9 Kasım 2022 Çarşamba

Lula’nın “Seçimi”

(El Yazmaları, 10 Kasım 2022 (Toplumsal Özgürlük, Kasım Aralık 2022 sayısı))

Ekonomik açıdan Latin Amerika’nın en büyük, dünyanın ise ilk on beş ülkesinden biri olan Brezilya’da aylardır beklenen seçim gerçekleşti. Büyük farkla ve “rahatça” kazanması “beklenen” eski başkan Lula, yüzde 1,8 ve 2 milyon oy farkıyla Bolsonaro’yu anca geçebildi. Öncesi ve sonrasıyla seçim sürecinde yaşananlar ise başta Brezilya olmak üzere Latin Amerika ve dünyadaki önemli gelişmelere “beklenmedik” şekilde etkileri olabilme potansiyelini taşıyor. 

Adam “Kazandı” 

2003-2010 yıllarında arasında iki dönem Brezilya Başkanı olan Lula, bu dönemde izlediği politikalarla ülke içindeki popülaritesini yüzde 80’in üzerine çıkarmıştı. ‘Bolsa Famila’ adı verilen programla milyonlarca insanın yoksulluk seviyesinin üzerinde gelir elde etmesini sağlayan, BRICS’in kurucularından biri olarak dünya siyasetini etkileyen, pembe dalgayla iktidara gelen “solcu” iktidarları bölgesel ittifaklarla birleştiren, Brezilya ekonomisini hızla büyüterek 2010’da dünyanın 7. büyük ekonomisi yapan Lula, koltuğunu eski gerilla Dilma Rousseff’e devretmişti. Halefi Dilma Rousseff’in 2016 yılında yargı darbesiyle azledilmesinden sonra kolları sıvayan Lula, başkanlığa tekrar aday olduğunu ilan etmişti. 

2018’de ABD’nin de desteğiyle yargı komplosuyla 580 gün hapis yatan Lula, aynı yıl gerçekleşen seçimlerde aday olamamıştı. ABD destekli müesses nizamın çabalarına rağmen Lula, özellikle alt sınıflardan aldığı büyük desteğiyle tekrar seçilebilmeyi başardı. Alt sınıflardan gelen destekle birlikte Bolsonaro’nun izlediği politikalar da halkın diğer kesimlerinin yönünü Lula’ya dönmesini sağladı. 

Asker eskisi olan Bolsonaro kamu kurumlarını özelleştirmesi, ülkenin en önemli gelir kaynaklardan biri olan petrolü çıkartan ve işleten Petrobras’ın rafinerilerini kapatıp ABD’den petrol ürünleri alması, amazonları talana açması, pandemi sürecinde kamu sağlığını hiçe sayarak 680 binden fazla ölüme neden olması, kadın ve LGBT+ karşıtı söylemleri Brezilya halkının başkanlığında izlediği halkçı politikalar nedeniyle Lula’ya destek vermesine neden oldu. 

Diğer yandan Lula’nın Bolsonaro’nun faşizan söylemleri ve politikaları karşısında “demokrasi” söylemini öne çıkartıp geniş bir cephe kurması da seçimleri “kazanmasına” sağladı. 

“Sınırlamalar” 

Seçimi kazanmasına karşılık Lula’nın önündeki engeller ve sınırlılıklar azalmak bir yana giderek artmakta. Seçim sonrasındaki konuşmasında Lula’yı tebrik etmeyen, seçim sonuçları kabul ettiğini açıklamayan Bolsonaro’nun “mücadelesine” farklı biçimlerde sürdürmekten imtina etmeyeceği görülüyor. Seçim öncesinde ve sırasında darbe söylentilerinin eksik olmaması, darbeci geçmişine inkâr etmeden sahip çıkan Brezilya ordusundaki kimi generallerin Bolsonaro’ya desteklerini sunması önümüzdeki süreçte (Lula’nın başkan olmasına kadardan başkan olduktan sonraki dönemde de) askeri darbenin önemli bir olasılık olduğuna işaret ediyor. 

Diğer yandan Temsilciler Meclisi ve Senato’da Lula’yı destekleyen partilerin ve ittifakların çoğunluğa sahip olamaması, önemli eyaletlerin valiliklerinin Bolsonaro’nun müttefiklerinin elinde olması “yasama” ve “yürütme”de de Lula’ya sınırlama çabalarının uygulanabileceğini gösteriyor. 2018’de Lula’yı mahkûm ettikten sonra adalet bakanı olan Sergio Moro’nun biçim verdiği “yargı”nın da Lula’yı sınırlama konusunda yasama ve yürütmeye katılma ihtimali yüksek. 

Lula’yı “dışarıdaki” bu sınırlamalar kadar “içerideki” sınırlamalar da bekliyor. Brezilya’da neoliberalizmin öncüsü PSDB (Brezilya Sosyal Demokrasi Partisi) partisinden 2006 yılında Lula’ya karşı aday olan, uzun yıllar valiliğini yaptığı Brezilya’nın en büyük eyaleti Sao Paulo’da kentin yoksul mahallerinde gerçekleştirdiği yıkımlarla “kötü bilinen”, sermayedarlarla yakın ilişkilere sahip Geraldo Alckmin’i başkan yardımcısı yapması Lula’nın izleyeceği açlık ve yoksulluk karşıtı “sosyal” politikalarda önemli frenleyici olacaktır. Keza kurduğu Bolsonaro karşıtı, “demokrasiyi” önceleyen cephenin bileşenleri de Lula’nın izleyeceği “sınıfsal” ya da “ilerici” politikaları sınırlamaya çalışabilirler.  

Fakat Haziran 2013’te ulaşım zamlarına karşı sokaklar zapt ederek Gezi’ye selam çakan, Bolsonaro’yu sokakta adım adım gerileten Brezilya halkının bu “sınırlamalara” uyacağı pek olası değil. Çocuk işçilikten gelme Lula da “halk”tan yana tavır aldığı takdirde sınırlamaların aşılması oldukça mümkün. 

Mümkünatlar 

Brezilya’daki bu gelişmelerin etkilediği ve etkilendiği bir diğer gelişmeler de Latin Amerika’da ve dünyada yaşananlar.  

2000’li yılların başında yükselen, ama ABD’nin özel hamleleriyle sönümlenen Latin Amerika’daki pembe dalga tekrar yükselişe geçmiş durumda. 

2018 yılından bu yana gerçekleşen seçimler sonucunda Meksika, Arjantin, Peru, Honduras, Şili ve Kolombiya’da devlet başkanlıkları “solcular” kazandı. Yaklaşık 560 milyon insanın yaşadığı Amerika kıtasındaki bu ülkelerdeki “solcuların” kızıllığı farklı tonlarda olsa da ortak noktaları bulunuyor.  

Kapitalizmin krizine karşı toplumsal serveti yoksullara lehine dağıtma, kadın mücadelesinin partiler ve hareketlerde önemli bir özne olması, ekolojik talanı ve yıkımı durdurma, barınma krizini çözme gibi ortak noktaları olan bu “solcu” iktidarların ayakta kalarak güçlenmeleri dünya halklarına da mücadelelerinin zaferle sonuçlanabilmesinin mümkün olduğunu gösteriyor.  

Bu iktidarların kapitalizmi karşısına alıp, onu aşarak sosyalizme yönelme gibi kesin hedeflerinin olmamasının ise kapitalizmin krizinin derinleştiği, hegemonya mücadelesinin dünyayı savaşa buladığı günümüzde değişebilmesi oldukça mümkün. Krizler ve savaşlar derinleştikçe halkların kapitalizme karşı mücadelesinin büyümesiyle bağlantılı olarak “solcu iktidarların” daha sola kaymakla birlikte alternatif bir blok oluşturmaları ihtimal dahilinde. 

Bu bağlamda çok kutupluluğu desteklediğini belirten, Ukrayna krizinde Putin’le birlikte Biden’ın ve AB’nin de suçlu olduğunu söyleyen, Çin’e açılan ‘Soğuk Savaşı’ eleştiren ve önceki dönemde kurulmasına öncülük ettiği “alternatif” ittifaklar sürdürme isteğinde olan Lula’nin öncülüğündeki bir Brezilya oldukça önemli bir noktada duracaktır. Lula’nın izleyeceği politikalar, Latin Amerika ve dünya halklarının isyanları ile buluşabilme çabasını gösterdiği takdirde “başka bir dünya mümkün” sloganın mümkünatlarını artırabilir.  

2 Kasım 2022 Çarşamba

Çin, Kongre ve Sonrası

(El Yazmaları, 3 Kasım 2022)

avaşlar, ekonomik krizler, hegemonya mücadeleleriyle çalkalanan dünya siyasetinde önemli bir belirleyici güce sahip olan Çin’de iktidardaki Çin Komünist Partisi (ÇKP) 20. Kongresi’ni 16-22 Ekim tarihleri arasında gerçekleştirdi. Kongrede partinin yürütme komitesi, politbüro gibi önemli organlarında görev alacak isimlerin belirlenmesinin yanı sıra Çin’in önümüzdeki dönemde izleyeceği politikalara dair kimi vurgular da ortaya konuldu. Bu açıdan kongre tarihsel bir niteliğe sahip oldu.

Kasım 2021-Temmuz 2022 tarihleri arasında çeşitli parti birimlerinde gerçekleşen seçimler sonucunda belirlenen 2296 delegenin katılımıyla gerçekleşen kongrede kadın delegelerin oranı yüzde 27 iken, etnik azınlıkların oranı yüzde 11,5, işçi ve yerli göçmen işçilerin oranı yüzde 8,4, çiftçilerin oranı yüzde 3,7, uzman ve teknik personelin oranı da yüzde 11,6 idi. Yaş ortalaması 52 olan delegelerin yüzde 97’si ise partiye 1978’deki “dışa açılma” döneminden sonra katılmış.[1]

Delegelere dair bu bilgiler, ÇKP’nin erkeklerin yanı sıra parti bürokratlarının ağırlıkta olduğu, giderek yaşlanan ve “komünist” ideallerin yayılmasından çok Çin’in güçlenmesine önem verenlerden oluşan bir parti olduğu izlenimini vermekte. Nitekim kongredeki gelişmeler, alınan kararlar ve konuşmalardaki vurgularda da bu izlenimi görmek mümkün.  

“Şiizm”in Zaferi 

2012’deki 18. Kongrede ÇKP Genel Sekreteri seçilen ve ertesi yıl devlet başkanı olan Şi Cinping, 2017’deki 19. Kongrede de seçilerek görevine devam etmişti. Fakat Şi, Deng Şiaoping döneminde getirilen iki dönem seçilme kuralının 2018’de yapılan anayasa değişikliği ile iptal edilmesi nedeniyle 20. Kongrede 3. defa aynı göreve seçilebildi. Böylece Şi Cinping, Mao’dan sonra iki dönemden fazla iktidarda olan ilk kişi oldu. 

Şi’nin iktidarını uzatmasının ardındaki önemli nedenlerden biri ise küresel güçler arasındaki sert mücadelede Çin’in yekpare bir siyasal yapıya ihtiyaç duyması. Şiddetin yükseldiği ve hamlelerin hızlandığı bir mücadelede çabuk karar alıp güçlü bir şekilde uygulayan “iktidar” oldukça önem taşıyor. Nitekim yönetim kademesindeki yapılan değişiklikler de Şi’nin yekpare bir iktidar gücüne sahip olmayı amaçladığını gösteriyor.  

Selefi Hu Jintao’dan kalan ekibi tamamen tasfiye eden Şi Çinping, Yürütme Komitesi’ndeki 7 kişiyi de kendine yakın isimlerden seçtirdi. Sıradan bir parti geçmişine ve zayıf siyasi kişiliklere sahip bu isimlerden biri olan Li Qiang, baharda yapılacak Halk Kongresi’nde “başbakan” olacak ama merkezi hükümet deneyimi yok. Seçilen 7 ismin Şi ile bir geçmişi var ve Şi’ye oldukça bağlılar. Ve ayrıca Şi sonrasındaki liderlik için aday değiller. 

Bunlara ek olarak reform yanlısı Hu Chunhua ve Wang Yang yürütme komitesinin yanı sıra 24 kişilik Politbüro’ya da giremediler ve “reformcu” kanat neredeyse tamamen tasfiye edildi. Hu Jintao’nun dünyanın gözü önünde salon dışına çıkartılması bunun bir ilanı olmakla birlikte Şi yanlıların dışında kimsenin partide kolay kolay barınamayacağına dair de bir mesaj. Kongrede “Şi Cinping Düşüncesi”nin partinin ve devletin “kırmızı kitaplarındaki” yerinin genişletilmesiyle de Şiizm’in önümüzdeki dönemde Çin’e neredeyse tamamen hâkim olacağı görülüyor. 

“İç” ve “Dış” Güvenlik 

Kongrenin açılış konuşmasını yapan Şi, genellikle kalkınmaya yapılan vurgunun dışına çıkarak 73 defa güvenlikten bahsetti. Ülkenin güvenliğinin “içeriden” başladığına değinerek Şi, ortak refahın arttırılması, yoksullukla mücadele edilmesi vb. bu minvalde özel önem vereceklerini vurguladı. Fakat Covid-19 önlemlerinden dolayı işsizlik oranının yükselmesi, küçük ve orta ölçekli işletmelerdeki iflasların artması, kentli “orta sınıfın” gelirinin azalması, 2022 için öngörülen yüzde 5,5’lik büyüme oranının 2,8 olarak revize edilmesinin de gösterdiği üzere ekonomideki “daralma”, nüfusun yaşlanması gibi sorunlar Şi’nin işinin kolay olmadığını gösteriyor. Nitekim Şi’nin iktidarını konsolide etmesinin bir diğer nedeni de “içerideki” güvenliği gerekirse sert bir şekilde sağlama kapasitesine sahip olma isteği. 

“İçerideki” güvenlik ile “dışarıdaki” güvenliği birbiriyle bağlantılı gören Şi yönetimi, bu doğrultuda ordu içerisinde de önemli değişikliklere imza attı. Ordunun en üst merkezi organı Merkezi Askeri Komisyonu’nda da Şi’ye yakın kişiler önemli görevler aldılar. Güçlü ordu oluşturma hedefiyle çatışma deneyimlerine sahip komutanların yeri korunurken, üst düzey komutanların rütbeleri siyasi pozisyonlarından çok operasyonel rolleri üzerinden terfi ettirildi.  

Şi’nin kongredeki konuşmasında Çin Halk Kurtuluş Ordusu’nu dünya standartlarına ulaştırmanın stratejik görev olduğunu vurgulanırken Çin bu yıl Hint-Pasifik bölgesinde savunmaya en çok kaynak harcayan ülke oldu. Askeri malzemelerinin yüzde 77’sini Rusya’dan alan Çin, küresel hegemonya mücadelesinin askeri ayağında kendisini güçlendirme çabasına “mecburen” hız vermiş durumda. Çünkü ABD’nin 2022 Ulusal Savunma Stratejisi belgesinde esas tehdit olarak Hint- Pasifik’teki Çin görülüyor. 

“Diplomasi” 

Çin, ABD tarafından esas tehdit olarak görülse de içeride ve dışarıda “sert” güce özel önem ve ağırlık vermeye başlasa da geleneksel diplomatik tavrını sürdürüyor.  

Şi konuşmasında uluslararası kurumları reforme edilmesi, barış içinde bir arada yaşama, insanlığın ortak kader doğrultusunda hareket etme, soğuk savaş zihniyetine karşıtlık, Tayvan konusunda barışçıl birleşmede ısrar etme, ABD ile uzlaşabilme ihtimali gibi değinilerde bulunarak kapıları olabildiğince açık tutmaya çalışacağını da gösteriyor.  

Şi, kapıları açık tutmaya çalışarak bir yandan Çin’e ekonomik güç sağlayan dünya pazarından kopmamaya çalışırken diğer yandan da 2012’de iktidara geldiğinden bu yana özel çaba gösterdiği “teknolojik” alanda hegemon olma mücadelesini sürdürmek istiyor. 

Bu açıdan Tayvan meselesi ve “yeşil teknoloji” önem taşıyor.  

“Dünyanın fabrikası” olan Çin, ağır sanayide kullanılan aletlerin hemen hemen hepsinde bulunan çiplerin yaklaşık yüzde 60’ını üreten Tayvan’a oldukça bağımlı. Çip üretiminin yüksek uzmanlık gerektirmesi ve bu uzmanlığın da değişik ülkelere dağılmış durumda olması nedeniyle Çin’in Tayvan’daki çiplere bağımlılığı bir süre daha sürecek.  

Şi’nin konuşmasında yeşil teknolojiye özel vurgu yapması doğrultusunda Çin’in iklim krizini “durdurmak” için öncülüğe soyunmuş durumda. Bu nedenle elektrikli otomobillerde dünya lideri olmayı arzulayan Pekin, Çin’in en büyük beş pil üreticisine kapasitelerini arttırmasını isterken Tesla’nın Çin’e fabrika açmasına da izin verdi. 

Çin’in hamlelerinin farkında olan ABD ise ticari yaptırımlar getiriyor, Tayvan meselesini “kaşıyor” ve Çin’i “savaş” alanına çekmeye çalışıyor. Buna karşılık Şi açıklamalarında “güç kullanımını asla dışlamadıklarının” altını çizse de ABD ile olan gerilimi düşürmeye özen gösteriyor. Covid-19 önlemlerinin tedarik zincirinde aksamalara neden olmasıyla yabancı şirketlerin Hindistan ve Vietnam’a kayması ve Çin ekonomisine önemli zarar görmesi, Ukrayna’daki savaşın Almanya ve dolayısıyla Avrupa ile olan ekonomik ilişkileri daha ileri bir seviyeye taşıma ihtimali Pekin’i “savaş” alanından uzaklaşmaya itiyor. Nitekim Alman hükümetinin Hamburg limanı hisselerinin bir bölümünü Çin devletinin kontrolündeki Cosco’ya satmak istemesi, Almanya Şansölyesi Scholz’un Çin gezisine hazırlanması gibi gelişmeler Pekin’i “diplomatik” alanda mücadeleye teşvik ediyor.

Kaos, Çatlak ve Olanak 

ABD’nin hegemonyasına karşı çıkan, ama uluslararası bir düzen kurabilme kapasitesi de sınırlı olan Çin dünya düzenin olabildiğince “stabil” olmasını diliyor. Fakat kapitalizmin krizinin derinleşmesinin süreklilik arz etmesi stabilliğin bir daha mümkün olmayacağına, “kaos”un farklı şiddetlerdeki çeşitli biçimlerinin önümüzdeki sürece hâkim olacağına işaret ediyor. Pekin yönetimi ise bir yandan bu biçimlere uyum sağlayabilecek “sert” güce sahip olana kadar süreci olabildiğince “yumuşak” güçle geçiştirmeye çalışırken, diğer yandan da sert gücü inşa edecek “sert” öznenin inşasının son rötuşlarını yapıyor.

Bu nedenle önümüzdeki süreçte Pekin, alışılmışın dışında “ikili” politikalar izleyip kendi gücünü büyüterek ABD hegemonyasına karşı duran “hegemonik” güç olmaya çabasını sürdürecektir. Çin’in bu çabasının küresel güçler arasındaki hegemonya mücadelesinde açacağı çatlak, yerkürenin dört bir yanında seslerini yükselten dünya halklarının nefes alıp kendi yolunu inşa ederek büyümesine de olanak sağlayacaktır.

Dipnot: 

[1] https://twitter.com/SeriyeSezen/status/1581684178386833410

18 Ekim 2022 Salı

Hikmet Kıvılcımlı: Dünü Bugüne Bağlamanın Pusulası

(El Yazmaları, 19 Ekim 2022 (Toplumsal Özgürlük, Ekim Kasım 2022 sayısı))

Türkiye’de sosyalizm mücadelesinin kutup yıldızlarından Hikmet Kıvılcımlı’nın ölümünün 51, doğumunun ise 120. yıl dönümündeyiz. Ölümünden yarım asır, doğumundan ise neredeyse beş çeyrek asır geçmek üzere olan Kıvılcımlı’nın yaşamı boyunca uğradığı susuş kumkumasının son yıllarda azaldığına tanık olmaktayız. Bunda Kıvılcımlı’nın Marksist-Leninist teorinin bütün zenginliğini hayatın her alanında ortaya koyarak ufkumuzu açıp bilincimizi derinleştirmesinin önemli bir payı bulunmakta.

Marksist-Leninist teorinin zenginliğini ortaya koymanın getirdiği bu önemli payın yanında, en az onun kadar da etkili diğer etken ise Kıvılcımlı’nın yarım asır boyunca kesintisiz olarak parlak bir örneğini verdiği devrimci pratik.

Devrimci pratiğine yön veren, onunla birlikte ve ondan etkilenerek şekillenen ise devrimin güncelliğine odaklanmış güncel politik duruma bakış, devrim stratejisi ve taktik kişiliktir. Bu nokta devrimci teori ile devrimci pratiğin bütünlüğünün nasıl sağlanacağına dair Kıvılcımlı’nın koyduğu örnek duruşu göstermenin yanı sıra Kıvılcımlı’nın mücadele ettiği dönemde Türkiye devrimci hareketindeki özgün konumunu da ortaya koyuyor. Ve ayrıca, içinden geçtiğimiz politik süreçte bizlere ışık tutacak bir kılavuz da sunuyor.

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e

‘Biz yalnızca bir bilim tanırız o da tarihtir’ diyen Marx ve Engels’in izinden giderek her eserini geniş bir tarihsel arka plan üzerine inşa eden Kıvılcımlı, Türkiye’deki siyasi gelişmeleri de bu perspektiften değerlendirmiştir. Cumhuriyet’in Osmanlı’dan, Osmanlı’nın da Bizans’tan çeşitli kopuşlarla birlikte aldığı miraslarla sürekliliğe sahip olduğunu ifade eder Kıvılcımlı ve bunu tarih teziyle açıklar.

Sınıflı topluma sahip “medeni” Bizans’ta sınıfsal çelişkiler, 15. yüzyılda uzlaşılmaz bir noktaya ulaşmıştır. “Sosyal” bir sınıfın yani proletaryanın henüz olmamasından kaynaklı bu uzlaşmazlığı çözecek olan medeniyetin dışında kalan “barbarlardır”. Bizans’a sürekli saldırılar düzenleyen Osmanlılar ise bu “barbarlığa” en büyük adaydır ve 1453’te Bizans’ı yıkarak “tarihsel devrim”i gerçekleştirirler. Fakat Osmanlılar orijinal medeniyeti kurabilecek yukarı barbar aşamasında değil de medeniyete “Rönesans” yaşatabilecek orta barbarlık aşamasında bir toplumdur. Dolayısıyla Bizans’taki keskinleşmiş sınıf çelişkilerinden bir kopuşu sağlayarak görece daha eşitlikçi bir toplum kursalar da Bizans kurumlarını büyük oranda içermişlerdir.

Bu içermeyle elde edilen kurumlarda sağlanan süreklilik, gelişen üretim biçiminden dolayı sınıfsal yapıya da sirayet etmiş ve Osmanlı toplumu da giderek sınıflaşmaya başlamıştır. Kanuni Sultan Süleyman döneminde “kanunlaşan” iltizam sistemiyle sınıflaşma da en üst düzeye varmıştır. Fakat bu sınıflaşmayı çözecek “barbarlar” ve proletaryanın olmaması nedeniyle Osmanlı, 20. yüzyıla kadar sürekli çürüyen bir “hastaya” dönüşmüştür. Bu süreçte bir taraftan devlet sınıfları (Askeriye, Mülkiye, İlmiye, Kalemiye) vergiler aracılığıyla, diğer taraftan tefeci ve bezirgânlar yağma ve talanla halkı soyarak zenginleşmişler ve bu zenginliklerini birbirlerine karşı iktidar savaşlarında kullanmışlardır.

Talan ve yağmayla semiren tefeci-bezirganlar, siyasal alanda ayanlarla ve/ya da kimi devlet sınıflarıyla iş birliği yaparak diğer tefeci-bezirganları ve/ya da devlet sınıflarını tasfiye ederek, onların paylarını kendi paylarına katmaya çabalamışlardır. Genç Osman’dan III. Selim’e ve II. Mahmut’a kadar girişilen “reform” çabaları ya da Yeniçerilerin “kazan kaldırmaları” ekonomik alandaki “paylarla” bağlantılı olarak siyasal alanda güç kazanma mücadeleleridir. Bu mücadeleler 19. yüzyılda Avrupa sermayesinin Osmanlı topraklarına giriş yapmasıyla yeni bir boyut da kazanarak devam etmiş, yarı-sömürgeye dönüşen Osmanlı’da bir taraftan komprador burjuvazi oluşurken diğer yandan devlet sınıfları Avrupa sermayesiyle “yakın ilişkiler” kurmuştur.

20. yüzyılın başlangıcında emperyal güçler arasında keskinleşen ve 1914’te emperyalist paylaşım savaşıyla sonuçlanan mücadelede Osmanlı “denge politikası” izlese de sonunda Alman emperyalizminin tarafında yer almıştır. Bu taraf almanın sonucunda İngiltere ve Fransa ile birlikte çalışan komprador burjuvazinin yanı sıra Ermeni sermayesi de tasfiye edilmiş ve devlet öncülüğünde “milli burjuvazi”yi yaratmanın ilk adımları atılmıştır. Fakat savaştan yenilgiyle çıkılması “milli burjuvazi” yaratma planlarını bir süre akamete uğratmıştır. 

Komünist Parti 

Bu tarihsel arkaplanı ortaya koyan Kıvılcımlı 1920’lerin başlarında itibaren işçi sınıfının önemli ve etkin bir sosyal varlık[1] olduğunu ileri sürerek, Yörük Ali çetesinden Türkiye Komünist Partisi üyeliğine geçerek kendisinin pratikte gösterdiği üzere, bir komünist partinin örgütlenebileceği somut koşulların olduğunu savunur. Anadolu’nun emperyalist güçler tarafından işgal edilmesine karşı mücadelede ulusal güçlerle ittifak yapılırken komünist partisinin “bağımsız” ve illegal örgütlenmeye devam etmesi gerektiğini belirtir. Cumhuriyetin kuruluşundan sonra da bu görüşünü sürdürür ve 1930’ların başlarında “komünist faaliyetlerinden” dolayı tutuklu bulunduğu Elâzığ Cezaevi’nde partide tartışılması için yazdığı Yol serisinde daha da geliştirir.

Yol serisinde Kıvılcımlı, işçi sınıfına dayanan ve adanmış komünist kadrolardan oluşan, devletin baskıcı tutumundan dolayı illegal şekilde örgütlenen ama legaliteyi de sonuna kadar kullanmaktan çekinmeyen bir partiyi savunur. Bunlara ek olarak en önemli müttefikin köylüler olduğunu belirterek köylüler arasında örgütlenme faaliyetinin yürütülmesini gerektiğini söyler. Yol serisinde Kıvılcımlı’yı özgün kılan bir diğer nokta Kürt meselesine bakışıdır.

Kürdistan’ın sömürge olduğunu, Türk burjuvazisinin buradan elde ettiği ilkel sermaye birikimiyle önemli bir servete kavuştuğunu ve bu sömürge statüsünün devamı etmesinin Türk burjuvazisi için oldukça önemli olduğunu belirtir. Kürt halkının inkâr, imha ve asimilasyon politikalarına tabi tutulduğunu da ifade eden Kıvılcımlı, Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkını savunur ve TKP’nin kardeş Kürt halkının komünist partisine kavuşması için gerekli desteği vermesi gerektiğini ileri sürer. Böylece Kıvılcımlı, işçi sınıfının öncülüğünde, köylüler ile Kürt halkıyla ittifak kurmuş komünist partinin “demokratik devrimi” gerçekleştirebileceğini ileri sürer.

Kıvılcımlı, burjuvazinin hem kapitalizmin emperyalizm aşamasına geçilmesinden dolayı hem de tefeci-bezirgân kökeninden dolayı “demokratik devrimini” gerçekleştiremeyeceğini, bu nedenle bu görevin işçi sınıfına düştüğünü belirtir.

Ortaya koyduğu bu düşünceler Kıvılcımlı’yı, hem zamanında hem de sonrasında özgün bir konuma koymuştur. Özellikle 60lı yıllarda sola hâkim olacak 20. yüzyılın başında “memlekette işçi sınıfı yoktur” görüşünden ayrılacaktır. Keza cumhuriyetin ilanıyla “demokratik devrimin” gerçekleştiğini ve “sosyalist devrimin” hedeflenmesi gerektiği düşüncesine de set çekecektir. Daha da önemlisi ise Kürt halkına yönelik politikaları açıkça ortaya koyarak demokratik devrimde müttefik güç olarak görmesidir. 

Bu noktada Kıvılcımlı’ya bu düşünceleri ileri sürdürten tarihsel arka plana tekrardan bakış atmakta fayda var.

“Devletçilik”

Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan yenilgiyle çıkılmasından sonra Anadolu’nun çeşitli bölgelerindeki küçük sermaye sahipleri, eşraflar Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri etrafında bir araya gelmiş ve “bölgesel” kurtuluşu gerçekleştirmek için gerilla mücadelesine başlamışlardır. Mustafa Kemal’in liderliğindeki grubun güç kazanıp Ankara’da merkezi bir otorite oluşturmasıyla bunlar “ulusal” kurtuluşa “ikna” edilmişlerdir. Nitekim Kurtuluş Savaşı sonrasında (Rum sermayesinin de mübadeleyle tasfiye edilmesiyle) bu grup aracılığıyla yarım kalan “milli burjuvazi” oluşturma planına devam edilmek istenmiştir.[2] Bu bağlamda devletin bütün imkânları seferber edilmiş, tasfiye edilen Rum ve Ermeni sermayelerinin bu gruplara aktarılması sağlanmıştır. Diğer yandan (Lenin’in de belirttiği üzere) banka ve sanayi sermayelerinin iç içe geçmesiyle oluşan Finans-Kapitalin dünya çapında hâkim olmasının bir sonucu olarak Türkiye’de de İş Bankası’nın kurulmasıyla Türk burjuvazisinin önündeki buzlar kırılmak istenmiştir. Böylece Kıvılcımlı, Türk burjuvazisinin oluşmasında ve gelişiminde devletin ve Finans-Kapitalin rolüne özel bir vurgu yapar.

Fakat bu çabalara rağmen “sermaye” sanayi gibi üretimi geliştirecek alanlara yatırım yapmaktansa yağma ve talanla var olan üretim alanlarını “kapmaya” çalışmış ve bu nedenle tam anlamıyla bir milli burjuvazi oluşturulamamıştır. Buna ek olarak kapitalizmin dünyayı sarsan 1929 krizinin gerçekleşmesi ise devletin olaya el atmasına neden olmuştur. Böylece ekonomide “devletçilik”, siyasette ise (Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve Serbest Cumhuriyet Fırkası “deneyimleri” sonrasında) otoriter tek parti yönetimine geçilmiştir.

Bu süreçte SSCB’den alınan teknik ve finansal destekle kurulan kamu teşekkülleriyle ile devlet üretimi geliştirmenin öncülüğünü almış ve piyasanın genişlemesini ve gelişmesini sağlamaya çalışmıştır. Siyasal alanda ise serpilen işçi sınıfının siyasallaşmaması için (TKP’ye yönelik baskıların da gösterdiği üzere) komünistlere özel bir baskı uygulanmış, nitekim Donanma Davası ile Kıvılcımlı 1938’de hapse girecektir. 1950’de Demokrat Parti’nin (DP) getirdiği afla hapisten çıkacak olan Kıvılcımlı, bu dönemde otoriter rejime karşı demokratik devrimi savunmuş ve bu minvalde “ittifakların” kurulması gerektiğini belirtmiştir.

DP’nin iktidarının ilk günlerinde oluşan “demokrasi” havasının aldatıcı olduğunun farkında olan, ama bu havanın “istismar” edilmesi gerektiğini belirten Kıvılcımlı 1954 yılında Vatan Partisi’ni kurar. Partinin adının “Vatan”, kısa bir süre yayınlanacak olan parti gazetesinin adının da “Vatandaş” olması, Kıvılcımlı’nın sosyalist bir çizgiden “ulusalcı” bir çizgiye geçtiğine dair -bugün de devam eden- intibaların oluşmasına neden olmuştur. 27 Mayıs’a yönelik olumlu tutumu, ortaya attığı “İkinci Kuvâ-yı Milliyecilik” sloganı, Kürt meselesine çok az değinmesi bu intibayı güçlendirmiştir. Gerek dünyadaki gerekse de Türkiye’deki siyasal ve ekonomik gelişmeler ele alındığında bu intibanın “yüzeysel” olduğu görülmektedir.

“İntiba”

İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan kısa süre sonra başlayan “Soğuk Savaş” ile dünya saflara ayrılmış, Hruşçov’un ortaya attığı ve Brejnev’in de sürdürdüğü “barış içinde bir arada yaşama” ilkesi ile de dünyada bir konsensüs sağlanmıştı. Bu dönemde “sosyalist” devrimlerden çok, halk kurtuluşu cephelerinin öncülüğündeki anti-sömürgeci hareketlerin bağımsızlık devrimlerine şahit olundu. İktidara gelen bu halk cephelerinin SSCB’den aldıkları yardımla “kapitalist olmayan yol”dan kalkınma politikaları izlemeleri ise “gelişmekte olan” ya da “az gelişmiş” ülkelerdeki devrimcilere örnek olmuştur.

Türkiye’de ise bu süreçte devletin oluşturduğu fidelikte gelişen sermaye, girişim ve atılımdan ziyade yağma ve talanla birikimini sürdürmeye devam etmiştir. DP döneminde ABD’den alınan teknik ve finansal destekle (dünyadaki iş bölümünden doğru Türkiye’ye düşen görev olan) tarımsal üretime odaklanılarak tarımsal kapitalizm geliştirilmeye çalışılmıştır. Tefeci-bezirgân kökenli sermaye gruplarıyla varlığını önemli oranda sürdüren toprak ağaları bu ortamda daha da semirmiş ve ekonomide önemli güç olmuşlardır.

Dünyadaki ve Türkiye’deki bu ekonomik gelişmelere siyasal alanda -özellikle komünistlere uygulanan- baskı ve terör eşlik etmiştir.

ABD’de McCarthy davalarıyla bütün dünyada kara propagandayla anti-komünist dalganın yükseltilmesiyle (Avrupa’da anti-faşist mücadeleye liderlik edip iktidara ortak olanlar dışında) komünistler yer yer katliama (bkz. Endonezya) uğratılarak siyasal ve toplumsal alanın dışına itilmek istenmiştir.

Dünyada ve Türkiye’deki bu ekonomik, siyasi ve toplumsal gelişmeler bir arada ele alındığında, anti-emperyalist ve anti-feodal bir demokratik devrim programı çerçevesinde mücadele etme gerekliliği ortaya çıkmaktadır. Kıvılcımlı da bu bağlamda mücadeleyi partili bir şekilde yürütmeye çalışmış, devletin etrafında oluşturduğu seti aşıp kitlelere ulaşabilmek için de “retoriği” yüksek ve “ses getirecek” söylemlerde bulunmaya çalışmıştır. “İkinci Kuvâ-yı Milliyecilik” sloganından “Eyüp Sultan Konuşması”na kadar uzanan geniş yelpazede Kıvılcımlı bir taraftan derin Marksist-Leninist bilincinin parlak örneklerini sunarken, diğer taraftan da işçiler, emekçiler, aydınlar ve halkın bilumum kesimiyle mücadele etmek için en küçük ve fedakâr çabadan da kaçınmamıştır. Dolayısıyla Kıvılcımlı’ya yönelik intiba; onun “devrimin güncelliği” doğrultusunda gerekli çaba ve taktik esnekliği göstermesini görememiş, salt söylemsel ve pragmatik bir pencereden değerlendirmiştir.

Benzer bir değerlendirmeyi “Ordu” meselesinde de görmekteyiz. 27 Mayıs olumlaması ve 12 Mart’ın hemen ardından kaleme aldığı “Ordu kılıcını attı” yazısının başlığı nedeniyle Kıvılcımlı darbeci ilan edilmiş, hatta uzun yılların emeği olan “Tarih Tezi”nin de ordunun müdahalesini meşrulaştırmak[3] için “uydurulduğu” bile ifade edilmişti.

Fakat Kıvılcımlı, “27 Mayıs ve Yön Hareketinin Sınıfsal Eleştirisi” başlıklı eseri başta olmak üzere 60’lı yıllarda yazdığı, söylediği her şeyde “işçi sınıfının” öncülüğünü vurgulamıştır. Hatta Türkiye’de kapitalizmin gelişmediğini ileri sürerek başta ordudaki subaylar olmak üzere “aydınların” öncülüğünü “belli” bir şekilde vurgulayanlara açıkça karşı çıkmıştır. Yoksul halkın safından gelen “aydın” subayların sosyal bir sınıf olan işçilerin öncülüğünde, halkın diğer tabakalarıyla ittifak kuran bir örgütle mücadele etmedikleri takdirde NATO’nun piyonu olacaklarını da özellikle belirtmiştir. Bugün bile haklı çıktığını söyleyemez miyiz?

Derleniş!

Günümüze geldiğimizde ise dünyada kapitalizmin krizinin, Türkiye’de de siyasal krizinin tarihteki en derin boyutlarına ulaştığını görmekteyiz. En ufak davranışların bile etkileyici ve belirleyici bir öneme sahip olduğu bu tarihsel dönemeçlerde cesur ve atik olma gibi meziyetler öne çıkıyor. Türkiye sosyalist hareketi tarihinde gerek teorik gerekse pratik alanda bu meziyetlere sahip olup yaşamı boyunca sergileyebilen ender isimlerden olan Hikmet Kıvılcımlı bir pusula gibi önümüzde duruyor. Fakat bu meziyetler kadar “pusulanın” gösterdiği siyasal ufka bakıp, o yönde ilerlemek “tarihsel” bir nitelik taşıyor.

Demokratik devrimin gerçekleşip demokratik bir anayasa ve demokratik bir cumhuriyetle taçlanması için somut koşullar gayet uygun. Bunun için işçi sınıfının öncülüğünde anti-kapitalist alanlarla kurulacak örgütsel dolayımlar ve verilecek mücadelelerle şekillenecek demokratik devrim programının oluşturulması oldukça gerekli. Ve geçtiğimiz günlerde büyük bir coşkuyla ilan edilen “Emek ve Özgürlük İttifakı” bu programı gerçekleştirebilme potansiyeline sahip. Ve bu potansiyelin gerçekleştirilmesi, sosyalistlerin “dağınıklığından” hayıflanıp “uyanmasını” ve “Büyük Derleniş”i gerçekleştirmesini isteyen Kıvılcımlı’nın bize bıraktığı bir görevdir de aynı zamanda.

Dipnotlar:

[1] Daha sonra yazacağı Yol Serisi, Türkiye’de Kapitalizmin Gelişimi, Türkiye İşçi Sınıfının Sosyal Varlığı kitaplarını somut ve bilimsel bir şekilde ortaya koyacaktır.

[2] Bkz. İzmir İktisat Kongresi.

[3] Bkz. Murat Belge’nin “Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın Tarih Tezi Üzerine” başlıklı yazısı. 

14 Ekim 2022 Cuma

Sağ Popülizm Tekrar “Yükselirken”

(Toplumsal Özgürlük, Ekim Kasım 2022 sayısı)

Geçtiğimiz aylarda Fransa, İtalya ve Brezilya’da gerçekleşen seçimler, faşist söylemlere sahip partilerin ve adayların “zaferleri” ya da başarılarıyla sonuçlandı. Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, Tayvan’daki ABD-Çin geriliminin üzerine gelen bu gelişmeler, dünya halklarının “kaygılanmasına” yol açmış durumda. 

Macron, Le Pen ve “sol” 

Fransa’da son iki cumhurbaşkanlığı seçiminde ikinci tura kalan “aşırı sağcı” Marine Le Pen’in partisi, haziran ayındaki meclis seçimlerinde tarihi rekorunu kırarak 89 koltuk kazanarak üçüncü parti oldu. Babasından bu yana gelen geleneği sürdüren, hatta babasını yeterince “sert” olmamakla suçlayıp ihraç eden Le Pen’in aldığı bu başarı oldukça “kritik”. Kritik olmasının nedeni ise 577 sandalyeli mecliste devlet başkanı Macron’un çoğunluğu sağlayamamış olmaması. Böylece Le Pen, kimi tavizler karşısında istediği yasalara geçirmesi konusunda Macron’un ihtiyaç duyduğu desteği sağlayabilir. Nitekim neo-liberalizmin yılmaz savunucusu, Fransız emperyalizmini eski günlerine döndürmek için dünyadaki savaş alanlarına hızla müdahil olan Macron için Le Pen’den destek almanın hiç “ayıbı olmaz”. Fakat bu “işbirliğinin” gerçekleşmesinin önünde Fransız solu önemli bir engel olabilir. 

Bir süre sarı yeleklilere bıraktıkları mücadele bayrağını devralan Fransız işçi sınıfı, kısır tartışmalar içinde debelenen Fransız soluna hem sokakta hem de seçimde gerekli balans ayarını yaptı. Hazirandaki meclis seçimlerinde birleşik cephe (NUPES) oluşturan ve ikinci olan Fransız solu, Macron ve Le Pen’in (esasında Fransız sermayesinin) planlarını suya düşürebilecek kapasiteye sahip. 

Meloni, Bolsonaro ve “rehavet ” 

25 Eylül’de gerçekleşen İtalya Genel Seçimleri’nde Mussolini hayranlığını ve faşist söylemlerini gizlemeyen Giorgia Meloni’nin İtalya’nın Kardeşleri partisi birinci oldu. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından ilk defa faşizan bir oluşumun bu kadar oy alıp birinci olması oldukça“kritik”. Uzun bir süredir (düzen içi sol partilerin de destekledikleri) teknokrat kabinelerle yönetilmeye çalışan İtalya’da halkın bu duruma tepkisini faşizan bir yapıyı destekleyerek göstermesi, 1920’lerin başında benzer bir kriz durumunda Mussolini’yi “seçmesiyle” benzerlik taşıyor. İtalya sermayesinin uzun zamandır yaşadığı krizle halkın bu “seçimi” birleşince, önümüzdeki dönemde başta işçilere ve göçmenlere olmak üzere, ciddi bir saldırı dalgasının başlatılacağı öngörülebilir. 

Diğer yandan halkın önemli bir kısmının protestosunu da gösteren bir şekilde seçimlere katılımın yüzde 63’lerde kaldı. Melioni’ye oy verilmesinde olduğu gibi sandığa gidilmemesi de teknokrat hükümetlere karşı bir önemli tepki olarak duruyor. Bu tepkinin hedeflerinden birinin de dağınık durumda olan İtalya

solu olduğu görülüyor. Fakat irili ufaklı şekilde boy veren işçi direnişleri Fransa’da olduğu gibi İtalya’da da sosyalist sola bir hiza verebilir. Brezilya’daki devlet başkanlığı seçimlerinin ilk turunda Lula’nın kazanamaması ve faşist söylemlere sahip Bolsonaro’nun yüzde 43 gibi ciddi bir oy alması Fransa ve İtalya’daki gelişmeler kadar “kaygı” üretmiş durumda. Kadın ve LGBTİ düşmanlığından yerli halklar ve solcu düşmanlığına, Trump destekçiliğinden Amazon ormanlarının sermaye tarafından yağmalanmasına kadar “halk düşmanlığı” niteliğini taşıyacak sıfatları üzerine alan Bolsonaro’ya verilen bu desteğin arkasında Brezilya ordusu ve sermayesinin payı büyük. Seçimlerden önce ordunun çeşitli bölümlerinin Bolsonaro’ya destek minvalinde yaptıkları askeri gösteriler, aynı zamanda Lula seçildiği takdirde “darbe” seçeneğinin de masada olduğunu gösteriyor. Diğer yandan Bolsonaro’nun partisinin meclis seçimlerinden birinci çıkması da “darbe” ihtimalini gerçek kılma ve daha şimdiden ikinci turda “hile yapıldığı” söylentisiyle seçimleri boşa düşürme konusunda cesaret veriyor. Anketlerde önemli bir farkla önde gösterilen Lula, her ne kadar yüzde 47 ile seçimden birinci çıksa da inisiyatif rakibine kaptırmış durumda. Lula her ne kadar yoksul halktan ciddi bir oy alsa da, anketlerin getirdiği rehavetten (ve “siyasi tercihten”) kaynaklı halkın örgütlenmesi ve örgütlü bir biçimde mücadele verilmesinden imtina etmesinden dolayı ikinci tura endişeyle bakmakta. Bu durum Lula kadar dünya soluna da önemli bir ders sunuyor. Kapitalizmin kriziyle doğrudan bağlantılı olarak gelişen enerji, gıda krizi ve artan savaş ortamları işçileri, emekçileri ve yoksulları taleplerini dile getirmekle kalmayıp gerçekleştirecek siyasi öznelere doğru yönelmesine neden oluyor. Sosyalist hareketlerin “şimdilik” bu yönelime cevap olamaması faşizan öznelerin iktidara gelmesine neden oluyor. 

Fakat faşizan güçlerin geçtiğimiz yüzyılın ikinci çeyreğinde olduğu gibi etkin bir iktidar gücü olmayı başaramaması, sosyalist solun kendisini toparlaması için fırsat sunuyor. Bu fırsatı değerlendirmenin yolunun nasıl olacağını da dünyanın dört bir yanında mücadeleyi yükselten işçiler, emekçiler, kadınlar ve gençler açıkça gösteriyorlar. 

9 Eylül 2022 Cuma

Egemenlerin Dünyası: Fırsatlar, Hamleler, Savaşlar

(El Yazmaları, 10 Eylül 2022)

22 yıl önce yeni milenyum başlarken sermaye, önümüzdeki bin yılın kapitalizmin sancağı altında insanlığın altın çağını yaşayacağını müjdeleyerek tarihin sonunu ilan etmişti. İnsanlığın bütün yaratıcı gücünü kullanarak barış, “özgürlük” ve “demokrasiyi” hâkim kılacağı vaat edilen bu milenyum, henüz ilk yüzyılının çeyreğini bile doldurmamışken savaşın, esaretin ve faşizmi inşa çabasındaki otoriter iktidarların egemen olduğu bir döneme tanık oldu. Üstelik bu “muhteşem” milenyumun vaatkârı olan kapitalizmin, insanlığın yazılı tarihinde hiçbir üretim biçiminin başaramadığı yaygınlığa ve egemenliğe sahip olduğu bir zamanda.

Kapitalizmin yaygınlığının ve egemenliğinin zirve noktasında olduğu zamanımızda yaşadığımız bu “gerçekliğin” nedeni ise birtakım “öznelerin” irrasyonel davranışlarının tesadüfen bir araya gelmesinden çok, yapının yani kapitalizmin nesnel gerçekliğinin kendini engelsiz bir şekilde ortaya koyması. SSCB’nin ve Doğu Bloku’nun dağılması, Çin’de kapitalizme alan açılması, Asya ve Afrika’daki ulusal kurtuluş cephelerinin sömürgecileriyle tekrardan bağımlılık ilişkileri kurmalarıyla birlikte önünde engel kalmayan kapitalizm, sömürüsünü ve talanını sınır tanımayan bir biçimde hızlandırdı. Kapitalizmin doğumundan itibaren özünü oluşturan sömürü, talan ve sınırsız kâr elde etme dürtüsünün önündeki engellerin kalkması ise kapitalizmin yapısına içkin olan krizleri bitirmek bir yana krizlerin daha da şiddetlenerek öldürücü hale gelmesine yol açtı. 2008’de finans alanında su yüzüne çıkan kriz, kapitalizmin kâr oranlarının düşme eğilimi yasasıyla da birlikte üretimden dolaşıma sermayenin olduğu bütün alanlara sirayet etti. 2008 krizinden sonra her 2-3 yılda bir ortaya çıkan umut ışığının aslında saman alevi olduğunun ortaya çıkması yetmezmiş gibi kapitalizmin doğayı sınırsız talanının bir sonucu olan Covid-19 pandemisinin patlaması, kapitalizmin krizinin ölümcül niteliğini hiçbir “aklın” reddedemeyeceği bir şekilde gözler önüne serdi.

Pandemiden henüz tamamen çıkılamamışken Ukrayna’da başlayan savaş, krizin yeni ve can alıcı bir boyuta evrilmesine neden oldu. Savaşla birlikte enerji (petrol ve doğalgaz), gıda ve hammadde fiyatlarındaki hızlı yükselişin yol açtığı enflasyon, bir süredir kronikleşen işsizliğin enflasyonla birleşerek stagflasyona yol açması, ekonomik yaptırımlarla dünya ekonomisinde parçalanmalarının önünün açılması; kapitalizmin krizinin boyutunun öncekilere nazaran daha derin ve iç içe geçmiş piyasaların birbirini doğrudan etkilemesi nedeniyle de bütün dünyayı etkileyecek şekilde geniş olacağına işaret ediyor.

Günümüzde yaşadığımız siyasi, askeri, kültürel vb. gelişmelerin ana belirleyici öğesi işte kapitalizmin bu kriz hâlidir. Özellikle yaşanan siyasi ve askeri gelişmeler, kapitalizmin krizi tarafından tamamen olmasa da önemli derecede ve etkili bir şekilde belirlenirken, siyasi ve askeri gelişmelerinin kendi özgül gerçekliği de krizi etkiliyor ve krizin derinleşip yaygınlaşarak içinden çıkılamaz hale gelmesine neden oluyor. SSCB’nin dağılmasının ardından tek süper güç olarak imparatorluğunu ilan eden ABD’nin askeri ve siyasi hegemonyasını dünya halkları üzerinde kuramaması, üzerine dünya halklarının çeşitli biçimlerde dünyanın her bölgesinde (Tahrir Meydanı’ndan Gezi’ye, Şili’den Wall Street sokaklarına, Sri Lanka’dan Sudan’a) direniş göstermesi; kapitalizmin krizinin yol açtığı gelişmeler olmakla birlikte kapitalizmin krizinin çözümünün tek yolu olan sömürü ve talanın daha da derinleştirilmesini engelleyerek krizin derinleşmesine neden oldu, olmaya da devam ediyor.

Bu bağlamda günümüz dünyasında yaşanan askeri ve siyasi gelişmelerin aldığı ve alacağı biçimler, kapitalizmin yapısal krizinin bir sonucu olmakla birlikte, kapitalizmin krizinin daha da derinleşerek dünyadaki canlı yaşamın sonunu getirecek ya da kapitalizmin aşılmasına gidecek yolun taşlarını oluşturuyorlar.

Dolayısıyla küresel güçlerden bölgesel güçlere, yerelden halkçı-devrimci güçlere çeşitli büyüklüklerdeki öznelerin dahil olarak belirleyip belirlendikleri siyasi ve askeri gelişmelerde izledikleri politikalar ve ortaya koydukları eylemlilikler; gerilim, boşluk ve dengesizlikle sarmalanmış çok sayıda düzlemde gerçekleşmelerinden dolayı yolun gideceği tarafın belirlenmesinde etkili olmakla birlikte tarihsel bir önem de taşıyorlar.

ABD Saldırıyor

Sahnedeki en büyük askeri ve siyasi güç olan ABD, dünyaya yön verme gücünün yüzyılın başından bu yana giderek azalmasını önce durdurmak, sonra tekrar eski haline getirmek (Make America Great Again!) için bir adımını daha Ukrayna’da attı.

SSCB’nin dağılmasının ardından adım adım Rusya’yı kuşatan ve renkli devrimlerle Sovyet nüfuz alanına giriş denemelerinden bulunan ABD, Moskova’ya girişten önceki son durak olan Kiev’i tamamen yutarak esas hedefine yönelmek istiyor.

Ukrayna’ya yönelik bu hamlenin Rusya özelinde iki hedefi bulunuyor: Rusya’yı yıpratarak küresel güçlerin bulunduğu ligden düşürmek, Rusya’yı sindirilebilir bölgelere bölerek süreç içerisinde yutmak. Hedeflerin gerçekleşmesinin yolu ise Ukrayna “meselesinin” süreklilik arz etmesinden geçiyor. Bu nedenle ABD Ukrayna’daki savaşın bitmemesi için gerekli desteklerini sunmaktan da imtina etmiyor.

Desteğe mazhar olan ilk ülkeler ise NATO’ya davet edilen Finlandiya ve İsveç ile ABD’nin uçak ve silah göndererek karargâh kuracağı Polonya oldu. NATO üyesi olan Baltık ülkelerinin yanına Rusya’nın diğer komşuları olan bu ülkeleri de katarak ABD, Rusya’ya yönelik hedeflerini “maşalar” ile gerçekleştirmek istiyor. ABD, maşaların gücünü hem Rusya’yı az maliyetle “halletmek” için hem de AB ve Çin’e yönelik hedeflerini gerçekleştirmek için kullanıyor.

Modern dönemde sürekli Almanya ve Rusya arasında paylaşılan Polonya ve Çarlık Rusya’sının emperyal politikalarından sürekli hedef olan İskandinav ve Baltık ülkeleri “öfkelerini” ve “arzularını” kanalize ederek onlara alan açan ABD, bu ülkelerin AB (esas olarak Almanya) ile olan ekonomik bağlarını askeri bağ kurarak gevşetiyor. Sınırlı askeri gücü olan Almanya’nın bu yetersizliğinden yararlanarak ABD, Almanya’nın da küresel güç ligindeki yerini alt sıralara düşürmenin yanı sıra AB’yi de bölerek nüfuz alanına katmayı planlıyor. Diğer yandan da Almanya’nın Rus enerjisine enerji bağımlı olma durumunu, kendine (ve petrol ile doğalgaz zengini ABD’nin “müttefiklerine”) bağımlı kılarak değiştirmek isteyen ABD, Berlin’e Vaşington’un politikalarının peşine takılmayı dayatıyor. İktidardaki Yeşiller, Sosyal Demokratlar ve Liberallerin ABD’nin politikalarıyla uyum sağlama çabası da ABD’nin sonuç aldığını gösteriyor. Böylece ABD bir “rakibini” ekarte etmenin yanı sıra onun gücünü de esas hedefine yani Çin’e karşı kullanma şansını yakalamış oluyor.

Hegemonyasının önündeki en büyük engel olarak Çin’i belirleyen ABD, ana stratejisini de bunun üzerine kurmuş durumda. Çin ile girişilen “rekabetin”, SSCB ile girişilen “Soğuk Savaş”tan farklı yönleri bulunuyor. Çin’in ekonomik gücünün ABD’ye yakın olması (ve bir süre sonra ABD’yi geçecek olması), Çin’in kapitalist sisteme büyük ölçüde uyum sağlamış olmakla birlikte dünya pazarlarıyla bütünleşmiş olması, iki ülke arasında Viyana Kongresi veya Yalta Konferansı benzeri bir “uzlaşının” olmaması gibi nedenler “rekabetin” önceki “savaşlardan” farklı olacağına işaret ediyor.

Çin’in ekonomik gücünün devasa boyutları, Çin’in üretimden dolaşıma kadar dünya piyasasının işleyişini istikrarlı biçimde sağlaması, Çin’in Tek Kuşak Tek Yol (TKTY) projesiyle “Batı’nın” nüfuz alanlarının içine girerek Batı’ya da “faydalı” olması ABD’nin Pekin ile doğrudan karşı karşıya gelerek en önemli gücü olan askeri gücünü kullanmasını engelliyor.

Bu engel ise ABD’yi “düşük” profilli ve “müttefiklerin” de dahil olduğu, askeri alanın öne çıkıp ekonomik alanının askeri alanı desteklediği “uzun süreli bir savaşa” itiyor. Bu bağlamda ABD, “müttefikleriyle” birliğini güçlendirerek “düşük” profilli savaşlara yönelik hazırlığa başlamış durumda. 2017’de İngiltere, Japonya ve Avustralya ile oluşturduğu Quad ittifakını (Dörtlü Güvenlik Diyaloğu) 2021’de İngiltere ve Avustralya ile kurduğu AUKUS ile güçlendiren ABD, Hindistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve İsrail’le de yeni bir Quad ittifakı kurarak Çin’in etrafındaki bölgesel ve yarı-küresel güçleri “örgütlüyor”. Askeri ittifaklarının yanı sıra Çin’i ana gücü olan ekonomik alanda da kuşatmak için ABD, Çin’in çevresindeki 12 ülkeyi[1] Hint-Pasifik Ekonomik Çerçevesi(IPEF)’nde bir araya getirdi. Ek olarak dünyanın en önemli çip üreticisi Tayvan ile yapılan ticari anlaşmalar, gerçekleştirilen ziyaretler ve ABD savaş gemisinin Tayvan Boğazı’ndan geçmesi gösteriyor ki ABD’nin Çin’i askeri, ekonomik ve teknolojik olarak kuşatmaya hız vermiş durumda.

ABD bu kuşatmayla, Çin’in devasa gücünü kendi “kalesini” korumaya harcayarak “dışarıya” sınırlı güç ve destek yollayacak duruma gelmesini istiyor. Müttefikler ciddi efor ve maliyet sarf ederek Çin’i kalesinde yıpratırken, ABD ve “maşaları” da Çin’in sınırlı güce sahip olduğu dışarıdaki etki alanını “az maliyetle” kolayca “halledecek”. Ayrıca bunlar gerçekleşirken müttefikler ve maşalar da askeri gücün yanı sıra ekonomik olarak da ABD’ye bağımlı ya da yarı-bağımlı hale gelerek ABD sermayesinin can suyu olacaklar.

ABD’nin askeri ve siyasi kuşatmayı esas alan bu stratejisine karşı “içeride” farklı sesler de bulunmakta. Uzun bir süre ABD’nin dış politikasını belirleyen Henry Kissinger’in sözcülüğünü yaptığı bu kesim, Rusya ve Çin’e yönelik hamlelerin sert ve hızlı olmasını değil “yumuşak” ve zamana yayan şekilde olması gerektiğini ileri sürüyorlar. Oluşan savaş ortamında şiddetin dozajının kontrol edilemeyeceğine ve olası bir nükleer savaşla dünyanın yok olabileceğine işaret eden kesim, Batılı güçlerin ekonomik ve siyasi gücüne yaslanarak Rusya ve Çin’in güçlerini kendilerine rakip olamayacak (ama küresel kapitalist düzenin de devamını sağlayacak) dereceye indirilmesini savunuyorlar. Fakat kapitalizmin krizinin neden olduğu “acil” sorunlar, ABD’nin hem Rusya hem de Çin’e yönelik izlediği “sert” askeri ve siyasi politikaların, kriz içinde debelenen sermayenin ilacı olmakla birlikte neredeyse tek çıkar yolu olduğuna işaret ediyor.

Çin Zirveyi Hedefliyor

ABD’nin hedefindeki Çin ise uzun yıllardır ince hamlelerle inşa ettiği yapıyı dünyanın zirvesine oturtmaya odaklanmış durumda.

Prekapitalist ekonomisine rağmen 18. yüzyılın sonuna kadar dünyanın en büyük ekonomisi olan Çin, 19. yüzyılla birlikte yarı-sömürge bir ülkeye dönüşmüştü. 1949 Devrimi ile birlikte yarı-sömürge olmaktan kurtulan Çin, Mao öncülüğünde sosyalizmin inşasına yönelmişti. Gerek parti içerisindeki çatışmalar gerekse sosyal-emperyalist ilan edilen SSCB’ye karşı ABD ile kurulan ilişkiler Çin’de sosyalizmin inşasının “ertelenmesine” neden olmuştu. Mao’dan sonra çeşitli tasfiyeleri gerçekleştirerek liderliğe gelen Deng Şiaoping’un önderliğinde Çin’e sermayenin girişine (kimi devlet kontrolleriyle) izin verilmiş ve kapitalist ekonomi boy vermeye başlamıştı. Tarımda kapitalizmin yaygınlaşmasıyla başlayan süreç, Çin’in dünyanın fabrikası olmasıyla bir üst aşamaya ulaştı ve Çin’in 2000’li yıllarla birlikte Japonya’yı geçerek dünyanın en büyük ikinci ekonomisi olmasını sağladı. 2010’lu yıllarla birlikte yüksek teknoloji ürün üretimine yönelerek önemli bir başarı kazanan Çin, artık dünyanın lideri olmak istiyor.

Bu bağlamda Rusya’nın “çok kutupluluk” söylemini ağzına almayıp ABD hegemonyasındaki düzenden şikâyet eden Pekin, tıpkı 19. yüzyıl öncesinde olduğu gibi hiyerarşinin tepesinde olmaya niyetlendiğinin işaretlerini veriyor. Mao Zedung düşüncesini Konfüçyüs düşüncesiyle sentezleyerek “kapsamlı bir ulusal güç” olma hedefi koyan Çin, ekonomik kalkınmayı sürdürme ve teknolojide inovasyonun yanına askeri gücü büyütmeyi de koyarak niyetine layık bir güce ulaşmaya çabalıyor. Bunun için de Çin ilk olarak Tianşia (Tianxia) adını verdiği nüfuz alanını oluşturmak istiyor. Tayvan’a yönelik “Tek Çin” politikasından Orta Asya ülkeleriyle ekonomik ilişkileri geliştirmeye, Batı’dan tecrit edilen Rusya ile özellikle ekonomik ve askeri ilişkileri daha da geliştirmekten İran’la stratejik anlaşmalar yapmaya kadar uzanan bu politikalarla Çin; hem ABD’nin hücumuna karşı savunmayı kendi “kalesinden” uzakta kurmayı hem de hegemonya mücadelesinde yaslanacağı temeli sağlamlaştırmaya çalışıyor. Pekin diğer yandan da TKTY projesini Avrupa’dan Afrika’ya, oradan da Latin Amerika’ya taşıyarak esas gücü olan ekonomik güç üzerinden hamleler silsilesini hızlandırmaya çalışıyor.

Tedarik zincirindeki egemen konumu, hammaddeye olan talebiyle piyasaları belirleme gücü, ucuz ve nitelikli emek-gücü üzerinden elde ettiği muazzam artı-değerin sağladığı sermaye fazlasıyla dünyanın en büyük kreditör gücü olması, Çin’in ekonomik gücü esas alarak hamle yapmasına neden oluyor. Nitekim Çin’in finansal desteğine ihtiyaç duyan “gelişmekte olan ülkelerin” liderlerinin ABD’nin yaptırım tehditlerinin arkasından dolanarak Pekin’le iletişim içinde olmaları, Çin’in elindeki kozun gücünü gösteriyor. Fakat Çin, hegemonya için ekonomik gücünü askeri güçle desteklemesi gerektiğinin farkında olarak bu alanda da güçlenmeye çalışıyor. Askeri-sanayi iş birliği içerisinde siber savaşlara hazırlanan Pekin, Rusya ve İran’la kapsamlı askeri tatbikatları düzenliyor, Suudi Arabistan ile füze projeleri oluşturuyor. Çin’in silahlanmasının derecesini gösteren en önemli olgu ise askeri bütçedeki artış hızı. 2014’te 130 milyar dolar (829 milyar Yuan) olan askeri bütçe, her yıl yüzde 6-8 aralığında artırılması sonucunda, 2022’de 230 milyar dolara (1,45 trilyon Yuan) ulaştı.[2]

Böylece Pekin, ABD’nin askeri gücünün yıpratıcılığını kendi silah gücünü geliştirene kadar minimum seviyede tutturmayı, bu sırada diğer yandan da ekonomik gücünün “çekiciliğiyle” ABD’nin düzenine karşı “başka bir düzen” vaat edip yanına çektiği güçlerle nüfuz alanını dünyaya yaymayı planlıyor. Öte yandan ABD’nin askeri ve ekonomik alanda kuşatma hamlelerinin yanı sıra Çin’in aşırı sermaye birikimini yönelttiği inşaat sektöründe yatırım balonunun patlaması olasılığı, ekolojik tahribatın neden olduğu kuraklık ve su krizi, içeride ABD ile uyumlu politikalar izlenmesini savunan “kapitalist yolcular”, grev ve direnişlerle kendisi ortaya işçi sınıfı ile parti içerisinde etkisi artırmaya çalışan “sol kanat” gibi iç etkenler Çin’in planlarının gerçekleşme olasılığının zorluk derecesine işaret ediyor.

Avrupa Savaşta

ABD’nin hegemonya kaybı yaşadığı dönemde, özellikle sanayi burjuvazisinin önderliğinde bütün Avrupa’yı ekonomik gücüyle kontrol altına alan Almanya, Pekin ile birlikte ABD hegemonik gücünü sınırlamaya başlamıştı. Doğu Bloku ülkelerini AB’ye katarak nitelikli emek-gücünü “ucuza kapatan” Berlin, sanayide aşırı sermaye birikimi yaratarak Avrupa’yı etki alanı altına aldı. Buna ek olarak enerji bağlamında Rusya ile kurulan sıkı bağ sonucunda Moskova’ya da nüfuz eden Berlin, Çin’in TKTY projesinin Avrupa’ya ulaşmasını sağlayarak Asya pazarına da dahil olmayı başarmıştı. Böylece küresel güce ulaşan Almanya, ABD’nin Transatlantik Anlaşması teklifine yanaşmayarak ligdeki özgün konumuna sahip çıkacağını göstermişti.

Fakat yaşanan kapitalizmin krizi Almanya’nın özgün konumunun sarsılmasına yol açtı. Kâr oranlarının düşme eğilimi yasası Alman burjuvazisini de es geçmemiş, pandeminin hemen öncesinde krizin işaretlerini vermişti. Pandemiyle birlikte ticaret hacmi daralan Alman sanayi burjuvazisi, Rusya’ya yönelik yaptırımlarla da iyice köşeye sıkışmış durumda. Pandemiden dolayı oluşan eksik tüketime, yaptırımlar nedeniyle fiyatı artan Rus enerjisine bağımlılığının getirdiği maliyet artışı eklenince Alman sanayi burjuvazisi için gelecek oldukça karanlık gözüküyor. Bunlara ek olarak enflasyonun çift hanelere ulaşması ve FED ve Avrupa Merkez Bankası’nın enflasyonla mücadele için faiz artırması sonucunda yaşanan parasal daralma, sanayi burjuvazinin giderek güç kaybedeceğine ve Yeşillerin öncülüğünü yaptığı askeri alana kayarak savaş sanayisine yöneleceğine işaret ediyor. Ukrayna’daki savaşın başında bu yana AB’nin 25,5 milyar dolarlık yardım yapması, Alman tank ve toplarının üretimine hız verilmesi de Almanya’nın ABD’yi takip ederek askeri güce önem vereceğini gösteriyor. Böylece Yeşiller’in ve Avrupa Komisyonu Başkan Yardımcısı Josep Borrell’in öncülüğünde Almanya ve AB, özgün konumundan ABD’nin “yancısı” konumuna doğru hızla itiliyor.

Bu itilmeye karşılık Alman burjuvazisinin bir kesimi kendi çıkarlarını esas alarak Çin ve Rusya’yla ilişkilerin korunmasını istese de gelişmeler onlar için hiç iç açıcı değil. Polonya’nın Almanya’dan tazminat talep etmesi, Baltık ve İskandinav ülkelerinin NATO aracılığıyla ABD trenine dahil olmaları, enerji krizinin Rusya’ya olan bağımlılığa göre AB ülkelerini farklı oranda etkilemesi nedeniyle AB içerisindeki merkez-çevre çelişkisini derinleştirmesi Almanya’nın ekonomik gücünü kullanarak AB’yi ve liderliğini koruyabileceği ihtimalinin düşük olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla somut durum Alman burjuvazisine hem pazarını koruyabilmesi için hem de kapitalizmin krizinin etkilerini giderebilmesi için “savaş” alanına girmesini dayatıyor. Fakat savaşın gidişatındaki kimi “değişiklikler” ve enerji krizi ile ona bağlı olarak enflasyonun halk içerisinde yol açtığı tepkiler, Almanya’nın kendi çıkarlarını esas alan politikaları daha fazla uygulamasına neden olabilir.

Avrupa’nın diğer büyük güçleri Fransa ve İngiltere de savaşa girerek 19. yüzyıldan 20. yüzyılın ilk yarısına kadar süren şaşaalı günlerine dönmeye çabalıyorlar. Zaporijya Nükleer Santrali için Macron’un defalarca Putin ile görüşmesi, Total’ın Britanyalı ortaklarının isteği üzerine Rusya’dan çekilmesi ise Fransa’nın kendi inisiyatifini almaya çalıştığını gösteriyor. Fransa, AB içerisinde giderek daha fazla egemen olan Almanya’nın gücünü dengelemek için bir taraftan İngiltere ve ABD’den “destek” almaya çalışırken diğer taraftan da kimi bölgesel ve yerel güçlerle ilişkiler kurarak pazarını büyütmeye çabalıyor. Paris bu çabalarında kendi çıkarlarını esas alırken, Almanya ile eşit bir şekilde öncülüğünü yapacağı AB’nin çok kutuplu bir dünyada özgün yerini almasına da özellikle dikkat etmekte.

Savaşın en başından beri ABD’nin yanında olan İngiltere ise Ukraynalı askerleri eğitmek için askeri danışmanlar gönderiyor, silah desteği sunup savaş ateşini sürdürerek konumunu güçlendirmeye çalışıyor. Alman burjuvazisinin ekonomik gücüyle baş edemeyen İngiliz sermayesi, benzer dertteki Fransız sermayesini de yanına çekmeye çalışarak, Ukrayna’daki savaşa dahil olup Berlin’den daha fazlasına sahip oldukları askeri gücü kullanıp Almanya’yı ekarte etmeyi, böylece Avrupa’da nüfuz alanı elde etmeyi hedefliyor. Bu nedenle de İngiltere’nin önümüzdeki süreçte bir taraftan Fransa’nın ABD’nin politikalarıyla uyum bir çizgi izlemesi için çabalarken diğer taraftan da daha savaşçı bir tutum sergileyerek Fransızlarla rekabet edeceği görülüyor.

Rus Hamleleri

Ukrayna’yı işgale girişerek kılıcını atan Rusya, kimi revizelerle hamlesini sürdürüyor. Ukrayna’yı tamamen ele geçirme hedefiyle yola çıkan Moskova, ABD ve İngiltere’nin dolaylı olarak dahil olması sonucunda hedefini Rusların çoğunlukta olduğu bölgeleri ele geçirmekle değiştirdi. Bu doğrultuda askeri şiddeti azaltan ama sürekliliğini devam ettiren Rusya, Batı’ya doğru adım adım ilerlemeyi planlıyor.

ABD’nin Polonya, Baltık ve İskandinav ülkelerine yaptığı askeri yığınakla kendisine yönelik savaşı sürdüreceğini gören Rusya, askeri gücünü büyütmeye yönelmiş durumda. Rusya ve Belarus’a ait Su-24 uçaklarının nükleer silahla donatılması, Rus askeri personel sayısında yüzde 10’un üzerinde artış yapılması, Baltık Denizi’ndeki askeri manevralar Moskova’nın uzun ve şiddetli bir savaşa hazırlandığını ve bu savaşta kendi askeri gücünü esas alacağını gösteriyor.

Moskova, savunmasını nitelikli bir askeri güçle tahkim ederek güvenceye alırken yakınından uzağına doğru dış hamlelere de hız veriyor. Öncelikle Sovyet nüfuz alanındaki ülkelere yönelen Moskova, bu ülkelerin “dost olmayan” ülkelerle yaptıkları iş birliğinin Rusya ile olan “stratejik ortaklığa” zarar vermemesi gerektiği uyarısında bulunuyor. Kazakistan’ın oluşan boşluktan faydalanarak alan kazanması, Ermenistan ve Azerbaycan’ın ABD ve İsrail ile ilişkileri geliştirmeleri, Orta Asya ülkelerinin Çin ile yakınlaşması Rusya’yı ürkütüyor. Sınırlı gücünün farkında olan Rusya, bu ülkelere kısmi alan bırakarak gücünü (ve onların da gücünü) “esas düşmana” karşı kullanmak istiyor, bu kısmi alanın büyümemesine dikkat ederek.

Moskova, düşman hatlarına yakın ülkelere de özel yönelim içerisinde. Macaristan ve Hindistan bu konuda başı çekiyorlar. ABD’nin bütün uyarılarına rağmen “ucuz” Rus petrol ve doğalgazına hayır demeyen Hindistan, Rusya’dan silah almayı da planlıyor. Ucuz Rus petrol ve doğalgazına hayır diyemeyen bir diğer ülke olan Macaristan ise AB’nin Rusya’ya yönelik yaptırımlarına karşı çıkmakla kalmıyor, ilişkilerin stratejik ve uzun vadeli olacağını ilan ediyor. Rusya bu iki ülke nazarında gelişmekte olan ülkelere mesaj veriyor. Sanayilerinin büyümesi için ucuz enerjiye ihtiyaç duyan bu ülkeler için ucuz gaz ve petrol anlaşması öneren Rusya’yı reddetmek neredeyse imkânsız. Nitekim son zamanlarda Asya ve Afrika ülkelerinin Rusya ile ilişki kurmaya yönelmesi de bunu gösteriyor. Batı’nın da bunu engellemek için “tavan fiyat” koyma çabası, ama buna karşılık Rusya’nın ise yüzde 30’a yakın indirimler sunmaya hazır olduğunu bildirmesi “ekonomik” savaşın da şiddetleneceğine işaret ediyor. Diğer yandan Rusya’nın toplamda 3 trilyon ruble civarında silah ihracatı sözleşmesi yapması bu ülkelere sadece hammadde değil, “güvenlik” de sağlayabileceği mesajını gönderiyor. Ayrıca Filistin’e yönelik saldırıları nedeniyle İsrail’e yönelik tepkiler, G7 dışındaki G20 ülkelerini destekleyen söylemlerle Moskova, bu ülkelere siyasi destek sunmaya hazırlanıyor.

Rusya’nın dışarıya yönelik ekonomik, askeri ve siyasi hamleleriyle, kendisini savunurken harcayacağı gücün yerine yenisini koymanın yanı sıra hem ülke içindeki olası isyanları engellemeyi hem de küresel güç niteliğini koruma ve güçlendirmeyi hedefliyor. Bu bağlamda Rusya hegemonya mücadelesi sürecinde askeri gücünü esas almayı sürdürmekle birlikte, sosyalist mirasın bıraktığı nitelik ve ucuz işgücü ile sağlıktan uzaya kadar çok sayıda alandaki bilgi birikimi sayesinde ekonomik gücünü de büyütmeyi sürdürmeye çalışacaktır. Bu minvalde de gerek “dost olmayan” ülkelerle gerekse de onlarla iş birliği yapan ülkelerle “ekonomik” ilişki kurmaktan çekinmeyecektir, tabi askeri çatışmaların şiddeti ve izin verdiği ölçüde.

“Fırsatçı” Güçler

Kapitalizmin krizinin küresel güçler arasında yol açtığı hegemonya krizi doğrultusunda yaşanan askeri, siyasi ve ekonomik gelişmeler bölgesel ve bölgesel güç olma eşiğini erişmiş yerel güçlere de önemli fırsatlar sunuyor. Farklı düzlemde bulunan ve farklı güçlere sahip bu özneler, boşluklardan ve güçler arasındaki çatışmalardan yararlanarak alan kazanmaya, bir üst düzleme sıçramaya ya da güçlenerek aynı ligdeki rakiplerinin önüne geçmeye çabalıyorlar. Bu çabalar aynı zamanda bu güçler arasında da çatışmalara ve gerilimlere yol açıyor, böylece küresel düzeyde yaşanan çatışmalar en alttaki yerel düzleme kadar hissedilir hale geliyor. Dolayısıyla kapitalizmin krizinin tarihsel boyutlara ulaştığı bu tarihsel konjonktürde bütün güçler fırsatı değerlendirmek için çeşitli biçim ve yöntemlerde “savaşmaktan” imtina etmiyorlar.

Bu güçlerin başında Hindistan geliyor. Küresel güçlerin bulunduğu düzlemden bir adım geride olan Hindistan, hegemonya krizinden faydalanarak ABD ve Çin arasında yürüttüğü denge politikasını kendi çıkarını esas alarak sürdürüyor. ABD’nin uyarılarına rağmen ucuz Rus enerjisini ve silahlarını alan Hindistan, bir taraftan Çin’e karşı kurulan askeri ittifaklara katılıyor, diğer taraftan BRICS’in genişlemesini savunup TKTY projesini destekliyor. Bir küresel güçten gelecek “saldırıdan” çok kendi çıkarını esas alarak bu ülkelerle ilişkiler kuran Hindistan, buradan aldığı güçle Pakistan gibi “gerilim” içerisinde olduğu ülkelere ya da bölgesindeki diğer güçlere kendini dayatabiliyor. Böylece bölgedeki “fay hatlarının” harekete geçirerek hem güç devşirdiği “savaş hâli”nin devamını sağlamayı hem de bölgedeki rakiplerinin gücünü yıpratarak kendine bağlı hale getirmeyi hedefliyor.

Benzer bir durumu Polonya’da da görmekteyiz. Orta Çağ boyunca Avrupa’nın en önemli krallıklarından Lehistan Krallığı’na ev sahipliği yapan, sonrasında ise sürekli Almanya ve Rusya arasındaki savaşın merkezi olan Polonya Hindistan’a benzer bir yönelim içerisinde. İlk günden bugüne kadar Ukrayna’daki savaşın büyümesi için elinden geleni ardına koymayan Varşova, hedeflerinin bir kısmına ulaşmış durumda. Yanına İskandinav ve Baltık ülkelerini de alarak Rusya’ya karşı savaşın liderliğine soyunan Polonya, böylece tarihsel Lehistan Krallığı’nın topraklarını elde etmeyi planlıyor. Bunun için ABD ve İngiltere’nin gücüne yaslanan Varşova, kendisini AB’ye almak için özel çaba gösteren Almanya’dan İkinci Dünya Savaşı’ndaki yıkım nedeniyle tazminat istemekten de gocunmuyor. Polonya’nın önümüzdeki süreçte Rusya sınırındaki ya da yakınındaki herhangi bir savaşın ateşini yükseltmekten, yoksa da başlatmak için hiçbir çabadan çekinmeyeceği görülüyor.

Avrupa’daki “gerilimin” yarattığı fırsatları gören bir diğer ülke de Macaristan. Savaşın başından itibaren Rusya’ya yakın bir politika izleyen ve bunda ısrar eden Macaristan, hamlelerini de arttırıyor. Rusya’dan ek doğalgaz almak için görüşmelere başlayan Budapeşte, böylece enerji ihtiyacını ucuza getirmekle kalmıyor, bu ek gazı üzerine kâr koyarak diğer Avrupa ülkelerine satmayı planlıyor. Macaristan diğer taraftan da Rus devlet şirketi Rosatom’un Paksi nükleer enerji santraline yeni bloklar eklemesine izin vererek Avrupa’nın enerji piyasasında önemli pay sahibi olmak istiyor. Macaristan enerji alanında yaptığı bu hamlelerle AB’nin zayıf noktasından kendi çıkarları doğrultusunda faydalanarak bölgesinde egemen güç olma yolunda ilerliyor, tabi Almanya’yla bakışımlı bir şekilde.

Avrupa’nın ortasından güneydoğusuna doğru ilerlediğimizde de benzer durumlarla karşılaşıyoruz. Son dönemlerde ABD’nin önemli desteğini alan Yunanistan, Orta Doğu’ya yönelmiş durumda. BAE ve Mısır ile askeri ve ekonomik ilişkiler kuran Atina, Berlin’den çok Vaşington’un politikalarıyla uyum sağlayarak Türkiye’den daha güvenilir bir “müttefik” olacağını ispatlamaya çalışıyor. Böylece Orta Doğu pazarına giriş yaparak pastadan meşrebince pay kazanmayı hedefliyor.

Türkiye ise hem Ukrayna hem Rusya ile kurduğu ilişkileri savaşa rağmen sürdürerek durumdan istifade etmeyi sürdürüyor. Ukrayna’nın yanı sıra birçok yeni ülkeye daha SİHA satan Türk sermayesi, Rusya’ya yaptığı ihracatı da büyük oranda artırdı. Türkiye, “denge” politikasıyla savaşın açtığı fırsatlardan yararlansa da ABD’den “uyarıyı” da aldı. Türkiye savaşın açtığı fırsatlardan faydalanma konusunda giderek “ustalaşsa” da, büyük oranda bağlı olduğu AB ve ABD’nin “uyarıları” veya “sınırları” doğrultusunda marifetlerini gösterme şansına sahip.

“Arap Baharı”ndan az etkilenen ülkelerden olan Cezayir, Kuzey Afrika’da oluşan boşluğu doldurmaya aday olduğunu ortaya koymaya çabalıyor. Geçtiğimiz yılki halk ayaklanmasını sisteme kanalize etmeyi başaran Cezayir egemen sınıfları, var olanla birlikte yeni bulunan doğalgaz rezervlerinden de yararlanmayı hedefliyor. AB’nin kendisini Rusya’ya alternatif olarak görmesine ve dayatmalarda bulunmasına kolayca boyun eğmeyeceğini de gösteriyor. İspanya’nın ülkenin iç işlerine müdahale etmesine karşı gaz akışını keserek yanıt veren, Fransa ve ABD’nin uyarılarına rağmen Rusya’dan silah almayı sürdüren Cezayir, oluşan hegemonya boşluğunun farkında olarak kendi çıkarları doğrultusunda faydalanmayı çalışacağını açıkça gösteriyor.

Özne ve İçerik

Küreselden bölgesel ve yerel güçlere kadar çeşitli egemen güçler, kapitalizmin krizinin yol açtığı gerilim, çatışmalar ve boşluklardan yararlanarak egemenliklerini büyütme ya da koruma çabası içerisindeler. Belirli plan ve strateji doğrultusunda olmayan bu “çabalar” ise kısa süreli ve ânın yarattığı olanaklardan yararlanmayı tamamen önceliyor, özne kendisinden başka “özneleri” hesaba katmıyor ya da somut durumun nesnel gerçekliğinin “başka” içeriklere de sahip olabileceği ihtimalini hesaba katmıyor. Fakat kapitalizmin kriz halinin yarattığı nesnel gerçeklik, hem başka öznelerin etkin güç olabilmesine hem de “başka” içeriklerin somut biçimi başka yönde değiştirmesine olanak tanıyor.

2008 krizinin ardından sınıfsal eşitsizliklerin giderek artmasıyla dünyada “orta sınıfın” erimesi ve bu erimenin durdurulamaması, “orta sınıfın” işçi sınıfıyla “bütünleşme” sürecini hızlandırmakta. Hızlandırmanın altında yatan neden ise “orta sınıfın” siyasi temsilini sağ popülist, yer yerde faşizan güçlere bıraktığı geçtiğimiz dönemde, “orta sınıfın” sınıfsal konumundaki “düşüşün” bu güçler tarafından durdurulamamış olması. Dolayısıyla yaşanan bu sınıfsal düşüşün bilinçlerde yarattığı “aydınlanma” sınıfsal mücadele alanlarına da kendini yansıtıyor, dünyanın dört bir yanında yükselen yoksulluk karşıtı mücadelelerde ortaya çıkıyor. Önümüzdeki süreçte gıda, enerji vb. temel ihtiyaçlardaki fiyat artışının devam edecek olması, “sınıfsal bir özne”nin yani işçi sınıfının giderek daha etkin (ama tek değil) bir güç olacağı ihtimalinin yüksek olduğunu gösteriyor.

Öte yandan kapitalizmin krizi ve hegemonya mücadelesi; küresel, bölgesel ve yerel egemenleri hammaddeden işgücüne kadar “değer” (“para”) yaratacak şeyleri doğrudan denetim altına almaya ve ülke ya da etkili oldukları bölgelerin “içerisinde” güvenlikçi politikalar izlemeye itiyor. Kapitalizmin rasyonalitesi tarafından içeriklendirilerek biçimlendirilen bu “gerçeklik”, artan yoksulluk ve işçileşme sonucunda yükselen itirazların gerçekliğiyle sarsılıyor. Sokaklarda kendini içeriklendiren bu gerçeklik, kendisinden belirlenerek çıkıp gelecek ama aynı zamanda kendisini yapılandıracak bir özneye duyulan ihtiyacı açıkça gözler önüne seriyor.

Dipnotlar:

[1] Japonya, Hindistan, Güney Kore, Avustralya, Endonezya, Tayland, Singapur, Malezya, Filipinler, Vietnam, Yeni Zelanda ve Brunei.

[2] https://chinapower.csis.org/military-spending/

17 Ağustos 2022 Çarşamba

Hamleler ve Olasılıklar Denizinde Orta Doğu

(El Yazmaları, 18 Ağustos 2022 (Toplumsal Özgürlük, Ağustos Eylül 2022 sayısı))

Ukrayna’daki savaşın dünya gündeminin ilk sırasına oturması, yaklaşık yüz yıldır savaş ateşiyle kavrulan Orta Doğu’yu gündemin arka sıralarına itti. Bulunduğumuz yüzyılın başından itibaren dünyadaki savaşların büyük ve önemli kısmını barındıran Orta Doğu’nun arka sıralara düşmesinde bölgedeki savaş ateşinin kısmen azalmış olmasının da payı var. Fakat bölgedeki savaş ateşinin Orta Doğu standartlarına göre “az olması” veyahut Ukrayna’daki savaşın küresel güçler arasındaki mücadelede belirleyici etkisinin “fazla olması”, Orta Doğu’daki gelişmelerin önümüzdeki süreçte dünyayı etkileme gücünün “sınırlı” olabileceği izlenimine yol açmaması gerekiyor. Bölgesel ve yerel güçlerin hamleleri ile halkçı hareketlerin direngen ve bitmeyen mücadeleleri Orta Doğu ile birlikte dünyayı önemli ölçüde etkileme olasılığını taşıyor. 

On yılı aşkındır süregelen ve derinleşerek içinden çıkılamaz hale gelen kapitalizmin yapısal krizi, küresel güçler arasındaki hegemonya savaşımını da derinleştiriyor. Bu derinleşmenin ilk nüveleri Orta Doğu’daki savaşlarda rol alan bölgesel ve yerel güçlere verilen desteklerde görülmüştü. Bunun ardından Rusya ve ABD’nin Suriye sahasındaki karşı karşıya gelişleriyle hegemonya savaşı yeni bir düzleme sıçrayarak derinleşti ve Ukrayna savaşıyla birlikte ise geri dönülemez bir zeminde yeni derinleşmelerin önü açıldı. 

Küresel güçlerin, eşit olmamakla birlikte, birbirlerine üstün gelecek güce sahip olmamaları bölgesel ve yerel güçlerin hegemonya savaşında rol alabilmelerini sağlıyor. Özellikle Orta Doğu’daki bölgesel ve yerel güçler bu savaşta önemli roller aldılar, almaya da devam ediyorlar. Roller sadece hegemonya savaşımındaki gelişmelere göre şekil almakla kalmıyor, bölge içindeki dengelere göre de şekilleniyor ve bu şekillenme küresel çaptaki savaşı da etkileyebiliyor. 

Veliaht Atakta 

Petrolün getirdiği mali güçle birlikte önce İngiliz sonrasında ABD emperyalizmine olan sadakatiyle Suudi Arabistan, son zamanlardaki hamleleriyle öne çıkan bölgesel güçlerden biri. Veliaht Prens Muhammed bin Selman (MbS), Basra Körfezi-Hint Okyanusu-Kızıldeniz arasındaki konfor alanında çıkarak Yunanistan ve Kıbrıs’la askeri ve ekonomik alanda stratejik ortaklıklar kurmaya çabalıyor.[1] Suriye ile de gizli kapılar arasında ilişkiler kuran MbS, Erdoğan ile el sıkışırken ki sırıtışının da gösterdiği üzere bölgesel rakibi Türkiye’yi çembere alıp ekarte etmeye hedefliyor. Ankara’daki görüşmede “yeni iş birliği dönemi” vurgusu ise önceki “sert” müdahalelerin yerini “yumuşak” hamlelerin almaya başladığını gösteriyor.[2] Keza İran’a yönelik söylemlerdeki yumuşama, Irak’taki siyasi krizlerde Şii gruplarla kurulan iletişimler de bu değişim gösteriyor. [3]

Bölgedeki bu hamlelerle güç alanı kazanmaya çalışan Suudiler, küresel güçler arasındaki çatışmadan faydalanarak bu güç alanını sağlamlaştırmaya çalışıyor. Çin’e günlük petrol satışını rekor olan 1,65 milyon varile çıkartan Riyad, Çin ile füze programı geliştirmeye çabalıyor.[4] Diğer yandan Rusya’ya yönelik yaptırımlara düşük tondan olsa da itirazlarını dile getirirken Moskova ile ekonomik ve askeri iş birliğini sürdürüyor. Böylece Suudiler bölgedeki güç savaşımında kendisine sınırlılık getiren ABD’ye bağımlılığını Rusya ve Çin ile askeri ve ekonomik ilişkileri geliştirerek azaltmak istiyor. Fakat bağımlığının yapısal olduğunun farkında olan Riyad, ABD’yi gözeterek ama onun da sınırlarını zorlayarak Moskova ve Pekin ile ilişkileri geliştirmeyi sürdürmeye çalışacaktır.  

Suudileri dışarıda “aktif” olmaya itenlerden birisi de içeride yaşadığı sıkışmalar. Sınır tanımayan şiddete rağmen Yemen’de Husilere diz çöktürülememesi, Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar’ın Riyad’dan özerk ve kimi zaman ona karşı izledikleri politikalar ve ülke içerisinde özellikle kadınların başını çektiği eylemlilikler Suudilerin “konforunu” bozuyor. İçerideki hareketlilik, dışarıdaki amaçları etkileyebileceği gibi oradaki başarısızlıklarla birleşerek Suud hanedanına zor günler yaşatabilir. 

İran Güç Topluyor 

Bir diğer bölgesel güç İran ise esas olarak güç alanını korumaya ve sağlamlaştırmaya yönelmekte. Suriye’de önemli bir alan kazanan, Irak’ta ABD ile birlikte belirleyici güç olan, Lübnan, Filistin ve Yemen’de silahlı güçlerin ayakta kalmasını sağlayarak etki alanını Orta Doğu’nun neredeyse tamamına yayan İran, sınırlı gücünü koruyup büyüterek bu alanlarını konsolide etmeye çabalıyor. Suriye’deki statükonun sürdürülmesini isteyen Tahran yönetimi, ABD, İsrail ve Türkiye’nin ülkedeki hamleleriyle “uğraşması” için Rusya’ya yol veriyor. Lübnan’da Hizbullah’a, Irak’ta da Haşdi Şabi’den Maliki’ye çeşitli Şii gruplara ve Yemen’de Husilere daha fazla inisiyatif tanıyarak var olan statükoyu fazla güç harcamadan sürdürmeyi hedefliyor. İran, bu “yumuşak” politikaları Suudiler ve Türkiye ile olan ilişkilerinde de uygulayarak, istenmeyen çatışmaların oluşmamasına gayret ediyor. Öte yandan İran Hint Okyanusu’na ilk insansız hava filosunu indirerek askeri gücünü güçlendirmeyi sürdürdüğünü gösteriyor. [5]

Bölgedeki politikalarını uygulayacak gücü kazanmanın önemli bir yolunun dışarıdan geçtiğini bilen İran, esas gücünü buraya ayırmış durumda. Uzun zamandır Çin ve Rusya ile taktik ittifak kuran Tahran, son gelişmelerden sonra bu ittifakın niteliğini strateji düzeyine çıkarmaya yönelmiş durumda. Rusya ve Çin ile yeni ve stratejik anlaşmalar imzalayan, BRICS vb. kurumsal yapılara katılımın düzeyini artıran İran, hem olası “büyük” çatışmalar için konumlanıyor hem de bu konumlanmanın getireceği “faydalarla” bölgedeki gücünü artırmayı amaçlıyor.[6] Diğer yandan Tahran nükleer anlaşmanın yürürlüğe girmesi için Avrupa Birliği (AB) ile doğrudan görüşerek, Avrupa nezdindeki konumunu koruyup ABD’nin yaptırımları ile ABD’nin baskısıyla gerçekleşecek AB yaptırımlarının etkisini azaltmayı planlıyor.[7] Tahran bir yandan “kendine dışarıdan” daha fazla destek alarak güçlenmeyi diğer yandan “karşısındaki dışarıdan” gelecek zararı da azaltmaya çabalıyor. 

Tıpkı Suudilerde olduğu gibi İran da ülke içerisindeki mücadeleler tarafından sıkışmış durumda. Pandemi öncesinde ve sonrasında yoksulluğa karşı sürekli sokaklarda olan İran halkının, halkın ihtiyaçlarına değil silahlanmaya ve sömürücü azınlığa kaynak ayırmayı sürdüren Tahran yönetimine karşı önümüzdeki günlerde de sokakta olması oldukça yüksek olasılık. Ve İran’da gerçekleşecek halk hareketinin etkisi sadece İran ile sınırlı kalmayarak bölge halklarını da olumlu yönde etkileyecek güce sahip olması da oldukça önemli bir olasılık. 

Türkiye ve İsrail “Sert” 

Suudi Arabistan ve İran’ın ağırlıklı olarak “yumuşak” hamleler izlemesine karşın diğer önemli bölgesel güçler Türkiye ve İsrail “sert” hamlelerini sürdürüyorlar. İki ülke de ordularının önemli silah gücünün “yol açıcılığında” ilerleyerek alan ve güç kazanmayı hedefliyor. Türkiye Suriye ve Irak’taki operasyonlarını sürekli genişleterek, İsrail ise Suriye ve Filistin’deki “düşmanlarını” vurarak hedeflerine ulaşmaya çalışıyorlar.  [8]

Türkiye bölgedeki savaş haliyle birlikte küresel düzeydeki hegemonya mücadelesinin yarattığı boşluklardan sert gücünü kullanarak faydalanma politikasından vazgeçmiyor. Bunun önemli nedenlerinden birisi ise bu güce ciddi anlamda karşı koyacak bölgesel ve yerel gücün oldukça sınırlı olması. Bu nedenle Türkiye “yumuşak” gücü kullanmanın getireceği “zaman kaybının”, boşlukların veya emrivakisinin yarattığı/yaratacağı ani fırsatların da kaybı olacağını düşünerek sert güce yönelmekte. Diğer yandan Türk burjuvazisinin acil ihtiyaçları ve ülkedeki siyasi ve ekonomik krizin büyümesinin getirdiği sıkışma da iktidarı sert hamleler yapmaya itiyor. Fakat hem ülkedeki ve bölgedeki gelişmeler hem de ABD ve Rusya’nın Türkiye’nin gücünün farkında olarak izledikleri denge politikaları Ankara’yı sınırlamayı sürdürüyor.  

Netenyahu’nun iktidardan indirilmesine rağmen İsrail’in politikalarındaki süreklilik devam ediyor. “Düşmanlarının” kendisini vuracak güce erişmemesi için önleyici sert politikalarını sürdüren İsrail, özellikle Filistin’deki saldırılarını artırmış durumda. İran ve Rusya’nın ilişkilerini geliştirmeleri ve Rusya’nın İsrail’in son saldırılarına alışılagelmişin dışında sert tepki vermesi önümüzdeki süreçte İsrail’in saldırılarında çok rahat olamayabileceğini işaret ediyor. Küresel hegemonya mücadelesindeki safların keskinleşmesiyle doğru orantılı olarak İsrail’in saldırılarındaki rahatlığı azabilir.  

Mısır-BAE-Yunanistan

Geçtiğimiz yüzyılın büyük bölümünde bölgenin lider gücü olan Mısır, eski günlerine dönmeye çabalıyor. Arap halklarının haklı isyanının en görkemli mücadelesine sahip olan Mısır, firavunları aratmayan siyasal öznelerin halkın örgütsüzlüğü ve programsızlığından yararlanmasından dolayı bölgenin devrimci dönüşümünün öncüsü olması fırsatını kaçırdı. Üstüne kişiliksizliğiyle firavunların kemiklerini sızlatacak Sisi’nin liderliğinde bölgesel güç olma niteliklerini bile tam anlamıyla sahip değil. Öyle ki Sisi’ye ilk günden itibaren destekte bulunan Suudiler 10 milyar dolar daha destek sunuyorlar.[9]

Fakat Mısır bir yandan da kendi güç alanını geliştirmeye çalışıyor. Bu bağlamda özellikle Yunanistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Ürdün ile ilişkilerini geliştirmeye özel önem gösteriyor. Atina ile ekonomik anlaşmalar imzalayıp askeri tatbikatlar yapan Kahire, Abu Dabi ve Amman ile ekonomik iş birliğine yönelmiş durumda.[10] Böylece Mısır bölgeye yakın “dış” güçler ve bölgedeki yerel güçlerle “başka” bir alan kurmayı ve böylece tekrar bölgesel güç olmayı hedefliyor. Bu alanın bir diğer öznesi de BAE. Kendisi de Yunanistan ile 4 milyar dolarlık askeri ve ekonomik iş birliği anlaşmaları imzalayan[11] Abu Dabi, Suudlardan özerklik kazanmakla birlikte petro-doların getirdiği güçle bir zamanların Katar’ı gibi bölgede önemli bir güç olmayı amaçlıyor. Bir taraftan Mısır-BAE ile diğer taraftan Suudilerle anlaşmalar imzalayan Yunanistan ise bölgedeki çatışmalardan en iyi şekilde faydalanarak hem Türkiye’nin ABD nezdindeki bölgesel konumunu kapmaya hem de Türkiye’ye karşı önemli güç olmaya adım adım yaklaşıyor.

Savaş Kader mi?

Yukarıda bahsettiğimiz üzere bölgesel ve yerel güçlerin, kendilerini korumak, güçlendirmek ve etki güçlerini arttırmak için askeri gücü en önemli alan olarak görüp hamlelerin bu alanı esas alarak yapmaları “coğrafyanın kaderinden” dolayı değil, kapitalist üretim biçiminin yapısından dolayıdır. Marx’ın Kapital’inin 1. cildindeki önemli bölümlerden biri olan “ilkel birikim” süreci, Orta Doğu coğrafyası için biçimsel farklılıkları barındırmakla hala devam etmekte. 19. yüzyılda İngiltere ve Fransa’nın Mısır’a müdahaleleriyle başlayan bu süreç, İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrasında anti-emperyalist ve sosyalist hareketlerin bölgedeki kimi ülkelerde iktidara gelmeleriyle kesintiye uğradı.

Fakat gerek SSCB’nin yıkılması gerekse bu ülkelerdeki iktidarların ABD ile anlaşmaları sonucunda savaş ve ilkel birikim süreci, biçimsel değişiklikler birlikte, kaldığı yerden devam etti. Bu sürecin ana öğesi petrol olsa da halkların emeklerinin ve zenginliklerinin silah ticareti aracılığıyla emperyalist ülkelere aktarılması ve savaş ölümcüllüğünden kurtulmak için göç eden coğrafya insanının ucuz emek-gücünün yine emperyalist güçlerin sermayeleri tarafından sömürülmesi ilkel birikim sürecinin önemli öğeleri oldular. Körfez Savaşlarıyla başlayan süreç, ABD’nin imparatorluğunu ilan edip Irak ve Afganistan’ı işgaliyle pik noktasına ulaştı. ABD’nin imparatorluk hamlesi bölge halklarının direnişiyle çöpe atılmış olsa da sermaye, ilkel birikim sürecinden vazgeçmedi. Bu bağlamda, Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı sırasında yapay olarak belirlenmiş sınırlar ve devletler fiilen dağıtıldı ve sermayenin sınırsız talanına açıldı. Kapitalizmin 2008 yılında su yüzüne çıkan yapısal krizinin derinleşerek devam etmesi ise bölgedeki bu sınırsız talanın şiddetinin daha da artmasına neden oldu. Böylece bölgedeki savaş hali, tıpkı önceki iki yüzyılda olduğu gibi “coğrafyanın kaderi” haline geldi.

Öte yandan bu ilkel birikim süreci ve savaş haline karşı canlarını ve pre-kapitalist (kimi yerlerde komünal) yaşam biçimlerini korumak isteyen güçler silahlanarak devlet-dışı önemli askeri-politik güç haline geldiler. Bölgedeki sosyalist ve komünist hareketlerin zayıf olması da yoksul halkın bu yapılara yönelmesine ve bu yapıların kitlesel halk güçleri olmasına neden oldu.

Devrimci-Halkçı Özne 

Bölgedeki bu güçlerin başında Hizbullah geliyor. Lübnan Şiilerinin temsilcisi olan Emel hareketini İslam Devrimini yapan İran’a mesafeli durmakla ve 70’lerin kitlesel devrimci örgütü Lübnan Komünist Partisi’yle ittifak yapmakla suçlayıp bu hareketten ayrılanlarca kurulan Hizbullah, 90’ların başına kadar marjinal bir yapı olarak kaldı. 90’larda Hasan Nasrallah’ın liderliğe geçmesi ve İsrail’in Filistin ve Lübnan’daki devrimci-solcu hareketlere önemli darbeler vurarak zayıflatması sonucunda kitlesellik yakaladı. Yoksul halka yönelik izlediği sosyalizan politikalar, Şiiliğin tarihsel devrimci kökeni ve İran’ın desteğiyle İsrail’e karşı elde ettiği askeri zaferler Hizbullah’ı bugünkü noktalara getirdi. Fakat kapitalizmin ve dolayısıyla kapitalist ilişkilerin yayılması, Hizbullah’ı sosyal-devrimci (sosyal bir sınıfa dayanan yani proletaryaya dayanan devrimci) bir güç olmaya zorluyor. İran’a bağlılığı, tarihsel devrimci dinamiğin sınırlılıkları Hizbullah’ın bu değişimi gerçekleştirecek bir güç olmasını engelliyor. Bu nedenledir ki Lübnan’daki örgütsüz halk hareketlerine kimi zaman doğrudan müdahale ederek engellemeye ya da engelleyemediği takdirde kendine kanalize ederek sönümlendirmeye çalışıyor. Öte yandan da Lübnan’daki diğer güçlerle birlikte (kısa süre önceki seçimin de gösterdiği üzere) var olan statükonun bir süre daha devamında rahatça anlaşıyor. Fakat geçtiğimiz yılın Ekim ayında ayaklanan halk kitlelerinde süregelen “rahatsızlık” yeni direnişlerin habercisi. Ve bu direnişler Lübnan’da devrimci özneleri yeniden yaratabilme potansiyelini her zamankinden daha çok taşıyorlar.

Bölgedeki bir diğer askeri-politik güç ise Irak’taki Sadr hareketi. Yine Şiiliğin tarihsel devrimci kökenini taşıyan ve ABD’nin Irak işgaline karşı direnişiyle öne çıkan Sadr hareketi, Irak çapındaki etkisini gösteriyor.

Irak’taki yerel güçlerin tıpkı Lübnan’daki gibi statükonun devamında ısrarcı iken sürekli hareket halindeki halk kitleleri değişimi zorluyor. Fakat devrimci ve halkçı bir öznenin henüz oluşmamış olması, halkın öfkesinin onu kanalize edebilen Sadr tarafından yönlendirilmesine neden oluyor.  

Diğer güçlerden farklı olarak komüncül geçmişin bıraktığı tarihsel devrimci mirasın Sadr’ı Irak’taki yozlaşmış sistemin tam karşısına konumlandırılması ve halkın öfkesinin bu güç tarafından yönlendirilmesi önemli bir durum. Fakat günümüzün sosyal devrimci bir öznesi yani proletaryanın öncülüğünde devrimci-halkçı bir hareketin gelişip büyümemesi halinde tarihsel-devrimci özne sınırlı rolünü oynayarak halkın öfkesinin sönümlenmesine ya da sistem tarafından içerilmesine neden olabilir. 

Bölgedeki en önemli devlet-dışı askeri-politik güç ise Kürt Özgürlük Hareketi. Marksist-Leninist bir hareket olarak ortaya çıkan PKK’nin öncülüğünde devam eden hareket, bölgedeki dört ülkede (Türkiye, İran, Irak, Suriye) de etkinliğini sürdürüyor. Irak’ta bir bölgeye yerleşen, Suriye’de önemli bir bölgeyi elde ederek kantonlarla birlikte devletimsi yapı kuran, Türkiye ve İran’da ciddi kitleselliğe sahip hareket, bölge halkları açısından savaş halini değiştirebilecek önemli bir devrimci güç olarak görülüyor.

Lübnan, Irak ve Suriye’deki bu durumlar çeşitli farklılıklarla birlikte bölge çapında genel bir duruma işaret ediyor. 21. yüzyılın başından itibaren irili ufaklı büyük direnişlere imza atan bölge halkları, kimi zaman sönümlense de bitmek tükenmek bilmeyen direnişçi enerjisiyle halkçı hareketleri tekrar tekrar canlandırıyor. Ve her canlanma meşakkatli bir sürecin meyvesi olacak olan devrimci-halkçı öznenin inşasına bir adım daha yaklaşılmasını sağlıyor. Küresel, bölgesel ve yerel güçler arasındaki hegemonya savaşımının derinleşerek devam edeceği önümüzdeki süreç ise bu devrimci-halkçı öznenin inşasının hızlanabilme ihtimaline işaret ediyor. Tabii ki işçilerin, emekçiler, kadınların, gençlerin ve halkların mücadelesiyle. 

Dipnotlar:

[1] https://www.al-monitor.com/originals/2022/07/saudi-arabia-signs-energy-agreement-greece

[2] https://www.middleeasteye.net/news/turkey-saudi-arabia-seeks-deposit

[3] https://apnews.com/article/middle-east-iran-saudi-arabia-iraq-c06361f25c45317a4a71658729db4d25

[4] https://www.middleeasteye.net/news/china-emerges-major-exporter-weapons-middle-east-north-africa

[5] https://english.alarabiya.net/News/middle-east/2022/07/15/Iran-navy-announces-drone-division-in-Indian-Ocean-during-Biden-s-Middle-East-visit

[6] https://nation.com.pk/2022/07/21/brics-and-iran/

[7] https://www.middleeastmonitor.com/20220813-iran-may-accept-eu-nuclear-deal-proposal-wants-assurances/

[8] https://www.dw.com/en/the-turkish-army-in-iraq-an-occupation-force/a-62600962

https://www.bbc.co.uk/news/world-middle-east-62457780

[9] https://www.arabnews.com/node/2137776/business-economy

[10] https://english.news.cn/20220803/d0a0b49e4e134e7eb7a4b4989d155a31/c.html

https://www.zawya.com/en/projects/industry/industrial-partnership-between-egypt-uae-jordan-to-boost-private-sector-minister-ljhkdmkn

[11] https://www.al-monitor.com/originals/2022/05/uae-greece-sign-42-billion-agreement

11 Ağustos 2022 Perşembe

6’lı Masa İşinin Başında

(El Yazmaları, 12 Ağustos 2022 (Toplumsal Özgürlük, Ağustos Eylül 2022 sayısı))

Birbirleriyle bağlantılı bir şekilde derinleşerek genişleyen ekonomik ve siyasal kriz ile devlet fraksiyonları arasındaki mücadele, Türkiye’deki siyasal gelişmelere her geçen gün ivme kazandırıyor. Bu ivmelenme nedeniyle sistem düzleminde bulunan siyasal özneler -var oldukları zeminlerden kopmadan- sürekli yeni hamleler yaparak “karşı tarafın” zeminini daraltmaya, mümkünse o zeminden parçalar koparıp kendine katmaya çabalıyorlar. Bu bağlamda sistem içi düzlemde önemli yer edinen 6’lı masa, bulunduğu zeminin eklektik yapısının bu hamleleri yapmasını sınırlandırdığının farkındalığıyla, zeminini sağlamlaştırmaya yönelik hamlelere de hız veriyor. 

Halk Karışmasın! 

Hamlelerin en görünür yanı toplantılar. Son zamanlarda sıkça gerçekleştirilen bu toplantılarda ana gündem “Erdoğan sonrasında yapılacaklar”dan “aday” tartışmasına geçmiş durumda. Fakat post-Erdoğan sürecinde yapılacaklara dair biz fanilere verilen bilgiler “parlamenter demokrasiye” geçiş ve topluma yayılacak hoşgörü, barış ve kardeşlik havasıyla sınırlı. Bunların nasıl gerçekleşeceği, hesaplaşmaların yapılıp yapılmayacağı, demokratik bir sisteme geçişte halkın rolünün ne olacağı gibi sorular ise “o iş bende” tavrıyla geçiştiriliyor.

Bu tavırların altında yatan ana neden ise 6’lı masanın var olan sistemin yapısından değil, Erdoğan’ın “fazla” güce sahip olmasından şikayetçi olmaları. Bu nedenle “Başkan”a verilen “fazla” gücün kırpılarak sistemin ana yapısının korunduğu bir “yumuşak” geçiş süreci hedefleniyor. Ve bu geçiş sürecinin “halkın” istekleri ve talepleriyle bozulması istenmiyor. 

Böylece post-Erdoğan sürecine “yumuşak” geçiş konusunda “anlaşan” 6’lı masa, “adayı” belirleyerek zaferini şimdiden ilan etmeyi hedefliyor. Adayı belirleme süreci ise masanın niteliklerini açıkça gösteriyor.  

Kılıçdaroğlu’nun Adaylığı 

Kılıçdaroğlu’nun öne çıkmasıyla başlayan “Alevi olması” ve “kazanma ihtimali” tartışmaları, 6’lı masanın; halkı “Türk-İslam” ve “sağcı” kimliğiyle hareket eden “güruh” olarak gördüğünü ve bunun bir gerçeklik olarak kabul edilmesi dayatmasında bulunduğunu ortaya koyuyor. Keza “kesin” kazanacaklarını belirterek “Sünni” kökene sahip “eski” ANAP’lı İmamoğlu ve “eski” MHP’li Yavaş’ın alternatif olarak ileri sürülmesi de bu görüş ve dayatmanın bir başka göstergeleri. Ekmeleddin’in adaylığında yapılan “bozkurt” işareti, belediye seçimlerinde sağcı adayların gösterilmesi, belediyelerde izlenen neoliberal politikalar vb. Kılıçdaroğlu’nu kurtarmaya yetmiyor. Fakat Kılıçdaroğlu’nun memur geçmişinin kazandırdığı “sakin güç” (siz bunu “sallarım başımı alırım maaşımı” olarak da okuyabilirsiniz) karakteri, geçiş dönemine oldukça uygun olan “Çankaya Noteri” rolü için liyakata sahip olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla farklı sermaye fraksiyonları tarafından desteklenen “dinamik” İmamoğlu ve Yavaş’ın aksine yumuşak geçişi sağlayacak “demokrat dede”, devlet klikleri ve “büyük” sermaye grupları tarafından daha tercih edilebilir bir aday olabilir. 

İşbölümü 

6’lı masada sandalye sahibi olanların “sahada” gösterdikleri performanslar ise bir işbölümü çerçevesinde bulundukları zemini sağlamlaştırma ve geliştirmeye yöneldiklerine işaret ediyor. Kılıçdaroğlu’nun sürekli devlet kurumlarına “baskına” gitmesi, post-Erdoğan sürecinde devlet kliklerini “Memur Kemal”e bağlayarak devlet krizinin çözülmesi amaçlanıyor. Uluslararası sermayeyle kurulacak ilişkiler ise ekonomi dâhisi, “altın çocuk” Babacan’a bırakılıyor. Küçülen pastadan payını alamayarak AKP’den kopmaya başlayan tefeci-bezirgân kökenli küçük esnaf ve tüccarlar için ise İYİ Parti ve Demokrat Parti görevli. Keza İYİ Parti, iktidar ortağı olmanın vaat ettiği devlet kaynaklı kırıntılara kavuşamayan milliyetçileri de toplamaya çalışıyor. AKP iktidarıyla “şanlı İslami geçmişe” tekrar ulaşacağını sanan, ama dindaşların aksine eline fakirlik, güvencesiz çalışma ve yoğun sömürü geçen yoksul Müslümanların öfkesini derleyip toparlama görevi ise Saadet ve Gelecek’te.

Yükselen işçi direnişleri ve ekoloji hareketi, sokakları zapt eden kadın mücadelesi, saldırılara rağmen boyun eğmeyen Alevilerin direnişinin devrimci bir zeminde konumlanmasını engelleyerek “Önce Erdoğan gitsin, sonrasına sonra bakarız” şiarıyla restorasyona cephesine bağlama görevi ise sol-CHP ve kimi “devrimci” yapılara ihale edilmiş durumda. 

Geçiş süreci, adaylık tartışması ve işbölümünün gösterdiği üzere 6’lı masa, kurulduğu zeminin gerekleri doğrultusunda hamlelerini sıklaştırarak, aynı düzlemde yer aldığı Cumhur İttifakı’nın zeminini de kapsayarak aşma çabalarına önümüzdeki günlerde hız verecek.

Bu hızlanmanın altında yatan sebep ise masanın “halkın ihtiyaçlarını” değil, gerek dünya gerekse Türkiye çapında derinleşen kriz doğrultusunda sermayenin ve devletin kırılganlığının büyümesi. Ve işçilerden kadınlara, ekolojistlerden Alevilere, gençlerden Kürtlere kadar her alanda büyüyen mücadeleler bu kırılganlıkları büyütmekle kalmıyor, yeni bir Cumhuriyetin – Demokratik Cumhuriyetin- temel taşlarını santim santim örmeyi sürdürüyor. Dolayısıyla sermayenin ve devlet kliklerinin çıkarlarının esas alındığı düzlemin varlığının devamı açısından 6’lı masaya düşen görevleri hızlıca yerine getirmesi şart. Nitekim “Altılı masanın en güçlü neferiyim” diyen İmamoğlu’nun söylemleri ve KHK’lıların İBB’deki işlerinden atılması bunun bir işaret değil mi?

Encomienda'dan Luther'e: Parsellenmiş İktidar ve Direniş Doktrini

Encomienda, İspanya'nın Amerika kıtasında kurduğu ve yerlilerin dinî eğitim ile koruma karşılığında encomenderoya haraç ödeyerek çalıştı...