9 Eylül 2022 Cuma

Egemenlerin Dünyası: Fırsatlar, Hamleler, Savaşlar

(El Yazmaları, 10 Eylül 2022)

22 yıl önce yeni milenyum başlarken sermaye, önümüzdeki bin yılın kapitalizmin sancağı altında insanlığın altın çağını yaşayacağını müjdeleyerek tarihin sonunu ilan etmişti. İnsanlığın bütün yaratıcı gücünü kullanarak barış, “özgürlük” ve “demokrasiyi” hâkim kılacağı vaat edilen bu milenyum, henüz ilk yüzyılının çeyreğini bile doldurmamışken savaşın, esaretin ve faşizmi inşa çabasındaki otoriter iktidarların egemen olduğu bir döneme tanık oldu. Üstelik bu “muhteşem” milenyumun vaatkârı olan kapitalizmin, insanlığın yazılı tarihinde hiçbir üretim biçiminin başaramadığı yaygınlığa ve egemenliğe sahip olduğu bir zamanda.

Kapitalizmin yaygınlığının ve egemenliğinin zirve noktasında olduğu zamanımızda yaşadığımız bu “gerçekliğin” nedeni ise birtakım “öznelerin” irrasyonel davranışlarının tesadüfen bir araya gelmesinden çok, yapının yani kapitalizmin nesnel gerçekliğinin kendini engelsiz bir şekilde ortaya koyması. SSCB’nin ve Doğu Bloku’nun dağılması, Çin’de kapitalizme alan açılması, Asya ve Afrika’daki ulusal kurtuluş cephelerinin sömürgecileriyle tekrardan bağımlılık ilişkileri kurmalarıyla birlikte önünde engel kalmayan kapitalizm, sömürüsünü ve talanını sınır tanımayan bir biçimde hızlandırdı. Kapitalizmin doğumundan itibaren özünü oluşturan sömürü, talan ve sınırsız kâr elde etme dürtüsünün önündeki engellerin kalkması ise kapitalizmin yapısına içkin olan krizleri bitirmek bir yana krizlerin daha da şiddetlenerek öldürücü hale gelmesine yol açtı. 2008’de finans alanında su yüzüne çıkan kriz, kapitalizmin kâr oranlarının düşme eğilimi yasasıyla da birlikte üretimden dolaşıma sermayenin olduğu bütün alanlara sirayet etti. 2008 krizinden sonra her 2-3 yılda bir ortaya çıkan umut ışığının aslında saman alevi olduğunun ortaya çıkması yetmezmiş gibi kapitalizmin doğayı sınırsız talanının bir sonucu olan Covid-19 pandemisinin patlaması, kapitalizmin krizinin ölümcül niteliğini hiçbir “aklın” reddedemeyeceği bir şekilde gözler önüne serdi.

Pandemiden henüz tamamen çıkılamamışken Ukrayna’da başlayan savaş, krizin yeni ve can alıcı bir boyuta evrilmesine neden oldu. Savaşla birlikte enerji (petrol ve doğalgaz), gıda ve hammadde fiyatlarındaki hızlı yükselişin yol açtığı enflasyon, bir süredir kronikleşen işsizliğin enflasyonla birleşerek stagflasyona yol açması, ekonomik yaptırımlarla dünya ekonomisinde parçalanmalarının önünün açılması; kapitalizmin krizinin boyutunun öncekilere nazaran daha derin ve iç içe geçmiş piyasaların birbirini doğrudan etkilemesi nedeniyle de bütün dünyayı etkileyecek şekilde geniş olacağına işaret ediyor.

Günümüzde yaşadığımız siyasi, askeri, kültürel vb. gelişmelerin ana belirleyici öğesi işte kapitalizmin bu kriz hâlidir. Özellikle yaşanan siyasi ve askeri gelişmeler, kapitalizmin krizi tarafından tamamen olmasa da önemli derecede ve etkili bir şekilde belirlenirken, siyasi ve askeri gelişmelerinin kendi özgül gerçekliği de krizi etkiliyor ve krizin derinleşip yaygınlaşarak içinden çıkılamaz hale gelmesine neden oluyor. SSCB’nin dağılmasının ardından tek süper güç olarak imparatorluğunu ilan eden ABD’nin askeri ve siyasi hegemonyasını dünya halkları üzerinde kuramaması, üzerine dünya halklarının çeşitli biçimlerde dünyanın her bölgesinde (Tahrir Meydanı’ndan Gezi’ye, Şili’den Wall Street sokaklarına, Sri Lanka’dan Sudan’a) direniş göstermesi; kapitalizmin krizinin yol açtığı gelişmeler olmakla birlikte kapitalizmin krizinin çözümünün tek yolu olan sömürü ve talanın daha da derinleştirilmesini engelleyerek krizin derinleşmesine neden oldu, olmaya da devam ediyor.

Bu bağlamda günümüz dünyasında yaşanan askeri ve siyasi gelişmelerin aldığı ve alacağı biçimler, kapitalizmin yapısal krizinin bir sonucu olmakla birlikte, kapitalizmin krizinin daha da derinleşerek dünyadaki canlı yaşamın sonunu getirecek ya da kapitalizmin aşılmasına gidecek yolun taşlarını oluşturuyorlar.

Dolayısıyla küresel güçlerden bölgesel güçlere, yerelden halkçı-devrimci güçlere çeşitli büyüklüklerdeki öznelerin dahil olarak belirleyip belirlendikleri siyasi ve askeri gelişmelerde izledikleri politikalar ve ortaya koydukları eylemlilikler; gerilim, boşluk ve dengesizlikle sarmalanmış çok sayıda düzlemde gerçekleşmelerinden dolayı yolun gideceği tarafın belirlenmesinde etkili olmakla birlikte tarihsel bir önem de taşıyorlar.

ABD Saldırıyor

Sahnedeki en büyük askeri ve siyasi güç olan ABD, dünyaya yön verme gücünün yüzyılın başından bu yana giderek azalmasını önce durdurmak, sonra tekrar eski haline getirmek (Make America Great Again!) için bir adımını daha Ukrayna’da attı.

SSCB’nin dağılmasının ardından adım adım Rusya’yı kuşatan ve renkli devrimlerle Sovyet nüfuz alanına giriş denemelerinden bulunan ABD, Moskova’ya girişten önceki son durak olan Kiev’i tamamen yutarak esas hedefine yönelmek istiyor.

Ukrayna’ya yönelik bu hamlenin Rusya özelinde iki hedefi bulunuyor: Rusya’yı yıpratarak küresel güçlerin bulunduğu ligden düşürmek, Rusya’yı sindirilebilir bölgelere bölerek süreç içerisinde yutmak. Hedeflerin gerçekleşmesinin yolu ise Ukrayna “meselesinin” süreklilik arz etmesinden geçiyor. Bu nedenle ABD Ukrayna’daki savaşın bitmemesi için gerekli desteklerini sunmaktan da imtina etmiyor.

Desteğe mazhar olan ilk ülkeler ise NATO’ya davet edilen Finlandiya ve İsveç ile ABD’nin uçak ve silah göndererek karargâh kuracağı Polonya oldu. NATO üyesi olan Baltık ülkelerinin yanına Rusya’nın diğer komşuları olan bu ülkeleri de katarak ABD, Rusya’ya yönelik hedeflerini “maşalar” ile gerçekleştirmek istiyor. ABD, maşaların gücünü hem Rusya’yı az maliyetle “halletmek” için hem de AB ve Çin’e yönelik hedeflerini gerçekleştirmek için kullanıyor.

Modern dönemde sürekli Almanya ve Rusya arasında paylaşılan Polonya ve Çarlık Rusya’sının emperyal politikalarından sürekli hedef olan İskandinav ve Baltık ülkeleri “öfkelerini” ve “arzularını” kanalize ederek onlara alan açan ABD, bu ülkelerin AB (esas olarak Almanya) ile olan ekonomik bağlarını askeri bağ kurarak gevşetiyor. Sınırlı askeri gücü olan Almanya’nın bu yetersizliğinden yararlanarak ABD, Almanya’nın da küresel güç ligindeki yerini alt sıralara düşürmenin yanı sıra AB’yi de bölerek nüfuz alanına katmayı planlıyor. Diğer yandan da Almanya’nın Rus enerjisine enerji bağımlı olma durumunu, kendine (ve petrol ile doğalgaz zengini ABD’nin “müttefiklerine”) bağımlı kılarak değiştirmek isteyen ABD, Berlin’e Vaşington’un politikalarının peşine takılmayı dayatıyor. İktidardaki Yeşiller, Sosyal Demokratlar ve Liberallerin ABD’nin politikalarıyla uyum sağlama çabası da ABD’nin sonuç aldığını gösteriyor. Böylece ABD bir “rakibini” ekarte etmenin yanı sıra onun gücünü de esas hedefine yani Çin’e karşı kullanma şansını yakalamış oluyor.

Hegemonyasının önündeki en büyük engel olarak Çin’i belirleyen ABD, ana stratejisini de bunun üzerine kurmuş durumda. Çin ile girişilen “rekabetin”, SSCB ile girişilen “Soğuk Savaş”tan farklı yönleri bulunuyor. Çin’in ekonomik gücünün ABD’ye yakın olması (ve bir süre sonra ABD’yi geçecek olması), Çin’in kapitalist sisteme büyük ölçüde uyum sağlamış olmakla birlikte dünya pazarlarıyla bütünleşmiş olması, iki ülke arasında Viyana Kongresi veya Yalta Konferansı benzeri bir “uzlaşının” olmaması gibi nedenler “rekabetin” önceki “savaşlardan” farklı olacağına işaret ediyor.

Çin’in ekonomik gücünün devasa boyutları, Çin’in üretimden dolaşıma kadar dünya piyasasının işleyişini istikrarlı biçimde sağlaması, Çin’in Tek Kuşak Tek Yol (TKTY) projesiyle “Batı’nın” nüfuz alanlarının içine girerek Batı’ya da “faydalı” olması ABD’nin Pekin ile doğrudan karşı karşıya gelerek en önemli gücü olan askeri gücünü kullanmasını engelliyor.

Bu engel ise ABD’yi “düşük” profilli ve “müttefiklerin” de dahil olduğu, askeri alanın öne çıkıp ekonomik alanının askeri alanı desteklediği “uzun süreli bir savaşa” itiyor. Bu bağlamda ABD, “müttefikleriyle” birliğini güçlendirerek “düşük” profilli savaşlara yönelik hazırlığa başlamış durumda. 2017’de İngiltere, Japonya ve Avustralya ile oluşturduğu Quad ittifakını (Dörtlü Güvenlik Diyaloğu) 2021’de İngiltere ve Avustralya ile kurduğu AUKUS ile güçlendiren ABD, Hindistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve İsrail’le de yeni bir Quad ittifakı kurarak Çin’in etrafındaki bölgesel ve yarı-küresel güçleri “örgütlüyor”. Askeri ittifaklarının yanı sıra Çin’i ana gücü olan ekonomik alanda da kuşatmak için ABD, Çin’in çevresindeki 12 ülkeyi[1] Hint-Pasifik Ekonomik Çerçevesi(IPEF)’nde bir araya getirdi. Ek olarak dünyanın en önemli çip üreticisi Tayvan ile yapılan ticari anlaşmalar, gerçekleştirilen ziyaretler ve ABD savaş gemisinin Tayvan Boğazı’ndan geçmesi gösteriyor ki ABD’nin Çin’i askeri, ekonomik ve teknolojik olarak kuşatmaya hız vermiş durumda.

ABD bu kuşatmayla, Çin’in devasa gücünü kendi “kalesini” korumaya harcayarak “dışarıya” sınırlı güç ve destek yollayacak duruma gelmesini istiyor. Müttefikler ciddi efor ve maliyet sarf ederek Çin’i kalesinde yıpratırken, ABD ve “maşaları” da Çin’in sınırlı güce sahip olduğu dışarıdaki etki alanını “az maliyetle” kolayca “halledecek”. Ayrıca bunlar gerçekleşirken müttefikler ve maşalar da askeri gücün yanı sıra ekonomik olarak da ABD’ye bağımlı ya da yarı-bağımlı hale gelerek ABD sermayesinin can suyu olacaklar.

ABD’nin askeri ve siyasi kuşatmayı esas alan bu stratejisine karşı “içeride” farklı sesler de bulunmakta. Uzun bir süre ABD’nin dış politikasını belirleyen Henry Kissinger’in sözcülüğünü yaptığı bu kesim, Rusya ve Çin’e yönelik hamlelerin sert ve hızlı olmasını değil “yumuşak” ve zamana yayan şekilde olması gerektiğini ileri sürüyorlar. Oluşan savaş ortamında şiddetin dozajının kontrol edilemeyeceğine ve olası bir nükleer savaşla dünyanın yok olabileceğine işaret eden kesim, Batılı güçlerin ekonomik ve siyasi gücüne yaslanarak Rusya ve Çin’in güçlerini kendilerine rakip olamayacak (ama küresel kapitalist düzenin de devamını sağlayacak) dereceye indirilmesini savunuyorlar. Fakat kapitalizmin krizinin neden olduğu “acil” sorunlar, ABD’nin hem Rusya hem de Çin’e yönelik izlediği “sert” askeri ve siyasi politikaların, kriz içinde debelenen sermayenin ilacı olmakla birlikte neredeyse tek çıkar yolu olduğuna işaret ediyor.

Çin Zirveyi Hedefliyor

ABD’nin hedefindeki Çin ise uzun yıllardır ince hamlelerle inşa ettiği yapıyı dünyanın zirvesine oturtmaya odaklanmış durumda.

Prekapitalist ekonomisine rağmen 18. yüzyılın sonuna kadar dünyanın en büyük ekonomisi olan Çin, 19. yüzyılla birlikte yarı-sömürge bir ülkeye dönüşmüştü. 1949 Devrimi ile birlikte yarı-sömürge olmaktan kurtulan Çin, Mao öncülüğünde sosyalizmin inşasına yönelmişti. Gerek parti içerisindeki çatışmalar gerekse sosyal-emperyalist ilan edilen SSCB’ye karşı ABD ile kurulan ilişkiler Çin’de sosyalizmin inşasının “ertelenmesine” neden olmuştu. Mao’dan sonra çeşitli tasfiyeleri gerçekleştirerek liderliğe gelen Deng Şiaoping’un önderliğinde Çin’e sermayenin girişine (kimi devlet kontrolleriyle) izin verilmiş ve kapitalist ekonomi boy vermeye başlamıştı. Tarımda kapitalizmin yaygınlaşmasıyla başlayan süreç, Çin’in dünyanın fabrikası olmasıyla bir üst aşamaya ulaştı ve Çin’in 2000’li yıllarla birlikte Japonya’yı geçerek dünyanın en büyük ikinci ekonomisi olmasını sağladı. 2010’lu yıllarla birlikte yüksek teknoloji ürün üretimine yönelerek önemli bir başarı kazanan Çin, artık dünyanın lideri olmak istiyor.

Bu bağlamda Rusya’nın “çok kutupluluk” söylemini ağzına almayıp ABD hegemonyasındaki düzenden şikâyet eden Pekin, tıpkı 19. yüzyıl öncesinde olduğu gibi hiyerarşinin tepesinde olmaya niyetlendiğinin işaretlerini veriyor. Mao Zedung düşüncesini Konfüçyüs düşüncesiyle sentezleyerek “kapsamlı bir ulusal güç” olma hedefi koyan Çin, ekonomik kalkınmayı sürdürme ve teknolojide inovasyonun yanına askeri gücü büyütmeyi de koyarak niyetine layık bir güce ulaşmaya çabalıyor. Bunun için de Çin ilk olarak Tianşia (Tianxia) adını verdiği nüfuz alanını oluşturmak istiyor. Tayvan’a yönelik “Tek Çin” politikasından Orta Asya ülkeleriyle ekonomik ilişkileri geliştirmeye, Batı’dan tecrit edilen Rusya ile özellikle ekonomik ve askeri ilişkileri daha da geliştirmekten İran’la stratejik anlaşmalar yapmaya kadar uzanan bu politikalarla Çin; hem ABD’nin hücumuna karşı savunmayı kendi “kalesinden” uzakta kurmayı hem de hegemonya mücadelesinde yaslanacağı temeli sağlamlaştırmaya çalışıyor. Pekin diğer yandan da TKTY projesini Avrupa’dan Afrika’ya, oradan da Latin Amerika’ya taşıyarak esas gücü olan ekonomik güç üzerinden hamleler silsilesini hızlandırmaya çalışıyor.

Tedarik zincirindeki egemen konumu, hammaddeye olan talebiyle piyasaları belirleme gücü, ucuz ve nitelikli emek-gücü üzerinden elde ettiği muazzam artı-değerin sağladığı sermaye fazlasıyla dünyanın en büyük kreditör gücü olması, Çin’in ekonomik gücü esas alarak hamle yapmasına neden oluyor. Nitekim Çin’in finansal desteğine ihtiyaç duyan “gelişmekte olan ülkelerin” liderlerinin ABD’nin yaptırım tehditlerinin arkasından dolanarak Pekin’le iletişim içinde olmaları, Çin’in elindeki kozun gücünü gösteriyor. Fakat Çin, hegemonya için ekonomik gücünü askeri güçle desteklemesi gerektiğinin farkında olarak bu alanda da güçlenmeye çalışıyor. Askeri-sanayi iş birliği içerisinde siber savaşlara hazırlanan Pekin, Rusya ve İran’la kapsamlı askeri tatbikatları düzenliyor, Suudi Arabistan ile füze projeleri oluşturuyor. Çin’in silahlanmasının derecesini gösteren en önemli olgu ise askeri bütçedeki artış hızı. 2014’te 130 milyar dolar (829 milyar Yuan) olan askeri bütçe, her yıl yüzde 6-8 aralığında artırılması sonucunda, 2022’de 230 milyar dolara (1,45 trilyon Yuan) ulaştı.[2]

Böylece Pekin, ABD’nin askeri gücünün yıpratıcılığını kendi silah gücünü geliştirene kadar minimum seviyede tutturmayı, bu sırada diğer yandan da ekonomik gücünün “çekiciliğiyle” ABD’nin düzenine karşı “başka bir düzen” vaat edip yanına çektiği güçlerle nüfuz alanını dünyaya yaymayı planlıyor. Öte yandan ABD’nin askeri ve ekonomik alanda kuşatma hamlelerinin yanı sıra Çin’in aşırı sermaye birikimini yönelttiği inşaat sektöründe yatırım balonunun patlaması olasılığı, ekolojik tahribatın neden olduğu kuraklık ve su krizi, içeride ABD ile uyumlu politikalar izlenmesini savunan “kapitalist yolcular”, grev ve direnişlerle kendisi ortaya işçi sınıfı ile parti içerisinde etkisi artırmaya çalışan “sol kanat” gibi iç etkenler Çin’in planlarının gerçekleşme olasılığının zorluk derecesine işaret ediyor.

Avrupa Savaşta

ABD’nin hegemonya kaybı yaşadığı dönemde, özellikle sanayi burjuvazisinin önderliğinde bütün Avrupa’yı ekonomik gücüyle kontrol altına alan Almanya, Pekin ile birlikte ABD hegemonik gücünü sınırlamaya başlamıştı. Doğu Bloku ülkelerini AB’ye katarak nitelikli emek-gücünü “ucuza kapatan” Berlin, sanayide aşırı sermaye birikimi yaratarak Avrupa’yı etki alanı altına aldı. Buna ek olarak enerji bağlamında Rusya ile kurulan sıkı bağ sonucunda Moskova’ya da nüfuz eden Berlin, Çin’in TKTY projesinin Avrupa’ya ulaşmasını sağlayarak Asya pazarına da dahil olmayı başarmıştı. Böylece küresel güce ulaşan Almanya, ABD’nin Transatlantik Anlaşması teklifine yanaşmayarak ligdeki özgün konumuna sahip çıkacağını göstermişti.

Fakat yaşanan kapitalizmin krizi Almanya’nın özgün konumunun sarsılmasına yol açtı. Kâr oranlarının düşme eğilimi yasası Alman burjuvazisini de es geçmemiş, pandeminin hemen öncesinde krizin işaretlerini vermişti. Pandemiyle birlikte ticaret hacmi daralan Alman sanayi burjuvazisi, Rusya’ya yönelik yaptırımlarla da iyice köşeye sıkışmış durumda. Pandemiden dolayı oluşan eksik tüketime, yaptırımlar nedeniyle fiyatı artan Rus enerjisine bağımlılığının getirdiği maliyet artışı eklenince Alman sanayi burjuvazisi için gelecek oldukça karanlık gözüküyor. Bunlara ek olarak enflasyonun çift hanelere ulaşması ve FED ve Avrupa Merkez Bankası’nın enflasyonla mücadele için faiz artırması sonucunda yaşanan parasal daralma, sanayi burjuvazinin giderek güç kaybedeceğine ve Yeşillerin öncülüğünü yaptığı askeri alana kayarak savaş sanayisine yöneleceğine işaret ediyor. Ukrayna’daki savaşın başında bu yana AB’nin 25,5 milyar dolarlık yardım yapması, Alman tank ve toplarının üretimine hız verilmesi de Almanya’nın ABD’yi takip ederek askeri güce önem vereceğini gösteriyor. Böylece Yeşiller’in ve Avrupa Komisyonu Başkan Yardımcısı Josep Borrell’in öncülüğünde Almanya ve AB, özgün konumundan ABD’nin “yancısı” konumuna doğru hızla itiliyor.

Bu itilmeye karşılık Alman burjuvazisinin bir kesimi kendi çıkarlarını esas alarak Çin ve Rusya’yla ilişkilerin korunmasını istese de gelişmeler onlar için hiç iç açıcı değil. Polonya’nın Almanya’dan tazminat talep etmesi, Baltık ve İskandinav ülkelerinin NATO aracılığıyla ABD trenine dahil olmaları, enerji krizinin Rusya’ya olan bağımlılığa göre AB ülkelerini farklı oranda etkilemesi nedeniyle AB içerisindeki merkez-çevre çelişkisini derinleştirmesi Almanya’nın ekonomik gücünü kullanarak AB’yi ve liderliğini koruyabileceği ihtimalinin düşük olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla somut durum Alman burjuvazisine hem pazarını koruyabilmesi için hem de kapitalizmin krizinin etkilerini giderebilmesi için “savaş” alanına girmesini dayatıyor. Fakat savaşın gidişatındaki kimi “değişiklikler” ve enerji krizi ile ona bağlı olarak enflasyonun halk içerisinde yol açtığı tepkiler, Almanya’nın kendi çıkarlarını esas alan politikaları daha fazla uygulamasına neden olabilir.

Avrupa’nın diğer büyük güçleri Fransa ve İngiltere de savaşa girerek 19. yüzyıldan 20. yüzyılın ilk yarısına kadar süren şaşaalı günlerine dönmeye çabalıyorlar. Zaporijya Nükleer Santrali için Macron’un defalarca Putin ile görüşmesi, Total’ın Britanyalı ortaklarının isteği üzerine Rusya’dan çekilmesi ise Fransa’nın kendi inisiyatifini almaya çalıştığını gösteriyor. Fransa, AB içerisinde giderek daha fazla egemen olan Almanya’nın gücünü dengelemek için bir taraftan İngiltere ve ABD’den “destek” almaya çalışırken diğer taraftan da kimi bölgesel ve yerel güçlerle ilişkiler kurarak pazarını büyütmeye çabalıyor. Paris bu çabalarında kendi çıkarlarını esas alırken, Almanya ile eşit bir şekilde öncülüğünü yapacağı AB’nin çok kutuplu bir dünyada özgün yerini almasına da özellikle dikkat etmekte.

Savaşın en başından beri ABD’nin yanında olan İngiltere ise Ukraynalı askerleri eğitmek için askeri danışmanlar gönderiyor, silah desteği sunup savaş ateşini sürdürerek konumunu güçlendirmeye çalışıyor. Alman burjuvazisinin ekonomik gücüyle baş edemeyen İngiliz sermayesi, benzer dertteki Fransız sermayesini de yanına çekmeye çalışarak, Ukrayna’daki savaşa dahil olup Berlin’den daha fazlasına sahip oldukları askeri gücü kullanıp Almanya’yı ekarte etmeyi, böylece Avrupa’da nüfuz alanı elde etmeyi hedefliyor. Bu nedenle de İngiltere’nin önümüzdeki süreçte bir taraftan Fransa’nın ABD’nin politikalarıyla uyum bir çizgi izlemesi için çabalarken diğer taraftan da daha savaşçı bir tutum sergileyerek Fransızlarla rekabet edeceği görülüyor.

Rus Hamleleri

Ukrayna’yı işgale girişerek kılıcını atan Rusya, kimi revizelerle hamlesini sürdürüyor. Ukrayna’yı tamamen ele geçirme hedefiyle yola çıkan Moskova, ABD ve İngiltere’nin dolaylı olarak dahil olması sonucunda hedefini Rusların çoğunlukta olduğu bölgeleri ele geçirmekle değiştirdi. Bu doğrultuda askeri şiddeti azaltan ama sürekliliğini devam ettiren Rusya, Batı’ya doğru adım adım ilerlemeyi planlıyor.

ABD’nin Polonya, Baltık ve İskandinav ülkelerine yaptığı askeri yığınakla kendisine yönelik savaşı sürdüreceğini gören Rusya, askeri gücünü büyütmeye yönelmiş durumda. Rusya ve Belarus’a ait Su-24 uçaklarının nükleer silahla donatılması, Rus askeri personel sayısında yüzde 10’un üzerinde artış yapılması, Baltık Denizi’ndeki askeri manevralar Moskova’nın uzun ve şiddetli bir savaşa hazırlandığını ve bu savaşta kendi askeri gücünü esas alacağını gösteriyor.

Moskova, savunmasını nitelikli bir askeri güçle tahkim ederek güvenceye alırken yakınından uzağına doğru dış hamlelere de hız veriyor. Öncelikle Sovyet nüfuz alanındaki ülkelere yönelen Moskova, bu ülkelerin “dost olmayan” ülkelerle yaptıkları iş birliğinin Rusya ile olan “stratejik ortaklığa” zarar vermemesi gerektiği uyarısında bulunuyor. Kazakistan’ın oluşan boşluktan faydalanarak alan kazanması, Ermenistan ve Azerbaycan’ın ABD ve İsrail ile ilişkileri geliştirmeleri, Orta Asya ülkelerinin Çin ile yakınlaşması Rusya’yı ürkütüyor. Sınırlı gücünün farkında olan Rusya, bu ülkelere kısmi alan bırakarak gücünü (ve onların da gücünü) “esas düşmana” karşı kullanmak istiyor, bu kısmi alanın büyümemesine dikkat ederek.

Moskova, düşman hatlarına yakın ülkelere de özel yönelim içerisinde. Macaristan ve Hindistan bu konuda başı çekiyorlar. ABD’nin bütün uyarılarına rağmen “ucuz” Rus petrol ve doğalgazına hayır demeyen Hindistan, Rusya’dan silah almayı da planlıyor. Ucuz Rus petrol ve doğalgazına hayır diyemeyen bir diğer ülke olan Macaristan ise AB’nin Rusya’ya yönelik yaptırımlarına karşı çıkmakla kalmıyor, ilişkilerin stratejik ve uzun vadeli olacağını ilan ediyor. Rusya bu iki ülke nazarında gelişmekte olan ülkelere mesaj veriyor. Sanayilerinin büyümesi için ucuz enerjiye ihtiyaç duyan bu ülkeler için ucuz gaz ve petrol anlaşması öneren Rusya’yı reddetmek neredeyse imkânsız. Nitekim son zamanlarda Asya ve Afrika ülkelerinin Rusya ile ilişki kurmaya yönelmesi de bunu gösteriyor. Batı’nın da bunu engellemek için “tavan fiyat” koyma çabası, ama buna karşılık Rusya’nın ise yüzde 30’a yakın indirimler sunmaya hazır olduğunu bildirmesi “ekonomik” savaşın da şiddetleneceğine işaret ediyor. Diğer yandan Rusya’nın toplamda 3 trilyon ruble civarında silah ihracatı sözleşmesi yapması bu ülkelere sadece hammadde değil, “güvenlik” de sağlayabileceği mesajını gönderiyor. Ayrıca Filistin’e yönelik saldırıları nedeniyle İsrail’e yönelik tepkiler, G7 dışındaki G20 ülkelerini destekleyen söylemlerle Moskova, bu ülkelere siyasi destek sunmaya hazırlanıyor.

Rusya’nın dışarıya yönelik ekonomik, askeri ve siyasi hamleleriyle, kendisini savunurken harcayacağı gücün yerine yenisini koymanın yanı sıra hem ülke içindeki olası isyanları engellemeyi hem de küresel güç niteliğini koruma ve güçlendirmeyi hedefliyor. Bu bağlamda Rusya hegemonya mücadelesi sürecinde askeri gücünü esas almayı sürdürmekle birlikte, sosyalist mirasın bıraktığı nitelik ve ucuz işgücü ile sağlıktan uzaya kadar çok sayıda alandaki bilgi birikimi sayesinde ekonomik gücünü de büyütmeyi sürdürmeye çalışacaktır. Bu minvalde de gerek “dost olmayan” ülkelerle gerekse de onlarla iş birliği yapan ülkelerle “ekonomik” ilişki kurmaktan çekinmeyecektir, tabi askeri çatışmaların şiddeti ve izin verdiği ölçüde.

“Fırsatçı” Güçler

Kapitalizmin krizinin küresel güçler arasında yol açtığı hegemonya krizi doğrultusunda yaşanan askeri, siyasi ve ekonomik gelişmeler bölgesel ve bölgesel güç olma eşiğini erişmiş yerel güçlere de önemli fırsatlar sunuyor. Farklı düzlemde bulunan ve farklı güçlere sahip bu özneler, boşluklardan ve güçler arasındaki çatışmalardan yararlanarak alan kazanmaya, bir üst düzleme sıçramaya ya da güçlenerek aynı ligdeki rakiplerinin önüne geçmeye çabalıyorlar. Bu çabalar aynı zamanda bu güçler arasında da çatışmalara ve gerilimlere yol açıyor, böylece küresel düzeyde yaşanan çatışmalar en alttaki yerel düzleme kadar hissedilir hale geliyor. Dolayısıyla kapitalizmin krizinin tarihsel boyutlara ulaştığı bu tarihsel konjonktürde bütün güçler fırsatı değerlendirmek için çeşitli biçim ve yöntemlerde “savaşmaktan” imtina etmiyorlar.

Bu güçlerin başında Hindistan geliyor. Küresel güçlerin bulunduğu düzlemden bir adım geride olan Hindistan, hegemonya krizinden faydalanarak ABD ve Çin arasında yürüttüğü denge politikasını kendi çıkarını esas alarak sürdürüyor. ABD’nin uyarılarına rağmen ucuz Rus enerjisini ve silahlarını alan Hindistan, bir taraftan Çin’e karşı kurulan askeri ittifaklara katılıyor, diğer taraftan BRICS’in genişlemesini savunup TKTY projesini destekliyor. Bir küresel güçten gelecek “saldırıdan” çok kendi çıkarını esas alarak bu ülkelerle ilişkiler kuran Hindistan, buradan aldığı güçle Pakistan gibi “gerilim” içerisinde olduğu ülkelere ya da bölgesindeki diğer güçlere kendini dayatabiliyor. Böylece bölgedeki “fay hatlarının” harekete geçirerek hem güç devşirdiği “savaş hâli”nin devamını sağlamayı hem de bölgedeki rakiplerinin gücünü yıpratarak kendine bağlı hale getirmeyi hedefliyor.

Benzer bir durumu Polonya’da da görmekteyiz. Orta Çağ boyunca Avrupa’nın en önemli krallıklarından Lehistan Krallığı’na ev sahipliği yapan, sonrasında ise sürekli Almanya ve Rusya arasındaki savaşın merkezi olan Polonya Hindistan’a benzer bir yönelim içerisinde. İlk günden bugüne kadar Ukrayna’daki savaşın büyümesi için elinden geleni ardına koymayan Varşova, hedeflerinin bir kısmına ulaşmış durumda. Yanına İskandinav ve Baltık ülkelerini de alarak Rusya’ya karşı savaşın liderliğine soyunan Polonya, böylece tarihsel Lehistan Krallığı’nın topraklarını elde etmeyi planlıyor. Bunun için ABD ve İngiltere’nin gücüne yaslanan Varşova, kendisini AB’ye almak için özel çaba gösteren Almanya’dan İkinci Dünya Savaşı’ndaki yıkım nedeniyle tazminat istemekten de gocunmuyor. Polonya’nın önümüzdeki süreçte Rusya sınırındaki ya da yakınındaki herhangi bir savaşın ateşini yükseltmekten, yoksa da başlatmak için hiçbir çabadan çekinmeyeceği görülüyor.

Avrupa’daki “gerilimin” yarattığı fırsatları gören bir diğer ülke de Macaristan. Savaşın başından itibaren Rusya’ya yakın bir politika izleyen ve bunda ısrar eden Macaristan, hamlelerini de arttırıyor. Rusya’dan ek doğalgaz almak için görüşmelere başlayan Budapeşte, böylece enerji ihtiyacını ucuza getirmekle kalmıyor, bu ek gazı üzerine kâr koyarak diğer Avrupa ülkelerine satmayı planlıyor. Macaristan diğer taraftan da Rus devlet şirketi Rosatom’un Paksi nükleer enerji santraline yeni bloklar eklemesine izin vererek Avrupa’nın enerji piyasasında önemli pay sahibi olmak istiyor. Macaristan enerji alanında yaptığı bu hamlelerle AB’nin zayıf noktasından kendi çıkarları doğrultusunda faydalanarak bölgesinde egemen güç olma yolunda ilerliyor, tabi Almanya’yla bakışımlı bir şekilde.

Avrupa’nın ortasından güneydoğusuna doğru ilerlediğimizde de benzer durumlarla karşılaşıyoruz. Son dönemlerde ABD’nin önemli desteğini alan Yunanistan, Orta Doğu’ya yönelmiş durumda. BAE ve Mısır ile askeri ve ekonomik ilişkiler kuran Atina, Berlin’den çok Vaşington’un politikalarıyla uyum sağlayarak Türkiye’den daha güvenilir bir “müttefik” olacağını ispatlamaya çalışıyor. Böylece Orta Doğu pazarına giriş yaparak pastadan meşrebince pay kazanmayı hedefliyor.

Türkiye ise hem Ukrayna hem Rusya ile kurduğu ilişkileri savaşa rağmen sürdürerek durumdan istifade etmeyi sürdürüyor. Ukrayna’nın yanı sıra birçok yeni ülkeye daha SİHA satan Türk sermayesi, Rusya’ya yaptığı ihracatı da büyük oranda artırdı. Türkiye, “denge” politikasıyla savaşın açtığı fırsatlardan yararlansa da ABD’den “uyarıyı” da aldı. Türkiye savaşın açtığı fırsatlardan faydalanma konusunda giderek “ustalaşsa” da, büyük oranda bağlı olduğu AB ve ABD’nin “uyarıları” veya “sınırları” doğrultusunda marifetlerini gösterme şansına sahip.

“Arap Baharı”ndan az etkilenen ülkelerden olan Cezayir, Kuzey Afrika’da oluşan boşluğu doldurmaya aday olduğunu ortaya koymaya çabalıyor. Geçtiğimiz yılki halk ayaklanmasını sisteme kanalize etmeyi başaran Cezayir egemen sınıfları, var olanla birlikte yeni bulunan doğalgaz rezervlerinden de yararlanmayı hedefliyor. AB’nin kendisini Rusya’ya alternatif olarak görmesine ve dayatmalarda bulunmasına kolayca boyun eğmeyeceğini de gösteriyor. İspanya’nın ülkenin iç işlerine müdahale etmesine karşı gaz akışını keserek yanıt veren, Fransa ve ABD’nin uyarılarına rağmen Rusya’dan silah almayı sürdüren Cezayir, oluşan hegemonya boşluğunun farkında olarak kendi çıkarları doğrultusunda faydalanmayı çalışacağını açıkça gösteriyor.

Özne ve İçerik

Küreselden bölgesel ve yerel güçlere kadar çeşitli egemen güçler, kapitalizmin krizinin yol açtığı gerilim, çatışmalar ve boşluklardan yararlanarak egemenliklerini büyütme ya da koruma çabası içerisindeler. Belirli plan ve strateji doğrultusunda olmayan bu “çabalar” ise kısa süreli ve ânın yarattığı olanaklardan yararlanmayı tamamen önceliyor, özne kendisinden başka “özneleri” hesaba katmıyor ya da somut durumun nesnel gerçekliğinin “başka” içeriklere de sahip olabileceği ihtimalini hesaba katmıyor. Fakat kapitalizmin kriz halinin yarattığı nesnel gerçeklik, hem başka öznelerin etkin güç olabilmesine hem de “başka” içeriklerin somut biçimi başka yönde değiştirmesine olanak tanıyor.

2008 krizinin ardından sınıfsal eşitsizliklerin giderek artmasıyla dünyada “orta sınıfın” erimesi ve bu erimenin durdurulamaması, “orta sınıfın” işçi sınıfıyla “bütünleşme” sürecini hızlandırmakta. Hızlandırmanın altında yatan neden ise “orta sınıfın” siyasi temsilini sağ popülist, yer yerde faşizan güçlere bıraktığı geçtiğimiz dönemde, “orta sınıfın” sınıfsal konumundaki “düşüşün” bu güçler tarafından durdurulamamış olması. Dolayısıyla yaşanan bu sınıfsal düşüşün bilinçlerde yarattığı “aydınlanma” sınıfsal mücadele alanlarına da kendini yansıtıyor, dünyanın dört bir yanında yükselen yoksulluk karşıtı mücadelelerde ortaya çıkıyor. Önümüzdeki süreçte gıda, enerji vb. temel ihtiyaçlardaki fiyat artışının devam edecek olması, “sınıfsal bir özne”nin yani işçi sınıfının giderek daha etkin (ama tek değil) bir güç olacağı ihtimalinin yüksek olduğunu gösteriyor.

Öte yandan kapitalizmin krizi ve hegemonya mücadelesi; küresel, bölgesel ve yerel egemenleri hammaddeden işgücüne kadar “değer” (“para”) yaratacak şeyleri doğrudan denetim altına almaya ve ülke ya da etkili oldukları bölgelerin “içerisinde” güvenlikçi politikalar izlemeye itiyor. Kapitalizmin rasyonalitesi tarafından içeriklendirilerek biçimlendirilen bu “gerçeklik”, artan yoksulluk ve işçileşme sonucunda yükselen itirazların gerçekliğiyle sarsılıyor. Sokaklarda kendini içeriklendiren bu gerçeklik, kendisinden belirlenerek çıkıp gelecek ama aynı zamanda kendisini yapılandıracak bir özneye duyulan ihtiyacı açıkça gözler önüne seriyor.

Dipnotlar:

[1] Japonya, Hindistan, Güney Kore, Avustralya, Endonezya, Tayland, Singapur, Malezya, Filipinler, Vietnam, Yeni Zelanda ve Brunei.

[2] https://chinapower.csis.org/military-spending/

17 Ağustos 2022 Çarşamba

Hamleler ve Olasılıklar Denizinde Orta Doğu

(El Yazmaları, 18 Ağustos 2022 (Toplumsal Özgürlük, Ağustos Eylül 2022 sayısı))

Ukrayna’daki savaşın dünya gündeminin ilk sırasına oturması, yaklaşık yüz yıldır savaş ateşiyle kavrulan Orta Doğu’yu gündemin arka sıralarına itti. Bulunduğumuz yüzyılın başından itibaren dünyadaki savaşların büyük ve önemli kısmını barındıran Orta Doğu’nun arka sıralara düşmesinde bölgedeki savaş ateşinin kısmen azalmış olmasının da payı var. Fakat bölgedeki savaş ateşinin Orta Doğu standartlarına göre “az olması” veyahut Ukrayna’daki savaşın küresel güçler arasındaki mücadelede belirleyici etkisinin “fazla olması”, Orta Doğu’daki gelişmelerin önümüzdeki süreçte dünyayı etkileme gücünün “sınırlı” olabileceği izlenimine yol açmaması gerekiyor. Bölgesel ve yerel güçlerin hamleleri ile halkçı hareketlerin direngen ve bitmeyen mücadeleleri Orta Doğu ile birlikte dünyayı önemli ölçüde etkileme olasılığını taşıyor. 

On yılı aşkındır süregelen ve derinleşerek içinden çıkılamaz hale gelen kapitalizmin yapısal krizi, küresel güçler arasındaki hegemonya savaşımını da derinleştiriyor. Bu derinleşmenin ilk nüveleri Orta Doğu’daki savaşlarda rol alan bölgesel ve yerel güçlere verilen desteklerde görülmüştü. Bunun ardından Rusya ve ABD’nin Suriye sahasındaki karşı karşıya gelişleriyle hegemonya savaşı yeni bir düzleme sıçrayarak derinleşti ve Ukrayna savaşıyla birlikte ise geri dönülemez bir zeminde yeni derinleşmelerin önü açıldı. 

Küresel güçlerin, eşit olmamakla birlikte, birbirlerine üstün gelecek güce sahip olmamaları bölgesel ve yerel güçlerin hegemonya savaşında rol alabilmelerini sağlıyor. Özellikle Orta Doğu’daki bölgesel ve yerel güçler bu savaşta önemli roller aldılar, almaya da devam ediyorlar. Roller sadece hegemonya savaşımındaki gelişmelere göre şekil almakla kalmıyor, bölge içindeki dengelere göre de şekilleniyor ve bu şekillenme küresel çaptaki savaşı da etkileyebiliyor. 

Veliaht Atakta 

Petrolün getirdiği mali güçle birlikte önce İngiliz sonrasında ABD emperyalizmine olan sadakatiyle Suudi Arabistan, son zamanlardaki hamleleriyle öne çıkan bölgesel güçlerden biri. Veliaht Prens Muhammed bin Selman (MbS), Basra Körfezi-Hint Okyanusu-Kızıldeniz arasındaki konfor alanında çıkarak Yunanistan ve Kıbrıs’la askeri ve ekonomik alanda stratejik ortaklıklar kurmaya çabalıyor.[1] Suriye ile de gizli kapılar arasında ilişkiler kuran MbS, Erdoğan ile el sıkışırken ki sırıtışının da gösterdiği üzere bölgesel rakibi Türkiye’yi çembere alıp ekarte etmeye hedefliyor. Ankara’daki görüşmede “yeni iş birliği dönemi” vurgusu ise önceki “sert” müdahalelerin yerini “yumuşak” hamlelerin almaya başladığını gösteriyor.[2] Keza İran’a yönelik söylemlerdeki yumuşama, Irak’taki siyasi krizlerde Şii gruplarla kurulan iletişimler de bu değişim gösteriyor. [3]

Bölgedeki bu hamlelerle güç alanı kazanmaya çalışan Suudiler, küresel güçler arasındaki çatışmadan faydalanarak bu güç alanını sağlamlaştırmaya çalışıyor. Çin’e günlük petrol satışını rekor olan 1,65 milyon varile çıkartan Riyad, Çin ile füze programı geliştirmeye çabalıyor.[4] Diğer yandan Rusya’ya yönelik yaptırımlara düşük tondan olsa da itirazlarını dile getirirken Moskova ile ekonomik ve askeri iş birliğini sürdürüyor. Böylece Suudiler bölgedeki güç savaşımında kendisine sınırlılık getiren ABD’ye bağımlılığını Rusya ve Çin ile askeri ve ekonomik ilişkileri geliştirerek azaltmak istiyor. Fakat bağımlığının yapısal olduğunun farkında olan Riyad, ABD’yi gözeterek ama onun da sınırlarını zorlayarak Moskova ve Pekin ile ilişkileri geliştirmeyi sürdürmeye çalışacaktır.  

Suudileri dışarıda “aktif” olmaya itenlerden birisi de içeride yaşadığı sıkışmalar. Sınır tanımayan şiddete rağmen Yemen’de Husilere diz çöktürülememesi, Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar’ın Riyad’dan özerk ve kimi zaman ona karşı izledikleri politikalar ve ülke içerisinde özellikle kadınların başını çektiği eylemlilikler Suudilerin “konforunu” bozuyor. İçerideki hareketlilik, dışarıdaki amaçları etkileyebileceği gibi oradaki başarısızlıklarla birleşerek Suud hanedanına zor günler yaşatabilir. 

İran Güç Topluyor 

Bir diğer bölgesel güç İran ise esas olarak güç alanını korumaya ve sağlamlaştırmaya yönelmekte. Suriye’de önemli bir alan kazanan, Irak’ta ABD ile birlikte belirleyici güç olan, Lübnan, Filistin ve Yemen’de silahlı güçlerin ayakta kalmasını sağlayarak etki alanını Orta Doğu’nun neredeyse tamamına yayan İran, sınırlı gücünü koruyup büyüterek bu alanlarını konsolide etmeye çabalıyor. Suriye’deki statükonun sürdürülmesini isteyen Tahran yönetimi, ABD, İsrail ve Türkiye’nin ülkedeki hamleleriyle “uğraşması” için Rusya’ya yol veriyor. Lübnan’da Hizbullah’a, Irak’ta da Haşdi Şabi’den Maliki’ye çeşitli Şii gruplara ve Yemen’de Husilere daha fazla inisiyatif tanıyarak var olan statükoyu fazla güç harcamadan sürdürmeyi hedefliyor. İran, bu “yumuşak” politikaları Suudiler ve Türkiye ile olan ilişkilerinde de uygulayarak, istenmeyen çatışmaların oluşmamasına gayret ediyor. Öte yandan İran Hint Okyanusu’na ilk insansız hava filosunu indirerek askeri gücünü güçlendirmeyi sürdürdüğünü gösteriyor. [5]

Bölgedeki politikalarını uygulayacak gücü kazanmanın önemli bir yolunun dışarıdan geçtiğini bilen İran, esas gücünü buraya ayırmış durumda. Uzun zamandır Çin ve Rusya ile taktik ittifak kuran Tahran, son gelişmelerden sonra bu ittifakın niteliğini strateji düzeyine çıkarmaya yönelmiş durumda. Rusya ve Çin ile yeni ve stratejik anlaşmalar imzalayan, BRICS vb. kurumsal yapılara katılımın düzeyini artıran İran, hem olası “büyük” çatışmalar için konumlanıyor hem de bu konumlanmanın getireceği “faydalarla” bölgedeki gücünü artırmayı amaçlıyor.[6] Diğer yandan Tahran nükleer anlaşmanın yürürlüğe girmesi için Avrupa Birliği (AB) ile doğrudan görüşerek, Avrupa nezdindeki konumunu koruyup ABD’nin yaptırımları ile ABD’nin baskısıyla gerçekleşecek AB yaptırımlarının etkisini azaltmayı planlıyor.[7] Tahran bir yandan “kendine dışarıdan” daha fazla destek alarak güçlenmeyi diğer yandan “karşısındaki dışarıdan” gelecek zararı da azaltmaya çabalıyor. 

Tıpkı Suudilerde olduğu gibi İran da ülke içerisindeki mücadeleler tarafından sıkışmış durumda. Pandemi öncesinde ve sonrasında yoksulluğa karşı sürekli sokaklarda olan İran halkının, halkın ihtiyaçlarına değil silahlanmaya ve sömürücü azınlığa kaynak ayırmayı sürdüren Tahran yönetimine karşı önümüzdeki günlerde de sokakta olması oldukça yüksek olasılık. Ve İran’da gerçekleşecek halk hareketinin etkisi sadece İran ile sınırlı kalmayarak bölge halklarını da olumlu yönde etkileyecek güce sahip olması da oldukça önemli bir olasılık. 

Türkiye ve İsrail “Sert” 

Suudi Arabistan ve İran’ın ağırlıklı olarak “yumuşak” hamleler izlemesine karşın diğer önemli bölgesel güçler Türkiye ve İsrail “sert” hamlelerini sürdürüyorlar. İki ülke de ordularının önemli silah gücünün “yol açıcılığında” ilerleyerek alan ve güç kazanmayı hedefliyor. Türkiye Suriye ve Irak’taki operasyonlarını sürekli genişleterek, İsrail ise Suriye ve Filistin’deki “düşmanlarını” vurarak hedeflerine ulaşmaya çalışıyorlar.  [8]

Türkiye bölgedeki savaş haliyle birlikte küresel düzeydeki hegemonya mücadelesinin yarattığı boşluklardan sert gücünü kullanarak faydalanma politikasından vazgeçmiyor. Bunun önemli nedenlerinden birisi ise bu güce ciddi anlamda karşı koyacak bölgesel ve yerel gücün oldukça sınırlı olması. Bu nedenle Türkiye “yumuşak” gücü kullanmanın getireceği “zaman kaybının”, boşlukların veya emrivakisinin yarattığı/yaratacağı ani fırsatların da kaybı olacağını düşünerek sert güce yönelmekte. Diğer yandan Türk burjuvazisinin acil ihtiyaçları ve ülkedeki siyasi ve ekonomik krizin büyümesinin getirdiği sıkışma da iktidarı sert hamleler yapmaya itiyor. Fakat hem ülkedeki ve bölgedeki gelişmeler hem de ABD ve Rusya’nın Türkiye’nin gücünün farkında olarak izledikleri denge politikaları Ankara’yı sınırlamayı sürdürüyor.  

Netenyahu’nun iktidardan indirilmesine rağmen İsrail’in politikalarındaki süreklilik devam ediyor. “Düşmanlarının” kendisini vuracak güce erişmemesi için önleyici sert politikalarını sürdüren İsrail, özellikle Filistin’deki saldırılarını artırmış durumda. İran ve Rusya’nın ilişkilerini geliştirmeleri ve Rusya’nın İsrail’in son saldırılarına alışılagelmişin dışında sert tepki vermesi önümüzdeki süreçte İsrail’in saldırılarında çok rahat olamayabileceğini işaret ediyor. Küresel hegemonya mücadelesindeki safların keskinleşmesiyle doğru orantılı olarak İsrail’in saldırılarındaki rahatlığı azabilir.  

Mısır-BAE-Yunanistan

Geçtiğimiz yüzyılın büyük bölümünde bölgenin lider gücü olan Mısır, eski günlerine dönmeye çabalıyor. Arap halklarının haklı isyanının en görkemli mücadelesine sahip olan Mısır, firavunları aratmayan siyasal öznelerin halkın örgütsüzlüğü ve programsızlığından yararlanmasından dolayı bölgenin devrimci dönüşümünün öncüsü olması fırsatını kaçırdı. Üstüne kişiliksizliğiyle firavunların kemiklerini sızlatacak Sisi’nin liderliğinde bölgesel güç olma niteliklerini bile tam anlamıyla sahip değil. Öyle ki Sisi’ye ilk günden itibaren destekte bulunan Suudiler 10 milyar dolar daha destek sunuyorlar.[9]

Fakat Mısır bir yandan da kendi güç alanını geliştirmeye çalışıyor. Bu bağlamda özellikle Yunanistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Ürdün ile ilişkilerini geliştirmeye özel önem gösteriyor. Atina ile ekonomik anlaşmalar imzalayıp askeri tatbikatlar yapan Kahire, Abu Dabi ve Amman ile ekonomik iş birliğine yönelmiş durumda.[10] Böylece Mısır bölgeye yakın “dış” güçler ve bölgedeki yerel güçlerle “başka” bir alan kurmayı ve böylece tekrar bölgesel güç olmayı hedefliyor. Bu alanın bir diğer öznesi de BAE. Kendisi de Yunanistan ile 4 milyar dolarlık askeri ve ekonomik iş birliği anlaşmaları imzalayan[11] Abu Dabi, Suudlardan özerklik kazanmakla birlikte petro-doların getirdiği güçle bir zamanların Katar’ı gibi bölgede önemli bir güç olmayı amaçlıyor. Bir taraftan Mısır-BAE ile diğer taraftan Suudilerle anlaşmalar imzalayan Yunanistan ise bölgedeki çatışmalardan en iyi şekilde faydalanarak hem Türkiye’nin ABD nezdindeki bölgesel konumunu kapmaya hem de Türkiye’ye karşı önemli güç olmaya adım adım yaklaşıyor.

Savaş Kader mi?

Yukarıda bahsettiğimiz üzere bölgesel ve yerel güçlerin, kendilerini korumak, güçlendirmek ve etki güçlerini arttırmak için askeri gücü en önemli alan olarak görüp hamlelerin bu alanı esas alarak yapmaları “coğrafyanın kaderinden” dolayı değil, kapitalist üretim biçiminin yapısından dolayıdır. Marx’ın Kapital’inin 1. cildindeki önemli bölümlerden biri olan “ilkel birikim” süreci, Orta Doğu coğrafyası için biçimsel farklılıkları barındırmakla hala devam etmekte. 19. yüzyılda İngiltere ve Fransa’nın Mısır’a müdahaleleriyle başlayan bu süreç, İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrasında anti-emperyalist ve sosyalist hareketlerin bölgedeki kimi ülkelerde iktidara gelmeleriyle kesintiye uğradı.

Fakat gerek SSCB’nin yıkılması gerekse bu ülkelerdeki iktidarların ABD ile anlaşmaları sonucunda savaş ve ilkel birikim süreci, biçimsel değişiklikler birlikte, kaldığı yerden devam etti. Bu sürecin ana öğesi petrol olsa da halkların emeklerinin ve zenginliklerinin silah ticareti aracılığıyla emperyalist ülkelere aktarılması ve savaş ölümcüllüğünden kurtulmak için göç eden coğrafya insanının ucuz emek-gücünün yine emperyalist güçlerin sermayeleri tarafından sömürülmesi ilkel birikim sürecinin önemli öğeleri oldular. Körfez Savaşlarıyla başlayan süreç, ABD’nin imparatorluğunu ilan edip Irak ve Afganistan’ı işgaliyle pik noktasına ulaştı. ABD’nin imparatorluk hamlesi bölge halklarının direnişiyle çöpe atılmış olsa da sermaye, ilkel birikim sürecinden vazgeçmedi. Bu bağlamda, Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı sırasında yapay olarak belirlenmiş sınırlar ve devletler fiilen dağıtıldı ve sermayenin sınırsız talanına açıldı. Kapitalizmin 2008 yılında su yüzüne çıkan yapısal krizinin derinleşerek devam etmesi ise bölgedeki bu sınırsız talanın şiddetinin daha da artmasına neden oldu. Böylece bölgedeki savaş hali, tıpkı önceki iki yüzyılda olduğu gibi “coğrafyanın kaderi” haline geldi.

Öte yandan bu ilkel birikim süreci ve savaş haline karşı canlarını ve pre-kapitalist (kimi yerlerde komünal) yaşam biçimlerini korumak isteyen güçler silahlanarak devlet-dışı önemli askeri-politik güç haline geldiler. Bölgedeki sosyalist ve komünist hareketlerin zayıf olması da yoksul halkın bu yapılara yönelmesine ve bu yapıların kitlesel halk güçleri olmasına neden oldu.

Devrimci-Halkçı Özne 

Bölgedeki bu güçlerin başında Hizbullah geliyor. Lübnan Şiilerinin temsilcisi olan Emel hareketini İslam Devrimini yapan İran’a mesafeli durmakla ve 70’lerin kitlesel devrimci örgütü Lübnan Komünist Partisi’yle ittifak yapmakla suçlayıp bu hareketten ayrılanlarca kurulan Hizbullah, 90’ların başına kadar marjinal bir yapı olarak kaldı. 90’larda Hasan Nasrallah’ın liderliğe geçmesi ve İsrail’in Filistin ve Lübnan’daki devrimci-solcu hareketlere önemli darbeler vurarak zayıflatması sonucunda kitlesellik yakaladı. Yoksul halka yönelik izlediği sosyalizan politikalar, Şiiliğin tarihsel devrimci kökeni ve İran’ın desteğiyle İsrail’e karşı elde ettiği askeri zaferler Hizbullah’ı bugünkü noktalara getirdi. Fakat kapitalizmin ve dolayısıyla kapitalist ilişkilerin yayılması, Hizbullah’ı sosyal-devrimci (sosyal bir sınıfa dayanan yani proletaryaya dayanan devrimci) bir güç olmaya zorluyor. İran’a bağlılığı, tarihsel devrimci dinamiğin sınırlılıkları Hizbullah’ın bu değişimi gerçekleştirecek bir güç olmasını engelliyor. Bu nedenledir ki Lübnan’daki örgütsüz halk hareketlerine kimi zaman doğrudan müdahale ederek engellemeye ya da engelleyemediği takdirde kendine kanalize ederek sönümlendirmeye çalışıyor. Öte yandan da Lübnan’daki diğer güçlerle birlikte (kısa süre önceki seçimin de gösterdiği üzere) var olan statükonun bir süre daha devamında rahatça anlaşıyor. Fakat geçtiğimiz yılın Ekim ayında ayaklanan halk kitlelerinde süregelen “rahatsızlık” yeni direnişlerin habercisi. Ve bu direnişler Lübnan’da devrimci özneleri yeniden yaratabilme potansiyelini her zamankinden daha çok taşıyorlar.

Bölgedeki bir diğer askeri-politik güç ise Irak’taki Sadr hareketi. Yine Şiiliğin tarihsel devrimci kökenini taşıyan ve ABD’nin Irak işgaline karşı direnişiyle öne çıkan Sadr hareketi, Irak çapındaki etkisini gösteriyor.

Irak’taki yerel güçlerin tıpkı Lübnan’daki gibi statükonun devamında ısrarcı iken sürekli hareket halindeki halk kitleleri değişimi zorluyor. Fakat devrimci ve halkçı bir öznenin henüz oluşmamış olması, halkın öfkesinin onu kanalize edebilen Sadr tarafından yönlendirilmesine neden oluyor.  

Diğer güçlerden farklı olarak komüncül geçmişin bıraktığı tarihsel devrimci mirasın Sadr’ı Irak’taki yozlaşmış sistemin tam karşısına konumlandırılması ve halkın öfkesinin bu güç tarafından yönlendirilmesi önemli bir durum. Fakat günümüzün sosyal devrimci bir öznesi yani proletaryanın öncülüğünde devrimci-halkçı bir hareketin gelişip büyümemesi halinde tarihsel-devrimci özne sınırlı rolünü oynayarak halkın öfkesinin sönümlenmesine ya da sistem tarafından içerilmesine neden olabilir. 

Bölgedeki en önemli devlet-dışı askeri-politik güç ise Kürt Özgürlük Hareketi. Marksist-Leninist bir hareket olarak ortaya çıkan PKK’nin öncülüğünde devam eden hareket, bölgedeki dört ülkede (Türkiye, İran, Irak, Suriye) de etkinliğini sürdürüyor. Irak’ta bir bölgeye yerleşen, Suriye’de önemli bir bölgeyi elde ederek kantonlarla birlikte devletimsi yapı kuran, Türkiye ve İran’da ciddi kitleselliğe sahip hareket, bölge halkları açısından savaş halini değiştirebilecek önemli bir devrimci güç olarak görülüyor.

Lübnan, Irak ve Suriye’deki bu durumlar çeşitli farklılıklarla birlikte bölge çapında genel bir duruma işaret ediyor. 21. yüzyılın başından itibaren irili ufaklı büyük direnişlere imza atan bölge halkları, kimi zaman sönümlense de bitmek tükenmek bilmeyen direnişçi enerjisiyle halkçı hareketleri tekrar tekrar canlandırıyor. Ve her canlanma meşakkatli bir sürecin meyvesi olacak olan devrimci-halkçı öznenin inşasına bir adım daha yaklaşılmasını sağlıyor. Küresel, bölgesel ve yerel güçler arasındaki hegemonya savaşımının derinleşerek devam edeceği önümüzdeki süreç ise bu devrimci-halkçı öznenin inşasının hızlanabilme ihtimaline işaret ediyor. Tabii ki işçilerin, emekçiler, kadınların, gençlerin ve halkların mücadelesiyle. 

Dipnotlar:

[1] https://www.al-monitor.com/originals/2022/07/saudi-arabia-signs-energy-agreement-greece

[2] https://www.middleeasteye.net/news/turkey-saudi-arabia-seeks-deposit

[3] https://apnews.com/article/middle-east-iran-saudi-arabia-iraq-c06361f25c45317a4a71658729db4d25

[4] https://www.middleeasteye.net/news/china-emerges-major-exporter-weapons-middle-east-north-africa

[5] https://english.alarabiya.net/News/middle-east/2022/07/15/Iran-navy-announces-drone-division-in-Indian-Ocean-during-Biden-s-Middle-East-visit

[6] https://nation.com.pk/2022/07/21/brics-and-iran/

[7] https://www.middleeastmonitor.com/20220813-iran-may-accept-eu-nuclear-deal-proposal-wants-assurances/

[8] https://www.dw.com/en/the-turkish-army-in-iraq-an-occupation-force/a-62600962

https://www.bbc.co.uk/news/world-middle-east-62457780

[9] https://www.arabnews.com/node/2137776/business-economy

[10] https://english.news.cn/20220803/d0a0b49e4e134e7eb7a4b4989d155a31/c.html

https://www.zawya.com/en/projects/industry/industrial-partnership-between-egypt-uae-jordan-to-boost-private-sector-minister-ljhkdmkn

[11] https://www.al-monitor.com/originals/2022/05/uae-greece-sign-42-billion-agreement

11 Ağustos 2022 Perşembe

6’lı Masa İşinin Başında

(El Yazmaları, 12 Ağustos 2022 (Toplumsal Özgürlük, Ağustos Eylül 2022 sayısı))

Birbirleriyle bağlantılı bir şekilde derinleşerek genişleyen ekonomik ve siyasal kriz ile devlet fraksiyonları arasındaki mücadele, Türkiye’deki siyasal gelişmelere her geçen gün ivme kazandırıyor. Bu ivmelenme nedeniyle sistem düzleminde bulunan siyasal özneler -var oldukları zeminlerden kopmadan- sürekli yeni hamleler yaparak “karşı tarafın” zeminini daraltmaya, mümkünse o zeminden parçalar koparıp kendine katmaya çabalıyorlar. Bu bağlamda sistem içi düzlemde önemli yer edinen 6’lı masa, bulunduğu zeminin eklektik yapısının bu hamleleri yapmasını sınırlandırdığının farkındalığıyla, zeminini sağlamlaştırmaya yönelik hamlelere de hız veriyor. 

Halk Karışmasın! 

Hamlelerin en görünür yanı toplantılar. Son zamanlarda sıkça gerçekleştirilen bu toplantılarda ana gündem “Erdoğan sonrasında yapılacaklar”dan “aday” tartışmasına geçmiş durumda. Fakat post-Erdoğan sürecinde yapılacaklara dair biz fanilere verilen bilgiler “parlamenter demokrasiye” geçiş ve topluma yayılacak hoşgörü, barış ve kardeşlik havasıyla sınırlı. Bunların nasıl gerçekleşeceği, hesaplaşmaların yapılıp yapılmayacağı, demokratik bir sisteme geçişte halkın rolünün ne olacağı gibi sorular ise “o iş bende” tavrıyla geçiştiriliyor.

Bu tavırların altında yatan ana neden ise 6’lı masanın var olan sistemin yapısından değil, Erdoğan’ın “fazla” güce sahip olmasından şikayetçi olmaları. Bu nedenle “Başkan”a verilen “fazla” gücün kırpılarak sistemin ana yapısının korunduğu bir “yumuşak” geçiş süreci hedefleniyor. Ve bu geçiş sürecinin “halkın” istekleri ve talepleriyle bozulması istenmiyor. 

Böylece post-Erdoğan sürecine “yumuşak” geçiş konusunda “anlaşan” 6’lı masa, “adayı” belirleyerek zaferini şimdiden ilan etmeyi hedefliyor. Adayı belirleme süreci ise masanın niteliklerini açıkça gösteriyor.  

Kılıçdaroğlu’nun Adaylığı 

Kılıçdaroğlu’nun öne çıkmasıyla başlayan “Alevi olması” ve “kazanma ihtimali” tartışmaları, 6’lı masanın; halkı “Türk-İslam” ve “sağcı” kimliğiyle hareket eden “güruh” olarak gördüğünü ve bunun bir gerçeklik olarak kabul edilmesi dayatmasında bulunduğunu ortaya koyuyor. Keza “kesin” kazanacaklarını belirterek “Sünni” kökene sahip “eski” ANAP’lı İmamoğlu ve “eski” MHP’li Yavaş’ın alternatif olarak ileri sürülmesi de bu görüş ve dayatmanın bir başka göstergeleri. Ekmeleddin’in adaylığında yapılan “bozkurt” işareti, belediye seçimlerinde sağcı adayların gösterilmesi, belediyelerde izlenen neoliberal politikalar vb. Kılıçdaroğlu’nu kurtarmaya yetmiyor. Fakat Kılıçdaroğlu’nun memur geçmişinin kazandırdığı “sakin güç” (siz bunu “sallarım başımı alırım maaşımı” olarak da okuyabilirsiniz) karakteri, geçiş dönemine oldukça uygun olan “Çankaya Noteri” rolü için liyakata sahip olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla farklı sermaye fraksiyonları tarafından desteklenen “dinamik” İmamoğlu ve Yavaş’ın aksine yumuşak geçişi sağlayacak “demokrat dede”, devlet klikleri ve “büyük” sermaye grupları tarafından daha tercih edilebilir bir aday olabilir. 

İşbölümü 

6’lı masada sandalye sahibi olanların “sahada” gösterdikleri performanslar ise bir işbölümü çerçevesinde bulundukları zemini sağlamlaştırma ve geliştirmeye yöneldiklerine işaret ediyor. Kılıçdaroğlu’nun sürekli devlet kurumlarına “baskına” gitmesi, post-Erdoğan sürecinde devlet kliklerini “Memur Kemal”e bağlayarak devlet krizinin çözülmesi amaçlanıyor. Uluslararası sermayeyle kurulacak ilişkiler ise ekonomi dâhisi, “altın çocuk” Babacan’a bırakılıyor. Küçülen pastadan payını alamayarak AKP’den kopmaya başlayan tefeci-bezirgân kökenli küçük esnaf ve tüccarlar için ise İYİ Parti ve Demokrat Parti görevli. Keza İYİ Parti, iktidar ortağı olmanın vaat ettiği devlet kaynaklı kırıntılara kavuşamayan milliyetçileri de toplamaya çalışıyor. AKP iktidarıyla “şanlı İslami geçmişe” tekrar ulaşacağını sanan, ama dindaşların aksine eline fakirlik, güvencesiz çalışma ve yoğun sömürü geçen yoksul Müslümanların öfkesini derleyip toparlama görevi ise Saadet ve Gelecek’te.

Yükselen işçi direnişleri ve ekoloji hareketi, sokakları zapt eden kadın mücadelesi, saldırılara rağmen boyun eğmeyen Alevilerin direnişinin devrimci bir zeminde konumlanmasını engelleyerek “Önce Erdoğan gitsin, sonrasına sonra bakarız” şiarıyla restorasyona cephesine bağlama görevi ise sol-CHP ve kimi “devrimci” yapılara ihale edilmiş durumda. 

Geçiş süreci, adaylık tartışması ve işbölümünün gösterdiği üzere 6’lı masa, kurulduğu zeminin gerekleri doğrultusunda hamlelerini sıklaştırarak, aynı düzlemde yer aldığı Cumhur İttifakı’nın zeminini de kapsayarak aşma çabalarına önümüzdeki günlerde hız verecek.

Bu hızlanmanın altında yatan sebep ise masanın “halkın ihtiyaçlarını” değil, gerek dünya gerekse Türkiye çapında derinleşen kriz doğrultusunda sermayenin ve devletin kırılganlığının büyümesi. Ve işçilerden kadınlara, ekolojistlerden Alevilere, gençlerden Kürtlere kadar her alanda büyüyen mücadeleler bu kırılganlıkları büyütmekle kalmıyor, yeni bir Cumhuriyetin – Demokratik Cumhuriyetin- temel taşlarını santim santim örmeyi sürdürüyor. Dolayısıyla sermayenin ve devlet kliklerinin çıkarlarının esas alındığı düzlemin varlığının devamı açısından 6’lı masaya düşen görevleri hızlıca yerine getirmesi şart. Nitekim “Altılı masanın en güçlü neferiyim” diyen İmamoğlu’nun söylemleri ve KHK’lıların İBB’deki işlerinden atılması bunun bir işaret değil mi?

17 Haziran 2022 Cuma

Georgi Dimitrov ve Bulgaristan’da Sosyalist Devletin Kuruluşu

(El Yazmaları, 18 Haziran 2022)

Balkanların modern tarihi için olduğu kadar Bulgaristan tarihi için de İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrasında yaşanan sosyalizm deneyimi, büyük bir zaman dilimini kaplamakla birlikte bugüne de etkileri olan oldukça önemli bir deneyimdir.

Yaşanan bu sosyalizm deneyiminde Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) savaşı kazanmasıyla birlikte Kızılordu’nun bölgedeki Nazi işgalini bitirerek Balkan ülkelerinde konumlanmasının etkisi büyüktür. Fakat bu etki kadar Balkan ülkelerindeki komünist partilerin varlığı ve siyasi mücadelelerinin de etkisi oldukça önemlidir. Keza partiler kadar önemli olan bir diğer etken de tarihsel siyasi kişiliklerdir. Bu siyasi kişilikler komünist partilerin diğer partileri elemine ederek iktidara gelmelerinde ve sosyalist devletleri inşa etmede oldukça önemli bir rol oynamışlardır. Bu bağlamdaki önemli siyasi kişiliklerden biri de Georgi Dimitrov’dur. Çocuk yaştan itibaren siyasi faaliyetlerde bulunmuş ve komünist hareket içerisinde dünya çapında bir üne kavuşmuş olan Georgi Dimitrov, İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrasında Bulgaristan’da sosyalist devletin kuruluşunda etkili olmuştur.

Bulgaristan’daki Devrimci Faaliyetleri

Makedonya göçmeni anne ve babanın ilk çocuğu olan Georgi Dimitrov, 18 Haziran 1882’de Radomir kazasında doğmuştur. Babası terzi, annesi ise şehirde dokuma tezgâhtarlığı yaparken köyde orak biçen bir kadındır.[1]

Dimitrov dünyaya geldikten kısa bir süre sonra aile önce kasabaya, sonrasında da Sofya’ya taşınmak zorunda kalmıştır. Yedi kardeşi olan Dimitrov, geçirdiği hastalıktan ve daha sonra da ailenin yaşadığı ekonomik sorunlardan dolayı eğitim hayatını orta birden ikiye geçtiği sene bırakmıştır. Okulu bırakmasıyla birlikte Dimitrov, 12 yaşında mürettip çırağı olarak çalışmaya başlamıştır.[2]

Çalışmaya başlamasıyla birlikte siyasi faaliyetlere de başlayan Dimitrov, ilk olarak matbaa işçisi bir arkadaşıyla birlikte 1896 yılında, “Kukuriku” adlı bir mizah gazetesi çıkarmaya başlamıştır. Daha çok ruhban sınıfını eleştiren bu gazete, iki sayı çıktıktan sonra ruhban sınıfının tepkisi sonucunda kapatılmıştır.[3]

16 yaşında matbaa işçilerinin önde gelen sendikacılarından biri olan Dimitrov, 18 yaşında da Basım İşçileri Sendikası’nın sekreteri olmuştur. 20 yaşında Bulgaristan Sosyal Demokrat İşçi Partisi’ne (BSDİP) giren Dimitrov, 1903’te partinin “dar” ve “geniş” sosyalistler olarak ikiye ayrılması sırasında Dimitr Blagoev’in yönetimindeki “dar” sosyalistlere katılmış ve Sofya grubunun sekreteri olmuştur.[4]

27 yaşında Genel İşçi Sendikaları Birliği yönetimine girmiş ve partinin 16. Kongresi’nde beş üyeden oluşan Merkez Komitesi’ne seçilmiştir. Balkan Savaşı’ndan bir yıl sonra 1913 yılında yapılan parlamento seçimlerinde dar sosyalistler 18 milletvekili çıkarmışlar ve Dimitrov da seçilen milletvekillerinden biri olmuştur. Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’na karşı çıkan ve bu yönde siyasi faaliyetlerini sürdüren Dimitrov, 1918’te tutuklanmış ve 4 ay sonra serbest bırakılmıştır.[5]

Savaştan sonra Bulgar Halk Çiftçi Birliği (BHÇB) ile birlikte öne çıkan iki partiden biri olan BSDİP’nin dar sosyalistleri, Üçüncü Enternasyonal’e katılmışlar ve Bulgaristan Komünist Partisi (BKP) adını almışlardır. Partinin Enternasyonal’e katılması ve BKP ismini almasında Dimitrov büyük bir rol oynamıştır. Geniş sosyalistler ise BSDİP ismini sürdürmüşlerdir.[6]

1919 ve 1920’de yapılan iki seçimde de BHÇB birinci parti ve BKP ikinci parti olarak çıkmışlardır. BKP iki seçim sonrasında da BHÇB’nin kurduğu hükümetlere destek vermemiştir. 9 Haziran 1923’te gerçekleşen askeri darbeyi “kır ve şehir burjuvalarının çatışması” olarak gören BKP, darbe karşısında tarafsızlık kararı almıştır. Fakat parti tabanındaki işçiler ve köylüler darbeye karşı BHÇB üyeleriyle birlikte darbecilere karşı savaşmışlardır. Darbenin başarılı olmasından sonra komünistlere yönelik baskının artması nedeniyle BKP 5-7 Ağustos 1923 tarihleri arasında yapılan toplantı sonrasında ayaklanma kararını almıştır. Vasil Kolarov, Georgi Dimitrov ve Gavril Genov ayaklanmayı yönetmekle görevlendirilmiştir. BHÇB’nin sol kanadının da destek verdiği ayaklanma 23 Eylül 1923’de başlamış ve yedi gün sonra yenilgiyle sonuçlanmıştır. Yenilgi sonrasında Dimitrov ve Kolarov yurt dışına çıkmışlardır.[7]

Ayaklanma sonrasında BKP yeraltına çekilmiş ve Mayıs 1924’te Vitoşa dağında gerçekleşen konferansta partizan savaşının yürütülmesi kararı alınmıştır. Fakat partizan savaşında ağır darbeler alınması üzerine 1925 yılında Moskova’da gerçekleşen konferansta geri çekilme kararı alınmıştır.[8]

Dimitrov yurtdışında çeşitli ülkelerde devrimci faaliyetlerini sürdürmüştür. 27 Şubat 1933’te gerçekleşen Reichstag Yangını’ndan sorumlu tutulan Dimitrov, 9 Mart 1933’te Almanya’nın devlet düzenini zorla değiştirme iddiasıyla tutuklanmıştır. Leipzig mahkemesindeki savunması onun dünya çapında tanınan bir devrimci olmasına neden olmuştur.[9]

SSCB’deki Devrimci Faaliyetleri

Bir seneye yakın süren tutukluluktan sonra serbest bırakılan Dimitrov kendisine vatandaşlık veren Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ne (SSCB) geçer ve Üçüncü Enternasyonal’in genel sekreteri olur. Ayrıca SSCB Yüksek Şurası’na (1937-1945) seçilen Dimitrov, Komintern’in Orta Avrupa Sekreterliği’nin yöneticisi ve Kızıl Sendikalar Enternasyonali’nin (Profentern) yürütme kurulu üyelerinden biri olur. Bulgaristan’a dönene kadar SSCB’de önemli görevlerde bulunmakla birlikte dünyadaki komünist hareketlere de yön vermiştir. Bu süreçte SSCB’de yaşanan iktidar çatışmaları ve tasfiye girişimlerinde Stalin ile birlikte hareket etmiştir.[10]

Dimitrov’u dünya çapında önemli kılan bir diğer etken ise Ağustos 1935’teki Komintern’in 7. Kongresi’nde öne sürdüğü “Faşizme Karşı Halk Cephesi” taktiğidir. Bu taktiğe göre yükselen faşizme karşı demokrasi, barış ve ulusal bağımsızlık için demokratik güçlerle işbirliği yapılmalıdır. Bu taktik komünist partiler tarafından kabul edilmiş ve daha sonrasında da çeşitli tarihlerde uygulamaya konulmuştur.[11]

İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı ve Vatan Cephesi

2. Emperyalist Paylaşım Savaşı başladıktan sonra Bulgaristan Kralı 3. Boris tarafsız bir tutum sergilemeye çalışmış, fakat Almanya’nın yoğun çabaları sonucunda 1 Mart 1941’de Üçlü İttifak’a dahil olmuştur. Bu anlaşmadan sonra 600 binden fazla Alman askeri Bulgaristan’da konumlanmış ve Bulgaristan Alman ordusunun ihtiyaçlarını karşılayan bir depo ve SSCB’ye saldırmak için bir üs haline gelmiştir.[12]

Bulgaristan’ın Üçlü İttifak’a katılması üzerine Dimitrov, BİP(K)’nin[13] uygulaması gereken siyaseti Stalin’le görüşür. Stalin’e göre her ülkenin komünist partisi sorunlarını bağımsız olarak kendileri çözmeli ve öncelikle ayakta kalmaya çalışmalıdırlar. Ayrıca Alman işgalindeki ülkeler kendi başlarına ayaklanmaya kalkışmamalıdır, çünkü bu ayaklanmalar SSCB onların yardımına gelemeyeceği için başarısızlıkla sonuçlanacaktır. Bu nedenle komünist partiler Almanlar SSCB’yi işgal ettiğinde ilk önce SSCB’ye yardım ederek onun kurtarılmasını sağlamalı, sonrasında ayaklanmalar gerçekleştirmelidirler.[14] Bunun üzerine BİP(K) Bulgaristan’ın savaşa katılmasına karşı iktidara karşı aktif bir mücadeleye girmekten çok iktidarın Almanlarla olan işbirliğini teşhir etmekle yetinen bir politika izlemiş ve 6 Mart’ta yayınlanan bildirilerde partinin hükümetin yürüttüğü halk düşmanı politikalara karşı olduğunun propagandası yapılmıştır. Diğer yandan Almanya’nın SSCB’yi işgalinden 2 gün sonra yani 24 Haziran 1941’de BİP(K) bir Merkezi Askeri Komisyon kurmuş, fakat gerek kadroların yetersizliği gerekse de iktidarın şiddetli baskısı nedeniyle bu komisyon etkisiz kalmıştır.[15]

Alman ordularının SSCB’deki saldırılarının kısmen durdurulmasının ardından Stalin, Alman işgali altındaki ülkelerde partizan hareketinin geliştirilmesi gerektiğini belirtmiştir. Bunun üzerine Dimitrov 17 Nisan 1942’de BİP(K) Bulgaristan’daki temsilcisi Anton İvanov’a halk isyanı ve partizan savaşına hazırlık yapması talimatını vermiştir. Fakat Anton İvanov kısa süre sonra yakalanmış ve 23 Temmuz 1942’de idam edilmiştir. İvanov’un idamının ardından antifaşist bir cephenin kurulması için BHÇB, Zveno ve BSDİP ile görüşmeler yapılmıştır. Bu görüşmelerin sonucunda 17 Temmuz 1942’de “Hristo Botev”[16] radyosunda Vatan Cephesi’nin kurulduğu ilan edilmiş ve cephenin programı yayınlanmıştır. BİP(K), BHÇB’nin sol kanadı, BSDİP, Zveno ve bağımsız aydınlardan oluşan Vatan Cephesi’nin programı, Dimitrov’un daha önce ileri sürdüğü “Faşizme Karşı Halk Cephesi” taktiğine benzer şekilde, faşizme karşı demokrasi, barış ve ulusal bağımsızlık için demokratik güçlerle iş birliğini ve Nazilerin işgalinin sonlandırılmasını içermekteydi.[17]

Vatan Cephesi’nin İktidarı Alması

Vatan Cephesi’nin kurulmasının ardından antifaşist direnişin etkin olduğu alan genişlemiş ve özellikle köylülerin ve ordudan kaçanların partizan birliklerine katılmaları sonucunda 1942 sonlarında 30 müfrezelik bir güce ulaşmıştır. 1944 yazının sonlarında 1 tümen, 9 tugay, 36 bölük, bir dizi bağımsız çete, yüzlerce silahlı grup ve 200.000 sempatizan ve yardımcıdan oluşan bir büyüklüğe ulaşmıştır.[18]

Temmuz 1943’te Mussolini’nin iktidarı kaybetmesi ve Kral 3. Boris’in ölmesi üzerine Vatan Cephesi’nin etkinliği daha da büyümüştür. Fakat Kızılordu’nun Bulgaristan’dan uzakta bulunması ve İngiltere-ABD’nin Yunanistan’a çıkarma yapmasının olası olması nedeniyle BİP(K), kraliyet çevrelerinin de olduğu bir koalisyona katılma çağrısı yapmıştır. Fakat Stalin’le görüşen Dimitrov, partiye etki alanını güçlendirmesi için kitlesel gösteriler yapması ve silahlı partizan faaliyetlerini arttırması talimatını vermiştir. Mart 1944’te de Dimitrov, iktidarın tek başına alınmaması, ordunun da katılmasıyla Vatan Cephesi’nin programı doğrultusunda ulusal, demokratik, anti-faşist bir hükümet için politik bir anlaşma yapılmasını savunmuştur.[19]

Haziran 1944’te iktidara gelen Bagryanov hükümeti Almanların savaşı kaybetmeye başlamaları üzerine komünistlere bakanlıklar teklif etmiş, fakat bu reddedilmiştir. Dimitrov iktidara gelen Bagryanov hükümetinin Alman yanlısı olduğunu, vakit kazanmak ve partizan hareketini felce uğratmak için esnek davrandığını belirtmiş ve bu nedenle hızlıca harekete geçilmesini Stalin’e önermiştir. Dimitrov’un bu önerisi kabul edilmiş ve Yugoslavya Halk Kurtuluş Ordusu ile eylem birliğine girilerek partizan hareketine hız verilmiştir. Böylece 1944 yılıyla birlikte Dimitrov’un BİP(K)’nin liderliğini eline aldığını ve talimatlarını arttırdığını görmekteyiz. Öte yandan Kızılordu’nun hızlı ilerleyişi Bagryanov hükümetinde çatlaklara yol açmış ve 23 Ağustos 1944’te Romanya’nın teslim olması üzerine Bagryanov iktidarı bırakmıştır. Bunun üzerine halk ayaklanmasının başarılı olabileceği tespitinde bulunan BİP(K) Merkez Komitesi 26 Ağustos 1944’te ayaklanma kararı almıştır. SSCB’nin Bulgaristan’a savaş ilan edeceğinin haberini alan Dimitrov, Bulgar komünist partizanların lideri Ivan Vinarov’a telgraf çekerek ayaklanmaya hazırlanmalarını ve Vatan Cephesi hükümeti için baskı yapılması emrini vermiştir.  Nitekim 5 Eylül’de SSCB Bulgaristan’a savaş ilan etmiş ve 9 Eylül’de Vatan Cephesi iktidarı almıştır.[20]

Vatan Cephesi İktidarı ve BİP(K)’nin Faaliyetleri

İlk Vatan Cephesi hükümeti, cepheye katılan partilerden üyeleri barındırmıştır. Bu hükümette BİP(K), Zveno, BHÇB’nin sol kanadı dörder bakanla, BSDİP ve bağımsızlar ikişer bakanla temsil edilmişler ve Başbakan Zveno’dan Kimon Georgiev olmuştur. Devlet yönetim mekanizması ise eski rejimden devralınan biçim ve organlarla işlemeye devam etmiştir. Çok partili döneme geçilmiş, ama sadece Vatan Cephesi ittifakı içinde yer alan partiler yasal partiler olarak kabul edilmiştir. Dimitrov yeni rejimin ılımlı görünmesini, Sovyet tarzı konseylerin kurulmamasını, sınıf savaşı fikirlerini anımsatan “anti-faşist devrim” teriminin kullanılmamasını yoldaşlarına iletmiştir. Diğer yandan Vatan Cephesi iktidarı Nazilerle iş birliği yapan burjuvaların mülklerinin devletleştirilmesi, sonrasında Alman sermayesine ait işletmelere el konulması gibi anti-kapitalist hamlelerde de bulunmuştur.[21]

1944 yılının sonlarında BİP(K) ile Yugoslavya Komünist Partisi (YKP) temsilcileri arasında görüşmeler gerçekleştirilmiş ve Bulgaristan-Yugoslavya federasyonunu öngören anlaşma tasarısı hazırlanmıştır. 21 Aralık 1944’te Belgrad’da hazırlanan bu tasarı Güney Slavlarının yani Bulgarlar, Sırplar, Hırvatlar, Slovenler, Makedonlar, Karadağlıların birleşmesini öngörmüştür. Bu taslakta savunma birliğinin sağlanması, gümrük anlaşması ve ticaret ile demiryolu ulaşımı konularında anlaşma sağlanmıştır. Ayrıca bu anlaşmada Yugoslavya ile Bulgaristan arasında tartışma konusu olan Pirin Makedonyası da ele alınmış, BİP(K) bölgede Makedon parti örgütünün kurulacağını, Makedonca gazete yayınlanacağını belirtmiştir. Dimitrov da partisinin Makedonya’nın Makedonlara ait olduğu düşüncesinde olduğunu ifade ederek bölgenin Makedonya’ya bağlanmasını isteyen Yugoslav komünistlerle aynı fikirde olduğunu söylemiştir. Bu anlaşmanın uygulamaya konulması için ise Almanya’nın yenilgisinin kesinleşmesinin beklenilmesi kararı alınmıştır. Bu anlaşma taslağını Dimitrov, Stalin’e bildirmiştir. Stalin ise anlaşma taslağına karşı çıkmamış, fakat Bulgaristan ile birleşen Yugoslavya’nın “fazla” güçlü olması olasılığından tedirgin olmuştur. Stalin’in endişelerine katılan Dimitrov da Tito’nun “kibrinden” rahatsız olmakla birlikte Yugoslavya’nın Bulgaristan’ı “yutabileceğini” düşünerek aşamalı bir sürecin işletilmesini öngörmüştür. Diğer yandan İngiltere, güçlü bir Yugoslavya’ya komşu olmaktan çekinen müttefiki Yunanistan’ın karşı çıkması nedeniyle bu birleşmeye karşı olmuştur. Nitekim Şubat 1945’teki Yalta Konferansı’nda İngiltere ve ABD Bulgaristan ile Yugoslavya’nın birleşmesine karşı çıktıklarını ifade etmişlerdir. Bu nedenle de anlaşmanın uygulanması ertelenmiştir.[22]

Eylül 1944’te yurt dışından dönmesiyle BHÇB’nin başkanı olan Dr. Georgi Mihov Dimitrov’un faaliyetleri BHÇB’yi önemli güç haline getirmiştir. Batı sermayesi yanlısı olan Dr. G. M. Dimitrov BHÇB’nin sol kanadının aksine Vatan Cephesi’ndeki komünistlerin etkisine doğrudan karşı çıkarak muhalif olmuş ve bağımsız hareket etmeye çalışmıştır. Georgi Dimitrov ise Dr. G. M. Dimitrov’un bu çalışmalarına karşı hükümet krizinin yaşanmaması gerektiğini ve partilerin uyumlu bir şekilde çalışması gerektiğini belirtmiştir. Ayrıca Dimitrov Vatan Cephesi içerisindeki diğer partilere karşı sert muhalefet gösterilmesini isteyen “sol sapmaya” karşı da uyarılarda bulunmuştur. Diğer yandan Dimitrov İçişleri Bakanlığı’nı isteyen BHÇB’nin isteğinin reddedilmesini, fakat işletmelerdeki Vatan Cephesi komitelerinin kaldırılmasının kabul edilebileceğini ifade etmiştir. Dimitrov BHÇB’nin artan muhalefetini Stalin’le de görüşmüş, Stalin ise komünistlerin seslerini çok “yükselttiği” için sadece BHÇB’nin değil Zvenocuların da hükümetten ayrılma isteklerini arttırdıklarını belirtmiş ve bu nedenle dikkatli olmaları uyarısında bulunmuştur. Buna karşılık BHÇB’nin içerisinden ve dışarıdan gelen baskılar sonucunda Dr. G. M. Dimitrov, Nikola Petkov lehine istifa etmiş, sonrasında ABD’nin Sofya’daki konsolosluğuna sığınıp ABD’ye göç etmiştir. Petkov ise Vatan Cephesi ile birlikte çalışmaya özen göstermiş ve SSCB ile iş birliği içinde olma taraftarı olmuştur. Dimitrov da adaşının tasfiyesinde önemli rol oynamış, Petkov’a özel mektup göndererek saygılarını sunmuş ve uzun vadeli ulusal çıkarlar adına Vatan Cephesi’nin birliğinin korunması için çağrıda bulunmuştur.[23]

Ülke içerisindeki gücünü artırmak isteyen Vatan Cephesi, “Halkın Milisleri” isimli silahlı gruplar oluşturarak geçmiş dönemdeki “suçlulara” karşı harekete geçmiştir. Yakalanan şüpheliler ise Halk Mahkemeleri’nde yargılanmıştır. Dimitrov yargılanma sürecinde işleyişe oldukça önem vermiş, bu da parti içinde sanıklara karşı “yumuşak” davranıldığı eleştirilerini getirmiştir. Aralık 1944’te Vatan Cephesi hükümeti eski hükümetin üyelerini mahkemeye vermiş ve Prens Cyril, General Mihov, Filov, Bozhilov, Bagryanov, savaş döneminde bakan olanlardan 25 tanesi ile meclisteki 68 milletvekili idam edilmiştir. Muraviev, Mushanov ve Gichev gibi muhalifler de uzun yıllar hapse mahkûm edilmiş ve resmi rakamlara göre hükümet 10,897 kişiden 2,138’inin idamını onaylamıştır.[24]

Eylül 1944’te üye sayısı 15-25 bin arasında olan BİP(K)[25], Vatan Cephesi’ndeki diğer partilerle olan ilişkilerini korumaya çalışmakla birlikte kendi iktidarını genişletme çabalarına da hız vermeye başlamıştır. Dimitrov, Stalin’in BHÇB ve Zveno’ya karşı esnek davranılmasını gerektiğini belirten “uyarısının” dikkate alınmaya devam edilmesini, komünistlerin yönetici rolünün dışa dönük olarak fazla vurgulanmamasını, ordu ve devlet kurumlarında akıllıca ve uygun bir şekilde güç kazanılmasını istemiştir. Dimitrov diğer yandan da Vatan Cephesi’nin “uzun vadeli bir işçi, köylü, aydınlar birliği” olan yeni bir tür demokratik hükümet olduğunu ileri sürmüştür.[26]

BİP(K) iktidardaki gücünü arttırmak için diğer partilerin içerisine yönelik hamlelerini de genişletmiştir. Mayıs 1945’te gerçekleşen BHÇB kongresinde komünistlerin desteklediği Aleksandr Obbov, Petkov’u saf dışı bırakarak kontrolü ele geçirmiştir. Diğer yandan komünistler BSDİP içerisinde de kendileriyle iş birliği yapacak kişileri veya fraksiyonları desteklemişlerdir. Bunlarla birlikte BİP(K)’nin kararı üzerine Dimitrov ile birlikte Kızılordu ve KGB’de görev almış göçmen Bulgarlar hızlıca ülkeye dönmüştür. SSCB’deki görevlerinden ve vatandaşlığından çıkarılan Dimitrov 4 Kasım’da gizlice Bulgaristan’a girmiştir.[27]

1945 Seçimleri

Bu sırada Vatan Cephesi hükümeti 26 Ağustos 1945’te seçimlerin gerçekleşeceğini ilan etmiştir. Komünistler seçimlere Vatan Cephesi adına tek listeyle girmeye hazırlanırken BHÇB ve Zveno kendi listelerini ayrı olarak sunacaklarını belirtmişler ve Petkov da seçimlerin ertelenmesi çağrısında bulunmuştur. Muhalefet ayrıca Yalta Konferansı’nın şartları ihlal edildiği gerekçesiyle İngiltere ve ABD’ye şikâyette bulunmuştur. İngiltere ve ABD de muhalefet partilerinin hazır olmadığını öne sürerek 26 Ağustos’taki seçimlerin iptalini istemiş ve Moskova’nın kabul etmesi üzerine seçimler 18 Kasım 1945’e ertelenmiştir.[28]

Bulgaristan’a dönen Dimitrov halkın karşısına ilk olarak 6 Kasım’da Ekim Devrimi’nin yıl dönümü nedeniyle Halk Tiyatrosu’nda yapılan törende çıkmış ve büyük bir kitle önünde konuşmasını yapmıştır. Dimitrov’un ülkeye dönmesi partiyi oldukça güçlendirmiş ve 1945 yılında üye sayısı 254 bine kadar çıkmıştır.[29] Diğer yandan 9 Kasım’da Dimitrov’u ziyaret eden ABD Başkanı Truman’ın özel temsilcisi Mark Etric şimdiki hükümetin temsil hakkı olmadığını ve 18 Kasım’daki seçimde seçilecek halk meclisinin temsiliyetini tanımayacaklarını bildirmiştir. Muhalefet de boykot çağrısında bulunmuş, fakat BİP(K) Vatan Cephesi’nin tek liste halinde seçimlere girmesini sağlamış ve katılımın yüzde 84,8 olduğu seçimlerde Vatan Cephesi oyların yüzde 88’ini alarak zaferle çıkmıştır. Dimitrov’un Vatan Cephesi’nin Sofya listesinde birinci sıra adayı olduğu seçimler, yeni toplumsal ve siyasal sistemin oluşturulması için meşru bir yasama sisteminin kuruluşunu da başlatmıştır.[30]

Seçimlerden Vatan Cephesi’nin zaferle çıkmasına rağmen İngiltere ve ABD, SSCB’ye Bulgaristan’daki hükümette muhalefet partilerinin üyelerinin de olmasını önermiş ve bu öneri reddedilmiştir. Seçimler ardından ise Dimitrov’un öncülüğünde cephe içindeki diğer partilere karşı harekete geçilmiştir. İlk olarak 1946 yazında Zveno’ya karşı harekete geçilmiş, maliye bakanlığı Zveno’dan alınmakla birlikte savunma bakanlığına Zveno’dan D. Velçev getirilmiş ve Kimon Georgiev’in başbakan kalmasına izin verilmiştir. Fakat kısa süre sonra D. Velçev ile General Kiril Stançev görevlerinden uzaklaştırılmıştır. Diğer yandan da devletin yönetim biçiminin monarşi mi cumhuriyet mi olacağını belirlemek için 8 Eylül 1946’da referanduma gidilmesi kararlaştırılmıştır.[31]

1946 Referandumu ve Dimitrov Anayasası

8 Eylül 1946’da gerçekleşen referandumda oy verenlerin yüzde 95,6’sı cumhuriyet, yüzde 4,4’ü monarşi yönünde oy kullanmıştır. Böylece yürürlükte olan “Tırnova Anayasası” yerine yeni bir anayasanın hazırlanması gerekmiştir.   Hastalığı nedeniyle sık sık Moskova’ya giden Dimitrov, 8 Eylül 1946 referandumundan önce Stalin ile görüşmüştür. Bu görüşmede Stalin Dimitrov’a yeni anayasada Yugoslavya’dan daha sağda bir halk cumhuriyetinin önerilmesini, çiftçilerle birlikte yeni bir komünist partinin kurulmasını önermiştir. Stalin bunun farklı bir yoldan sosyalizme geçiş olduğunu Dimitrov’a ifade etmiştir. Bu önerilerin altında Stalin’in Batılı müttefiklerinin Bulgaristan’da sosyalist bir yönetimin kurulmasına yönelik “hassasiyetlerini” gözeterek dolambaçlı yollar kullanmaya çalışması yatmaktadır. Stalin’in bu önerilerine katılan Dimitrov Moskova’dan dönerek seçim sürecini bizzat yönetmiştir.[32]

Referandumun ardından agresif ve atak bir siyaset izleyen BİP(K), 27 Ekim 1946’da gerçekleşen seçimlerde oyların yüzde 53,9’unu, 465 sandalyeden 278’ini kazanmıştır. 23 Kasım 1946’da Georgi Dimitrov’un Başbakan olduğu, 19 bakanlığın 10’unun komünistlerin elinde olduğu yeni hükümet kurulmuş ve yeni anayasa çalışmalarına hız verilmiştir. Büyük Ulusal Meclis komisyonlarında tartışılan yeni anayasa 4 Kasım 1947’de kabul edilmiş ve bu anayasa sonrasında “Dimitrov Anayasası” olarak adlandırılmıştır. Bu anayasayla Bulgaristan Halk Cumhuriyeti kurulmuştur. 1936 SSCB Anayasası’na göre hazırlanan bu anayasa planlı ekonomiyi öngörmekle birlikte, kamu yararına zarar vermemek üzere özel mülkiyete izin tanımaktaydı. Ayrıca konuşma, basın ve toplantı özgürlüğü gibi temel haklar, 9 Eylül 1944 Halk Devrimi’nin kazanımlarını tehlikeye atacak faaliyetleri yasaklayan bir madde çerçevesinde nitelendirilmiştir.[33]

BHÇB içerisindeki etkisini kaybetse de 1946 seçimlerinde milletvekili olan Nikola Petkov, BİP(K)’ye açıkça meydan okuyarak muhalefetin öncülüğünü yapmıştır. Petkov’un artan muhalefetine karşılık olarak 5 Haziran 1947’de Nikola Petkov ve BHÇB’lilerin milletvekillikleri iptal edilmiştir. Ağustos ayında gerçekleşen mahkemede Petkov’a idam cezası verilmiş ve ABD’nin karşı çıkmasına rağmen 23 Eylül 1947’de Petkov idam edilmiştir. 1947 yılının başından itibaren giderek daha sert bir politika izleyen Dimitrov ise Petkov’un idam edilmesine ilk başlarda karşı çıkmış olsa da SSCB’nin isteği ve ABD’nin idama itirazına karşılık zayıf gözükmemek için idamı onaylamıştır. Petkov’un idamıyla birlikte BHÇB içerisindeki sağcılar büyük oranda güç kaybetmiştir.[34]

1947 ilkbaharında Dimitrov’un hastalıkları da artmaya başlamıştır. Orta derecede diyabet, karaciğer sirozu başlangıcı ve ilerleyen kalp hastalığı nedeniyle Dimitrov sık sık Moskova’ya gitmiş ve 8 Ağustos- 16 Kasım 1947 tarihleri arasında uzun bir tedavi süreci geçirmiştir.[35]

Dimitrov Anayasası’nın kabul edilmesinden sonra ekonomide devlet ve kamu sektörünün güçlendirilmesi ve planlı ekonomiye geçilmesi için büyük ve orta sanayi 23 Aralık 1947’te devletleştirilmiştir. Bütün gençlik örgütleri de 21-22 Aralık 1947’de kuruluş kongresini yapan Komünist Gençlik Birliği adı altında birleştirilmiştir.[36]

1948 Kongreleri

1948’in başlarında Vatan Cephesi’nin tek örgüt olmasına yönelik hamleler başlamıştır. 3 Şubat 1948’de 1105 delegenin katılımıyla Vatan Cephesi’nin 2. Kongresi yapılmış ve bu kongrede Vatan Cephesi’nin anti-emperyalist, demokratik ve yurtsever bir siyasi örgüt olmasına oybirliği ile karar verilmiştir. Böylece Vatan Cephesi koalisyondan bir örgüte dönüşmüştür. Ayrıca bu kongrede program da değiştirilmiş, kapitalizmden sosyalizme geçiş programı kabul edilmiş ve Vatan Cephesi’nin başkanlığına Dimitrov getirilmiştir.[37]

Bu kongreden sonra BSDİP üyeleri BİP(K)’ye katılmaya başlamış ve parti Aralık 1948’de kapanmış, BHÇB ise sosyalizme geçiş programını desteklediği için kapatılmamış ve varlığını devam ettirmesine izin verilmiştir. Şubat 1949’da Zveno ve Mart 1949’da Radikal Parti kendilerini feshederek Vatan Cephesi’nin programını kabul etmişlerdir.[38]

BİP(K)’nin Bulgaristan Komünist Partisi adını aldığı Aralık 1948’deki 5. kongresinde Bulgaristan’da kurulan Halk Demokrasisi’nin, sosyalizme geçişte proletarya diktatörlüğünün özel bir biçimi olduğu belirtilmiştir. Bu kongrede BKP’nin genel sekreterliğine Dimitrov getirilmiştir.[39]

Kongrenin ardından iki yıllık halk ekonomisi planı kabul edilmiş, tarımın hızla kooperatifleştirilmesine geçilmiş, köylülerin Emek Tarım Kooperatifleri’ne (Trudovo-Kooperativno Zemedelsko Stopanstvo—TKZS)[40] katılmaları konusunda baskılar artmış ve topraklar devletleştirilmiştir. Bütün işletmeler ve bankalar devletleştirilmiş, büyük endüstriyel girişimlerin inşasına başlanarak hafif sanayi ve tarım ikinci plana atılmıştır. Endüstriyel gelişim için gerekli olan hammaddelerden yoksun olan Bulgaristan, bu maddelerin teminini Sovyetlerden ithal etmek zorunda kalmakla birlikte çok sayıda Sovyet uzmana da ev sahipliği yapmıştır. Eğitim sistemi ve kültür üretimi de halkın bütün kesimlerini kapsayacak şekilde genişletilerek sosyalist kültür devrimi yapılmaya çalışılmıştır. Dış politikada ise Sovyetler Birliği ile uyumlu bir hat izlenmiştir.[41]

Kongrenin ardından ülkenin yönetimi tamamen BKP’nin eline geçmiş ve Sovyetler örneğinde olduğu gibi Politbüro üyeleri tarafından Bulgaristan yönetilmeye başlanmıştır. Diğer yandan SSCB’nin ülke içindeki etkisi de giderek artmıştır. Örneğin Stalin Titoculara yakın olduğunu düşündüğü Traicho Kostov’un görevden alınmasını istemiş, 5. Kongre’de ise Kostov Politbüro’ya seçilse de Merkez Komite Sekreterliğine seçilmemiştir. Stalin’in ithamlarından sonra Dimitrov MK toplantılarında Kostov’u hedef almış ve eleştirilerde bulunmuş olsa da Kostov’u korumaya çalışmıştır. 31 Mart 1949’da Dimitrov Kostov’u bütün parti imtiyazlarından men ettiğini açıklamış, fakat Kostov’un devlet kademelerinde çalışabileceğini belirtmiştir. Dimitrov’un çabalarına rağmen Kostov, Dimitrov öldükten sonra 16 Aralık 1949’da idam edilmiştir.[42]

Öte yandan Almanya’nın yenilgisinin kesinleşmesinin sonrasına bırakılan Yugoslavya ile Bulgaristan’ın birleşmesi için görüşmeler sürdürülmüştür. 6-7 Haziran 1946’ta Tito, Dimitrov ve Stalin buluşmuşlar ve uluslararası düzen bir netliğe kavuşana kadar birlik anlaşmasının ertelenmesine karar vermişlerdir. 10 Şubat 1947’de Paris Barış Antlaşması imzalandıktan sonra birleşme için hazırlıklara hız verilmiştir. 2 Ağustos 1947’te Yugoslavya’ya giden Dimitrov Tito ile görüşmüş ve Bled Deklarasyonu imzalanmıştır. Bu deklarasyonla federasyonun aşamalı bir şekilde gerçekleştirilmesi kararı alınmış, Yugoslavya ve Bulgaristan arasında uzun zamandır tartışma konusu olan Pirin Makedonyası’nın Üsküp’e katılması için Yugoslavya’nın çalışmalar yapmasına izin verilmiştir. Fakat Stalin 18 Ağustos 1947’de Dimitrov’a mektup göndererek bu çalışmaların imzalanan barış anlaşmasının yürürlüğe girilmesinden sonrasına ertelenmesini istemiştir. Sonrasında Stalin, Şubat 1948’te Moskova’ya gelen Bulgaristan ve Yugoslavya heyetlerine karşı Bled Deklarasyonu’nu ve birleşme çabalarını eleştirmiştir. Nitekim Mart 1948’te YKP Merkez Komitesi toplantısındaki konuşmaların Moskova tarafından Troçkist ve anti-sovyetik olarak nitelendirilmesiyle ilişkiler bozulmuş ve BİP(K)’nin de Moskova’yı desteklemesiyle birleşme hayalleri suya düşmüştür.[43]

Stalin ile Tito arasında büyüyen tartışmalara karşı Nisan 1948’de Kominform dergisine “Bulgar Halkının Demokrasi ve Sosyalizm Mücadelesi” başlıklı makale yazan Dimitrov, Yugoslavya ile Bulgaristan arasındaki iş birliğinin devam edeceğini ama resmi olarak birleşmeyeceklerini belirtir. Dimitrov kendisini Tito’yu aşırılıklarından uzaklaştırıp Sovyetlere çekecek bir aracı olarak görmüştür. Bu nedenle Mayıs ve Haziran ayları boyunca Tito ile görüşmeye devam etmiştir. Fakat ilişkilerin düzelmemesi üzerine Dimitrov, Haziran ayı sonunda Yugoslavya’nın Kominform’dan ihraç edilmesini onaylamış ve 12-13 Temmuz 1948’deki Merkez Komite Plenumu’nda Yugoslavya’ya fazla güvendiklerini belirterek özeleştiride bulunmuştur.[44]

Ağustos 1948’de kalp hastalığı, karaciğer ve safra iltihabı, düzensiz kan dolaşımı, akut diyabet ve deri altı kanamalar nedeniyle Dimitrov’un rahatsızlığı artar ve Ağustos ile Kasım 1948 arasında Boroviça Senatoryumu’nda tedavi olur.  Tedavinin ardından Bulgaristan’a dönen Dimitrov, Şubat 1949’da bir hafta süren enfeksiyon krizi geçirdikten sonra tekrar tedavi için Moskova’ya götürülmüştür. Mayıs ayında kronik kalp ve karaciğer rahatsızlıklarına ek olarak mide kanseri de olduğu ortaya çıkan Dimitrov, 27 Haziran’da bir dizi iç kanama geçirmiş ve 2 Temmuz 1949’da Moskova’daki Boroviça Senatoryumu’nda hayatını kaybetmiştir.[45]

Dimitrov’un Moskova’da ölmesinden ve son dönemde Stalin’le Yugoslavya ve Bulgaristan meselelerinde tartışmalar yaşamasından dolayı Stalin tarafından öldürüldüğüne dair iddialar ortaya çıkmıştır. Fakat Dimitrov’un yaşadığı rahatsızlıkların giderek ağırlaşmasının yanı sıra Stankova’nın da vurguladığı üzere Stalin’le uzun süre uyumlu bir şekilde çalışması ve ayrıştıkları konularda bile Stalin’le yakın bir çizgide olması, Dimitrov’un Stalin tarafından öldürüldüğü iddialarının gerçekçi olmadığını göstermektedir.[46]

Diğer yandan Dimitrov’un ölümüyle BKP’nin ve ülkenin başına Valko Çervenkov geçmiş ve kuruluşu büyük oranda tamamlanan Bulgaristan Halk Cumhuriyeti 1990’da yıkılana kadar varlığını devam ettirmiştir.

Sonuç

Çocuk yaşından itibaren komünist mücadele içerisinde bulunmuş olan Georgi Dimitrov, Bulgaristan’da komünist partinin kitleselleşmesinde ve siyasal yaşamda önemli güç olmasında büyük pay sahibi olmuştur. Buna ek olarak 1923’teki başarısız ayaklanmadan sonra yurtdışına çıkmasıyla birlikte dünyadaki komünist hareketin gelişmesinde de önemli rol oynamakla birlikte SSCB’de üst düzeyde görevler almıştır.

Georgi Dimitrov’un Bulgaristan’ın İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’na girmesiyle birlikte Bulgaristan’daki komünist harekette belirleyici olduğu görülmektedir. Komünist olmayan ama Almanlarla iş birliğine karşı olan partilerle ittifak yapılarak Vatan Cephesi’nin kurulmasında ve bu ittifakın korunarak cephenin iktidarı almasında, ülke dışarısında olmasına rağmen, Dimitrov’un direktiflerinin etkileri vardır.

Vatan Cephesi’nin iktidarı almasından sonra bir yandan partiler arasındaki ittifakın korunmasında diğer yandan da komünistlerin iktidar alanındaki güçlerini arttırmalarında Dimitrov’un ılımlı ve “kapsayıcı” politikalarının yanı sıra “atak” politikalarının da payı bulunmaktadır. Fakat bu “atak” politikalarının Stalin’in uyarıları doğrultusunda belirli bir çerçeve içerisinde de kaldığını görmekteyiz. Bunda SSCB’nin barış anlaşması imzalanıp yürürlüğe girene kadar Almanlara karşı ittifak kurduğu İngiltere ve ABD’yi gözetme politikasının da önemi vardır. Fakat Petkov’un idamıyla başlayan süreçle birlikte Dimitrov’un ılımlı ve kapsayıcı politikaların yerini “atak” politikalar almış ve SSCB’nin de desteğiyle Bulgaristan’da sosyalist devletin kuruluşuna girişilmiştir.

Bu kuruluş sürecinde de Dimitrov SSCB’ye yakın bir politika izlemiş, kendi adıyla anılan anayasadan ekonomi ve partinin yönetim biçimine kadar Sovyet örneğinden etkilenmiştir. Bunlarla birlikte Dimitrov, bir süredir birleşme çalışmaları yürüttüğü ve faşizme karşı beraber mücadele yürüttüğü Tito’yu da Stalin’le yaşadığı tartışmadan dolayı yalnız bırakmaktan da kaçınmamıştır. Böylece Dimitrov’un yaşamının sonuna kadar Stalin ve dolayısıyla SSCB ile uyumlu politikalar izlemeye çalıştığı görülmektedir. Öte yandan Dimitrov, Tito ve Stalin arasındaki ilişkileri değerlendirmek bugün de komünist hareketin bir görevi olarak önümüzde duruyor.

Sonuç olarak Bulgaristan’da sosyalist devletin kuruluşunun Dimitrov’un öncülüğündeki komünistlerin izlediği ılımlı, kapsayıcı ve atak politikalar doğrultusunda rakiplerini adım adım ekarte etmeleriyle gerçekleştiğini ve bu süreçte Bulgaristan’ın ve dünyadaki sosyalist hareketin en önemli isimlerinden biri olan Georgi Dimitrov’un, SSCB ve Stalin’in önemli desteğiyle birlikte, önemli bir rol oynadığı görülmektedir.  

Kaynakça

Crampton, R. J. Bulgaria, Oxford: Oxford University Press, 2007.

Dimitrov, Georgi. Gençlik için Notlar, Çev. Adem Artam, İstanbul: Tarihsel Yayıncılık, 1992.

_______. Günlük 1: 9 Mart 1933-31 Ağustos 1939, Çev. Rüstem Aziz,     İstanbul: Tüstav Yayınları, 2004a.

_______. Günlük 2: 1 Eylül 1939-5 Mayıs 1945, Çev. Rüstem Aziz, İstanbul: Tüstav Yayınları, 2004b.

_______. Günlük 3: 6 Mayıs 1945-6 Şubat 1949, Çev. Rüstem Aziz, İstanbul: Tüstav Yayınları, 2005.

_______. Faşizmin Yargılanması (Leipzig 1933), Çev. Olcay Geridönmez, İstanbul: Evrensel Basım Yayın, 2000.

_______. Halk Cumhuriyetine Doğru, Çev. Sulhi Dönmez, Sahir Ertan, İstanbul: Habora Kitabevi, 1970.

Gökturna, Emin. “Bulgar faşizmi ve Dimitrov”. https://ozgurlukdunyasi.org/arsiv/279-sayi-157/814-bulgar-fasizmi-ve-dimitrov [24.12.2020].

Jelavich, Barbara, Balkan Tarihi, 20. Yüzyıl, 2. Cilt, Çev. Zehra Savan, Hatice Uğur, İstanbul: Küre Yayınları, 2009.

Gallagher, Tom, Outcast Europe: The Balkans, 1789–1989, from the Ottomans to Milošević, New York: Routledge, 2001.

Holmes, Leslie. “People’s Republic of Bulgaria”. Marxist Governments: A World Survey, ed. Bogdan Szajkowski, Londra: The Macmillan Press, 1981: 116-144.

Miller, Marshall Lee. Bulgaria During the Second World War, Stanford: Stanford University Press, 1975.

Staar, Richard Felix, Communist regimes in Eastern Europe, Stanford: Hoover Institution Press, 1982.

Stankova, Marietta, Georgi Dimitrov: A Biography, Londra: I.B. Tauris, 2010.

Sygkelos, Yannis, Nationalism from the Left: The Bulgarian Communist Party During the Second World War and the Early Post-War Years, Leiden: Brill, 2011.

“Doğu Avrupa’da Halk Demokrasileri”, Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, 3. Cilt, İstanbul: İletişim Yayınları, 1988: 948-975.

Dipnotlar:

[1] Georgi Dimitrov, Gençlik için Notlar, Çev. Adem Artam (İstanbul: Tarihsel Yayıncılık, 1992), 7.

Stankova, age, 10.

[2] Emin Gökturna, “Bulgar faşizmi ve Dimitrov”, https://ozgurlukdunyasi.org/arsiv/279-sayi-157/814-bulgar-fasizmi-ve-dimitrov [24.12.2020]; Stankova, age, 11.

[3] Gökturna, agm; Stankova, age, 11.

[4] Dimitrov, 1992, 9; Georgi Dimitrov, Günlük 1: 9 Mart 1933 – 31 Ağustos 1939, Çev. Rüstem Aziz (İstanbul: Tüstav Yayınları, 2004a), 13; Gökturna, agm; Leslie Holmes, “People’s Republic of Bulgaria”. Marxist Governments: A World Survey, ed. Bogdan Szajkowski (Londra: The Macmillan Press, 1981), 119; Richard Felix Staar, Communist regimes in Eastern Europe (Stanford: Hoover Institution Press, 1982), 38; Stankova, age, 14.

[5] Dimitrov, 2004a, 14; Stankova, age, 29, 37.

[6] Dimitrov, 2004a, 15.

[7] Dimitrov, 1992, 19-20; Dimitrov, 2004a, 16-18; Gökturna, agm; Marshall Lee Miller, Bulgaria During the Second World War, (Stanford: Stanford University Press, 1975), 4; R. J. Crampton, Bulgaria, (Oxford: Oxford University Press, 2007), 237; Stankova, age, 57-61; Yannis Sygkelos, Nationalism from the Left: The Bulgarian Communist Party During the Second World War and the Early Post-War Years, (Leiden: Brill, 2011), 28.

[8] Dimitrov, 2004a, 19; Georgi Dimitrov, Halk Cumhuriyetine Doğru, Çev. Sulhi Dönmez, Sahir Ertan (İstanbul: Habora Kitabevi, 1970), 140-141; Gökturna, agm.; Stankova, age, 77; Sygkelos, age, 31.

[9] Dimitrov. 1992, 27; Dimitrov, 2004a, 20-21, 103-120; Georgi Dimitrov, Faşizmin Yargılanması (Leipzig 1933), Çev. Olcay Geridönmez, (İstanbul: Evrensel Basım Yayın, 2000), 168-172; Stankova, age, 103.

[10] Dimitrov, 1992, 27; Dimitrov, 2004a, 23, 126, 164-175; Georgi Dimitrov, Günlük 2: 1 Eylül 1939-5 Mayıs 1945, Çev. Rüstem Aziz (İstanbul: Tüstav Yayınları, 2004b), 5-58;Gökturna, agm; Stankova, age, 135.

[11] Dimitrov, 2004a, 26; Stankova, age, 127; Sygkelos, age, 54.

[12] Barbara Jelavich, Balkan Tarihi, 20. Yüzyıl, 2. Cilt (İstanbul: Küre Yayınları, 2009), 247; Holmes, agm: 118; Miller, age, 45.

[13] 1927’de BKP, illegal BKP ve legal Bulgar İşçi Partisi olarak ikiye bölünmüştür. Bu iki parti 1938’de birleşir ve Bulgaristan İşçi Partisi (Komünist) adını ve BİP(K) kısaltmasını almıştır. Özellikle bkz. Holmes, agm, 119; Sygkelos, age, 31.

[14] Dimitrov, 2004a, 33-34; Dimitrov, 2004b, 59;Miller, age, 47.

[15] Dimitrov, 1970, 157; Miller, age, 196.

[16] Hristo Botev, 1876’daki ayaklanma öldürülen milli şair ve devrimcidir. Bkz. Sygkelos, age, 59.

[17] Dimitrov, 1970, 5-7; Dimitrov, 2004a, 37-38; Dimitrov, 2004b, 170, 181;Gökturna, agm; Miller, age, 160, 197.

“Doğu Avrupa’da Halk Demokrasileri”, Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, 3. Cilt, (İstanbul: İletişim Yayınları, 1988): 954.

[18] Crampton, age, 276; “Doğu Avrupa’da Halk Demokrasileri”, agm: 954.

[19] Crampton, age, 173; Dimitrov, 1970, 31-33; Dimitrov, 2004a, 38-39; Dimitrov, 2004b, 314-315, 348; Miller, age, 162-163.

[20] Crampton, age, s. 280; Dimitrov, 2004a, 41-42; Dimitrov, 2004b, 364-365; Gökturna, agm; Holmes, agm: 118; Miller, age, 166-167, 199-203, 216; Stankova, age, 174, 179; “Doğu Avrupa’da Halk Demokrasileri”, agm: 954.

[21] Crampton, age, 309; Dimitrov, 2004b, 382-383; Staar, age, 38; Stankova, age, 180; “Doğu Avrupa’da Halk Demokrasileri”, agm: 954.

[22] Crampton, age, 320-321; Dimitrov, 2004a, 44-46; Dimitrov, 2004b, 347, 355; Jelavich, age, 341-343; Stankova, age, 174, 187-188; Sygkelos, age, 151-154.

[23] Crampton, age, 313; Dimitrov, 2004a, 46; Jelavich, age, 310; Miller, age, 218; Stankova, age, 184, 187.

[24] Crampton, age, 311-312; Holmes, agm: 141; Jelavich, age, 310; Stankova, age, 185; Sygkelos, age, 98.

[25] Holmes, agm: 131; Jelavich, age, 310.

[26] Dimitrov, 1970, 74; Dimitrov, 2004a, 47; Dimitrov, 2004b, 437; Stankova, age, 186, 189.

[27] Dimitrov, 2004a, 47; Jelavich, age, 311; Stankova, age, 192; Sygkelos, age, 89.

[28] Georgi Dimitrov. Günlük 3: 6 Mayıs 1945-6 Şubat 1949, Çev. Rüstem Aziz, (İstanbul: Tüstav Yayınları, 2005), 31; Gökturna, agm; Holmes, agm: 121; Jelavich, age, 311; Stankova, age, 190.

[29] Crampton, age, 314; Dimitrov, 1992, 34; Dimitrov, 2005, 54; Holmes, agm: 131; Stankova, age, 193.

[30] Dimitrov, 2004a, 48; Dimitrov, 2005, 55; Gökturna, agm.; Stankova, age, 193; “Doğu Avrupa’da Halk Demokrasileri”, agm: 954.

[31] Dimitrov, 2004a, 49; Dimitrov, 2005, 84-85; Jelavich, age, 311; Stankova, age, 196.

[32] Dimitrov, 2004a, 49-50; Dimitrov, 2005, 87-90; Gökturna, agm; Jelavich, age, 312; Miller, age, 219; Stankova, age, 202-203; “Doğu Avrupa’da Halk Demokrasileri”, agm: 954-955.

[33] Crampton, age, 316, 325; Holmes, agm: 133; Jelavich, age, 312, 365; “Doğu Avrupa’da Halk Demokrasileri”, agm: 954-955.

[34] Crampton, age, 322-323; Dimitrov, 2004a, 51-55; Dimitrov, 2005, 133-134, 139; Holmes, agm: 121; Jelavich, age, 312; Miller, age, 218; Stankova, age, 207-208. Tom Gallagher, Outcast Europe: The Balkans, 1789–1989, from the Ottomans to Milošević (New York: Routledge, 2001), 168.

[35] Dimitrov, 2005, 119; Stankova, age, 207-208.

[36] Dimitrov, 2004a, 55; Dimitrov, 2005, 173.

[37] Dimitrov, 2004a, 55; Dimitrov, 2005, 177; Gökturna, agm; Sygkelos, age, 90; “Doğu Avrupa’da Halk Demokrasileri”, agm: 954-955.

[38] Dimitrov, 2004, 55; Gökturna, agm; Holmes, agm: 121.

[39] Dimitrov, 2005, 251-252; Gökturna, agm; “Doğu Avrupa’da Halk Demokrasileri”, agm: 954-955.

[40] TKZS ile ilgili iki Türkçe şarkı şuradan dinlenebilir.

https://www.youtube.com/watch?v=Gr6576zbx-8

https://www.youtube.com/watch?v=H4vCysa2ESM

[41] Crampton, age, 328, 331; Dimitrov, 1992, 36; Dimitrov, 2004, 56; Holmes, agm: 122-123.

Jelavich, age, 391; Staar, age, 49.n

[42] Crampton, age, 336-337; Dimitrov, 2004a, 59-60; Gallagher, age, 191; Holmes, agm: 123; Jelavich, age, 366; Stankova, age, 222-225.

[43] Crampton, age, 337-338; Dimitrov, 2004a, 51-57; Dimitrov, 2005, 79-80, 118, 178-188, 203-204; Gallagher, age, 181; Gökturna, agm; Jelavich, age, 341-343; Miller, age, 193; Stankova, age, 201, 209, 211; Sygkelos, age, 155-157.

[44] Stankova, age, 213-215; Sygkelos, age, 102-103.

[45] Dimitrov, 2004a, 51-57; Gökturna, agm; Stankova, age, 216, 227-228.

[46] Stankova, age, 224-225.

13 Haziran 2022 Pazartesi

Che ve Satranç

(El Yazmaları, 14 Haziran 2022)

İnsanlık tarihinde birçok eylem ve etkinlik tarihe yön vermiş, insanların yaşamını önemli derece etkilemiştir. Bunların en başında savaş[1] gelse de sanat ve spor vb. eylem ve etkinlikler de insanlık tarihini belirlemeye ve etkilemeye devam etti ve ediyor. Spor ve “etkilemek” denilince akla ilk başta milyarlarca insanın her gün oynadığı ve üzerinde saatlerce tartıştığı futbolun gelmesi oldukça doğal. Fakat her ne kadar “Futbol sadece futbol değildir” sözüyle futbolun “politikliği” de vurgulanmış olsa da; satranç politikayı ve insanların politikleştirerek tarihi etkilemede futbolu çoğu zaman geride bırakmıştır. Bunun en büyük ve gelişmiş örneği kuşkusuz Sovyetler Birliği’dir.[2] Gözden kaçan, tarihin tozlu sayfalarında kalan bir diğer örneği ise Che’dir.

“İkinci sevgilim”

14 Haziran 1928’de Arjantin’in Rosario kentinde doğan Ernesto Rafael Guevara de la Serna, daha çok bilinen adıyla Che “ikinci sevgilim” diyecek kadar tutkuludur satranca. 12 yaşındayken yerel satranç turnuvalarına katılan Che, 1939 yılında Buenos Aires’te düzenlenen Satranç Olimpiyatı’ndan itibaren büyük turnuvaları da büyük bir ilgiyle takip eder.[3] Bu konudaki ilginç bir anısı şöyledir:

Capablanca Anı Turnuvası için Küba’da bulunduğu sırada Şilili IM René Letelier’i biri görmek ister ve bu ‘biri’ Che’den başkası değildir. Che kendisine, “Beni tanımıyorsunuz ama ben sizi çok iyi tanıyorum” dediğinde Letelier bunun bir espri olduğunu düşünür. Beraber çay içtikleri sırada Che Letelier’i Mar der Plata’daki turnuvalarda izlediğinden bahseder. Hayat ne garip! Ve devam eder: Küçük bir çocukken oyunlarını tamamlayan ustalara tekniklerini açıklamaları ricasında bulunurdum. Ve bu isteğim için zaman ayıran sadece siz olmuştunuz. Size her zaman müteşekkirim!”[4] 

Capablanca Anı Turnuvası

Sonraki yıllarda devrimci yaşamı Che’nin satrançla daha çok ilgilenmesini kısmen azaltır. Fakat 1961 yılında Küba Ulusal Bankası’nın Başkanlığını bırakıp Sanayi Bakanı olduğunda satrançla ilgili önemli bir girişimde bulunur. 1952’de kesintiye uğrayan ve her sene düzenlenen Capablanca Anı Turnuvası’nı[5] yeniden başlatır. Günümüzde de devam eden ve en prestijli turnuvalardan biri olan Capablanca Anı Turnuvası’ndaki birkaç anekdot Che hakkında bizlere oldukça ilginç bilgiler sunuyor. Yazar Robert Landori’ye kulak verelim:

“Nisan 1962’de Havana Libre Otel’de kalıyordum (Küba Devrimi’nden önceki “Havana Hilton”). Bir cuma günü iş çıkışı otele döndüm ama ana girişteki korumalar beni içeri almadılar. Otelde kaldığımı açıklamaya çalıştım ama olmadı. Biraz hararetli tartışmamızın ortasında Che Guevara geldi. Beni tanıdı (daha önce Kanada Büyükelçiliği’nde tanışmıştık) ve beni içeri aldırdı.

Latin Amerika’nın en büyük yıllık satranç buluşması olan Capablanca Anı Turnuvası’nın tüm hızıyla devam ettiği Salon de Los Embajadores’e gittik.

Yürürken Che bana satrançla ilgilenip ilgilenmediğimi sordu. Fırsat buldukça her yerde oynadığımı söyledim. Bunun üzerine beni bir maça davet etti. Şaka yaptığını sandım ama yine de kabul ettim. Sonrasında Svetozar Gligoric’in (Yugoslavyalı Büyükusta ve İkinci Dünya Savaşı sırasında direnişçi gerilla) oyununu izlemeye geldiği için maçımızın daha sonraki bir tarihte olacağını söyledi.

Beni geçiştirdiğinden emindim. Sonra beni şaşırttı. “Yarın sabaha ne dersin?” diye sordu.

“Anlaştık” dedim. Cumartesi’ydi ve çalışmıyordum. “Nerede ve saat kaçta?”

“On birde yüzme havuzunun yanındaki teras barda”. Şaşırdım, otelin düzenine bu kadar aşina olduğunu bilmiyordum. “Bana kahve alacaksın,” diye emretti ve ben başka bir şey söyleyemeden salonun kapısından kayboldu.

Bütün gece endişelendim, gelip gelemeyeceğini anlamaya çalıştım, geleceğini umdum.

Geldi ve beni bir saatten az bir sürede on altı hamlede yendi.

Yıllık bir Latin Amerika satranç turnuvası yaratma fikri (oyuna çok aşık ve ciddi bir oyuncuydu) Che Guevara’nındı, bu tür ilk etkinliğin maliyetini üstlenebilecekti, çünkü o zamanlar o tarihte, Che Guevara’nın Küba Ulusal Bankasının Başkanıydı.[6]

20 Nisan – 20 Mayıs tarihleri arasında düzenlenen 1962’deki turnuvadan sonra Havana, her yılın Haziran ayında Capablanca Anı Turnuvasına ev sahipliği yapmaya devam etti. [7] 

Che aynı zamanda büyükustalarla oynayacak kadar ciddi bir oyuncuydu. Arjantinli büyükusta Miguel Najdorf ile berabere kalan Che, Sovyet büyükusta Korchnoi ile maç yapmıştı:

“1963 Havana’daki turnuva sırasında Korchnoi’nin[8] bir simültane oyunu[9] vardı ve bir yetkili Guevara’nın turnuvada oynadığını ve beraberliği takdir edeceğini söyledi. Korchnoi başını salladı.

Daha sonra otele döndüğünde Tal[10], ‘Nasıl geçti?’ diye sordu. “%100” dedi Korchnoi, “36-0”.

“Guevara’yı bile mi? Onun berabere kalmasına izin vermen gerekiyordu!”

“Evet biliyorum – Ama Katalan’a[11] karşı çok kötü oynadığı ortaya çıktı…”.[12]

Che’nin bir diğer anısı yine turnuva için Küba’da bulunan Çekoslovak-Alman büyükusta Luděk Pachman’ladır. Pachman’ın bu anıyı Checkmate in Prague: The Memoirs of a Grandmaster isimli kitabında şöyle anlatır:

“Pachman  Che ile birkaç yıldırım maçı[13] oynar. Bir hamlesini yapmadan önce Che aniden şu sözleri sarf eder: “Yoldaş Pachman, bir Bakan olmaktan gerçekten de hiç hoşlanmıyorum. Sizin gibi satranç oynamak ya da Venezuela’da devrim yapmak isterdim.” Pachman kendisine cevap verir: “Komandante, devrim yapmak mutlaka ilginç olmalı. Ama satranç daha güvenli.”” 

Son olarak bu turnuvayla ilgili ilginç bir bilgi daha verelim. 1965 yılındaki turnuvaya ABD’li büyükusta Bobby Fischer da davet edilir. Fakat ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından Küba’ya seyahat etmesinin yasaklanması nedeniyle Fischer Küba’ya gidemez, ama bu Fischer’i durduramaz. Fischer, New York’taki Marshall Satranç Kulübünden teleks aracılığıyla turnuvada oynar.

Satranç Marx, Lenin ve Che gibi devrimci önderlerin büyük bir tutkusu olmakla kalmamış, hapishanelerden sokaklara kadar dünyadaki bütün devrimcilerin en önemli eylem ve etkinliklerinden biri olmuştur. Bununla birlikte reel sosyalizm deneyimlerinde de görüldüğü üzere satranç, işçilerin ve köylülerin entelektüel düzeylerini arttırmada ve Che’nin de sıklıkla vurguladığı yeni insanı yaratmada başarı sağlamıştır. Mücadelesi ve her anını tutkuyla yaşadığı hayatı bizlere ışık tutmaya devam eden Che’yi, satrança olan aşkıyla doğum gününde sevgiyle anıyorum.

Dipnotlar:

[1] New York Times’e göre 3400 yıllık insanlık tarihinin yüzde 8’inde yani sadece 268 yıl savaş olmamış. https://www.nytimes.com/2003/07/06/books/chapters/what-every-person-should-know-about-war.html#:~:text=Of%20the%20past%203%2C400%20years,wars%20in%20the%20twentieth%20century.

[2] Daha detaylı bilgi için bkz: https://www.evrensel.net/haber/441445/sscbde-satrancin-tarihi-iscilere-satranc-goturun

https://www.youtube.com/watch?v=Azl-gEdMoUc&t=7s

[3] https://www.atlasobscura.com/articles/che-guevara-death-chess-cuba

[4] https://www.facebook.com/analizsatranc/photos/satran%C3%A7-politika-che-zek%C3%A2-strateji-gibi-kavramlar%C4%B1n-toplumun-genelinin-ilgisini-/2302954203098325/

[5] https://en.wikipedia.org/wiki/Capablanca_Memorial

[6] Landori tarih konusunda yanılıyor. Che 1961 yılında bankadaki görevini bırakarak Sanayi Bakanı olmuştu.

[7] http://robertlandori.com/che-and-chess/

[8] Sovyet satranç büyükustası.

[9] Bir oyuncunun birden fazla oyuncuyla aynı anda birden fazla oyun oynadığı gösteri maçı.

[10] Sovyet satranç büyükustası, 1960-1961 yıllarında Satranç Dünya Şampiyonu.

[11] Satrançta 20. yüzyıl başlarında Katalonya’da ortaya çıkan bir oyun açılışı.

[12]https://www.reddit.com/r/chess/comments/mgnwkz/image_of_the_day_smyslov_and_taimanov_testing_che/

[13] Her bir oyuncuya oyunun tümü için 15 dakikadan az, 5 dakika ve üzerinde zaman verildiği maç.

Encomienda'dan Luther'e: Parsellenmiş İktidar ve Direniş Doktrini

Encomienda, İspanya'nın Amerika kıtasında kurduğu ve yerlilerin dinî eğitim ile koruma karşılığında encomenderoya haraç ödeyerek çalıştı...