21 Aralık 2022 Çarşamba

Devlet Krizi “İvmeleniyor”

(El Yazmaları, 22 Aralık 2022 (Toplumsal Özgürlük, Aralık 2022 Ocak 2023 sayısı))

Hayatın her alanında yaşanan gelişmeler, hızını ve şiddetini giderek artırıyor. Dünya çapındaki hızlanma ve şiddetlenme, Türkiye’de kendisini ivmelenmiş bir biçimde gösteriyor. Bu “ivmelenme”yi tetikleyenlerinden birisi de devletin yaşadığı kriz.  

Vazife  

Yazılı tarihten bu yana kurumsallaşmış olarak var olan “devlet aygıtı”, toplumsal yaşamın düzenlenmesi ve istikrarlı bir biçimde devam etmesini sağlamakla vazifelendirilmişti. Günümüze kadarki gelişmelere bakıldığında devletin, egemen sınıfların çıkarları doğrultusunda toplumsal yaşamı düzenleyip idame ettirerek vazifesini yerine getirdiği görülüyor. Devletin vazifesini yerine getiremediği zamanlar da var: Ezilen sınıfların yaşamlarına sahip çıkarak “başkaldırdığı” ve egemen sınıflar arasında paylaşım mücadelesinin keskinleştiği zamanlar. 

Türkiye özelinde bakıldığında devletin krizi, birincisinin de kimi zaman etkili olduğu ama esas olarak ikincisinin (“şimdilik”) ağır bastığı bir zamana tekabül etmekte. Kapitalizminin derinleşen yapısal kriziyle bağlantılı olarak Türkiye burjuvazisinin yaşadığı kriz, sermayeyi toplumsal yaşamın her zerresini sömürmeye zorluyor. Sermayenin bu zorlaması da devletin “ideolojik aygıtlarından” daha fazla “şiddet tekelini” kullanmasına neden oluyor. Şiddet tekelinin sağladığı yeni sömürü alanları egemen sınıfların ağızlarını sulandırmanın yanı sıra bu tekele sahip olma arzusunu da artırıyor. Bu bağlamda siyasal alandaki söylemler ve eylemlerde de “şiddetin” dozu artırılarak devletin şiddet tekelinde pay kapılmaya çalışılıyor. Şiddet, zorlama ve pay kapma çabasının birleşip kaynaşması ise devletin vazifesini gerçekleştirmesini engellemekle birlikte “bütünlüğüne” de zarar veriyor ve krizinin büyümesine neden oluyor. 

Patlama  

AKP-MHP-Ergenekon ittifakının büyük oranda hükmettiği devlet aygıtının krizi, bu özneler ve öznelerin temsil ettiği sınıfsal tabakalar arasındaki pay kapma mücadelesinin büyümesinden kaynaklı derinleşiyor. Taksim’deki patlama, Suriye’ye yönelik operasyon çabası, zincir marketlere yönelik söylemler gibi gelişmeler bu derinleşmenin ivmelendiğinin göstergeleri. 

Taksim’deki patlamaya yönelik soru işaretlerinin giderilememiş olması, Erdoğan’ın İçişleri Bakanından değil de İstanbul Valisi’nden bilgi alması, şüphelinin MHP’li ilçe başkanının telefonundan aranmış olması ile şüphelinin yakınlarının ÖSO ile bağlantısı ve bunun gibi “bilgilerin” halka açık hale getirilmesi, patlamanın AKP/Erdoğan’dan “habersiz(!)” bir biçimde MHP-Soylu kliği tarafından uygulandığına dair intibayı güçlendiriyor. Keza patlamanın ardından Suriye’deki Kürt güçlerine yönelik operasyon hazırlığına girişilmesinde Bahçeli ve Soylu’nun özel çaba göstermesi de ikilinin özel bir hamle içerisinde olduğunu gösteriyor. 

Halk nezdinde desteği ve itibarı azalan, mafyöz sermayenin ihtiyaç duyduğu payı sağlamakta güçlük çeken bu ikilinin özel hamleyle hem siyasal hem de ekonomik alanda güç kazanmayı planladıkları gözüküyor. Yaşanan gelişmeler planlarında tam anlamıyla başarılı olamadıklarını, ama yapılan hamleyle sahip oldukları güçleri bir süre daha konsolide etmeyi sağladıklarını gösteriyor. Öte yandan Erdoğan ve Ergenekon’un ise bu özel hamleye doğrudan müdahil olmayıp yaratacağı sonuçlardan doğru kazanç sağlamayı çalışıyorlar. Erdoğan’ın ABD, Rusya ve hatta Esad’la ve Ergenekoncuların ise Rusya ve Esad’la iletişime geçerek Suriye’ye operasyon yapmaya çabalamaları buna işaret etmekte.  

Pay Kapma  

Zincir marketlere yönelik tartışmalarda da iç mücadelenin izlerini görmekteyiz. Bahçeli’nin süregelen söylemleriyle başlayıp karşı cevaplarla alevlenen tartışma şimdilik sönümlense de kor halinde alttan altta yanıyor. 12 Eylül’ün ardından İslamcı hareketlerin ve tarikatların yoksul mahallelerde örgütlenmelerini sağlayan ve AKP dönemiyle holdingleşecek kadar büyüyen zincir marketler, önemli bir siyasal, toplumsal ve ekonomik güce sahip. Çeşitli tarikatların sahip oldukları zincir marketler başta AKP’nin olmak cemaat ve tarikatların kitle örgütlenmelerini sağlamanın yanı sıra ekonomik güç de sunuyor. Bu nedenle MHP ve Ergenekoncuların iştahını kabartıyor.  

MHP halkın zamlara ve yoksulluğa duyduğu öfkeyi zincir marketlere yönlendirerek iktidar ortağını korumaya çalışırken, cemaat ve tarikatların iktidardaki alanını daraltarak kendi yerini büyütmeye çalışıyor. Büyütme çalışması da tarikatlar ile MHP arasındaki gerilimi şiddetlendirerek devlet krizine bir fay hattı daha ekliyor. 

Ergenekoncular ise bir taraftan halkın zamlara ve yoksulluğa duyduğu öfkeyi diğer taraftan cemaat ve tarikatların çocuklara uyguladıkları ve istismar nedeniyle yükselen halkın tepkisini “halkçı” ve “laiklik” söylemleriyle kapsayarak bu ekonomik, toplumsal ve siyasal “pasta”dan pay kapmak istiyorlar.  İktidar alanının içinde ama sorumluluğundan “dışarıda” olmaya özen gösteren Ergenekon kliği, popülist söylemlerle krize başka bir gerilim daha yüklüyorlar. 

İktidar alanında bulunan siyasal özneler, aralarındaki bu mücadeleye rağmen, “dış düşmanlara” karşı “birlik” içinde durarak ortaklığı “şimdilik” bozmamaya özen göstermekteler. Fakat bu “özen”in, eğer iktidar alanında güç kazanmayı sağlayacaksa “dış düşmanla” pragmatik ilişki kurulmasını (HDP heyetiyle görüşme, İYİP ve CHP üyelerini “teşviklerle” kazanma) dışlamadığı görülüyor. Şayet pragmatik ilişkilerin sağlayacağı kazançlar büyük olursa “dış düşmanların” öznelere göre değişiklik göstermesi de büyük bir olasılık. “İçeride” şiddetlenen pay kapma mücadelesine ek olarak “dış düşmanların” görecelileşmesi de özneler arasındaki gerilimi artırabilir. Ve gerilimin artması da “vazifesini” yerine getiremeyen devletin krizinin ivmelenip içinden çıkılamayacak kadar derinleşmesine neden olabilir. Fakat krizin derinleşmesi, halk hareketleri siyasal alanı etkileyen mücadeleleriyle müdahil olmadığı takdirde, devletin “şiddet tekelini” daha güçlü ve konsolide olmuş biçimde (yani faşizmi kurumsallaştırarak) uygulamasına yol açabilir. Dolayısıyla sermayenin dünya çapındaki kriziyle bütünleşmiş ve derinleşmiş devlet krizinin halkın lehine giderilmesinin tek yolunun devletin “restore” edilmesinden değil, halkın mücadelesiyle oluşacak gerçekten demokratik bir cumhuriyetten geçtiği görülüyor. 

14 Aralık 2022 Çarşamba

İran’da Mollalar ve Halk Arasındaki Mücadele Büyüyor

(Toplumsal Özgürlük, Aralık 2022 Ocak 2023 sayısı)

Mahsa Amini’nin öldürülmesinin ardından İran’da başlayan eylemler çeşitli biçimlerde ve yeni katılımlarla devam ediyor. İran halkının son yıllarda sıkça sokağa çıkmasının bir sonucu olarak süreklilik ve direnç kazanan eylemler, hem kazanım elde ediyor hem de rejimi yıkıcı bir şekilde sarsıyor. Buna karşılık molla rejimi ise bekleme pozisyonunu terk ederek havuç-sopa yöntemini devreye sokmuş durumda. 

Mücadele büyüyor 

Son yıllarda bütün dünyada olduğu gibi İran’da da kadınlar öncülüğünde başlayan eylemler, yine kadınların direnci ve mücadelesiyle ülkenin her tarafına yayılmış durumda. Uzun bir süre kadın direnciyle süregelen eylemlere işçiler ve esnaflar da katıldı.

İran İslam Devrimi öncesindeki grevlerle şahın devrilmesinde büyük pay sahibi olan İran işçi sınıfı, uzun bir zamandan sonra çeşitli fabrikalarda greve çıktı. Petrol gibi önemli sektörlerde greve çıkan işçiler, ekonomik krize ve rejime karşı tepkilerini bir arada gösteriyorlar. Diğer yanda esnaflar da işçilere benzer şekilde ekonomik kriz ve molla rejimine karşı tepkilerini tehditlere aldırmayarak kepenk kapatarak ortaya koydular. Şahı yıkan işçilerin ve esnafların bir arada mücadele alanına girmesi, mücadeleyi yeni boyutlara taşımakla birlikte rejim için çalan çanların sesini artırıyor. 

Hamleler ve değişmezlik 

Çanların sesini iyice duyan rejim de saldırı pozisyonuna geçti. Molla rejimi, sert ve yumuşak hamleleri bir arada gerçekleştirip kitleleri “sersemleştirerek” yok etmeyi planlıyor. İlk olarak rejim, zorunlu örtünmeyle ilgili yeni düzenlemelerle ortaya çıkan, ama kadınların fiili mücadelesiyle zaten işlevsizleşen İrşad Devriyeleri lağvetti. Ek olarak yeni “reformların” yolda olduğu ileri sürülerek halkın “teröristlere” uymamasıyla “yeni bir dönemin” açılabileceği vaat edildi. 

Molla rejimi, “yeni dönem” ve “reform” vaatlerini yerine getirme konusunda halkı çok bekletmeyeceğini idamlarla gösteriyor. Rejim güçlerine şiddet uygulamamış, özellikle 20’li yaşlardaki gençleri (aralarında Kürt gençleri çoğunlukta) hiçbir adil yargılama olmaksızın idam eden rejim, değişmeyeceğini tekrar kanıtlamış durumda. İdamların yanı sıra zorla örtünmeye yönelik yeni “teknolojik” önlemler alınacağına dair söylentiler de değişmeyen tek şeyin molla rejiminin kendisi olduğunu ortaya koyuyor.

Rejimin değişmediğini gösterdiği bir diğer konu ise Kürtler. İsyanın en başından beri ayakta olan Kürt halkına yönelik Irak ve İran’da gerçekleştirilen saldırılar, mollaların önce Kürt halkındaki direniş ateşini, sonrasında ise İran emekçileri ve halklarındaki mücadeleyi bitirmeyi amaçladığına işaret ediyor. Fakat Kürt halkının direnişini sürdürmesi, İran emekçileri ve halkları arasında mücadelenin büyümesi ve bunların sonucunda başta Hatemi gibi rejimin içerisinden gelen tepki sesleri, önümüzdeki dönemde rejimin işinin hiç de kolay olmayacağını açık bir biçimde gösteriyor. 

8 Aralık 2022 Perşembe

Erdoğan’ın “Seçim” Yürüyüşü

(El Yazmaları, 9 Aralık 2022 (Toplumsal Özgürlük, Kasım Aralık 2022 sayısı))

2 022 yılının sonlarına doğru gelirken Türkiye’deki siyasal gündemin zirvesine yerleşen “seçim” meselesinin konumu her geçen gün perçinleniyor. Siyasal öznelerin izledikleri/izleyecekleri politikalar seçimi kazanma/kaybetme üzerinden tartışılarak “anlam” kazanıyor. Muhalefet her sorunun çözümünü parlamenter sisteme dönülmesiyle gerçekleşecek olan “demokratikleşme”nin sonrasına bırakarak Erdoğan’ı yenme meselesini öne çıkartıp sürdürüyor.  

Erdoğan ise bir bütün olarak ele aldığı bu süreci sadece seçimi kazanmakla sınırlamayarak iktidarını kalıcılaştırmayı ve faşizmin inşa sürecini nihayete erdirmeyi hedefleyerek çok yönlü hamlelerini uygulamaya geçirmeye çabalıyor. 

Öncelik Ekonomide 

Erdoğan iktidara gelmesinde ve sürdürmesinde önemli payı olan ekonomik gelişmelerin, gidişine de yol açmaması için bu alana öncelik veriyor. Her fırsatta “ekonomist” titrini ifade etmekten sakınmayan Erdoğan için ekonomi, halkın rızasını “satın almak” için en önemli enstrüman. EYT’lilere yönelik hazırlıklar, asgari ücrete rekor zam yapma sözleri, doğalgaz faturalarını karşılama vaadi, binlerce konut müjdesi vb. hamleler, sermaye yanlısı politikalarla yoksullaştırdığı halkın hem rızasını hem de tercihini kazanmaya yönelik. Bu hamlelerin bir diğer özelliği ise halkın hak sahibi “özne” olabilme potansiyelinin gerçekleşme ihtimalini sıfıra indirgeyerek sadaka bekleyen “nesne” niteliğini derinleştirip kalıcılaştırmak. Nitekim Osmanlı’ya duyulan özlemin altında yatan nedenlerden biri de halkın nesne niteliğine sahip olduğu “(neo?)tebaa” haline olabildiğince dönüştürmek. Dolayısıyla halka yönelik stratejik ve ideolojik hedeflerine ulaşmak için Erdoğan, seçimlere kadar “sadaka”sını ve lütuflarını halktan esirgememeye ve halkın da bu beklentiler içerisinde kalmasını sürdürmeye çalışacaktır.

Erdoğan, halkın yanı sıra “burjuvazinin” de rızasını ve tercihini almak için ekonomi enstrümanını benzer bir şekilde kullanmaya çalışıyor. İktidarı boyunca burjuvaziye “ne istediler de vermedik” düsturu ile yaklaşan Erdoğan, para akışını hızlandırmaya çalışıyor. Yağma ve talana dayanan tefeci-bezirgân kökenli, cumhuriyet döneminde ise devletin fideliğinde yetişen Türk burjuvazisinin günümüzde Erdoğan’ın ağızlarına bırakacağı sikke keselerini asalak gibi beklediği görülüyor.

Erdoğan, diğer yandan sermayeye sopa göstermeyi de ihmal etmiyor. Enerji ve gıda gibi halkın temel ihtiyaçlarındaki yüksek enflasyonun yarattığı öfkenin “kendisini vurmaması” için zincir marketler hedef gösteriliyor. Zincir marketlerden gelen tepkilere karşı marketlerin kimi şubelerini kapatılarak zor kullanılması ise taraf değiştirmeyi aklına getirenlere de bir mesaj. Fakat kapitalizmin krizinin her geçen gün derinleşmesi, keselerin gelişindeki herhangi bir aksama gibi nedenler Erdoğan’ın “mesajının” geri dönmesine de neden olabilir. 

Erdoğan, sadakalar ve keseler için ihtiyaç duyduğu kaynağı üç yolla sağlamaya çalışıyor: “Özerk” Merkez Bankası’nın para basımını arttırması, IMF ve Körfez sermayesinden para akışı ve “kara para” iddiaları. Gelecek paraların bedelleri geleceğe havale edildiğinden iktidar, akan bütün çeşmelere kovalarını götürüyor. Nitekim Erdoğan son zamanlarda dış ziyaretlere ağırlık vererek resmen dünyayı dört dönüyor, “siyasette küslük olmaz” diyerek kendisinin kapattığı ya da kendisine kapatılan bütün kapıların açılmasına çabalıyor.

Erdoğan için önemli olan tek şey “şimdi” ve kısa vadede halkın ağzına çalınacak bir parmak balın ve sermayenin doyumsuz iştahının finanse edilmesi. Finanse etme çabasının özellikle dış politikadaki “çizgisizlik” ve “esneklik” ile bütünleştirilmesi ise kısa vadede önemli fırsatlar doğurmanın yanı sıra orta ve uzun vadede büyük riskleri de beraberinde getiriyor. Ama yine de önemli olan “şimdi”. 

Sünni İslam ve Türkçülük 

Erdoğan’ın bir diğer hamle alanı ise dış politika ve askeri alan. Miraslarını aldığı sağcı, Türkçü ve İslamcı iktidarlar gibi “vatan”, “bayrak”, “millet” ve “din” söylemlerini kullanarak hem ekonomik alanda yükselen sesleri susturmayı hem de kitlesini konsolide etmeyi hedefliyor. Bu bağlamda coğrafyamızdaki silahlı ya da silahsız bütün çatışmalara müdahil olarak söylemin üzerinde yükseleceği nesnel temelin sürekliliğini sağlıyor. Bu nesnel temel aynı zamanda muhalefetin iktidarın arkasında dizilmesini sağladığı için de oldukça faydalı.  

Nesnel temelin üzerinde ise iki öznenin inşa edildiğini görmekteyiz.  

İnşa edilmek istenen ilk özne ise “Sünni İslami” özne. İslamcı hareketler, Sovyetlerle ittifak içerisindeki anti-emperyalist ulusalcı hareketlerin 1973 Savaşı’ndaki yenilgiyle birlikte zemin kaybetmesi sonucunda özellikle Orta Doğu’da palazlanmışlardı. Gerek bölgede gerekse de Türkiye’de 90’lı yılların sonuna kadar askeri alanı öne çıkartan bu hareketler, 2000’li yıllarla birlikte siyasal alanda “demokrasi”ye, ekonomik alanda ise neoliberalizme yönelmiş ve özellikle liberallerin açık desteğiyle “halk isyanlarını” da çalarak iktidara gelmişlerdi. Fakat kısa süren bayramın ardından bu hareketler tekrar silaha sarıldılar ve “demokrasi”yi terk ederek “cihatçı” çizgiye yerleştiler. Tunus’tan Mısır’a, Filistin’den Irak’a, Azerbaycan’dan Afganistan’a ve oradan da Doğu Türkistan’a kadar İslam coğrafyasının neredeyse her alanında varlık gösteren bu hareketler, iktidara egemen bir güç olabilme kapasitesine sahip olamasalar da egemenlerin hamlelerinde araç olma niteliğine sahip olabiliyorlar. Bu bağlamda AKP/Erdoğan iktidarının Ukrayna’dan Karabağ’a, Libya’dan Suriye’ye kadar geniş alanda bu araçları kullanmaktan epey bir süredir imtina etmemesi, meseleye bakışının taktiksellikten öte stratejik olduğunu gösteriyor. Çeşitli dönemlerde Hizbullahçıların salınmasından SADAT’ın faaliyetlerinin perde arkasından devam ettirilmesi ise bu güçlerin stratejik “askeri” güçler olarak konumlandırıldığına işaret ediyor. 

Buna ek olarak da Sünni İslami söylemlerin halktan gelen tepkilere göre dozu ayarlanarak boca edilmesiyle “Sünni İslami” öznenin yenilgilere rağmen gerek siyasal gerekse ideolojik alandaki gücünü korumasına çalışılıyor. Fakat bir yandan güç toplamak adına bu araçsallığa “geçici olarak” katlanan cihatçı güçlerin başka “egemenler” tarafından da kullanılabilir olması, diğer yandan neoliberalizm soslu İslami söylemin ekonomik krizin derinleşmesiyle halk nezdindeki itibarının her geçen gün azalması ise “Sünni İslami” öznenin varlığını tehdit ediyor. 

İnşasına niyetlenilen ikinci özne ise “Türkçü” özne. Nazilerin yenilmesiyle tozlu raflara kaldırılan, ama Sovyetlerin yıkılmasının ardından tekrardan masaya getirilen “Turan davası”, Elçibey’in trajik yenilgisiyle kısa sürede berhava olmuştu. Sonraki yıllarda Türki cumhuriyetlerdeki soydaşlarla kültürel nostalji çerçevesinde gerçekleşen etkinliklerle kazandırılmak istenen “Türklük şuuru”, yükselen Kürt Özgürlük Hareketi’ne yönelik her askeri müdahaleyle topluma zorla enjekte edilerek önemli bir kazanım elde etmişti. Şimdi ise Rusya’nın Ukrayna’ya odaklanması sonucu Türki cumhuriyetlerde oluşan boşluk, başta Suriyeliler ve Afganlar olmak üzere göçmenler üzerinden oluşturulan nefretin Zafer Partisi aracılığıyla Türkçülüğe kanalize edilmesi ve Irak ve Suriye’de Kürtlere yönelik operasyonların beka meselesine dönüştürülmesi, “Türklük şuurunun” yükseltilerek “Türkçü” öznenin inşasını çalışıldığına işaret ediyor. Arzu edilen kadar olmasa da toplumun bir kesiminde güç kazanan bu özne, taşıdığı sınırlılıklarla birlikte “Sünni İslami” öznenin alternatifi olma potansiyelini taşıyor.

Seçim sürecine kadar sadece bölgemizdeki değil elinin uzadığı her yerdeki çatışmaya “elinde bayrak dilinde tekbir” ile dahil olmaktan çekinmeyerek güç alanı kazanmak isteyen Erdoğan için bu iki özne de oldukça muteber. Bu nedenle Erdoğan bu iki özneyi de “faydalılıkları” doğrultusunda “esnek” bir şekilde somut koşullara uygulamaktan çekinmeyecektir. Fakat bu “çekinmemezlik”, öznelerin risklerinin ülke içerisine taşınmasına ve iç politikada istenmeyen sonuçlara da neden olabilir. 

“Üflemeler” 

İç politika ise Erdoğan’ın özel ilgisine mazhar olmakta.

Halkın yükselen tepkisini ve mücadelesini her defasında “seçime kadar sabredin” diyerek sönümlendiren muhalefete, çizgiyi kimi noktalarda aşan Kaftancıoğlu ve İmamoğlu’na yönelik davalar olsa da, büyük oranda söylemlerle “dokunarak” işlevini kaybetmemesine dikkat ediyor. Altılı Masa’nın ortaya koyduğu politikalarla “minimal” bir “restorasyonu” hedeflemesi, Erdoğan’ın sınırlı gücünün önemsiz bir kısmını bu muhalif “özneye” ayırmasına neden oluyor. Altılı Masa’nın ayaklarına vurmadan, bu ayakların çözmeyi seçim sonrasına erteledikleri çelişkilerine üfleyerek masayı titreten Erdoğan, masanın “minimal” işlevini bile yerine getirmesine engel olabilecek “öznelliğe” sahip olduğunu gösteriyor. Bu gösterge, halkın yakıcı sorunlarını çözebilecek irade ve güce sahip “özne”nin (son dönemlerdeki anketlerde AKP ve Erdoğan’ın oy oranında meydana gelen artışın da gösterdiği üzere) Erdoğan olmasını sağlıyor. Dolayısıyla da Erdoğan “maddi” ve “manevi” üflemelerle kavalını üfleyerek seçimleri bekleyen altılı masanın köyünü boşaltmayı sürdürüyor.

Erdoğan iç politikadaki esas gücünü ise halkçı güçlere yöneltmiş durumda. Emekçiler, kadınlar, Kürtler, Aleviler, göçmenler, LGBTİ+lar her hafta sırasıyla hedef gösteriliyor. Bu girişim başarısız olunca Aleviler devlette kadro, Kürtler “açılım müjdesi” vb. ile nötralize edilerek ya da her basın açıklaması ve eyleme şiddet uygulayarak halkçı güçlerin “kutlu yürüyüşe” engel olmaması isteniyor. Çünkü farklı alanlarda çok yönlü hamlelerle seçim stratejisini başarıya ulaştırmaya çalışan Erdoğan’ın karşılaştığı içerideki ve dışarıdaki sınırlılıklar ile engeller kadar halkçı güçlerin gerçekleştireceği mücadelenin, seçimlerdeki ve sonrasındaki nihai sonucu belirlemede önemli oranda etkili olabileceği görülüyor.  

9 Kasım 2022 Çarşamba

Lula’nın “Seçimi”

(El Yazmaları, 10 Kasım 2022 (Toplumsal Özgürlük, Kasım Aralık 2022 sayısı))

Ekonomik açıdan Latin Amerika’nın en büyük, dünyanın ise ilk on beş ülkesinden biri olan Brezilya’da aylardır beklenen seçim gerçekleşti. Büyük farkla ve “rahatça” kazanması “beklenen” eski başkan Lula, yüzde 1,8 ve 2 milyon oy farkıyla Bolsonaro’yu anca geçebildi. Öncesi ve sonrasıyla seçim sürecinde yaşananlar ise başta Brezilya olmak üzere Latin Amerika ve dünyadaki önemli gelişmelere “beklenmedik” şekilde etkileri olabilme potansiyelini taşıyor. 

Adam “Kazandı” 

2003-2010 yıllarında arasında iki dönem Brezilya Başkanı olan Lula, bu dönemde izlediği politikalarla ülke içindeki popülaritesini yüzde 80’in üzerine çıkarmıştı. ‘Bolsa Famila’ adı verilen programla milyonlarca insanın yoksulluk seviyesinin üzerinde gelir elde etmesini sağlayan, BRICS’in kurucularından biri olarak dünya siyasetini etkileyen, pembe dalgayla iktidara gelen “solcu” iktidarları bölgesel ittifaklarla birleştiren, Brezilya ekonomisini hızla büyüterek 2010’da dünyanın 7. büyük ekonomisi yapan Lula, koltuğunu eski gerilla Dilma Rousseff’e devretmişti. Halefi Dilma Rousseff’in 2016 yılında yargı darbesiyle azledilmesinden sonra kolları sıvayan Lula, başkanlığa tekrar aday olduğunu ilan etmişti. 

2018’de ABD’nin de desteğiyle yargı komplosuyla 580 gün hapis yatan Lula, aynı yıl gerçekleşen seçimlerde aday olamamıştı. ABD destekli müesses nizamın çabalarına rağmen Lula, özellikle alt sınıflardan aldığı büyük desteğiyle tekrar seçilebilmeyi başardı. Alt sınıflardan gelen destekle birlikte Bolsonaro’nun izlediği politikalar da halkın diğer kesimlerinin yönünü Lula’ya dönmesini sağladı. 

Asker eskisi olan Bolsonaro kamu kurumlarını özelleştirmesi, ülkenin en önemli gelir kaynaklardan biri olan petrolü çıkartan ve işleten Petrobras’ın rafinerilerini kapatıp ABD’den petrol ürünleri alması, amazonları talana açması, pandemi sürecinde kamu sağlığını hiçe sayarak 680 binden fazla ölüme neden olması, kadın ve LGBT+ karşıtı söylemleri Brezilya halkının başkanlığında izlediği halkçı politikalar nedeniyle Lula’ya destek vermesine neden oldu. 

Diğer yandan Lula’nın Bolsonaro’nun faşizan söylemleri ve politikaları karşısında “demokrasi” söylemini öne çıkartıp geniş bir cephe kurması da seçimleri “kazanmasına” sağladı. 

“Sınırlamalar” 

Seçimi kazanmasına karşılık Lula’nın önündeki engeller ve sınırlılıklar azalmak bir yana giderek artmakta. Seçim sonrasındaki konuşmasında Lula’yı tebrik etmeyen, seçim sonuçları kabul ettiğini açıklamayan Bolsonaro’nun “mücadelesine” farklı biçimlerde sürdürmekten imtina etmeyeceği görülüyor. Seçim öncesinde ve sırasında darbe söylentilerinin eksik olmaması, darbeci geçmişine inkâr etmeden sahip çıkan Brezilya ordusundaki kimi generallerin Bolsonaro’ya desteklerini sunması önümüzdeki süreçte (Lula’nın başkan olmasına kadardan başkan olduktan sonraki dönemde de) askeri darbenin önemli bir olasılık olduğuna işaret ediyor. 

Diğer yandan Temsilciler Meclisi ve Senato’da Lula’yı destekleyen partilerin ve ittifakların çoğunluğa sahip olamaması, önemli eyaletlerin valiliklerinin Bolsonaro’nun müttefiklerinin elinde olması “yasama” ve “yürütme”de de Lula’ya sınırlama çabalarının uygulanabileceğini gösteriyor. 2018’de Lula’yı mahkûm ettikten sonra adalet bakanı olan Sergio Moro’nun biçim verdiği “yargı”nın da Lula’yı sınırlama konusunda yasama ve yürütmeye katılma ihtimali yüksek. 

Lula’yı “dışarıdaki” bu sınırlamalar kadar “içerideki” sınırlamalar da bekliyor. Brezilya’da neoliberalizmin öncüsü PSDB (Brezilya Sosyal Demokrasi Partisi) partisinden 2006 yılında Lula’ya karşı aday olan, uzun yıllar valiliğini yaptığı Brezilya’nın en büyük eyaleti Sao Paulo’da kentin yoksul mahallerinde gerçekleştirdiği yıkımlarla “kötü bilinen”, sermayedarlarla yakın ilişkilere sahip Geraldo Alckmin’i başkan yardımcısı yapması Lula’nın izleyeceği açlık ve yoksulluk karşıtı “sosyal” politikalarda önemli frenleyici olacaktır. Keza kurduğu Bolsonaro karşıtı, “demokrasiyi” önceleyen cephenin bileşenleri de Lula’nın izleyeceği “sınıfsal” ya da “ilerici” politikaları sınırlamaya çalışabilirler.  

Fakat Haziran 2013’te ulaşım zamlarına karşı sokaklar zapt ederek Gezi’ye selam çakan, Bolsonaro’yu sokakta adım adım gerileten Brezilya halkının bu “sınırlamalara” uyacağı pek olası değil. Çocuk işçilikten gelme Lula da “halk”tan yana tavır aldığı takdirde sınırlamaların aşılması oldukça mümkün. 

Mümkünatlar 

Brezilya’daki bu gelişmelerin etkilediği ve etkilendiği bir diğer gelişmeler de Latin Amerika’da ve dünyada yaşananlar.  

2000’li yılların başında yükselen, ama ABD’nin özel hamleleriyle sönümlenen Latin Amerika’daki pembe dalga tekrar yükselişe geçmiş durumda. 

2018 yılından bu yana gerçekleşen seçimler sonucunda Meksika, Arjantin, Peru, Honduras, Şili ve Kolombiya’da devlet başkanlıkları “solcular” kazandı. Yaklaşık 560 milyon insanın yaşadığı Amerika kıtasındaki bu ülkelerdeki “solcuların” kızıllığı farklı tonlarda olsa da ortak noktaları bulunuyor.  

Kapitalizmin krizine karşı toplumsal serveti yoksullara lehine dağıtma, kadın mücadelesinin partiler ve hareketlerde önemli bir özne olması, ekolojik talanı ve yıkımı durdurma, barınma krizini çözme gibi ortak noktaları olan bu “solcu” iktidarların ayakta kalarak güçlenmeleri dünya halklarına da mücadelelerinin zaferle sonuçlanabilmesinin mümkün olduğunu gösteriyor.  

Bu iktidarların kapitalizmi karşısına alıp, onu aşarak sosyalizme yönelme gibi kesin hedeflerinin olmamasının ise kapitalizmin krizinin derinleştiği, hegemonya mücadelesinin dünyayı savaşa buladığı günümüzde değişebilmesi oldukça mümkün. Krizler ve savaşlar derinleştikçe halkların kapitalizme karşı mücadelesinin büyümesiyle bağlantılı olarak “solcu iktidarların” daha sola kaymakla birlikte alternatif bir blok oluşturmaları ihtimal dahilinde. 

Bu bağlamda çok kutupluluğu desteklediğini belirten, Ukrayna krizinde Putin’le birlikte Biden’ın ve AB’nin de suçlu olduğunu söyleyen, Çin’e açılan ‘Soğuk Savaşı’ eleştiren ve önceki dönemde kurulmasına öncülük ettiği “alternatif” ittifaklar sürdürme isteğinde olan Lula’nin öncülüğündeki bir Brezilya oldukça önemli bir noktada duracaktır. Lula’nın izleyeceği politikalar, Latin Amerika ve dünya halklarının isyanları ile buluşabilme çabasını gösterdiği takdirde “başka bir dünya mümkün” sloganın mümkünatlarını artırabilir.  

2 Kasım 2022 Çarşamba

Çin, Kongre ve Sonrası

(El Yazmaları, 3 Kasım 2022)

avaşlar, ekonomik krizler, hegemonya mücadeleleriyle çalkalanan dünya siyasetinde önemli bir belirleyici güce sahip olan Çin’de iktidardaki Çin Komünist Partisi (ÇKP) 20. Kongresi’ni 16-22 Ekim tarihleri arasında gerçekleştirdi. Kongrede partinin yürütme komitesi, politbüro gibi önemli organlarında görev alacak isimlerin belirlenmesinin yanı sıra Çin’in önümüzdeki dönemde izleyeceği politikalara dair kimi vurgular da ortaya konuldu. Bu açıdan kongre tarihsel bir niteliğe sahip oldu.

Kasım 2021-Temmuz 2022 tarihleri arasında çeşitli parti birimlerinde gerçekleşen seçimler sonucunda belirlenen 2296 delegenin katılımıyla gerçekleşen kongrede kadın delegelerin oranı yüzde 27 iken, etnik azınlıkların oranı yüzde 11,5, işçi ve yerli göçmen işçilerin oranı yüzde 8,4, çiftçilerin oranı yüzde 3,7, uzman ve teknik personelin oranı da yüzde 11,6 idi. Yaş ortalaması 52 olan delegelerin yüzde 97’si ise partiye 1978’deki “dışa açılma” döneminden sonra katılmış.[1]

Delegelere dair bu bilgiler, ÇKP’nin erkeklerin yanı sıra parti bürokratlarının ağırlıkta olduğu, giderek yaşlanan ve “komünist” ideallerin yayılmasından çok Çin’in güçlenmesine önem verenlerden oluşan bir parti olduğu izlenimini vermekte. Nitekim kongredeki gelişmeler, alınan kararlar ve konuşmalardaki vurgularda da bu izlenimi görmek mümkün.  

“Şiizm”in Zaferi 

2012’deki 18. Kongrede ÇKP Genel Sekreteri seçilen ve ertesi yıl devlet başkanı olan Şi Cinping, 2017’deki 19. Kongrede de seçilerek görevine devam etmişti. Fakat Şi, Deng Şiaoping döneminde getirilen iki dönem seçilme kuralının 2018’de yapılan anayasa değişikliği ile iptal edilmesi nedeniyle 20. Kongrede 3. defa aynı göreve seçilebildi. Böylece Şi Cinping, Mao’dan sonra iki dönemden fazla iktidarda olan ilk kişi oldu. 

Şi’nin iktidarını uzatmasının ardındaki önemli nedenlerden biri ise küresel güçler arasındaki sert mücadelede Çin’in yekpare bir siyasal yapıya ihtiyaç duyması. Şiddetin yükseldiği ve hamlelerin hızlandığı bir mücadelede çabuk karar alıp güçlü bir şekilde uygulayan “iktidar” oldukça önem taşıyor. Nitekim yönetim kademesindeki yapılan değişiklikler de Şi’nin yekpare bir iktidar gücüne sahip olmayı amaçladığını gösteriyor.  

Selefi Hu Jintao’dan kalan ekibi tamamen tasfiye eden Şi Çinping, Yürütme Komitesi’ndeki 7 kişiyi de kendine yakın isimlerden seçtirdi. Sıradan bir parti geçmişine ve zayıf siyasi kişiliklere sahip bu isimlerden biri olan Li Qiang, baharda yapılacak Halk Kongresi’nde “başbakan” olacak ama merkezi hükümet deneyimi yok. Seçilen 7 ismin Şi ile bir geçmişi var ve Şi’ye oldukça bağlılar. Ve ayrıca Şi sonrasındaki liderlik için aday değiller. 

Bunlara ek olarak reform yanlısı Hu Chunhua ve Wang Yang yürütme komitesinin yanı sıra 24 kişilik Politbüro’ya da giremediler ve “reformcu” kanat neredeyse tamamen tasfiye edildi. Hu Jintao’nun dünyanın gözü önünde salon dışına çıkartılması bunun bir ilanı olmakla birlikte Şi yanlıların dışında kimsenin partide kolay kolay barınamayacağına dair de bir mesaj. Kongrede “Şi Cinping Düşüncesi”nin partinin ve devletin “kırmızı kitaplarındaki” yerinin genişletilmesiyle de Şiizm’in önümüzdeki dönemde Çin’e neredeyse tamamen hâkim olacağı görülüyor. 

“İç” ve “Dış” Güvenlik 

Kongrenin açılış konuşmasını yapan Şi, genellikle kalkınmaya yapılan vurgunun dışına çıkarak 73 defa güvenlikten bahsetti. Ülkenin güvenliğinin “içeriden” başladığına değinerek Şi, ortak refahın arttırılması, yoksullukla mücadele edilmesi vb. bu minvalde özel önem vereceklerini vurguladı. Fakat Covid-19 önlemlerinden dolayı işsizlik oranının yükselmesi, küçük ve orta ölçekli işletmelerdeki iflasların artması, kentli “orta sınıfın” gelirinin azalması, 2022 için öngörülen yüzde 5,5’lik büyüme oranının 2,8 olarak revize edilmesinin de gösterdiği üzere ekonomideki “daralma”, nüfusun yaşlanması gibi sorunlar Şi’nin işinin kolay olmadığını gösteriyor. Nitekim Şi’nin iktidarını konsolide etmesinin bir diğer nedeni de “içerideki” güvenliği gerekirse sert bir şekilde sağlama kapasitesine sahip olma isteği. 

“İçerideki” güvenlik ile “dışarıdaki” güvenliği birbiriyle bağlantılı gören Şi yönetimi, bu doğrultuda ordu içerisinde de önemli değişikliklere imza attı. Ordunun en üst merkezi organı Merkezi Askeri Komisyonu’nda da Şi’ye yakın kişiler önemli görevler aldılar. Güçlü ordu oluşturma hedefiyle çatışma deneyimlerine sahip komutanların yeri korunurken, üst düzey komutanların rütbeleri siyasi pozisyonlarından çok operasyonel rolleri üzerinden terfi ettirildi.  

Şi’nin kongredeki konuşmasında Çin Halk Kurtuluş Ordusu’nu dünya standartlarına ulaştırmanın stratejik görev olduğunu vurgulanırken Çin bu yıl Hint-Pasifik bölgesinde savunmaya en çok kaynak harcayan ülke oldu. Askeri malzemelerinin yüzde 77’sini Rusya’dan alan Çin, küresel hegemonya mücadelesinin askeri ayağında kendisini güçlendirme çabasına “mecburen” hız vermiş durumda. Çünkü ABD’nin 2022 Ulusal Savunma Stratejisi belgesinde esas tehdit olarak Hint- Pasifik’teki Çin görülüyor. 

“Diplomasi” 

Çin, ABD tarafından esas tehdit olarak görülse de içeride ve dışarıda “sert” güce özel önem ve ağırlık vermeye başlasa da geleneksel diplomatik tavrını sürdürüyor.  

Şi konuşmasında uluslararası kurumları reforme edilmesi, barış içinde bir arada yaşama, insanlığın ortak kader doğrultusunda hareket etme, soğuk savaş zihniyetine karşıtlık, Tayvan konusunda barışçıl birleşmede ısrar etme, ABD ile uzlaşabilme ihtimali gibi değinilerde bulunarak kapıları olabildiğince açık tutmaya çalışacağını da gösteriyor.  

Şi, kapıları açık tutmaya çalışarak bir yandan Çin’e ekonomik güç sağlayan dünya pazarından kopmamaya çalışırken diğer yandan da 2012’de iktidara geldiğinden bu yana özel çaba gösterdiği “teknolojik” alanda hegemon olma mücadelesini sürdürmek istiyor. 

Bu açıdan Tayvan meselesi ve “yeşil teknoloji” önem taşıyor.  

“Dünyanın fabrikası” olan Çin, ağır sanayide kullanılan aletlerin hemen hemen hepsinde bulunan çiplerin yaklaşık yüzde 60’ını üreten Tayvan’a oldukça bağımlı. Çip üretiminin yüksek uzmanlık gerektirmesi ve bu uzmanlığın da değişik ülkelere dağılmış durumda olması nedeniyle Çin’in Tayvan’daki çiplere bağımlılığı bir süre daha sürecek.  

Şi’nin konuşmasında yeşil teknolojiye özel vurgu yapması doğrultusunda Çin’in iklim krizini “durdurmak” için öncülüğe soyunmuş durumda. Bu nedenle elektrikli otomobillerde dünya lideri olmayı arzulayan Pekin, Çin’in en büyük beş pil üreticisine kapasitelerini arttırmasını isterken Tesla’nın Çin’e fabrika açmasına da izin verdi. 

Çin’in hamlelerinin farkında olan ABD ise ticari yaptırımlar getiriyor, Tayvan meselesini “kaşıyor” ve Çin’i “savaş” alanına çekmeye çalışıyor. Buna karşılık Şi açıklamalarında “güç kullanımını asla dışlamadıklarının” altını çizse de ABD ile olan gerilimi düşürmeye özen gösteriyor. Covid-19 önlemlerinin tedarik zincirinde aksamalara neden olmasıyla yabancı şirketlerin Hindistan ve Vietnam’a kayması ve Çin ekonomisine önemli zarar görmesi, Ukrayna’daki savaşın Almanya ve dolayısıyla Avrupa ile olan ekonomik ilişkileri daha ileri bir seviyeye taşıma ihtimali Pekin’i “savaş” alanından uzaklaşmaya itiyor. Nitekim Alman hükümetinin Hamburg limanı hisselerinin bir bölümünü Çin devletinin kontrolündeki Cosco’ya satmak istemesi, Almanya Şansölyesi Scholz’un Çin gezisine hazırlanması gibi gelişmeler Pekin’i “diplomatik” alanda mücadeleye teşvik ediyor.

Kaos, Çatlak ve Olanak 

ABD’nin hegemonyasına karşı çıkan, ama uluslararası bir düzen kurabilme kapasitesi de sınırlı olan Çin dünya düzenin olabildiğince “stabil” olmasını diliyor. Fakat kapitalizmin krizinin derinleşmesinin süreklilik arz etmesi stabilliğin bir daha mümkün olmayacağına, “kaos”un farklı şiddetlerdeki çeşitli biçimlerinin önümüzdeki sürece hâkim olacağına işaret ediyor. Pekin yönetimi ise bir yandan bu biçimlere uyum sağlayabilecek “sert” güce sahip olana kadar süreci olabildiğince “yumuşak” güçle geçiştirmeye çalışırken, diğer yandan da sert gücü inşa edecek “sert” öznenin inşasının son rötuşlarını yapıyor.

Bu nedenle önümüzdeki süreçte Pekin, alışılmışın dışında “ikili” politikalar izleyip kendi gücünü büyüterek ABD hegemonyasına karşı duran “hegemonik” güç olmaya çabasını sürdürecektir. Çin’in bu çabasının küresel güçler arasındaki hegemonya mücadelesinde açacağı çatlak, yerkürenin dört bir yanında seslerini yükselten dünya halklarının nefes alıp kendi yolunu inşa ederek büyümesine de olanak sağlayacaktır.

Dipnot: 

[1] https://twitter.com/SeriyeSezen/status/1581684178386833410

18 Ekim 2022 Salı

Hikmet Kıvılcımlı: Dünü Bugüne Bağlamanın Pusulası

(El Yazmaları, 19 Ekim 2022 (Toplumsal Özgürlük, Ekim Kasım 2022 sayısı))

Türkiye’de sosyalizm mücadelesinin kutup yıldızlarından Hikmet Kıvılcımlı’nın ölümünün 51, doğumunun ise 120. yıl dönümündeyiz. Ölümünden yarım asır, doğumundan ise neredeyse beş çeyrek asır geçmek üzere olan Kıvılcımlı’nın yaşamı boyunca uğradığı susuş kumkumasının son yıllarda azaldığına tanık olmaktayız. Bunda Kıvılcımlı’nın Marksist-Leninist teorinin bütün zenginliğini hayatın her alanında ortaya koyarak ufkumuzu açıp bilincimizi derinleştirmesinin önemli bir payı bulunmakta.

Marksist-Leninist teorinin zenginliğini ortaya koymanın getirdiği bu önemli payın yanında, en az onun kadar da etkili diğer etken ise Kıvılcımlı’nın yarım asır boyunca kesintisiz olarak parlak bir örneğini verdiği devrimci pratik.

Devrimci pratiğine yön veren, onunla birlikte ve ondan etkilenerek şekillenen ise devrimin güncelliğine odaklanmış güncel politik duruma bakış, devrim stratejisi ve taktik kişiliktir. Bu nokta devrimci teori ile devrimci pratiğin bütünlüğünün nasıl sağlanacağına dair Kıvılcımlı’nın koyduğu örnek duruşu göstermenin yanı sıra Kıvılcımlı’nın mücadele ettiği dönemde Türkiye devrimci hareketindeki özgün konumunu da ortaya koyuyor. Ve ayrıca, içinden geçtiğimiz politik süreçte bizlere ışık tutacak bir kılavuz da sunuyor.

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e

‘Biz yalnızca bir bilim tanırız o da tarihtir’ diyen Marx ve Engels’in izinden giderek her eserini geniş bir tarihsel arka plan üzerine inşa eden Kıvılcımlı, Türkiye’deki siyasi gelişmeleri de bu perspektiften değerlendirmiştir. Cumhuriyet’in Osmanlı’dan, Osmanlı’nın da Bizans’tan çeşitli kopuşlarla birlikte aldığı miraslarla sürekliliğe sahip olduğunu ifade eder Kıvılcımlı ve bunu tarih teziyle açıklar.

Sınıflı topluma sahip “medeni” Bizans’ta sınıfsal çelişkiler, 15. yüzyılda uzlaşılmaz bir noktaya ulaşmıştır. “Sosyal” bir sınıfın yani proletaryanın henüz olmamasından kaynaklı bu uzlaşmazlığı çözecek olan medeniyetin dışında kalan “barbarlardır”. Bizans’a sürekli saldırılar düzenleyen Osmanlılar ise bu “barbarlığa” en büyük adaydır ve 1453’te Bizans’ı yıkarak “tarihsel devrim”i gerçekleştirirler. Fakat Osmanlılar orijinal medeniyeti kurabilecek yukarı barbar aşamasında değil de medeniyete “Rönesans” yaşatabilecek orta barbarlık aşamasında bir toplumdur. Dolayısıyla Bizans’taki keskinleşmiş sınıf çelişkilerinden bir kopuşu sağlayarak görece daha eşitlikçi bir toplum kursalar da Bizans kurumlarını büyük oranda içermişlerdir.

Bu içermeyle elde edilen kurumlarda sağlanan süreklilik, gelişen üretim biçiminden dolayı sınıfsal yapıya da sirayet etmiş ve Osmanlı toplumu da giderek sınıflaşmaya başlamıştır. Kanuni Sultan Süleyman döneminde “kanunlaşan” iltizam sistemiyle sınıflaşma da en üst düzeye varmıştır. Fakat bu sınıflaşmayı çözecek “barbarlar” ve proletaryanın olmaması nedeniyle Osmanlı, 20. yüzyıla kadar sürekli çürüyen bir “hastaya” dönüşmüştür. Bu süreçte bir taraftan devlet sınıfları (Askeriye, Mülkiye, İlmiye, Kalemiye) vergiler aracılığıyla, diğer taraftan tefeci ve bezirgânlar yağma ve talanla halkı soyarak zenginleşmişler ve bu zenginliklerini birbirlerine karşı iktidar savaşlarında kullanmışlardır.

Talan ve yağmayla semiren tefeci-bezirganlar, siyasal alanda ayanlarla ve/ya da kimi devlet sınıflarıyla iş birliği yaparak diğer tefeci-bezirganları ve/ya da devlet sınıflarını tasfiye ederek, onların paylarını kendi paylarına katmaya çabalamışlardır. Genç Osman’dan III. Selim’e ve II. Mahmut’a kadar girişilen “reform” çabaları ya da Yeniçerilerin “kazan kaldırmaları” ekonomik alandaki “paylarla” bağlantılı olarak siyasal alanda güç kazanma mücadeleleridir. Bu mücadeleler 19. yüzyılda Avrupa sermayesinin Osmanlı topraklarına giriş yapmasıyla yeni bir boyut da kazanarak devam etmiş, yarı-sömürgeye dönüşen Osmanlı’da bir taraftan komprador burjuvazi oluşurken diğer yandan devlet sınıfları Avrupa sermayesiyle “yakın ilişkiler” kurmuştur.

20. yüzyılın başlangıcında emperyal güçler arasında keskinleşen ve 1914’te emperyalist paylaşım savaşıyla sonuçlanan mücadelede Osmanlı “denge politikası” izlese de sonunda Alman emperyalizminin tarafında yer almıştır. Bu taraf almanın sonucunda İngiltere ve Fransa ile birlikte çalışan komprador burjuvazinin yanı sıra Ermeni sermayesi de tasfiye edilmiş ve devlet öncülüğünde “milli burjuvazi”yi yaratmanın ilk adımları atılmıştır. Fakat savaştan yenilgiyle çıkılması “milli burjuvazi” yaratma planlarını bir süre akamete uğratmıştır. 

Komünist Parti 

Bu tarihsel arkaplanı ortaya koyan Kıvılcımlı 1920’lerin başlarında itibaren işçi sınıfının önemli ve etkin bir sosyal varlık[1] olduğunu ileri sürerek, Yörük Ali çetesinden Türkiye Komünist Partisi üyeliğine geçerek kendisinin pratikte gösterdiği üzere, bir komünist partinin örgütlenebileceği somut koşulların olduğunu savunur. Anadolu’nun emperyalist güçler tarafından işgal edilmesine karşı mücadelede ulusal güçlerle ittifak yapılırken komünist partisinin “bağımsız” ve illegal örgütlenmeye devam etmesi gerektiğini belirtir. Cumhuriyetin kuruluşundan sonra da bu görüşünü sürdürür ve 1930’ların başlarında “komünist faaliyetlerinden” dolayı tutuklu bulunduğu Elâzığ Cezaevi’nde partide tartışılması için yazdığı Yol serisinde daha da geliştirir.

Yol serisinde Kıvılcımlı, işçi sınıfına dayanan ve adanmış komünist kadrolardan oluşan, devletin baskıcı tutumundan dolayı illegal şekilde örgütlenen ama legaliteyi de sonuna kadar kullanmaktan çekinmeyen bir partiyi savunur. Bunlara ek olarak en önemli müttefikin köylüler olduğunu belirterek köylüler arasında örgütlenme faaliyetinin yürütülmesini gerektiğini söyler. Yol serisinde Kıvılcımlı’yı özgün kılan bir diğer nokta Kürt meselesine bakışıdır.

Kürdistan’ın sömürge olduğunu, Türk burjuvazisinin buradan elde ettiği ilkel sermaye birikimiyle önemli bir servete kavuştuğunu ve bu sömürge statüsünün devamı etmesinin Türk burjuvazisi için oldukça önemli olduğunu belirtir. Kürt halkının inkâr, imha ve asimilasyon politikalarına tabi tutulduğunu da ifade eden Kıvılcımlı, Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkını savunur ve TKP’nin kardeş Kürt halkının komünist partisine kavuşması için gerekli desteği vermesi gerektiğini ileri sürer. Böylece Kıvılcımlı, işçi sınıfının öncülüğünde, köylüler ile Kürt halkıyla ittifak kurmuş komünist partinin “demokratik devrimi” gerçekleştirebileceğini ileri sürer.

Kıvılcımlı, burjuvazinin hem kapitalizmin emperyalizm aşamasına geçilmesinden dolayı hem de tefeci-bezirgân kökeninden dolayı “demokratik devrimini” gerçekleştiremeyeceğini, bu nedenle bu görevin işçi sınıfına düştüğünü belirtir.

Ortaya koyduğu bu düşünceler Kıvılcımlı’yı, hem zamanında hem de sonrasında özgün bir konuma koymuştur. Özellikle 60lı yıllarda sola hâkim olacak 20. yüzyılın başında “memlekette işçi sınıfı yoktur” görüşünden ayrılacaktır. Keza cumhuriyetin ilanıyla “demokratik devrimin” gerçekleştiğini ve “sosyalist devrimin” hedeflenmesi gerektiği düşüncesine de set çekecektir. Daha da önemlisi ise Kürt halkına yönelik politikaları açıkça ortaya koyarak demokratik devrimde müttefik güç olarak görmesidir. 

Bu noktada Kıvılcımlı’ya bu düşünceleri ileri sürdürten tarihsel arka plana tekrardan bakış atmakta fayda var.

“Devletçilik”

Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan yenilgiyle çıkılmasından sonra Anadolu’nun çeşitli bölgelerindeki küçük sermaye sahipleri, eşraflar Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri etrafında bir araya gelmiş ve “bölgesel” kurtuluşu gerçekleştirmek için gerilla mücadelesine başlamışlardır. Mustafa Kemal’in liderliğindeki grubun güç kazanıp Ankara’da merkezi bir otorite oluşturmasıyla bunlar “ulusal” kurtuluşa “ikna” edilmişlerdir. Nitekim Kurtuluş Savaşı sonrasında (Rum sermayesinin de mübadeleyle tasfiye edilmesiyle) bu grup aracılığıyla yarım kalan “milli burjuvazi” oluşturma planına devam edilmek istenmiştir.[2] Bu bağlamda devletin bütün imkânları seferber edilmiş, tasfiye edilen Rum ve Ermeni sermayelerinin bu gruplara aktarılması sağlanmıştır. Diğer yandan (Lenin’in de belirttiği üzere) banka ve sanayi sermayelerinin iç içe geçmesiyle oluşan Finans-Kapitalin dünya çapında hâkim olmasının bir sonucu olarak Türkiye’de de İş Bankası’nın kurulmasıyla Türk burjuvazisinin önündeki buzlar kırılmak istenmiştir. Böylece Kıvılcımlı, Türk burjuvazisinin oluşmasında ve gelişiminde devletin ve Finans-Kapitalin rolüne özel bir vurgu yapar.

Fakat bu çabalara rağmen “sermaye” sanayi gibi üretimi geliştirecek alanlara yatırım yapmaktansa yağma ve talanla var olan üretim alanlarını “kapmaya” çalışmış ve bu nedenle tam anlamıyla bir milli burjuvazi oluşturulamamıştır. Buna ek olarak kapitalizmin dünyayı sarsan 1929 krizinin gerçekleşmesi ise devletin olaya el atmasına neden olmuştur. Böylece ekonomide “devletçilik”, siyasette ise (Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve Serbest Cumhuriyet Fırkası “deneyimleri” sonrasında) otoriter tek parti yönetimine geçilmiştir.

Bu süreçte SSCB’den alınan teknik ve finansal destekle kurulan kamu teşekkülleriyle ile devlet üretimi geliştirmenin öncülüğünü almış ve piyasanın genişlemesini ve gelişmesini sağlamaya çalışmıştır. Siyasal alanda ise serpilen işçi sınıfının siyasallaşmaması için (TKP’ye yönelik baskıların da gösterdiği üzere) komünistlere özel bir baskı uygulanmış, nitekim Donanma Davası ile Kıvılcımlı 1938’de hapse girecektir. 1950’de Demokrat Parti’nin (DP) getirdiği afla hapisten çıkacak olan Kıvılcımlı, bu dönemde otoriter rejime karşı demokratik devrimi savunmuş ve bu minvalde “ittifakların” kurulması gerektiğini belirtmiştir.

DP’nin iktidarının ilk günlerinde oluşan “demokrasi” havasının aldatıcı olduğunun farkında olan, ama bu havanın “istismar” edilmesi gerektiğini belirten Kıvılcımlı 1954 yılında Vatan Partisi’ni kurar. Partinin adının “Vatan”, kısa bir süre yayınlanacak olan parti gazetesinin adının da “Vatandaş” olması, Kıvılcımlı’nın sosyalist bir çizgiden “ulusalcı” bir çizgiye geçtiğine dair -bugün de devam eden- intibaların oluşmasına neden olmuştur. 27 Mayıs’a yönelik olumlu tutumu, ortaya attığı “İkinci Kuvâ-yı Milliyecilik” sloganı, Kürt meselesine çok az değinmesi bu intibayı güçlendirmiştir. Gerek dünyadaki gerekse de Türkiye’deki siyasal ve ekonomik gelişmeler ele alındığında bu intibanın “yüzeysel” olduğu görülmektedir.

“İntiba”

İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan kısa süre sonra başlayan “Soğuk Savaş” ile dünya saflara ayrılmış, Hruşçov’un ortaya attığı ve Brejnev’in de sürdürdüğü “barış içinde bir arada yaşama” ilkesi ile de dünyada bir konsensüs sağlanmıştı. Bu dönemde “sosyalist” devrimlerden çok, halk kurtuluşu cephelerinin öncülüğündeki anti-sömürgeci hareketlerin bağımsızlık devrimlerine şahit olundu. İktidara gelen bu halk cephelerinin SSCB’den aldıkları yardımla “kapitalist olmayan yol”dan kalkınma politikaları izlemeleri ise “gelişmekte olan” ya da “az gelişmiş” ülkelerdeki devrimcilere örnek olmuştur.

Türkiye’de ise bu süreçte devletin oluşturduğu fidelikte gelişen sermaye, girişim ve atılımdan ziyade yağma ve talanla birikimini sürdürmeye devam etmiştir. DP döneminde ABD’den alınan teknik ve finansal destekle (dünyadaki iş bölümünden doğru Türkiye’ye düşen görev olan) tarımsal üretime odaklanılarak tarımsal kapitalizm geliştirilmeye çalışılmıştır. Tefeci-bezirgân kökenli sermaye gruplarıyla varlığını önemli oranda sürdüren toprak ağaları bu ortamda daha da semirmiş ve ekonomide önemli güç olmuşlardır.

Dünyadaki ve Türkiye’deki bu ekonomik gelişmelere siyasal alanda -özellikle komünistlere uygulanan- baskı ve terör eşlik etmiştir.

ABD’de McCarthy davalarıyla bütün dünyada kara propagandayla anti-komünist dalganın yükseltilmesiyle (Avrupa’da anti-faşist mücadeleye liderlik edip iktidara ortak olanlar dışında) komünistler yer yer katliama (bkz. Endonezya) uğratılarak siyasal ve toplumsal alanın dışına itilmek istenmiştir.

Dünyada ve Türkiye’deki bu ekonomik, siyasi ve toplumsal gelişmeler bir arada ele alındığında, anti-emperyalist ve anti-feodal bir demokratik devrim programı çerçevesinde mücadele etme gerekliliği ortaya çıkmaktadır. Kıvılcımlı da bu bağlamda mücadeleyi partili bir şekilde yürütmeye çalışmış, devletin etrafında oluşturduğu seti aşıp kitlelere ulaşabilmek için de “retoriği” yüksek ve “ses getirecek” söylemlerde bulunmaya çalışmıştır. “İkinci Kuvâ-yı Milliyecilik” sloganından “Eyüp Sultan Konuşması”na kadar uzanan geniş yelpazede Kıvılcımlı bir taraftan derin Marksist-Leninist bilincinin parlak örneklerini sunarken, diğer taraftan da işçiler, emekçiler, aydınlar ve halkın bilumum kesimiyle mücadele etmek için en küçük ve fedakâr çabadan da kaçınmamıştır. Dolayısıyla Kıvılcımlı’ya yönelik intiba; onun “devrimin güncelliği” doğrultusunda gerekli çaba ve taktik esnekliği göstermesini görememiş, salt söylemsel ve pragmatik bir pencereden değerlendirmiştir.

Benzer bir değerlendirmeyi “Ordu” meselesinde de görmekteyiz. 27 Mayıs olumlaması ve 12 Mart’ın hemen ardından kaleme aldığı “Ordu kılıcını attı” yazısının başlığı nedeniyle Kıvılcımlı darbeci ilan edilmiş, hatta uzun yılların emeği olan “Tarih Tezi”nin de ordunun müdahalesini meşrulaştırmak[3] için “uydurulduğu” bile ifade edilmişti.

Fakat Kıvılcımlı, “27 Mayıs ve Yön Hareketinin Sınıfsal Eleştirisi” başlıklı eseri başta olmak üzere 60’lı yıllarda yazdığı, söylediği her şeyde “işçi sınıfının” öncülüğünü vurgulamıştır. Hatta Türkiye’de kapitalizmin gelişmediğini ileri sürerek başta ordudaki subaylar olmak üzere “aydınların” öncülüğünü “belli” bir şekilde vurgulayanlara açıkça karşı çıkmıştır. Yoksul halkın safından gelen “aydın” subayların sosyal bir sınıf olan işçilerin öncülüğünde, halkın diğer tabakalarıyla ittifak kuran bir örgütle mücadele etmedikleri takdirde NATO’nun piyonu olacaklarını da özellikle belirtmiştir. Bugün bile haklı çıktığını söyleyemez miyiz?

Derleniş!

Günümüze geldiğimizde ise dünyada kapitalizmin krizinin, Türkiye’de de siyasal krizinin tarihteki en derin boyutlarına ulaştığını görmekteyiz. En ufak davranışların bile etkileyici ve belirleyici bir öneme sahip olduğu bu tarihsel dönemeçlerde cesur ve atik olma gibi meziyetler öne çıkıyor. Türkiye sosyalist hareketi tarihinde gerek teorik gerekse pratik alanda bu meziyetlere sahip olup yaşamı boyunca sergileyebilen ender isimlerden olan Hikmet Kıvılcımlı bir pusula gibi önümüzde duruyor. Fakat bu meziyetler kadar “pusulanın” gösterdiği siyasal ufka bakıp, o yönde ilerlemek “tarihsel” bir nitelik taşıyor.

Demokratik devrimin gerçekleşip demokratik bir anayasa ve demokratik bir cumhuriyetle taçlanması için somut koşullar gayet uygun. Bunun için işçi sınıfının öncülüğünde anti-kapitalist alanlarla kurulacak örgütsel dolayımlar ve verilecek mücadelelerle şekillenecek demokratik devrim programının oluşturulması oldukça gerekli. Ve geçtiğimiz günlerde büyük bir coşkuyla ilan edilen “Emek ve Özgürlük İttifakı” bu programı gerçekleştirebilme potansiyeline sahip. Ve bu potansiyelin gerçekleştirilmesi, sosyalistlerin “dağınıklığından” hayıflanıp “uyanmasını” ve “Büyük Derleniş”i gerçekleştirmesini isteyen Kıvılcımlı’nın bize bıraktığı bir görevdir de aynı zamanda.

Dipnotlar:

[1] Daha sonra yazacağı Yol Serisi, Türkiye’de Kapitalizmin Gelişimi, Türkiye İşçi Sınıfının Sosyal Varlığı kitaplarını somut ve bilimsel bir şekilde ortaya koyacaktır.

[2] Bkz. İzmir İktisat Kongresi.

[3] Bkz. Murat Belge’nin “Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın Tarih Tezi Üzerine” başlıklı yazısı. 

14 Ekim 2022 Cuma

Sağ Popülizm Tekrar “Yükselirken”

(Toplumsal Özgürlük, Ekim Kasım 2022 sayısı)

Geçtiğimiz aylarda Fransa, İtalya ve Brezilya’da gerçekleşen seçimler, faşist söylemlere sahip partilerin ve adayların “zaferleri” ya da başarılarıyla sonuçlandı. Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, Tayvan’daki ABD-Çin geriliminin üzerine gelen bu gelişmeler, dünya halklarının “kaygılanmasına” yol açmış durumda. 

Macron, Le Pen ve “sol” 

Fransa’da son iki cumhurbaşkanlığı seçiminde ikinci tura kalan “aşırı sağcı” Marine Le Pen’in partisi, haziran ayındaki meclis seçimlerinde tarihi rekorunu kırarak 89 koltuk kazanarak üçüncü parti oldu. Babasından bu yana gelen geleneği sürdüren, hatta babasını yeterince “sert” olmamakla suçlayıp ihraç eden Le Pen’in aldığı bu başarı oldukça “kritik”. Kritik olmasının nedeni ise 577 sandalyeli mecliste devlet başkanı Macron’un çoğunluğu sağlayamamış olmaması. Böylece Le Pen, kimi tavizler karşısında istediği yasalara geçirmesi konusunda Macron’un ihtiyaç duyduğu desteği sağlayabilir. Nitekim neo-liberalizmin yılmaz savunucusu, Fransız emperyalizmini eski günlerine döndürmek için dünyadaki savaş alanlarına hızla müdahil olan Macron için Le Pen’den destek almanın hiç “ayıbı olmaz”. Fakat bu “işbirliğinin” gerçekleşmesinin önünde Fransız solu önemli bir engel olabilir. 

Bir süre sarı yeleklilere bıraktıkları mücadele bayrağını devralan Fransız işçi sınıfı, kısır tartışmalar içinde debelenen Fransız soluna hem sokakta hem de seçimde gerekli balans ayarını yaptı. Hazirandaki meclis seçimlerinde birleşik cephe (NUPES) oluşturan ve ikinci olan Fransız solu, Macron ve Le Pen’in (esasında Fransız sermayesinin) planlarını suya düşürebilecek kapasiteye sahip. 

Meloni, Bolsonaro ve “rehavet ” 

25 Eylül’de gerçekleşen İtalya Genel Seçimleri’nde Mussolini hayranlığını ve faşist söylemlerini gizlemeyen Giorgia Meloni’nin İtalya’nın Kardeşleri partisi birinci oldu. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından ilk defa faşizan bir oluşumun bu kadar oy alıp birinci olması oldukça“kritik”. Uzun bir süredir (düzen içi sol partilerin de destekledikleri) teknokrat kabinelerle yönetilmeye çalışan İtalya’da halkın bu duruma tepkisini faşizan bir yapıyı destekleyerek göstermesi, 1920’lerin başında benzer bir kriz durumunda Mussolini’yi “seçmesiyle” benzerlik taşıyor. İtalya sermayesinin uzun zamandır yaşadığı krizle halkın bu “seçimi” birleşince, önümüzdeki dönemde başta işçilere ve göçmenlere olmak üzere, ciddi bir saldırı dalgasının başlatılacağı öngörülebilir. 

Diğer yandan halkın önemli bir kısmının protestosunu da gösteren bir şekilde seçimlere katılımın yüzde 63’lerde kaldı. Melioni’ye oy verilmesinde olduğu gibi sandığa gidilmemesi de teknokrat hükümetlere karşı bir önemli tepki olarak duruyor. Bu tepkinin hedeflerinden birinin de dağınık durumda olan İtalya

solu olduğu görülüyor. Fakat irili ufaklı şekilde boy veren işçi direnişleri Fransa’da olduğu gibi İtalya’da da sosyalist sola bir hiza verebilir. Brezilya’daki devlet başkanlığı seçimlerinin ilk turunda Lula’nın kazanamaması ve faşist söylemlere sahip Bolsonaro’nun yüzde 43 gibi ciddi bir oy alması Fransa ve İtalya’daki gelişmeler kadar “kaygı” üretmiş durumda. Kadın ve LGBTİ düşmanlığından yerli halklar ve solcu düşmanlığına, Trump destekçiliğinden Amazon ormanlarının sermaye tarafından yağmalanmasına kadar “halk düşmanlığı” niteliğini taşıyacak sıfatları üzerine alan Bolsonaro’ya verilen bu desteğin arkasında Brezilya ordusu ve sermayesinin payı büyük. Seçimlerden önce ordunun çeşitli bölümlerinin Bolsonaro’ya destek minvalinde yaptıkları askeri gösteriler, aynı zamanda Lula seçildiği takdirde “darbe” seçeneğinin de masada olduğunu gösteriyor. Diğer yandan Bolsonaro’nun partisinin meclis seçimlerinden birinci çıkması da “darbe” ihtimalini gerçek kılma ve daha şimdiden ikinci turda “hile yapıldığı” söylentisiyle seçimleri boşa düşürme konusunda cesaret veriyor. Anketlerde önemli bir farkla önde gösterilen Lula, her ne kadar yüzde 47 ile seçimden birinci çıksa da inisiyatif rakibine kaptırmış durumda. Lula her ne kadar yoksul halktan ciddi bir oy alsa da, anketlerin getirdiği rehavetten (ve “siyasi tercihten”) kaynaklı halkın örgütlenmesi ve örgütlü bir biçimde mücadele verilmesinden imtina etmesinden dolayı ikinci tura endişeyle bakmakta. Bu durum Lula kadar dünya soluna da önemli bir ders sunuyor. Kapitalizmin kriziyle doğrudan bağlantılı olarak gelişen enerji, gıda krizi ve artan savaş ortamları işçileri, emekçileri ve yoksulları taleplerini dile getirmekle kalmayıp gerçekleştirecek siyasi öznelere doğru yönelmesine neden oluyor. Sosyalist hareketlerin “şimdilik” bu yönelime cevap olamaması faşizan öznelerin iktidara gelmesine neden oluyor. 

Fakat faşizan güçlerin geçtiğimiz yüzyılın ikinci çeyreğinde olduğu gibi etkin bir iktidar gücü olmayı başaramaması, sosyalist solun kendisini toparlaması için fırsat sunuyor. Bu fırsatı değerlendirmenin yolunun nasıl olacağını da dünyanın dört bir yanında mücadeleyi yükselten işçiler, emekçiler, kadınlar ve gençler açıkça gösteriyorlar. 

Encomienda'dan Luther'e: Parsellenmiş İktidar ve Direniş Doktrini

Encomienda, İspanya'nın Amerika kıtasında kurduğu ve yerlilerin dinî eğitim ile koruma karşılığında encomenderoya haraç ödeyerek çalıştı...