’da Halk Demokrasileri”, agm: 954-955.

[33] Crampton, age, 316, 325; Holmes, agm: 133; Jelavich, age, 312, 365; “Doğu Avrupa’da Halk Demokrasileri”, agm: 954-955.

[34] Crampton, age, 322-323; Dimitrov, 2004a, 51-55; Dimitrov, 2005, 133-134, 139; Holmes, agm: 121; Jelavich, age, 312; Miller, age, 218; Stankova, age, 207-208. Tom Gallagher, Outcast Europe: The Balkans, 1789–1989, from the Ottomans to Milošević (New York: Routledge, 2001), 168.

[35] Dimitrov, 2005, 119; Stankova, age, 207-208.

[36] Dimitrov, 2004a, 55; Dimitrov, 2005, 173.

[37] Dimitrov, 2004a, 55; Dimitrov, 2005, 177; Gökturna, agm; Sygkelos, age, 90; “Doğu Avrupa’da Halk Demokrasileri”, agm: 954-955.

[38] Dimitrov, 2004, 55; Gökturna, agm; Holmes, agm: 121.

[39] Dimitrov, 2005, 251-252; Gökturna, agm; “Doğu Avrupa’da Halk Demokrasileri”, agm: 954-955.

[40] TKZS ile ilgili iki Türkçe şarkı şuradan dinlenebilir.

https://www.youtube.com/watch?v=Gr6576zbx-8

https://www.youtube.com/watch?v=H4vCysa2ESM

[41] Crampton, age, 328, 331; Dimitrov, 1992, 36; Dimitrov, 2004, 56; Holmes, agm: 122-123.

Jelavich, age, 391; Staar, age, 49.n

[42] Crampton, age, 336-337; Dimitrov, 2004a, 59-60; Gallagher, age, 191; Holmes, agm: 123; Jelavich, age, 366; Stankova, age, 222-225.

[43] Crampton, age, 337-338; Dimitrov, 2004a, 51-57; Dimitrov, 2005, 79-80, 118, 178-188, 203-204; Gallagher, age, 181; Gökturna, agm; Jelavich, age, 341-343; Miller, age, 193; Stankova, age, 201, 209, 211; Sygkelos, age, 155-157.

[44] Stankova, age, 213-215; Sygkelos, age, 102-103.

[45] Dimitrov, 2004a, 51-57; Gökturna, agm; Stankova, age, 216, 227-228.

[46] Stankova, age, 224-225.

13 Haziran 2022 Pazartesi

Che ve Satranç

(El Yazmaları, 14 Haziran 2022)

İnsanlık tarihinde birçok eylem ve etkinlik tarihe yön vermiş, insanların yaşamını önemli derece etkilemiştir. Bunların en başında savaş[1] gelse de sanat ve spor vb. eylem ve etkinlikler de insanlık tarihini belirlemeye ve etkilemeye devam etti ve ediyor. Spor ve “etkilemek” denilince akla ilk başta milyarlarca insanın her gün oynadığı ve üzerinde saatlerce tartıştığı futbolun gelmesi oldukça doğal. Fakat her ne kadar “Futbol sadece futbol değildir” sözüyle futbolun “politikliği” de vurgulanmış olsa da; satranç politikayı ve insanların politikleştirerek tarihi etkilemede futbolu çoğu zaman geride bırakmıştır. Bunun en büyük ve gelişmiş örneği kuşkusuz Sovyetler Birliği’dir.[2] Gözden kaçan, tarihin tozlu sayfalarında kalan bir diğer örneği ise Che’dir.

“İkinci sevgilim”

14 Haziran 1928’de Arjantin’in Rosario kentinde doğan Ernesto Rafael Guevara de la Serna, daha çok bilinen adıyla Che “ikinci sevgilim” diyecek kadar tutkuludur satranca. 12 yaşındayken yerel satranç turnuvalarına katılan Che, 1939 yılında Buenos Aires’te düzenlenen Satranç Olimpiyatı’ndan itibaren büyük turnuvaları da büyük bir ilgiyle takip eder.[3] Bu konudaki ilginç bir anısı şöyledir:

Capablanca Anı Turnuvası için Küba’da bulunduğu sırada Şilili IM René Letelier’i biri görmek ister ve bu ‘biri’ Che’den başkası değildir. Che kendisine, “Beni tanımıyorsunuz ama ben sizi çok iyi tanıyorum” dediğinde Letelier bunun bir espri olduğunu düşünür. Beraber çay içtikleri sırada Che Letelier’i Mar der Plata’daki turnuvalarda izlediğinden bahseder. Hayat ne garip! Ve devam eder: Küçük bir çocukken oyunlarını tamamlayan ustalara tekniklerini açıklamaları ricasında bulunurdum. Ve bu isteğim için zaman ayıran sadece siz olmuştunuz. Size her zaman müteşekkirim!”[4] 

Capablanca Anı Turnuvası

Sonraki yıllarda devrimci yaşamı Che’nin satrançla daha çok ilgilenmesini kısmen azaltır. Fakat 1961 yılında Küba Ulusal Bankası’nın Başkanlığını bırakıp Sanayi Bakanı olduğunda satrançla ilgili önemli bir girişimde bulunur. 1952’de kesintiye uğrayan ve her sene düzenlenen Capablanca Anı Turnuvası’nı[5] yeniden başlatır. Günümüzde de devam eden ve en prestijli turnuvalardan biri olan Capablanca Anı Turnuvası’ndaki birkaç anekdot Che hakkında bizlere oldukça ilginç bilgiler sunuyor. Yazar Robert Landori’ye kulak verelim:

“Nisan 1962’de Havana Libre Otel’de kalıyordum (Küba Devrimi’nden önceki “Havana Hilton”). Bir cuma günü iş çıkışı otele döndüm ama ana girişteki korumalar beni içeri almadılar. Otelde kaldığımı açıklamaya çalıştım ama olmadı. Biraz hararetli tartışmamızın ortasında Che Guevara geldi. Beni tanıdı (daha önce Kanada Büyükelçiliği’nde tanışmıştık) ve beni içeri aldırdı.

Latin Amerika’nın en büyük yıllık satranç buluşması olan Capablanca Anı Turnuvası’nın tüm hızıyla devam ettiği Salon de Los Embajadores’e gittik.

Yürürken Che bana satrançla ilgilenip ilgilenmediğimi sordu. Fırsat buldukça her yerde oynadığımı söyledim. Bunun üzerine beni bir maça davet etti. Şaka yaptığını sandım ama yine de kabul ettim. Sonrasında Svetozar Gligoric’in (Yugoslavyalı Büyükusta ve İkinci Dünya Savaşı sırasında direnişçi gerilla) oyununu izlemeye geldiği için maçımızın daha sonraki bir tarihte olacağını söyledi.

Beni geçiştirdiğinden emindim. Sonra beni şaşırttı. “Yarın sabaha ne dersin?” diye sordu.

“Anlaştık” dedim. Cumartesi’ydi ve çalışmıyordum. “Nerede ve saat kaçta?”

“On birde yüzme havuzunun yanındaki teras barda”. Şaşırdım, otelin düzenine bu kadar aşina olduğunu bilmiyordum. “Bana kahve alacaksın,” diye emretti ve ben başka bir şey söyleyemeden salonun kapısından kayboldu.

Bütün gece endişelendim, gelip gelemeyeceğini anlamaya çalıştım, geleceğini umdum.

Geldi ve beni bir saatten az bir sürede on altı hamlede yendi.

Yıllık bir Latin Amerika satranç turnuvası yaratma fikri (oyuna çok aşık ve ciddi bir oyuncuydu) Che Guevara’nındı, bu tür ilk etkinliğin maliyetini üstlenebilecekti, çünkü o zamanlar o tarihte, Che Guevara’nın Küba Ulusal Bankasının Başkanıydı.[6]

20 Nisan – 20 Mayıs tarihleri arasında düzenlenen 1962’deki turnuvadan sonra Havana, her yılın Haziran ayında Capablanca Anı Turnuvasına ev sahipliği yapmaya devam etti. [7] 

Che aynı zamanda büyükustalarla oynayacak kadar ciddi bir oyuncuydu. Arjantinli büyükusta Miguel Najdorf ile berabere kalan Che, Sovyet büyükusta Korchnoi ile maç yapmıştı:

“1963 Havana’daki turnuva sırasında Korchnoi’nin[8] bir simültane oyunu[9] vardı ve bir yetkili Guevara’nın turnuvada oynadığını ve beraberliği takdir edeceğini söyledi. Korchnoi başını salladı.

Daha sonra otele döndüğünde Tal[10], ‘Nasıl geçti?’ diye sordu. “%100” dedi Korchnoi, “36-0”.

“Guevara’yı bile mi? Onun berabere kalmasına izin vermen gerekiyordu!”

“Evet biliyorum – Ama Katalan’a[11] karşı çok kötü oynadığı ortaya çıktı…”.[12]

Che’nin bir diğer anısı yine turnuva için Küba’da bulunan Çekoslovak-Alman büyükusta Luděk Pachman’ladır. Pachman’ın bu anıyı Checkmate in Prague: The Memoirs of a Grandmaster isimli kitabında şöyle anlatır:

“Pachman  Che ile birkaç yıldırım maçı[13] oynar. Bir hamlesini yapmadan önce Che aniden şu sözleri sarf eder: “Yoldaş Pachman, bir Bakan olmaktan gerçekten de hiç hoşlanmıyorum. Sizin gibi satranç oynamak ya da Venezuela’da devrim yapmak isterdim.” Pachman kendisine cevap verir: “Komandante, devrim yapmak mutlaka ilginç olmalı. Ama satranç daha güvenli.”” 

Son olarak bu turnuvayla ilgili ilginç bir bilgi daha verelim. 1965 yılındaki turnuvaya ABD’li büyükusta Bobby Fischer da davet edilir. Fakat ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından Küba’ya seyahat etmesinin yasaklanması nedeniyle Fischer Küba’ya gidemez, ama bu Fischer’i durduramaz. Fischer, New York’taki Marshall Satranç Kulübünden teleks aracılığıyla turnuvada oynar.

Satranç Marx, Lenin ve Che gibi devrimci önderlerin büyük bir tutkusu olmakla kalmamış, hapishanelerden sokaklara kadar dünyadaki bütün devrimcilerin en önemli eylem ve etkinliklerinden biri olmuştur. Bununla birlikte reel sosyalizm deneyimlerinde de görüldüğü üzere satranç, işçilerin ve köylülerin entelektüel düzeylerini arttırmada ve Che’nin de sıklıkla vurguladığı yeni insanı yaratmada başarı sağlamıştır. Mücadelesi ve her anını tutkuyla yaşadığı hayatı bizlere ışık tutmaya devam eden Che’yi, satrança olan aşkıyla doğum gününde sevgiyle anıyorum.

Dipnotlar:

[1] New York Times’e göre 3400 yıllık insanlık tarihinin yüzde 8’inde yani sadece 268 yıl savaş olmamış. https://www.nytimes.com/2003/07/06/books/chapters/what-every-person-should-know-about-war.html#:~:text=Of%20the%20past%203%2C400%20years,wars%20in%20the%20twentieth%20century.

[2] Daha detaylı bilgi için bkz: https://www.evrensel.net/haber/441445/sscbde-satrancin-tarihi-iscilere-satranc-goturun

https://www.youtube.com/watch?v=Azl-gEdMoUc&t=7s

[3] https://www.atlasobscura.com/articles/che-guevara-death-chess-cuba

[4] https://www.facebook.com/analizsatranc/photos/satran%C3%A7-politika-che-zek%C3%A2-strateji-gibi-kavramlar%C4%B1n-toplumun-genelinin-ilgisini-/2302954203098325/

[5] https://en.wikipedia.org/wiki/Capablanca_Memorial

[6] Landori tarih konusunda yanılıyor. Che 1961 yılında bankadaki görevini bırakarak Sanayi Bakanı olmuştu.

[7] http://robertlandori.com/che-and-chess/

[8] Sovyet satranç büyükustası.

[9] Bir oyuncunun birden fazla oyuncuyla aynı anda birden fazla oyun oynadığı gösteri maçı.

[10] Sovyet satranç büyükustası, 1960-1961 yıllarında Satranç Dünya Şampiyonu.

[11] Satrançta 20. yüzyıl başlarında Katalonya’da ortaya çıkan bir oyun açılışı.

[12]https://www.reddit.com/r/chess/comments/mgnwkz/image_of_the_day_smyslov_and_taimanov_testing_che/

[13] Her bir oyuncuya oyunun tümü için 15 dakikadan az, 5 dakika ve üzerinde zaman verildiği maç.

31 Mayıs 2022 Salı

Savaş, Kriz, Hesaplar ve de İsyanlar

(El Yazmaları, 1 Haziran 2022 (Toplumsal Özgürlük, Haziran 2022 sayısı))

R usya’nın Ukrayna’yı işgali, üçüncü ayını devirirken önümüzdeki dönemde dünya düzeninin alacağı şekle yön vermeyi de sürdürüyor. Perde arkasında “halledilmeye” çalışılan meseleler, savaşın etkisiyle artık yüksek sesle dillendiriliyor. Askeri alanda nükleer silahların nasıl ve ne ölçüde devreye sokulacağı tartışılıyor, siyasal alanda çok kutupluluğun yanında bölgesel güçlerin de “oyunda” olduğu belirtiliyor, ekonomik alanda özel mülkiyetin dokunulmazlığı ve devletin serbest piyasaya müdahale etmemesi gibi kapitalizmin temel düsturları umursanmıyor. Bunlara ek olarak stagflasyon ve kapitalizm krizinin daha derinleşiyor olması önümüzdeki dönemde bir dünya düzeninin kurulmasının hiç de kolay olmadığına açıkça işaret ediyor.

Dış Yaptırımlar

Rejimi devirme ve Neonazi unsurları temizleme hedefiyle Ukrayna’ya giren Rusya, hedeflerini revize etmiş durumda. Başta Kiev olmak üzere çeşitli bölgelerden çekilen Rusya, Ukrayna’nın doğu ve güneydoğusunda yoğunlaşıp sağlam adımlarla ilerlemeye çalışıyor. Ukrayna’nın Karadeniz ile olan bağlantısını kesen Rusya, Transdinyester ve Harkov’a ulaşarak kontrol alanını genişletmeyi hedefliyor. Moskova’dan yapılan açıklamalar da Rusya için savaşın artık geçici bir süreç değil, olağan bir hâl olduğunu/olacağını gösteriyor. Rusya, etkili ama sınırlı askeri gücünü “olağan hal” boyunca kullanabilmesi için dikkatli olması gerektiğinin farkında. Bu nedenle Kiev vb. maliyeti yüksek hedefler yerine yakın, “ucuz” ve çeşitli bileşenleri kullanabileceği hedefleri önceliyor.

Askeri açıdan hatalarını ve eksikliklerini -Sovyet mirasının da etkisiyle- önemli oranda giderebilecek kapasiteye sahip olan Rusya, siyasi açıdan da -yine Sovyet mirasıyla- benzer esnekliğe ve beceriye sahip. Ukrayna ile masaya oturulması, Kiev’e SİHA satan Türkiye’ye Rus turistlerin gidişinin engellenmemesi, AB üyesi Macaristan ile derinleşen ilişkiler Rusya’nın siyaseten tecrit olmamayı başardığını gösteriyor.

Ekonomi meselesi ise Rusya’nın savaşında belirleyici etken olarak öne çıkıyor. Nitekim “Batı” da ekonomik saldırılara ağırlık veriyor.

Savaşın ilk 2 ayında Rusya’ya 7 binden fazla yaptırım uygulanması[1] ve Rus oligarkların çeşitli mallarına ve off-shore hesaplarındaki yaklaşık 300 milyar dolara yakın servetlerine göz konulması[2] ile başlayan hamleler Rusya’nın 640 milyar dolarlık rezervlerin yaklaşık 300 milyar dolarlık kısmının dondurulmasıyla[3] zirveye ulaştı.

Rusya’nın ve Rus sermayesinin “özel mülkiyetine dokunulması” ve el konulması, Batı sermayesinin Rusya’yı ekonomik olarak çökertmenin yanı sıra yarı-sömürge haline getirmeyi hedeflediğini gösteriyor. Ayrıca Batı, ilksel birikimi andıran bu tip el koymalar ile Rus oligarkların boşalttığı alanları kendi sermayedarlarıyla kapatarak kendi birikim krizini de aşmaya çabalıyor. Nitekim Rus oligark Abramoviç’in Chelsea takımını ABD’li konsorsiyoma[4] “satışı” bunun basit bir örneği.

Rusya, bu hamlelere kendi ekonomisini güçlendirmeye yönelerek karşılık veriyor. Moskova’nın petrol ve doğalgaz ithalatçılarının ödemelerini ruble ile yapmalarına dair karar alması ve eurobond ödemelerini ilk defa ruble ile yapması[5], dünyadaki dolar hegemonyasına karşı ufak bir tepki olmakla yaptırımları atlatmanın da bir yolu. Ayrıca Rusya, Hindistan, Çin ve İran’la ulusal paralarla ticaret yapılması konusundaki görüşmelerini hızlandırıyor. Ülkeler arasındaki ticarette dolar yerine ulusal paraların kullanılması, kapitalizmin dünya çapındaki bütünlüğünde gediklerin açılması anlamına gelmekte. Ekonomik alandaki bu gedik, küresel güçler arasındaki hegemonya savaşımında da bir gediğe sebep oluyor. Böylece küresel güçler arasında, var olan düzenin belirli bir düzlemde devam etmesine dair bir uzlaşma ihtimali oldukça azalıyor.

İç Hamleler

Dış tedbirlerle birlikte Rusya, içeriye yönelik hamlelerini de arttırıyor. Rusya’yı terk eden şirketlerin mal varlıklarının kamulaştırılmayacağının belirtilerek şirketlere kayyımların atanması[6],  neoliberalizm yanlısı olan ve Batı’nın yaptırımlarına maruz kalmayan Merkez Bankası Başkanı Nabiullina’nın Putin’in aday göstermesiyle tekrar başkanlığa seçilmesi[7] ise Moskova’nın “sosyalizm” ya da devlet kapitalizmini değil, serbest piyasa ekonomisini sürdürme isteğine işaret ediyor.

Bu istekte payı olan oligarklar arasında da savaşım sürüyor. Société Générale’in Rosbank’ını Nornikel’in patronu Potanin’in alması[8], Alişer Usmanov’un patronu olduğu USM Holding bünyesindeki Akkermann Cement’in Kaluga Çimento Fabrikası’nı yaklaşık 9 milyar rubleye (yaklaşık 110 milyon dolar) satın alması[9], 29 yıldır Lukoil’in başında olan Vagit Alekperov’un istifası[10] oligark bloğunun yeniden yapılandırıldığını da gösteriyor. Krizi fırsat gören kimi oligarklar aynı gemideki “yoldaşlarını” gemiden atarak alanlarını genişletmeye ve kapitalizmin krizinden daha az etkilenmeye çabalıyorlar.

Bunlarla birlikte kimi mülkiyetlerin devlete devredilmesi de gerçekleşiyor. Renault’nun AvtoVAZ’daki hisselerinin tamamının devlet mülkiyetindeki NAMİ’ye devredilmesi[11], Vladivostok Limanı’nın kamulaştırılması[12], devlet korporasyonu Rosteh’in kimi şirketlerde kontrolünü arttırması “sosyalizmden” çok Rus ekonomisinin kapitalist niteliğini koruyarak güçlendirmeyi hedeflemekte. Kapitalist sistemle bütünleşmiş ve ondan kopmayı düşünmeyen Rus oligarşisi ve Putin yönetiminin bu hamleleri, Rus ekonomisini “dış” baskılardan bir süre koruyabilir. Fakat kapitalizmin yapısal krizi, savaşın bedelinin Rus emekçilerine ödetilmek istenmesi ve halkın son yıllarda yükselen mücadelesiyle birlikte çeşitli biçimlerde ortaya koyduğu SSCB nostaljisi/özlemi oligarkların ve Putin’in hamlelerinin değişmesine ya da bozulmasına yol açabilir.

Çin’in Hesapları

Rusya’nın savaşını fırsat olarak gören güçlerden biri “müttefiki” Çin. Batı’nın hegemonyasına karşı çoğu noktada Moskova ile beraber hareket eden Pekin, Ukrayna’da çıkarlarına odaklanmakta. Rusya’ya yönelik SWIFT yaptırımlarını beklemeden Rus bankalarının CIPS’e (China International Payments System) bağlanmasını sağlayan Çin, Rusya’nın altın ve döviz rezervlerinin bir kısmının yuana çevrilmesini sağladı.[13] Böylece Çin, ABD merkezli finans sermayesine karşı ciddi bir alternatif olduğunu ortaya koyarak ve doların egemenliğine karşı yuanı güçlendirerek dünya liderliğine bir adım daha yaklaşıyor.

Finansal alanın yanı sıra sanayideki fırsatları da değerlendiriyor Pekin. Çin şirketleri Cnooc, CNPC ve Sinopec, Rusya pazarından çıkan Shell’in yüzde 27,5 hissesine sahip olduğu Sahalin 2 petrol ve doğalgaz projesine talip olduğunu açıkladılar.[14] Ayrıca Çin, Rusya’nın Japonya ve Güney Kore’ye petrol verdiği Doğu Sibirya-Pasifik Boru Hattı’ndaki petrolün tamamını almayı planlıyor.[15] Yine China Merchants Group, Rus devletine ait nakliye şirketi Sovkomflot’un gemilerini satın almaya çalışıyor.[16] Böylece Çin enerji ihtiyacını görece ucuz Rus petrolüyle karşılayarak hem enerji fiyatlarındaki yükselişten etkilenmemeye çalışıyor hem de metaların maliyetini düşük tutarak piyasadaki egemen konumunu güçlendirerek sürdürmeyi hedefliyor.

Bunlara ek olarak Rusya’nın Çin’den ithalatı yüzde 11, Çin’e ihracatı ise yüzde 38 arttı. Çin, finansın yanı sıra sanayi, enerji ve ticarette Batı’nın çekildiği yerleri doldurarak Rusya pazarındaki etkisini genişletiyor. Bu genişleme Çin sermayesinin Batı pazarına bağımlılığını azaltması ve yüzde 3 seviyelerine[17] düşen büyüme beklentisini arttırması bakımından oldukça önemli. Çin, Rusya’nın zayıflatılmasından da faydalanmak istiyor.

Rus pazarına yönelik bu hamlelerle birlikte Çin, savaşın verdiği dersleri de hızlıca öğreniyor. Çin bankacılık düzenleme kurulu bankalarının yurtdışındaki aktiflerinin korunmasını gündeme alıyor[18], Batılı şirketlerin Çin’i terk etme ihtimaline karşılık tedarik zincirindeki yerini sağlamlaştırmaya çalışıyor.[19]

Çin’de yatırımları olan Rus demir çelik devi Severstal’e yönelik yaptırımların[20] gösterdiği üzere hedefte kendisinin de olduğunun bilincinde olan Pekin, çıkarlarını esas alarak süreçten olabildiğince güçlü çıkmayı hedefliyor. Yaşanılan süreçten ABD, AB ve Rusya’nın kısmen de olsa zayıflayarak çıkması durumunda Çin, biriktirdiği güçle dünyanın zirvesine oturabilir.

Batı’nın Krizi

SSCB’nin dağılmasından sonra Rusya’yı adım adım kuşatarak sindirmeyi amaçlayan Batı, Ukrayna üzerinden bu süreci hızlandırmaya çalışıyor. Süreci hızlandırmanın önemli nedenlerinden biri de Rusya’nın iyice köşeye sıkıştırılmış olması. SSCB’nin son yıllarında Gorbaçov’a verilen sözlerin tutulmayarak Rusya’nın adım adım kuşatılmasında Ukrayna nirengi noktası. Ukrayna’da elde edilecek kesin zafer Rusya’yı küresel güç statüsünden düşürerek Batı’nın pazar ve ucuz hammadde ile işgücü kaynağı haline getirecek. ABD-İngiltere’ye nazaran Rusya ile daha yakın ilişkiler geliştiren Almanya’nın Ukrayna meselesindeki taraf alışında da bu kaynağa ulaşma isteği oldukça etken. Sermayedarların ağızlarını sulandıran bu kaynağı bir an önce elde etmek için dört bir yandan Ukrayna’ya silah yağdırılıyor.[21] Askeri saldırılara desteğin yanı sıra Rusya’ya yönelik yeni ekonomik yaptırımların[22] yolda olması Batı’nın bütün gücünü kullanmayı amaçladığını gösteriyor. Rusya’nın bu güce karşı yıpranmadan ayakta kalması oldukça zor.

Öte yandan Batı’nın süreci hızlandırmasının altında yatan bir diğer neden ise kapitalizmin krizi. 2010-2019 yılları arasında ortalama yüzde 3 büyüyen dünya ekonomisinin 2022 ve 2023 yıllarında resesyon olarak kabul edilen yüzde 2,5-3 seviyesinde büyüyeceği öngörülüyor.[23] Ek olarak gıda ve enerji fiyatlarında var olan artış eğiliminin Ukrayna savaşıyla birlikte hızlanmasıyla dünya çapında enflasyon artıyor.[24] Durgunluk ve enflasyonun birleşmesiyle birlikte 1970’lerden sonra ilk kez stagflasyon riski oluşmuş durumda.

Kapitalizmin derinleşen ve giderek derinleşeceği gözüken yapısal krizi, Batılı kapitalist güçleri Rusya ve Çin’e yönlendiriyor. Fakat bu yönelmenin krizi çözmek bir yana daha da derinleştirmesi, Batı içerisinde ve müttefikleri arasındaki çatlakları derinleştiriyor. Ukrayna’nın yeniden inşasının AB’nin ortak borçlanmasıyla finanse edilmesini Almanya’nın reddetmesi[25], Rusya’dan petrol ve gaz alımına ambargo getirilirse Alman ekonomisinin felç olacağının[26] belirtilmesi ve son olarak Başbakan Boris Johnson’un alternatif bir Avrupa Birliği’nden bahsetmesi[27]  Alman sermayesi ile ABD-İngiltere sermayesi arasındaki çatlakların derinliğine işaret ediyor. Kapitalizmin krizinin derinleştiği bir süreçte Batılı sermaye güçleri, ayakta kalabilmek için sadece Ukrayna, Rusya vb. “dışarıdaki” alanlara değil birbirlerinin egemen oldukları alanlara da müdahale etmek zorundalar. Dolayısıyla Ukrayna ile başlayan süreç Alman sermayesi ile ABD-İngiltere sermayesi arasındaki çekişmeyi suyun üzerine çıkararak daha derinleşebileceğinin işaretlerini sunuyor.

Büyük güçler arasındaki çatlaklar, bölgesel ve yerel güçlerin aradan fırlamasına neden oluyor. Macaristan AB’nin Rusya’ya uygulamak istediği petrol ambargosunu bloke ediyor[28], Türk şirketi FLO Reebok’un Rusya’daki mağaza zincirini satın alıyor[29], Hindistan Rusya’dan petrol almayı sürdürüyor[30], Suudi Arabistan petrol arzını artırmayı kabul etmiyor[31], Meksika devlet başkanı, Amerika Ülkeleri zirvesine Küba, Venezuela ve Nikaragua da davet edilmezse katılmayacağını söylüyor[32], Hırvatistan İsveç ve Finlandiya’nın NATO’ya girmelerini Bosna-Hersek problemi çözülene kadar engelleyeceğini belirtiyor[33], Polonya Norveç’in petrol ve doğalgazdan elde ettiği devasa kârları derhal paylaşmasını istiyor.[34]

Küresel güçler arasındaki savaşımın açtığı çatlaklardan kafalarını uzatma şansı bulan bölgesel güçler, süreçten faydalanarak omuzlarını da sokmaya çabalıyorlar. Bölgesel güçler çabalarıyla bir taraftan bölgelerinde birinci vassal konumuna geçmeyi ya da bu konumlarını güçlendirmeyi diğer taraftan kendi sermaye güçlerinin pazar ve hammadde ihtiyaçlarını karşılayarak serpilmelerini amaçlıyorlar. Bu durum aynı zamanda bölgesel güçlerin, küresel güçlerin dayatmalarına karşı (bir noktaya kadar) kendi isteklerini ve çıkarlarını dayatmalarını da sağlıyor. Fakat bölgesel güçler arasındaki “paylaşım” savaşı, küresel güçlerin bu savaştan faydalanarak bölgesel güçlerin dayatmalarını “aşma” fırsatını tanıyor. Böylece küresel ve bölgesel güçler arasındaki hegemonya krizi derinleşerek devam ediyor. Hegemonya krizinin derinleşmesinin, kapitalizmin krizinin derinleşmesiyle iç içe olması kapitalist üretim biçiminin güçlü bir şekilde sürdürdüğü dünya çapındaki etkinliğinin sarsılmasına neden oluyor.

Halkın İsyanı

Kapitalizmin krizinin derinleşmesi, sadece bölgesel ve küresel güçler arasındaki savaşıma değil dünyanın dört bir yanında uç veren isyanlara da neden oluyor. Son zamanlarda Sri Lanka ve İran’da artan gıda ve enerji fiyatlarına karşı halkın sokağa dökülmesiyle somutlaşan bu durum bir başlangıç niteliği taşıyor. Yoksul ülkelerin merkez kapitalist ülkelere olan borçlarının[35] ödenilemeyecek duruma gelmesi ve bu borcun halkın gıda, ısınma gibi temel ihtiyaçlarını sübvanse etmesini engellemesi gibi nedenler iktidarların halkın ihtiyaçlarını karşılama kapasitelerinin olmadığını ortaya koyuyor.

İktidarların kapasite “eksikliğinden” daha önemli bir neden ise sermayenin çıkarlarını esas almayı sürdürmeleri. Neoliberal düzenin hakimiyetiyle birlikte siyasi iktidarlar, kendi iktidarlarını ayakta tutmaktan çok (birtakım kırıntılar karşılığında) sermayenin çıkarlarının pürüzsüz bir şekilde gerçekleşmesi için pazarın ve piyasanın güvenliğini sağlamakla “görevlendirildiler”. Dolayısıyla kapitalizmin krizinden çıkmak ya da en azından ayakta kalabilmek için sömürü ve talanı fazlalaştırmak zorunda olan sermaye, iktidarlardan gerekirse halkın canına kıyarak bu güvenliği sağlamasını bekliyor. İktidarların da beklentiyi karşılıksız bırakmaması ise Sri Lanka’da[36] gördüğümüz üzere halktan sert tepki görüyor ve temel ihtiyaçların karşılanmaması halinde halkın öfkesinin büyüyerek devam etmesi oldukça büyük bir ihtimal.

Dünya halklarının, işçilerinin, emekçilerinin ve kadınlarının isyanlarının özellikle son 10 yılda artarak devam etmesi bir kısır döngü olma niteliğinden öte başka bir yolun taşlarının döşenmesi niteliğini taşıyor. Rusya’ya yönelik yaptırımlar, kapitalizmin krizinin derinleşmesi ve hegemonya krizinin büyümesi nedeniyle uluslararası ekonomik ve siyasal düzenin anarşik bir yapıya doğru ilerlemesiyle birlikte bu isyanlar, muhtemel başka halk isyanlarının kendi yollarını açmalarını ve hegemonya alanlarını kurma fırsatını taşıyor. İsyanlar sonucunda oluşacak halk iktidarları, özerk ekonomi politikaları izleyip özgün siyasi yapılar kurarak yeni bir dünyanın inşasını hızlandırabilirler. Halk iktidarlarının oluşmasında ise devrimci öznenin öncülüğü büyük önem taşıyor. İşçilerin, emekçilerin, yoksulların mücadelesinden kadınların, ekolojistlerin, LGBTİ+’ların direnişine kadar çeşitli biçimlerde boy veren halk hareketlerine öncülük ederek kurucu bir iradeyi ortaya koyacak devrimci özne, halk iktidarı ihtimalini gerçek kılabilir. Ve bu ihtimal içinden geçtiğimiz kaotik ortamda oldukça gerçekçi bir ihtimal olma niteliğini taşıyor. Devrimci öznenin öncüleşip somutlaşamadığı takdirde ise ekolojik krizin canlı yaşamı yok etmesinden faşizmin yerleşik hale gelmesine kadar çeşitli felaket ihtimallerinin kapımızı kırması işten bile değil.

Dipnotlar:

[1] İran’a 3 bin, Suriye ve Kuzey Kore’ye 2 binden fazla yaptırım uygulandığı göz önüne alındığında Rusya’ya yapılan yaptırımların “niceliği” daha iyi anlaşılıyor. Bkz. https://www.castellum.ai/

[2] https://www.bloomberght.com/credit-suisse-rus-offshore-varliklarina-yaptirim-tehdidi-finansal-piyasalara-zarar-verebilir-2299988

[3] https://finans.gazetevatan.com/haber-detay/gundem/0/121545/

[4] https://www.sporx.com/chelsea-nin-satisi-4-25-milyar-sterline-gerceklesti-SXHBQ972784SXQ

[5] https://www.bloomberght.com/rusya-eurobond-kupon-odemesi-muhabir-bankaya-yapildi-2301832

[6] https://www.ekopolitika.com/2022/03/10/putinden-kayyum-karari-rusyadaki-faaliyetlerini-askiya-alan-sirketlere-devlet-yonetim-atayacak/

https://yenidunya.org/basindan/19592/hayata-karsi-direnen-dogmatizm

[7] https://www.cumhuriyet.com.tr/ekonomi/rus-parlamentosu-nabiullinanin-rusya-merkez-bankasi-baskanliginin-uzatilmasini-destekledi-1928353

[8] https://www.kunyehaber.com/societe-generale-rosebanki-oligark-potanine-satarak-rusya-ile-baglarini-kopardi/

[9] https://www.cemnet.com/News/story/172536/akkermann-cement-acquires-unfinished-kaluga-cement-plant.html

[10] https://www.gazeteduvar.com.tr/rus-petrol-devi-lukoilin-29-yillik-baskani-istifa-etti-haber-1561648

[11] https://www.ntv.com.tr/otomobil/renault-avtovazdaki-payini-1-ruble-karsiliginda-devredecek,TPj8aSLR906biJfljQOE9A

[12] https://medyagunlugu.com/haber/buyuk-burjuvazi-catisma-dinamikleri-ve-sistem-51632

[13] https://tr.euronews.com/2022/03/13/rusya-yapt-r-mlar-nedeniyle-alt-n-ve-doviz-rezervlerimizin-yar-s-donduruldu-guvencemiz-cin

[14] https://www.bloomberg.com/news/articles/2022-04-21/china-state-energy-giants-in-talks-for-shell-s-russian-gas-stake

[15] https://www.cnbc.com/2022/05/20/china-quietly-increases-purchases-of-low-priced-russian-oil.html

[16] https://interfax.com/newsroom/top-stories/79108/

[17] https://www.bloomberght.com/cin-buyume-tahminlerinde-asagi-revizyonlar-devam-ediyor-2306940

[18] https://www.ft.com/content/45d5fcac-3e6d-420a-ac78-4b439e24b5de

[19] https://medyagunlugu.com/haber/iki-pencere-cin-ve-rusya-51440

[20]https://tr.steelorbis.com/celik-haberleri/guncel-haberler/severstal-yaptirimlar-nedeniyle-abye-celik-ihracatini-durdurdu-1235386.htm

https://www.russia-briefing.com/news/severstal-export-chinese-steel-eu-avoid-utmost-anti-dumping-tariffs.html/

[21] https://www.dw.com/tr/almanya-ukraynaya-192-milyon-euroluk-silah-g%C3%B6nderdi/a-61671536

https://www.aa.com.tr/tr/dunya/abd-20-ulke-ukrayna-ya-yeni-silah-yardiminda-bulunacagini-duyurdu/2595777

[22] https://www.cumhuriyet.com.tr/ekonomi/yaptirim-teklifi-sekilleniyor-petrol-fiyatlari-yeniden-yukselise-gecebilir-1941118

[23] https://www.worldbank.org/tr/news/press-release/2022/01/11/global-recovery-economics-debt-commodity-inequality

[24] Gıda ve enerji fiyatlarının artmasında kapitalizmin dünyayı talan ederek ekolojik krize yol açmasının başlıca nedenlerden biri olduğunu vurgulamak gerekiyor.

[25] https://tr.sputniknews.com/20220520/almanya-ukraynanin-yeniden-insasi-icin-abnin-ortak-borclanmasi-onerisini-reddetti-1056540771.html

[26] https://www.urdupoint.com/en/business/banning-russian-gas-would-be-detrimental-to-g-1501644.html

[27] https://mind.ua/en/news/20242107-boris-johnson-suggests-to-create-an-alternative-european-union-against-russia

[28] https://criturk.com/macaristan-abnin-rusyaya-uyguladigi-petrol-ambargosunu-desteklemiyoruz/

[29] https://www.reuters.com/markets/deals/turkeys-flo-talks-take-over-reeboks-stores-russia-chairman-2022-05-16/

[30] https://www.aa.com.tr/tr/ekonomi/hindistan-rusya-dan-3-5-milyon-varil-ham-petrol-almaya-hazirlaniyor/2536899

[31] https://haber.sol.org.tr/haber/rusyaya-ambargo-tum-dunyayi-vurdu-petrol-krizi-buyuyor-336412

[32] https://www.trthaber.com/haber/dunya/meksika-devlet-baskani-lopez-obradordan-abdye-davet-tepkisi-679607.html

[33] https://www.aa.com.tr/tr/dunya/finlandiya-ve-isvecin-nato-uyeligi-sureci-hirvatistanda-tartisma-yaratti/2589371

[34] https://tr.sputniknews.com/20220523/polonyanin-norvec-ukrayna-krizinden-gelen-petrol-krini-paylassin-talebi-osloyu-karistirdi-1056599486.html

[35] https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/ergin-yildizoglu/kuresel-guneyde-mukemmel-firtina-1936300

[36] https://www.birgun.net/haber/sri-lanka-da-halk-siyasilerin-evlerini-ve-luks-araclarini-yakti-387476

CHP Varlığının Gereklerini Yerine Getiriyor

(Toplumsal Özgürlük, Haziran 2022 sayısı)

AKP-MHP iktidarı, faşizmi inşa çabalarını amok koşucusunu kıskandıracak şekilde sürdürürken CHP de üstündeki pası atma zahmetinde bulunuyor. Uzun zamandır hasreti çekilen bu zahmet, kimi kesimlerde “umut” yaratsa da CHP’nin varlığını sürdürmesi açısından zaruri bir çaba. 

Sistemin korunması 

Devleti kuran parti olmanın yanı sıra düzeni devam ettiren parti olma niteliğini gururla taşıyan CHP, içinden geçtiğimiz devlet krizinde de “ben buradayım” diyor. İşlevi krizleri çözmek yerine geçici bir süre steril ortam yaratmak olan CHP, kurulan altılı masaya başkanlık ederek, krize neden olan sistemi değiştirmeyi değil pürüzlerini gidermeyi amaçladığını gösteriyor. Kurulan masada halkın acil sorunları olan geçinme, işsizlik ve barınma gibi sorunları ele almayıp “gelecek güzel günlere” havale ediyor; cumhurbaşkanlığı ve başbakanlığın kimin olacağı şimdiden belirlenirken masanın devrilmemesi için ilkesizliğin kitabı yazılıyor. Irkçılığın palazlandırılmasına Kılıçdaroğlu “en iyi ülkücü benim” ile cevap veriyor, dinbazlık adına konulan yasaklara ise dindarları ve “masadaki ortakları” küstürmeme adına sessiz kalıyor. Siyasal alanın sağda konumlanmasına destek olan CHP, devlet krizinin çözümünü sağcı ve faşist güçlerin inisiyatifine bırakıyor. Fakat bu bile krizin ateşinin CHP’ye dokunmasını engelleyemiyor. Canan Kaftancıoğlu’na verilen ceza ve Ekrem İmamoğlu’na açılan dava ile CHP’ye “sınır çiziliyor”. Çizilen sınıra SADAT’ın kapısına gidilerek verilen cevap ise sınırı aşma çabasını değil “dengeleri bozarsan zararlı çıkarsın” mesajını verme niteliğini taşıyor. 

Halkın öfkesi 

Kılıçdaroğlu, Erdoğan “pürüzünün” giderilerek sistemin ve sistem içi dengelerin korunup devam etmesi için gösterdiği özeni halktan da “esirgemiyor”. 

Aralık ayında düzenlenen Mersin mitingindeki halkın “beklenmeyen” öfkesini sönümlendirmek için öfkenin içini boşaltmaya çabalayan Kılıçdaroğlu ne yazık ki başarısız oldu. Halkın öfkesinin sönümlenmek bir yana her geçen gün artması, Kılıçdaroğlu’nu bu öfkeyi sisteme kanalize etme çabasına “itti”. İstanbul’da gerçekleşen 21 Mayıs mitinginde “Dindarı, dinsizi, sofusu, sufisi, Türkü, Kürdü, Arabı, Çerkezi, solcusu, sağcısı”na kadar bütün halkın birleştirici unsuru olduğunu ilan eden Kılıçdaroğlu, meydanı dolduran yüz binlerin öfkesini bir süre daha soğurabilme becerisine sahip olduğunu gösterdi. 

Fakat derinleşen ekonomik kriz ve yoksulluk, halkın öfkesinin Kılıçdaroğlu’nun sönümlendirme ya da kanalize etme becerilerini aşacağına işaret ediyor. 

Bu aşma yaşandığı takdirde (Kılıçdaroğlu’nun “Bize katılacaksınız” ya da İmamoğlu’nun “Vız gelir tırıs gider” söylemlerinin gösterdiği üzere) CHP’nin halkın öfkesinin yanında değil tam karşısında olması ihtimali işten bile değil. 

11 Nisan 2022 Pazartesi

(Çeviri) COVID Çağında Lefebvre: Kentsel Devrim ve Paris Komünü’nden Dersler - Andy Merrifield

Henri Lefebvre’in Kentsel Devrim’i (1970) 50. yaşını kapanma altında sessizce kutladı ve şimdiye kadarki en büyük kentsel devrimimiz, Paris Komünü (1871), benzer bir biçimde 150. yaş gününü kutladı. COVID-19 yaşamı yok etmekle tehdit etse bile hem kitap hem de olay (komün) ilerici insanların şehir hayatı hakkında düşünmelerine yardımcı olma konusundaki parlaklıklarından hiçbir şey kaybetmediler. Özellikle COVID-19’un yaşamı tehdit ettiğini söyleyebileceğimiz bugünlerde hem Kentsel Devrim hem de Paris Komünü, pandemi sonrası bir kentsel dünyayı nasıl yeniden inşa edebileceğimiz ve onu demokratik olarak nasıl yeniden kurabileceğimiz konusunda hayati öneriler sunuyor.

COVID, bir zamanlar bildiğimiz kentsel yaşamı alt üst etti. Fakat hâlihazırda var olan patolojileri, pandemi öncesinde “normal” yaşamı kirletenleri de yoğunlaştırdı. On yıllardır olağan şey haline gelen sömürü, şehirlerin yalnızca işlevsel ve finansal olarak standart hale gelmesi demek değildi; şehirler aynı zamanda çok pahalı ve eşitsiz bir şeye dönüştü. Son zamanlardaki sosyal mesafe, bu eşitsizlikleri daha da artırıyor, şehirlerdeki fiziksel karşılaşmaları engelliyor, en çok da yoksul ve durağan sakinlerin canını yakıyor. Günümüzde kentsel gerçekliğimiz, hastalığa yönelik korku ve nefret nedeniyle, karşılaşmaların olduğu ve yoğunlaşmış bir şehir yaşamından ziyade zayıflamış, dağınık ve seyrelmiş haldedir.

Şehrin bu şekilde kötüleşmiş olması Henri’yi pek şaşırtmazdı. Kentçilik karşıtlığı ve boşa düşürülen umutlar hakkındaki her şeyin farkındaydı. Ne de olsa Kentsel Devrim bunlardan doğmuştu, 1968’in umut vericiliğinde kök salmış ve gelişmişti, ancak takip eden iç karartıcı dönemi oldukça iyi sezinlemişti.[1] 1970’e gelindiğinde, Lefebvre sokak mücadelesi yıllarının vaatlerinin boşa çıktığını fark etti; özellikle maddi koşulların göz önünde bulundurulduğu temkinli bir yeniden kavramsallaştırmayı oluşturmaya çalıştı. 1968’den sonra öngördüğü şey, Marksist Antonio Gramsci’nin “pasif” olarak nitelendirebileceği bir devrimdi -yukarıdan bir isyan, bir karşı devrimdi. (Marx’ın Manifesto’da “burjuvazi son derece devrimci bir rol oynamıştır” derken kastettiği buydu.) Yine de Kentsel Devrim’de Lefebvre’in istediği, Paris Komünü’ne daha çok benzeyen, Gramsci’nin “mevzi savaşı” olarak adlandırdığı, aşağıdan gelen halkçı ve tarihsel bir saldırı, bir devrimdi.

Hegel’i tersine çeviren Marx gibi, Lefebvre de ana akım ekonomik ve sosyolojik bilgeliği tepetaklak eder: “Sanayileşmeyi kentleşmenin bir aşaması olarak görmeliyiz” diyor, “bir an, bir aracı, bir araç. İkili süreçte (sanayileşme-kentleşme) belli bir süre sonra ikinci terim baskın hale gelir ve birincisinin yerini alır.” Bu, herhangi bir Marksist için cesur, kışkırtıcı bir ifadedir. Çünkü o, sanayileşmenin kentleşme kadar kapitalist ekonominin temel dayanağı olmadığını, sanayileşmenin baştan beri özel bir kentleşme biçiminden ibaret olduğunu öne sürüyor. Kapitalizm hüküm sürüyor, diyor Lefebvre, çünkü artık çok özel bir metayı yönetiyor ve üretiyor: kentsel mekânın kendisini – yani (kentsel mekân) devasa büyüklükteki bir küresel pazarda hem bir fırlatma rampası hem de roket olarak muazzam bir üretim aracı olduğu kadar bereketli bir artı değer kaynağı.

Artık şehirlerden bu şekilde bahsetmemeliyiz, diyor; bunların hepsi modası geçmiş şeyler. Bunun yerine, kent toplumundan, sanayileşmeden doğan bir toplumdan, geleneksel kentteki samimi yakınlığı paramparça eden, Engels’in sanayi kentine dönüşen, ama sonrasında daha geniş büyükşehir birimleri tarafından aşılmış, yutulmuş ve yok edilmiş bir toplumdan söz etmeliyiz. Kırsal yerler de kentsel sürecin ayrılmaz bir parçası haline gelir, sınırlarını sürekli genişleten, tarımsal yaşamın kalıntılarını durmadan aşındıran, artı değeri artırmak ve sermaye biriktirmek için her şeyi ve her yeri silip süpüren bir “kent dokusu” tarafından yutulur. “Bu terim, ‘kentsel doku’,” diye açıklıyor Lefebvre, “kentlerin inşa edilmiş çevresini dar bir şekilde tanımlamaz, şehrin kırsal alan üzerindeki tahakkümünün tüm tezahürlerini de tanımlar. Bu anlamda bir tatil evi, bir otoyol ve bir kırsal süpermarket, kentsel dokunun birer parçasıdır.”

Kentsel Devrim, Richard Nixon’ın ABD dolarının değerini düşürmesinden ve altın standardının sabitlenmesinden vazgeçmesinden bir yıl önce ortaya çıktı. Çeyrek asırlık kapitalist genişlemeyi kontrol altında tutan mali ve ekonomik düzenleme neredeyse bir gecede ortadan kalktı. ABD ekonomisi Vietnam’daki savaşın yükünü taşımaya çalışırken, Amerikan ticaret dengesi açığı belirdi. Nixon, doları aşırı değerlemeden veya rekabet gücünü kaybetmeden sabit döviz kurlarının sürdürülemeyeceğini biliyordu. Böylece doların dalgalanmasına izin verdi, değerini düşürdü ve Bretton Woods ipinin ucunu kaçırdı. Bundan sonra dünya para birimi dalgalandı; sermaye artık ulusal sınırlar arasında daha kolay bir şekilde ileri geri gidebilirdi. Kuralsızlaşmış bir kapitalizm, kısıtlama olmaksızın yaygınlaştı; Lefebvre onun gelişini hissetti, gayrimenkul ve finansal varlıklar üzerinde spekülasyon yapabilen gevşek paranın, yani mekânda somutlaşmak için can atan sıvı ganimetin, “ikincil sermaye çevrimi” olarak adlandırdığı şeyi nasıl kolaylaştırdığını gördü.

Bir sınıf olarak sermayenin bakış açısından bu son derece anlamlıdır: Peyzaj saf bir mübadele değeri olarak işaretlenir ve arazideki faaliyetler, mutlaka “en iyi” olmasa da “en yüksek” arazi kullanımlarına uygundur. Tıpkı diğer sektörler ve yerler yatırımdan mahrum bırakıldığı gibi, ikincil çevrim akışları şiddetli hale geldikçe kârlı yerler yağmalanır. İster istemez insanlar da paranın peşinden gitmek zorunda kalıyorlar, kırsaldan şehre, fabrikalardan hizmetlere, istikrardan kırılganlığa doğru akıyorlar. Kent dokusu, devalüasyon ve yeniden değerleme, kriz ve spekülatif aşırılık, harap olmuş bir yapılı biçim ile yenilenmiş bir yapılı biçim ve sermaye birikimi için taze bir temel arasında bocalıyor. Bir zamanlar paslı bir iskelede kumlu bir depo olan yer; şimdi, birinci sınıf bir gezinti yerinde gösterişli bir çatı katı. Bir zamanlar kenarda boş bir alan olan yer; şimdi yukarı tarafın merkezindeki mahalle.

Yarım yüzyıl sonra, Lefebvre’in Kentsel Devrim’indeki görüşleri kulağa her zamanki gibi taze ve anlamlı geliyor. Yine de burada isyan uyandıran bir manifesto bekleyen herkes, hayal kırıklığına uğrayacaktır. Bu, kent yaşamı için tutkulu bir “haykırış ve talep” ile doruğa ulaşan Şehir Hakkı (1968) gibi bir kitap değil. 1970’te Lefebvre, militan düşünceler bakımından daha ihtiyatlı, daha düşünceli bir metni bizlere verdi. Kentsel Devrim’in gerçekte ne tür bir radikal devrimi benimsediği konusunda ipuçları istiyorsak, geriye bakmalı, geçmişe, Lefebvre’in erken bir çalışması olan 1965’te yazılmış Komün’ün İlanı’na (La proclamation de la Commune) gitmeliyiz. Onu okumak ilerlememize yardımcı olabilir.

Lefebvre’in siyasi tahayyülünü ateşleyen, Komün’ün tarzıydı. Peki bu tarz neydi? “Muazzam, görkemli bir festivalin tarzı” diyor Lefebvre, “Fransız halkının ve genel olarak insanların özü ve sembolü olan Paris yurttaşlarının kendilerine ve dünyaya sundukları bir festival. İlkbahar bayramı, mirastan mahrum bırakılmışların bayramı, devrimci festival ve devrimin festivali, özgür festival, modern zamanların en büyüğü, bütün dramatikliği ve muhteşem neşesiyle ilk kez ortaya çıkıyor.”[2] 73 gün boyunca, Ulusal Muhafızların bir “Merkez Komitesi” tarafından desteklenen, gevşek bağlı yurttaş örgütleri, mahalle ve sanatçı dernekleri, Paris’in 20 bölgesini burjuva otoritesinden, ordusundan ve polisinden kurtarılmış, ekonomisinden ve bürokrasisinden özgürleştirilmiş bir halk iktidarı bölgesine dönüştürdü. 

18 Mart’ın erken saatlerinde, çoğunluğu kadınlardan oluşan hoşnutsuz bir yurttaş kalabalığı, Montmartre Tepesi’nde toplandı ve halka ait olan eskimiş topları kuşattı. General Lecomte, Ulusal Muhafızlara topları ele geçirmelerini ve ateş açmalarını emretti. Üç kez ateş emri verdi. Askerler sessiz kaldılar, silahlarını kendilerine, “halka” çevirmeye gönülsüzdüler; ne de olsa kendileri “halk”tı, askere alınan işçi sınıfıydılar ve önlerinde muhtemelen anneleri duruyordu. Aniden, hava dönmüştü. Tüfekler yön değiştirdi, Düzenin egemenliğini hedef aldı. Lecomte o günün ilerleyen saatlerinde, 1848 “Haziran Günleri”nin baş cellatlarından General Clément Thomas ile birlikte vurulacaktı. 10 gün sonra -28 Mart 1871’de- Belediye Binası Meydanı’nda (Place de l’Hôtel-de-Ville) Paris Komünü resmen ilan edildi. Çok geçmeden Rimbaud şöyle yazacaktı: “Batı’ya oturmuş kutsal kentin işte hali”. [3]

Lefebvre, “ihtişam ve çılgınlık, kahramanca cesaret ve sorumsuzluk, hezeyan ve akıl, yüceltme ve yanılsama”nın bir araya toplandığını söylüyor. İsyancılar, Marx’ın devrimci praksis idealini reddederken aynı zamanda onu desteklemekteydiler. Çünkü bu, fabrikalarda kuluçkaya yatırılan bir işçi ayaklanması değildi; daha ziyade, “kendini bir insan gerçekliği ölçüsüne yükselten bir şehrin büyük ve yüce girişimiydi”. Bir kentsel devrim, kamusal alanlara yeniden enerji vererek ve günlük yaşamı dönüştürerek, yenilgiyle sarsılırken zafer çığırtkanlığı yaparak görkemli ilk çıkışını yapmıştı. Vaftizinin neşesine rağmen Komün, daha doğarken ölüme mahkûm edildi. “Hareketin başarısı,” diyor Lefebvre, “başarısızlıklarını maskeledi; tersine, başarısızlıkları da zaferdir, geleceğe açılan kapılardır, ele geçirilmesi gereken bir standart, korunması gereken bir hakikattir. Komünarlar için imkânsız olan, bugüne kadar imkânsız olarak kaldı ve sonuç olarak, onun mümkünatını fark etmemiz gerekiyor.”

İronik bir şekilde, Komün’ün özel tekilliği ve benzersizliği -Paris Prusya güçleri tarafından kuşatıldığında ve savaşla birlikte meydana gelmişti- bugün bizim için bir şekilde daha evrensel olarak uygulanabilir kılıyor, çünkü biz de aynı şekilde bizi çevreleyen güçler tarafından kuşatılmış ve aynı şekilde hayatımızı istila ettikleri durumdayız. Aslında, Komün’ün tarihinin öncesi, uğursuz bir şekilde bizim şimdiki tarihimize benziyor. En çok acıyı yoksul nüfus çekti. Paris’in ekonomisi çökmüştü. Her gün bir işyeri kapanıyordu. Yiyecek kıttı. İşsizlik büyüdü. İnsanlar ekmek için, temel ihtiyaçları için fırınların dışına uzanan kuyruklarda çaresizce beklediler. Kış kasvetliydi. Baharda hava hâlâ soğuktu. Isınma için çok az yakıt vardı. Bu sırada zenginler paralarıyla birlikte kırlara kaçmışlardı. Borsa ve Banque de France eşit derecede tası tarağı toplamıştı ve Versailles’dan yönetilen geçici bir burjuva hükümet kurulmuştu.

Lefebvre, toplumsal yaşamın bu “yapısızlaştırılmasının” tepeden tırnağa her yeri etkilediğini söylüyor. Öte yandan, “yeniden yapılandırma” -kent yaşamının yeniden inşası- aşağıdan yukarıya doğru aktı. İnsanlar Paris’i enkaz yığınlarından yeniden inşa ettiler ve düzenlediler. Buradan çok şey öğrenebiliriz. Kiralar üzerinde bir erteleme vardı; borçlar silindi, asalak pratikler yasaktı. Paris “sermayeleşmeden kurtarıldı”. Lefebvre, “Parisli kitlelerin faaliyetlerinde bir tür niteliksel bağ vardı” diye yazıyor. Kentin temeli, “Paris halkı… belediye etkinliklerinde sözcü ve katılımcı olan proleterlerle müttefik zanaatkârlar, küçük işletme sahipleri, işçiler, küçük-burjuvalar” oldu. Bu isimsiz erkek ve kadın kahramanlar “anonimliklerinden gurur duyuyorlardı.”

Şehir vaadi, her şeyin elinden alındığı, şehir hayatının en fazla tehlikede olduğu bu noktada kendini gösterir. Çünkü geriye kalan sadece insan kaynaklarıdır— yurttaşlar gibi hareket eden, el ele veren, katılan, kendi kamu kurumlarını yaratan, birbirini örgütleyen, bunu gönüllü olarak, parasal etiketler olmadan, rekabetçi zorlamalar olmaksızın yapan yurttaşların bunu herkesin iyiliği için yaptığını söyleyebiliriz. Bu, Marx’ın temel demokrasi vizyonu olan Kapital’de ana hatlarıyla belirttiği iş birliğinin büyük bir armağanıydı. Marx işyerinde iş birliği hakkında konuştu; biz burada bütün bir şehirde iş birliği yapmaktan, insanların bir kentsel güç olarak irade ve zekâlarını bir araya getirmesinden bahsediyoruz. İnsanlar birlikte çalıştıklarında, diyor Marx, “hem önde hem de arkada elleri ve gözleri vardır ve bir dereceye kadar her yerde hazır oldukları söylenebilir.” Bu, şeyleri tanımlamanın oldukça hoş bir yolu. “Başkalarıyla planlı bir şekilde iş birliği yaptığımızda”, bireyselliğimizin zincirlerinden kurtuluruz diye düşünüyordu Marx, “ve türümüzün yeteneklerini geliştiririz.”

Ancak “normal” kapitalist yaşamda iş birliğiyle ilgili sorun, yalnızca burjuvazi tarafından, insanların birlikteliğini kendi ticari amaçları için sömüren yönetici sınıf tarafından kontrol edilmesinin sahtekârlığıdır. İnsanın her yerde var olması, sermayenin her şeye kadirliğine; başka bir deyişle, ortak yarar için seferber edilmemiş, ancak özel kazanç olarak yağmalanmış kolektif bir güce dönüşür. Marx, sermayeye hiçbir maliyeti olmayan birleştirici bir gücün, iş dünyasına “bedava hediye” olduğunu belirtiyor. Ve “iş birliği ölçeğini genişlettikçe” diyor, “sermayenin despotizmi genişler.” Kötü bir haber bu. İyi haber şu ki, “iş birliği yapan işçilerin sayısı arttıkça, sermayenin tahakkümüne karşı işçilerin direnişleri de artıyor.” Marx fabrikada bunu hep istedi; 73 gün boyunca Paris’te sokakta ve hâlâ en çok ihtiyaç duyduğumuz yer olan gündelik hayatta onu bir anlığına gördük.

Paris Komünü’nün bu olağanüstü koşullarının bir şekilde sıradan hale geldiğini, herkesin ücretsiz ve rekabetten kurtulmuş bir şehir hayatına ulaştığını hiç hayal edebilir miydik? 2020’de gerçekleşen şeyler olağanüstüydü. COVID-19, gündelik yaşamda kendi devrimini, ölümcül olsa da pasif bir devrimi başlattı. Peki ya Lefebvre’in aktif devrimi ve şehir hakkı? Metadan arındırılmış, sermayeden arındırılmış bir şehir hayatı biraz daha az olağanüstü hale gelebilir mi, hatta tamamen normal bir şey olabilir mi? Ya gerçek iş birliği, ellerimizin ve gözlerimizin önde ve arkada olduğu -Marx’ın önerdiği gibi- ve “belli bir ölçüde her yerde hazır ve nazır” olduğumuz günlerin düzeni haline geldiyse? Güçlü bir devletin ekonomimize ve toplumumuza müdahale ettiğinde neler yapabileceğini, bir kriz anında neler yapabileceğini gördük. Şimdi, kriz geçtikten sonra müdahale ettiğini, demokratik olarak müdahale ettiğini, iş birliğini ve katılımı teşvik ettiğini, yukarıdan aşağıya çok fazla yıkıma uğrayan bir dünyanın aşağıdan yukarıya yeniden inşasını mümkün kıldığını yeniden tasavvur etmemiz gerekiyor.

Kesin olan bir şey var ki: Şehir hakkı artık zenginlerin ve güçlülerin kendi mülkiyet haklarını seferber etme, bu hakkı başka insanları istismar etme, işte ve evde soyup soğana çevirme, çok fazla tüketim yaparken çok az ödeme yapma hakkı anlamına gelmiyor. Sermayenin ikincil devresinin akışları üzerinde bir miktar kurumsal kontrol olmalıdır, bir şekilde bu akışlar engellenebilir, şirketlerin mübadele değerlerine değil, kamusal kullanım değerlerine yönelik altyapı ve mülkiyete yönlendirilebilir. Lefebvre’in Marksist terminolojisinde somut mekân soyut mekâna üstün gelmelidir. Niceliksel büyüme adına dünyayı niceliksel büyüme açısından düşünmenin bu “kör alanları” parçalanmalı, daha uzun görüşlü, sosyal olarak daha öngörülü hale getirilmelidir.

Lefebvre, kent hakkının gerçekleşmesi halinde dev bir toplumsal ve mekânsal sözleşmeye benzeyeceğini söyledi. İlişkisel bağlar insanları birbirlerine ve şehirlerine bağlardı. Halk sağlığı krizinin yaşandığı çağda buna ekleyebileceğimiz şey, bu “hakların” artık “görevler” ile tamamlanması gerektiğidir. Komün, yine fikir vericidir. Komünarlar kendilerini şehre verdi, şehirlerini işler hale getirmek için sorumlulukları olduğunu kabul ettiler. Kamusal alan sadece onlarla ilgili değildi, münhasıran bireylerle ilgiliydi. Kamu hizmeti, kolektife saygı duymak, birbirlerinin alanında birbirlerine saygı duymak anlamına geliyordu. Burada özgürlük, ortak iyiye katkıda bulunarak ve kolektif zorunluluktan geldi, çünkü insanlar kendilerinin yarattıkları bu ortak zenginlikten varoluşsal olarak yararlanıyordu. Bencil olmayan başarı duygusu devasaydı.

Bir başka deyişle kamusal alanın değeri tasdik edilmiş, sağlam ve sağlıklı tutulmuştur. Kendi zamanımızda, bu kamusal alanın nasıl aşağılandığını ve parçalandığını gördük. Toplumsal sözleşmenin çöküşü, hiçbir yerde dizginlenmemiş kişisel çıkarların hüküm sürdüğü, diğer insanların sorumluluğunun reddedildiği yerlerden daha belirgin değildir. Burada hüküm süren şey, sözde bireysel özgürlüğü tehdit ettiği için kamusal alanda koruyucu bir yüz maskesi takma konusundaki bariz isteksizliğin örnek olduğu absürt bir anti-sosyal sözleşmedir. Art arda gelen nesiller, insanları istedikleri şeyi yapabilecek özgür bireyler olduklarını düşünmeye iten ve yapamazlarsa haklarının çiğnendiğini düşündüren kapitalist bir ideolojiden zorla beslendi.

Kamusal ve paylaşılan her şeye şüpheyle, kalitesiz ve verimsiz, üçüncü sınıf bir varlık, kaçınılması gereken bir şey olarak muamele edilir. Bu artık ideolojik görünmüyor: her zaman olduğu gibi nesnel bir gerçeklik olarak insanların beyinlerine yerleşmiş durumda. Bu, insanlara unutmayı, kamusal alana sırtını dönmeyi, dolayısıyla şehre karşı her türlü görevi benlikten öteye taşımayı öğreten bir inanç sistemidir. Belki de bu iyi bir sebepten dolayıdır: sosyal devletin içi o kadar oyulmuş ki, artık bir paçavraya dönmüş. Bu günlerde, kamu sektörünün temel işlevlerinin -toplu hizmetlerin planlanması ve organizasyonunun- uzak özel danışmanlara ve yüklenicilere dış kaynak olarak büyük meblağlarla sağlandığını görmek son derece doğal görünüyor. Ancak COVID, özelleştirilmiş devletin eksikliklerini ortaya çıkardı.

Küresel bir salgınla ve bu sırada bir şehirle başa çıkmaya çalışırken bir dünya kolektif gereklilik var. Bu, Paris’i bir devrimle yeniden inşa etmeye benzer. Kent hakkının bir yönü, toplumu yeniden kabul etmeye istekli olmak, sonuçta böyle bir şeyin var olduğunu, her birimiz daha büyük bir bütünün -toplu yeniden inşa gerektiren kamu kültürünün- parçası olduğumuzu kabul edersek daha özgür olabileceğimizi kabul etmek olmalıdır. Birleşik Krallık’ın aşı hizmetinin dikkate değer başarı öyküsü, resmi olmayan bir alt olaya dayanmaktadır: Her aşı merkezini, aşı sıralarını ve trafik akışını organize eden, hatta enjeksiyonları bile düzenleyen, kolektif bir çabaya el veren kendini adamış gönüllüler ordusu. Bunu her yerde neşeyle ve büyük bir verimlilikle yaptılar. Belki kolektif katılım kişisel tatmin de sunduğu içindir. Herkes biliyor, herkes takdir ediyor, havadaki pozitif ruhtan ilham alıyor. Sırada durup aşınızı beklerken, öndeki ve arkadaki eller ve gözler gerçekten hissedilir ve canlandırıcıydı. (Sıradan zamanlarda da bu kadar saygıyı ve insan gücünü sunan bir halk sağlığı sistemi hayal edilebilir.)

Garip ve daha gösterişsiz bir şekilde, belki de bu kolektif hissiyat, Komünarların hissettikleriyle örtüşüyor. Bu, Lefebvre’nin Komün’ün İlanı’nda sık sık ortaya çıkan ve artık nadiren konuşulan bir sözcükle ifade edilen bir duyarlılıktır: “haysiyet”-la dignité. Bu sözcüğü nadiren duyuyoruz çünkü bugün hayatımızın büyük bir kısmı, özellikle de kentsel yaşamımız, haysiyetsiz, güç bela geçiyor ve hayatta kalmak, iki yakayı bir araya getirmek için yabancılaştırıcı bir günlük mücadeleyle sürüp gidiyor. Bunların arasında, haysiyet bir lüks, uzak bir ideal haline gelir. Ancak, Komünarların bildiği gibi, haysiyet duygusu dayanışmadan, halkın katılımından türer. Yoksul ama gururlu komünarlar haysiyetlerini korudular, doğru olanı yaptılar, başkalarıyla birlikte yaptılar. Tecrit ve güçsüzleşmeden kurtuldular, bir süreliğine bunun işe yarayabileceğini, başarabileceğinizi hissederek zorlukların üstesinden birlikte gelmek için mücadele ettiler. Belki de haysiyet hakkı gerçekten de Kentsel Devrim’in yazılmasından 50 yıl sonra, Komün’ün 150. yıl dönümünde sessizce ilan ettiği şeydir: saygı görme hakkı, başkalarına saygı gösterme görevi. Taklit edilmeye değer bir tarz varsa, o da haysiyettir. Kesinlikle harika bir tarz. Asla modası geçmemesi gereken bir şey. Vive la Commune!

(Bu yazı İngilizceden Türkçeye Diyar Saraçoğlu ve Caner Malatya tarafından çevrilmiştir. Yazının orijinaline buradan erişebilirsiniz: https://mronline.org/2021/03/28/lefebvre-in-the-age-of-covid/ )

 

[1] HenriLefebvre, La révolutionurbaine(Paris: Gallimard, 1970); The Urban Revolution(Minneapolis: Minnesota UniversityPress, 2003), Kentsel Devrim (İstanbul: Sel, 2013).

[2] HenriLefebvre, La     proclamation de la Commune (Paris: Gallimard, 1965). Lefebvre’inKomün yorumu, eski yoldaşlarını 1871 üzerine fikirlerini çalmakla suçlayan GuyDebord ve Sitüasyonist Enternasyonal (SI) ile arasında bir çatışma yarattı. Debord, Lefebvre’in görüşünün Sitüasyonist Enternasyonal’in kendi “Komün Üzerine Tezler”inden (1962) aşırıldığını söyledi. Lefebvre 1983’te verdiği bir röportajda, “Bu hassas bir konuydu” diye itiraf etti. Lefebvre, “Bir festival olarak Komün hakkında bir fikrim vardı ve Milano’daki Feltrinelli Enstitüsü’nde bulunan Komün hakkında yayımlanmamış bir belgeye danıştıktan sonra bunu tartışmaya açtım. Enstitüde haftalarca çalıştım,” dedi ve ekledi: “Bu intihal suçlamaları umurumda değil.” “Dergilerinde Komün hakkında yazdıklarını okumaya hiç vakit ayırmadım.” Yine de Lefebvre, Debord’aLa proclamation de la Commune’de “bu kitabın hazırlanmasındaki verimli ve samimi tartışmalar sırasındaki” dostluğu ve desteği için teşekkür eder. Ama bir dizgi hatası olarak -ya da Lefebvre’in pratik şakası?-Debord’dan M. GuyDebud olarak bahsedilir! 2018’de La fabriqueéditions, Lefebvre’inLa proclamation de la Commune kitabını merhum Daniel Bensaïd’in2008’de yazdığı mükemmel bir önsözüyle yeniden yayımladı, Gogol’un İki İvan’ın Münakaşası gibi ortaya çıkan Lefebvre-Debord tartışmasını uzun uzadıya tartıştı. La fabrique’in yeni baskısında, Lefebvre’inDebord’a teşekkürü kesildi.

[3] Türkçesi: Arthur Rimbaud – Bütün Şiirleri, çev. Erdoğan Alkan, Varlık, 2019.

Encomienda'dan Luther'e: Parsellenmiş İktidar ve Direniş Doktrini

Encomienda, İspanya'nın Amerika kıtasında kurduğu ve yerlilerin dinî eğitim ile koruma karşılığında encomenderoya haraç ödeyerek çalıştı...