26 Mayıs 2023 Cuma

Türkçülerin “Fırsatı”

(El Yazmaları, 27 Mayıs 2023)

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci tura kalmasıyla kendilerini “Türk milliyetçisi” olarak ifade eden özneler siyasal alanda ön plana çıktılar. Ümit Özdağ ve Sinan Oğan kişiliklerinde temsil olunan özneler, kısa süreçte ayrılıkları ve aynılıkları ile gündemi işgal etmekle kalmayıp arka planda kalan kimi durumların sahneye çıkmasına da neden oldular.

Kökler

Seçim sürecinde bir araya gelen Özdağ ve Oğan, uzun bir süredir aynı nehrin farklı kolları olarak akmaya özen göstermekteydiler. Gerek kişisel tarihleri gerekse konumlandıkları zemin bu ayrı akışı gerekli kılmaktaydı. 

27 Mayıs’ın Türkeşçi kanadından olan babasından itibaren devletle “içli dışlı” olan Özdağ, bu ilişkileri devam ettirmekte. Özdağ’ın Zafer Partisi’ni kurmasıyla birlikte kimi eski askerler ile politikacıların partiye katılması, kurduğu Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi’nin (ASAM) Çevik Bir’in aracılığıyla Ülker grubu tarafından finanse edilmesi gibi olgular Özdağ’ın devletle ilişkisinin “köklülüğüne” işaret ediyor. Bunlara ek olarak Özdağ’ın geçmişte ABD büyükelçiliğinin resepsiyonlarına resmi görevli olmadığı halde katılabilmesi ABD ve Batı ile olan “ilişkilerinin” iyi olduğunu gösteriyor. 

Özdağ’a nazaran daha “sıradan” bir aileye sahip olan Oğan’ın geçmişi içeriden çok “dışarıyla” dolu. Rusya’daki doktorasının ardından resmi olarak Kremlin himayesindeki Valdai Forumu’nda çalışmaya başlayan Oğan, 2011 yılında Azerbaycan tarafından “Terakki (İlerleme) Madalyası”na layık görüldü. SSCB’nin dağılmasından önce Elçibey’le ilişki kuran, sonrasında TİKA’nın Azerbaycan temsilcisi olan ve Azerbaycan’ın önemli sermaye grubu SOCAR ile yakın ilişkisi bulunan Oğan’ın, ülke içerisinde siyasi faaliyetlerini iki defa ihraç edildiği MHP içerisinde gerçekleştirme ısrarı ise “ilginç”.

“Türkçülük”

Özdağ ve Oğan’ın aynı dönem MHP’de olmaları ve Oğan’ın bir süre ASAM’da Rusya-Ukrayna Araştırmaları Masası Başkanlığı yapması dışında ortak bir zeminde bulunmadılar. Onları “bir araya” getiren şey ise “Türkçülük” ile birlikte seçim sürecinde oluşan “fırsatlar”. 

AKP iktidarı boyunca İslamcı söylemlerin içeriğinin boşalması ve itibar kaybetmesi ile “Ilımlı İslam” modelinin Orta Doğu’da çökmesi, içinden çıktığı tarihsel koşulların pragmatik politikalarının ifadesi olan Kemalizm’in müzeye kaldırılmak yerine günceli nostaljiyle ikame etme politikalarına uygulanması sonucunda süregelen garabet düzen içi siyasal alan, “Türkçü” politikaların filizlenmesi için gereken ortamı sağlamakta. 

Gezi’den bu yana çeşitli biçimlerdeki eylemlerle büyüyen halkın demokrasi mücadelesi, Kürt halkının direnişinin bitirilememesi ve kapitalizmin dünya çapındaki krizinin yılın başından bu yana yaşanan iflaslarla daha da derinleşeceğinin ortaya çıkması vb. gelişmeler Türk burjuvazisini önümüzdeki dönemde “reaksiyoner” bir tavır gösterebilmek için bazı önlemleri almaya itiyor. Geçtiğimiz yüzyılda olduğu gibi “Türkçülük” bu açıdan oldukça kullanışlı. Özdağ ve Oğan Kürtlere ve sığınmacılara yönelik söylemleriyle bu konuda “etkin pozisyon” alabilecek potansiyele sahip olduklarını ilk turda ispatladılar. Önümüzdeki süreçte ise oylarını aldıkları kitleleri uygulayacakları “reaksiyoner” politikalar kapsamında militanlaştırmaya çalışacaklardır. Bunun için de iktidar alanında “etkin pozisyon” almaları şart.

Fırsatlar

Seçimin ikinci tura kalması ise onların iktidar alanında “etkin” olabilmelerine yönelik fırsatı ortaya çıkartmış durumda. Fakat “fırsat”, halkın değil yüce Türk milleti söylemi altında Türk burjuvazisinin ve devlet kliklerinin çıkarını esas alan ikilinin arasını açarak farklı yollara savurdu. 

AKP’nin son yıllarda “iyi ilişkiler” geliştirdiği Aliyev ve Rusya’nın doğrudan desteğine haiz olan Oğan’ın, ülke içerisindeki kitlesel güç eksikliği ile devlet klikleri içindeki “etkisizliğini” MHP’den ikame etmek istediği görülüyor. Bu ikameyle Oğan, hem iktidarın büyük ortağı olarak hem de devletin içinde etkili bir güç olarak faşizmin inşa sürecinin nihayete erdirilmesi “planına” katkı sunmayı hedefliyor.

Defalarca başkanlığına adaylığını koyduğu MHP’den sürekli ihraç edilen Özdağ ise devlet içindeki etkisini kullanarak “fırsattan” yararlanmayı amaçlıyor. 15 Temmuz ile su yüzüne çıkan ve derinleşerek süren devlet krizinden de faydalanmayı isteyen Özdağ, içişleri bakanlığını alıp devlet içindeki gücünü büyüterek “krizi fırsata çevirmeye” çabalıyor. 

İkilinin planlarını etkileyen bir diğer etken ise “dış güçler”. Kapitalizmin krizi dolayısıyla devam eden ABD’nin hegemonya krizi, sıkıştırılmaya çalışılan Rusya’ya yeni etki alanları da açıyor. Orta Doğu ve Latin Amerika’ya yeni hamlelerde bulunan Rusya için Türkiye gerek siyasi gerek ekonomik gerekse askeri açıdan oldukça önemli bir ülke. Bu nedenle Oğan gibi “iyi ilişkiler” içinde olduğu birisinin iktidar alanında olması önümüzdeki dönemde Moskova için oldukça kritik. Keza AKP/Erdoğan iktidarı için de manevra yapabilme imkanı taşımasından dolayı Moskova ile “iyi ilişkilerin” daha da gelişmesine Oğan’ın yapacağı katkı oldukça önemli.

Diğer yandan ABD ile iyi ilişkileri olan Özdağ ise Washington’un Türkiye ve özellikle bölge politikaları için önemli katkılar sunma olasılığı taşıyor. Özdağ’ın “hızla geri göndereceği” Suriyeli mülteciler, Suriye’de ve son dönemde ABD’nin etkisini kaybetmesiyle “iyi kötü” bir stabil duruma ulaşan Orta Doğu’da yeni gelişmelerin önünü açabilir.

Seçimden çıkacak sonuç ikiliden birisinin “kazanmasını” sağlayarak “fırsatlarını” gerçekleştirebilmesi için ciddi bir olanak yaratabilir. Fakat içerideki devlet krizinden dışarıdaki hegemonya krizine uzanan krizler silsilesi ile halkın yükselen demokrasi ihtiyacının, “Türkçülerin” hevesle şişirdikleri fırsat balonunun patlamasına neden olma ihtimali de oldukça yüksek.

11 Mayıs 2023 Perşembe

Sadece Kötülük Mü?

(El Yazmaları, 12 Mayıs 2023)

Seçimlere bir haftadan daha kısa bir süre kala iktidar cenahı “beklenen” saldırılarına hız verdi. Erzurum, Tarsus, Sakarya ve Denizli başta olmak üzere ülkenin dört bir yanında gerçekleştirilen irili ufaklı bu saldırılar, iktidar cenahının sadece karakterini değil uygulamayı vaat ettiği politikalarında bir göstergesi.

Şiddetin “Yaşamsallığı”

Gerek çocukların gerekse yaşlıların yaralanmalarına neden olması ve polisin saldırganlara müsamaha göstermesinden dolayı öne çıkan Erzurum’daki saldırı, iktidar cenahının şiddet ve zordan oluşan bir “kötülük” bloku olduğunu açıkça ortaya koydu. Fırsat bulduğunda uygulayacağı şiddetin dozunun ve hedefinin sınır tanımadığını gösteren bu “kötülük” bloğu, faşizmi inşası sürecini bitirmeye ve iktidarını sürdürmeye odaklanmış durumda. Sürece engel çıkaracak herhangi bir “pürüz”ün karşılaşacağı muamelenin “etkisiz hale getirilmekten” başka olmayacağı görülüyor.

Muamelenin şiddetten ibaret olmasında iktidar cenahının “kötü” insanlardan oluşması kadar faşizmin inşası sürecinin büyük oranda şiddetle ilerletilmesi zorunluluğunun da payı bulunmakta. Şiddet dışında uygulanan her hamlenin süreci durdurmakla birlikte geriye gitmeye ve hatta iktidar alanının sarsılmasına da neden olması bu zorunluluğu getirmekte. Nitekim sürece karşı gösterilen büyük küçük her direnişin faşizmi inşasında gedikler açması ve o gediklerden gerçekleşen sızmalar iktidarın alanını sürekli daralttı ve daraltmaya devam ediyor. Ama bu daralma iktidar bloğunun temeline yaklaşsa da bina ayakta durmayı sürdürüyor. Binanın ayakta kalması ise gediklerin kapatılması ve kaybedilen her alanın tekrardan kazanılması olasılığını ve gücünü barındırmasından dolayı oldukça yaşamsal. Bu nedenle bedeli ve “kötülük” derecesi ne olursa olsun binayı ayakta tutmak için uygulanacak sınırsız şiddet iktidar cenahı için olmazsa olmaz.

Şiddetin yaşamsallığı, iktidar blokunun dışarıya karşı varlığını koruması kadar içerisinin bütünlüğünü sağlaması açısından da zorunlu. Sinan Ateş cinayetinden tutalım da milyarlarca dolara varan soygunlar, ortakların birbirlerine aba altından gösterdikleri sopaların çok büyük olduğunu gösteriyor. Bu sopalar kaldırıldığı takdirde yaşanacak sarsılmalar, zaten gediklerle dolu binanın içeriden yıkılmasına neden olabilir. Dolayısıyla uygulanan her şiddet içeriye yönelik “birleştirici” bir mesaj niteliği de taşımakta.

Dışarıya “Mesaj”

Şiddetin dışarıya verdiği mesajın ise birden çok adresi bulunuyor. En yakın adresi ise ülke içerisindekiler.

Yeşil Sol Parti ve sosyalistlere yönelik irili ufaklı ama süreklilik arz edilen saldırılarla iktidar cenahı, güç kazanan ve önümüzdeki dönemde belirleyici güç olacağı belli olan halk güçlerini durdurabilecek ya da yavaşlatabilecek gücün kendisi olduğunu göstermek istiyor. Bunu başaramadığı takdirde ise bir saldırı mirası bırakarak halk güçlerine yönelik devlet şiddetini sürmesini amaçlıyor. Fakat her saldırının halkın direnişiyle püskürtülmesi ve bununla birlikte halkın sürece daha da özneleşerek katılmasına yol açması “miras”ın ve şiddetin sürekliliğinin mümkünatını ortadan kaldırıyor.

Mesajın bir diğer adresi CHP üzerinden ise seçim anı ve sonrasına yönelik sergilenecek “performansların” provaları yapılmakta. Bu provalarda ülkeyi yönetme kapasitesine sadece iktidar cenahının olduğu mesajı kadar (ve ondan daha çok) olası iktidar “restorasyonunun” kolayca kabullenilmeyeceğinin ve son sınırına kadar zorlamalarda bulunulacağının mesajı da veriliyor. Gün geçtikçe şiddet dozu artan saldırılar ise bu mesajı kör göze parmak misali ortaya koyuyor. Saldırıların artmasında “restorasyonun” halkın mücadeleye dahil olarak özneleşmesini engelleme çabasının payı büyük. Faşizan saldırılara karşı halkın gösterdiği tepkilere “itidali koruyun”, “seçim gecesi evden çıkmayın” diyerek ayar çeken ve halk güçlerinin bu saldırılara karşı birlikte mücadelesini özellikle engellemeye çalışan “muhalefet”, iktidar cenahının daha büyük saldırılarını engelleyebilecek halkın bariyerini ortadan kaldırıyor. Bu nedenle Kılıçdaroğlu’nun “korkunç şeyler yapmayı planlıyor, biliyorum” sözü ve Davutoğlu’nun kamu bürokrasisini “uyarması” gelmekte olanı engellemeye değil, daha da hızla gelmesine neden oluyor.

Şiddetin verdiği mesajın önemli adreslerinden biri de “küresel güçler”. Finansal alanda ve tedarik zincirlerinde yaşanan son krizler kapitalizmin yapısal krizinin derinleşmesini sürdürmekle birlikte küresel güçler arasındaki hegemonya mücadelesini de büyütüyor. Orta Doğu’dan Kuzey Afrika’ya Ukrayna’dan Uzak Doğu’ya kadar dünyanın dört bir yanındaki savaş ateşi gün geçtikçe harlanıyor. Bu durumdan kendi çıkarları doğrultusunda faydalanmak isteyen güçler ise savaş baltalarını biliyorlar. İktidarı boyunca her savaş ateşine benzinle koşan AKP/Erdoğan iktidarı, çevresinde topladığı MHP-Hizbullah ve bilimum cihatçılarla benzin deposunun dolu olduğunu göstermek istiyor. Deposundaki benzini iktidarının çıkarları doğrultusunda verimli ve pragmatik bir şekilde kullanma konusunda tecrübeye sahip olması, iktidar cenahını küresel güçler nezdinde “çekici” kılma şansına sahip.

Dolayısıyla kapitalizmin açtığı “cehennem kapıları”, dünya çapında şiddetin belirleyici güç olma niteliğini de büyütüyor. Bu mesajı oldukça iyi alan iktidar cenahı, bütün varlığıyla şiddet gücüne yüklenmiş durumda. Kendisini var eden ve kendisini var etmek istediği sermaye düzleminde başka bir şansı da yok. İktidar cenahının uyguladığı şiddetin nedeni, karakterlerindeki “kötülük” kadar sermaye düzeninde hayatta kalabilmek için “zorunlu” olmasıdır da.

20 Nisan 2023 Perşembe

Reis Hamleleri Rotasında “İlerliyor”

(El Yazmaları, 21 Nisan 2023)

eçim süreci ilerledikçe siyasetteki öznelerin hamleleri de hızlanıyor, genişliyor ve haliyle kesişiyor. Her bir öznenin yaptığı hamleler, diğer bir öznenin konumlandığı alana ve kendine alanına yönelik olmakla birlikte var olan ve hamleler sonucunda da oluşan “boş” alanlara da sirayet edebiliyor. Giderek dinamikleşen bu hâl, çeşitli olasılıkların daha fazla ağırlık kazanmasına da neden oluyor.

Öncelik “Korumaya”

20 yıldan fazladır iktidarda olan AKP/Erdoğan iktidar alanını “korumayı” esas almakta. Bu bağlamda Cumhur İttifakı’ndaki ortaklarının baraj altında kalması oldukça muhtemel olmasına rağmen kendi listesiyle seçime giriyor. AKP/Erdoğan bloğun büyük gücü olma niteliğini esas ve tam belirleyici güç olma niteliğini çevirmek istiyor. Bu istekle seçim kazanıldığı takdirde Bahçeli ve diğer ortaklara taviz ve “koltuk” vermeden faşizmin kurumsallaşmasının tamamlanması amaçlanıyor. Gerek “kısmi” sınıfsal gerekse ideolojik farklılıklara sahip olan MHP, YRP ve HÜDA-PAR’ın seçimden kendi çıkarlarını dayatacak güce sahip olarak çıkmaları ise faşizmin kurumsallaşmasının “rengi” konusunda çatışmalara yol açabilir. Bu çatışmaların son tuğlasını koymaya hazırlandığı binada sarsıntılara yol açmasını istemeyen AKP/Erdoğan, seçim sürecinde onlara muhtaç olmayacağı bir gücü elde etmeye ve onların da güçlerini elde ederek takatten düşürmeye çalışacaktır.

AKP/Erdoğan’ın konumlandığı alana yönelik hamleleri, seçimin kaybedilmesi olasılığına yönelik de bir içeriğe sahip. Kolayca tasfiye edilemeyecek bir güce sahip olunması halinde AKP/Erdoğan zaman kazanabilir ve “Elba adasından dönüşün”[1] bir benzeri ihtimal dahilinde olabilir. Diğer yandan Gelecek-Deva-Saadet üçlüsünün alana “sızmalarına” karşı direnilerek “restorasyon” iktidarının alanının genişlemesine ve zaman içinde gerilemesine yol açılabilir. Dolayısıyla AKP/Erdoğan için seçimden galip çıkmaktan çok “güçlü” çıkmak oldukça hayati.

“Zor”

AKP/Erdoğan’ın ana gündemi konumlandığı alanı “korumak” olsa da diğer alanlara da hamle yapmaktan imtina etmemekte. Burada AKP/Erdoğan’ın “zor” ve “bölme” silahlarını kullandığı görülüyor.

AKP/Erdoğan’ın “zor” ve şiddetini iktidarı boyunca eksik etmediklerinin başında halk güçleri geliyor. Emekçilere, kadınlara, Kürtlere, Alevilere, gençlere, ekolojistlere, LGBT+ bireylere vd. uyguladığı çeşitli şiddet biçimlerinden sonuç alamayan AKP/Erdoğan, depremden sonra sosyalist partilerin ve hareketlerin halkın güvenini ve desteğini kazanmasının ardından “ya tutarsa” diyerekten tekrar “zor”a başvuruyor. Fakat başta deprem bölgesindeki dayanışma merkezlerine olmak üzere sosyalistlerin birçok yerdeki seçim çalışmasına yönelik en ufak şiddet girişimi halkın doğrudan müdahalesiyle bertaraf ediliyor.

Halkın, halk güçlerinin ve sosyalistlerin birleşik mücadelesinin saldırıları bertaraf ederek büyümesi ve yurt geneline yayılması ise AKP/Erdoğan’ın “zor”u kullanmaktan vazgeçmesine değil, “ihaleyi” başta MHP ve HÜDA-PAR olmak üzere diğer ortaklarına vermesine neden olabilir. Sinan Ateş’i davaya adanmış ülküdaşlarına değil torbacıya öldürten MHP ile savunmasız sivilleri pusularla katleden HÜDA-PAR için bu “ihaleler” kaybettikleri siyasal alanı kazanabilme ihtimalini doğuruyor. Ama gerek iki örgütün halkın doğrudan tepkisine maruz kalarak itibarlarını neredeyse kaybetmiş olmaları ve gerekse AKP/Erdoğan’ın sicilinin dostlarını terk etmekle kabarık olması “ihalelerin” gerçekleştirilmesi ihtimalini düşürüyor. Keza İYİP ve CHP’ye yönelik silahlı saldırılar, Kılıçdaroğlu’na Adıyaman’da gerçekleştirilen saldırı girişimleri ve Süleymaniye’de Mazlum Abdi’ye yapılan operasyon ile verilen mesajın ne düzen içi muhalefetin ne de halkın geri adım atmasını sağlayamaması AKP/Erdoğan’ın “zor” politikalarına ağırlık vermemesine yol açabilir. Yine de bu durum gerek İçişleri Bakanlığı’nın Jandarma Genel Komutanlığı’na seçim günüyle ilgili gönderdiği yazının gerekse Haziran-Kasım 2015 sürecindeki katliamları “oylarımız yükseliyor” diyerek karşılamasının gösterdiği üzere AKP/Erdoğan’ın gerektiğinde “zor”u en yüksek şiddette uygulamasına engel olmayacaktır.

İnce ve Oğan

AKP/Erdoğan’ın uzun yıllar iktidarda kalmasını sağlayan önemli faktörlerden birisi de “rakiplerini” gücünü azaltabilme becerisi. Rakiplerini şiddet, hapis, rüşvet vb. yollarla güç alanından çıkartan ya da kendi güç alanına içeren AKP/Erdoğan, şimdi de benzer bir hamleyi İnce ve Oğan üzerinden yürütmekte.

Cemaatin tasfiyesinin ardından Ulusalcı/Ergenekoncu kesim ile MHP/Türk-İslamcı kesim AKP/Erdoğan’ın güç alanına yerleşmişti. Bu kesimden olup da güç alanına dâhil ol(a)mayanlar ise CHP ve İYİP’in alanında mevzilenmekteydiler. Fakat Altılı Masa’nın kurulmasıyla birlikte bu güç ve çıkar alanındaki payları nispeten azalan bu iki kesimin “istemezük” çığlıkları, bir süre uzay boşluğundan yankılandıktan sonra iktidar cephesinde duyuldu. Önemli bir süre adaylık için gerekli imzanın yarısını bile toparlayamayan İnce ve Oğan, iktidarın “gizli” desteğiyle iki gün içerisinde yeterli imzaya sahip oldular. AKP/Erdoğan bu destekle İnce ve Oğan’ın yarattığı kısmi boşluğu (ve ayrıca kıymetleri kendinden menkul Hulki Cevizoğlu ile DSP’yi) eklektik de olsa kendi alanına eklemeyi ve bu ikisi aracılığıyla “karşı” alanı bölmeyi hedefliyor. Nitekim “bitirim” ikili nefeslerini Erdoğan’dan çok Kılıçdaroğlu ve halk güçlerine yönelik nefretlerini haykırmak için kullanarak görevlerini yerine getirmeye çabalıyorlar. İnce’nin “dansına” yönelik tepki, Oğan’ı öne süren Özdağ’ın özellikle Kürtlere yönelik provokasyonlarının istenen reaksiyonu almaması işlerinin zor olduğuna işaret ediyor.

Hülasa gerek içeriyi “koruma” gerekse dışarıya yönelik zor ve bölme hamleleri AKP/Erdoğan’ın istediği sonuçları verme açısında ümitvâr olmasa da Reis’in elinde pek fazla rota bulunmuyor. Bu nedenle Reis için bu rotadan “tam yol ileri” gitmekten başka seçenek yok, “şimdilik”.

Dipnot:

[1] Napolyon Bonapart’ın Altıncı Koalisyon’a yenilmesi sonucunda imzalanan 1814 Fontainebleau Antlaşması sonrasında sürgüne yollandığı ada. Napolyon daha sonra bu adadan kaçacak ve adına Yüz Gün Savaşı denilecek olan savaş günlerini yeniden başlatacaktır. Savaşın belirleyici muharebesi Waterloo’da yaşanır ve Napolyon yenilerek bu sefer Saint Helena adasına sürgüne gönderilir.

7 Mart 2023 Salı

AKP’den Devlet’e: Gücün Yitimi

(El Yazmaları, 8 Mart 2023)

Maraş Pazarcık merkezli iki deprem, başta Türkiye ve Suriye olmak üzere hayatın birçok noktasında tarihsel kırılmaların önünü açtı. Uzun zamandır yüzeyin altında biriken sosyal, siyasal ve kültürel gelişmelerin açığa çıkarak somutlaşmasıyla oluşan bu tarihsel kırılmaların, kısa ve orta vadede ekonomiden siyasal alana kadar birçok noktada önemli ve niteliksel değişikliklere neden olması büyük ihtimal.

Güç Kaybı

Gezi’den bu yana siyasal, ekonomik ve kültürel vb. birçok alandaki hegemonyası sürekli azalan AKP/Erdoğan iktidarı, depremle birlikte “hegemonik” güç olma niteliğini neredeyse tamamen kaybetmiş durumda. Bu nitelik kaybını sağlayan şey ise istediğini yapma gücünün azalmasıyla birlikte (ve ondan daha fazla olarak) istemediğini yaptırtmama ya da yapılmasını olabildiğince engelleme gücündeki aşınma.

AKP/Erdoğan iktidarı, faşizmi inşa çabası doğrultusundaki hamlelerinde (Başkanlık rejimine geçişten İstanbul Sözleşmesi’nin iptaline) önemli tepki ve direnişlerle karşılaşsa da yoluna devam edebilmişti. Yapılan her hamlede güç kaybetmekle birlikte “karşısındaki” siyasal güçlerin gerek örgütsüzlüğü gerekse programsızlığından dolayı “hegemonik” güç olabilmeyi başarabildi.

Fakat bu süreç aynı zamanda AKP/Erdoğan iktidarının karşısında duran her bir bireyin/öznenin politikleşerek çeşitli biçimlerde eyleme geçen/eyleyen özne olmasını sağladı. Bu durum toplumsal güçlerin yaygınlaşarak halklaşmasını sağlamakla birlikte AKP/Erdoğan iktidarının hegemonik gücünün kaybetmesine neden olan en önemli etken oldu.

Hegemonik güç kaybına uğrayan AKP’nin eyleme gücünün ve etkisinin azalması deprem sürecinde kendisini açığa vurmuş oldu.

Depremin ilk günlerinde Erdoğan’dan Soylu’ya ekabirlerin ortada gözükmemesi, parti örgütleri ile partiyle organik bağa sahip devlet kurumlarındaki koordinasyonun en “basit” ve “sıradan” işlerde bile olmaması somut güç ve etki kaybının emareleri oldu. Somut güç kaybının “eksikliğinin” Erdoğan’ın söylemlerindeki hakaretlerle gidermeye yönelik ısrarlı çabaların ise günün sonunda “helallik” istenmesiyle sonuçlanması da kaybın bir diğer göstergesi oldu. AKP/Erdoğan iktidarı, somut ve nicelik olarak önemli bir güce sahip olmayı sürdürse de hegemonik ve eyleyen bir güç olma niteliğini tekrar kazanma ihtimalini büyük oranda yitirmiş durumda.

Sermayenin Çıkarı Her Zaman Esastır

AKP/Erdoğan’ın bu güç kaybındaki önemli etkenlerden biri de dayandığı sınıfsal kompozisyonun yaşadığı kriz. 12 Eylül’ün ardından yerleştirilmek istenen neoliberal düzen, 80’lerin ikinci yarısındaki öğrenci ve işçi eylemleri ile 90’lı yıllardaki işçilerin yanı sıra Kürtlerin, Alevilerin yükselttikleri mücadelelerle önemli oranda engellenmişti.

Buna ek olarak Kemalist devlet sınıflarının kendi sınıfsal çıkarlarını ve konumlarını sürdürdükleri bir değişimde ısrar etmeleri ise neoliberal düzenin yerleşmesindeki bir diğer pürüz idi.

Uluslararası sermayenin desteği ve emperyalist güçlerin doğrudan müdahalesiyle önce devrimcilere ve halk güçlerine yönelik terör, ardından Kemalist devlet sınıflarının önemli oranda tasfiyesi ve son olarak da önemli birikime ulaşmış İslamcı sermayenin desteğiyle neoliberal düzeni kurmak üzere AKP/Erdoğan iktidara gelmiş oldu.

AKP/Erdoğan iktidarı ilk gününden bugüne kadar neoliberal düzenin ilkelerine uyarak “rant” ve “talan”ı esas alan bir sınıfsal politika izledi. Bu bağlamda rant ve talanın en yüksek “verim” ile uygulanacağı inşaat sektörünü odağına alan AKP/Erdoğan iktidarı, “İstanbul sermayesi” ile “Anadolu sermayesi”ni bu ortaklıkta birleştirmeyi başarmıştı. Fakat 2008’de su yüzüne çıkan kapitalizmin krizinin her geçen gün derinleşmesinin sermayeyi rant ve talanı daha da artırmaya itmesi “ortaklıkta” krize yol açtı.

Daralan rant ve talan pastasından pay kapmak için birbirlerine “omuz atmaktan” imtina etmeyen sermaye klikleri arasındaki savaşım, AKP/Erdoğan iktidarında çatlaklara ve güç kaybına yol açtı. Depremin ardından molozların taşınmasından inşaatların yapımına ve depremzedelere sermayedarların otelleri yerine öğrencilerin zorla çıkartıldığı KYK yurtlarının adres gösterilmesinden Kızılay’ın çadırları ve gıdaları satmasına kadar yaşanan “gelişmeler” ise kendi çıkarlarını esas alan sermayedarlara sahip çıkan AKP/Erdoğan’ın halkın yaşamını zerrece umursamadığını ortaya koydu.

AKP/Erdoğan’ın depremden sermayedarların çıkarını esas alarak rant ve talan pastasını büyütme çabaları ise gerek kapitalizmin krizinin dünya çapında her geçen gün derinleşmesi gerekse rant ve talan pastasının sınırlılığı nedeniyle klikler arasındaki “savaşımı” durdurmak bir yana daha da kızıştıracaktır. Bu durumun haliyle AKP/Erdoğan iktidarının güç kaybını daha da arttırması oldukça büyük bir olasılık.

Devlet “Nerede”?

AKP/Erdoğan iktidarının gerek deprem öncesinde gerekse depremin hemen ardından izlediği rant ve talana dayalı politikalar, devletin resmi politikaları da olmanın yanı sıra devlet kurumlarının neoliberal düzen doğrultusunda biçimlenmesinin de bir sonucuydu.

Devlete uzmanların yönettiği bir şirket olarak paye biçen neoliberal düzen, devletin kurumlarının da bu doğrultuda yeniden inşa edilmesini sağladı.

Bu bağlamda rant ve talan konusunda “uzman” olan İslamcı kadrolarla doldurulan devlet kurumları gerek afetlerde gerekse madenlerde yaşanan “iş kazalarında” halkın ve emekçilerin yanında değil olmaları gereken yer olan sermayedarların yanında oldular. Arama kurtarma ekiplerinin can çekişen yurttaşlardan önce banka kasalarını kurtarmaya yönelmesi, Kızılay’ın halkın temel ihtiyaçlarını karşılamak yerine satması “devletin” durduğu yere göstermesi açısından ibretlik oldu.

Devletin durduğu bir diğer yer ise halkın ve devrimcilerin karşısı oldu. Deprem sonrasında sosyalist partilerin ve hareketlerin öncülüğüyle eyleme geçen halklaşmış toplumsal güçler, halkın hayatta kalmasını ve hayatını sürdürebilmesini sağlamanın yanı sıra siyasal alanda da belirleyici ve etkin bir konum kazandı.

Devletin bu konuma karşı gösterdiği refleks ise halkın ve devrimcilerin duruşu ile şimdilik bertaraf edilmiş durumda. Diğer yandan bu konumun var kalabilmesi ve oluşan tarihsel kırılmadan yararlanarak siyasal alanda genişleyebilmesinde ise sosyalist partilerin ve hareketlerin izleyeceği siyasal hattın belirleyici olacağı bir döneme giriliyor. Halkın taleplerini esas alan ve anti-kapitalist içeriğe sahip olan sosyalist özneler, halkın da özneleşmesini sağlayacak bir siyasal hat izledikleri takdirde AKP/Erdoğan iktidarının hegemonyasına tamamen son verme şansına sahip olabilirler.

17 Ocak 2023 Salı

“Yeni” Fırtınanın Ekonomik ve Askeri Hazırlıkları

(El Yazmaları, 18 Ocak 2023 (Toplumsal Özgürlük, Ocak Şubat 2023 sayısı))

21. yüzyılın ilk çeyreğinin sonuna doğru ilerlerken savaşlar ve krizler dünyanın çeşitli bölgelerine yayılarak devam ediyor. Yüzyılın başından beri savaşlardan ve krizlerden en çok payı alan Orta Doğu’da ise “yeni” fırtınalara yönelik hazırlık hamleleri hız kazanıyor. 

Çin Bölgede 

2004 yılında Çin-Arap İşbirliği Forumu’nu kurarak bölgeye ilk adımlarını atan ve son 10 yıl içerisinde adım attığı alanları yavaş yavaş büyüten Çin, geçtiğimiz yıl biterken en büyük adımını attı. Aralık ayında Çin Devlet Başkanı Şi Çinping bölgenin en büyük ülkelerinden ve ABD’nin önemli müttefiklerinden biri olan Suudi Arabistan’ı ziyaret etti.

İkili görüşmelerin yanı sıra Arap-Çin İşbirliği Forumu ile Çin-Körfez Ülkeleri Zirvesi’ne katılan Şi’nin ziyareti sırasında Suudi Arabistan ile Çin arasında 30 milyar dolarlık anlaşmalar imzaladı. Ayrıca anlaşmalara göre Suudi Arabistan ile Çin arasındaki ticarette dolar yerine yuan kullanılmasına da karar verildi.

Bu gelişmeler yıllardır ticaret aracılığıyla yumuşak gücünü kullanıp bölgedeki gücünü artıran Çin’in artık hegemon güç olmaya yöneldiğine işaret ediyor. Pekin’in, kendisini kuşatmak isteyen ABD’ye, onun hegemon olmaya çalıştığı bölgede cevap vererek hem kuşatmayı yarmayı hem de bölgeden elde edeceği “ekonomik” kazanımlarla daha da güçlenmeyi hedefliyor. 

Nitekim enerji ihtiyacını bu bölgeden karşılayan Pekin’in dünyanın en büyük petrol ihracatçısı Suudilerle ticaretini yuan üzerinden yapacak olması, bölge ülkelerinin Tek Kuşak Tek Yol projesine özel ilgi göstermeleri de Çin’in önünün açık olduğunu gösteriyor.

Bölgeye askeri gücüyle çöken ama hegemonya krizi nedeniyle bu gücünü olanca şiddetiyle kullanamasa da ABD’nin, Pekin’in yönelimini “sert” gücüyle önlemeye çalışması ciddi bir olasılık. Bu olasılık da bölgedeki irili ufaklı güçlerin çeşitli hamlelerle alan ve güç kazanmaya çalışmasına yol açıyor.

BAE ve İsrail

Bölgede alan ve güç kazanmak için son yıllarda ciddi atak içerisinde olan Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) hamlelerini sürdürüyor. Körfez ülkelerinin öncülüğünü yaparak bölgedeki nüfuzunu artıran BAE, bir taraftan Suriye ile Türkiye arasındaki görüşmelere dâhil olarak Suriye’nin, diğer taraftan da İsrail’le hem ekonomik hem de siyasi ilişkilerini geliştirerek İsrail’in bölge ülkeleriyle iletişimini sağlayan “bölgesel güç” haline gelmeye çabalıyor. ABD’den aldığı silahlar da gücünü tahkim eden BAE, Washington’un olası hamlelerinde önemli rol almaya niyetli olduğunu açıkça ortaya koyuyor.

BAE kadar niyetli olan bir diğer güç ise ABD’nin bölgedeki “esas adamı” İsrail. Geçtiğimiz yüzyılın ikinci yarısından itibaren Washington’un bölgeye yönelik politikalarına askeri gücüyle destek veren İsrail’deki son gelişmeler bunun artarak devam edeceğini gösteriyor.  

Son 3,5 yıl içinde beşinci kez sandığa giden İsrail’de seçimlerde Binyamin Netanyahu ile radikal Ortodoks hareketler galip çıktı. İç güvenlik bakanlığı ile Filistinliler sosyal haklarıyla bağlantılı olan bakanlıkları isteyen radikal Ortodoks hareketler, Filistinlilere yönelik savaşı büyütmeye hazırlanıyor. 

Netenyahu’nun Filistin bayrağının açılmasını yasaklaması, Gazze ve Ramallah’taki Filistinli direniş hareketlerine yönelik baskıların artması da İsrail’in savaşa hazırlandığını gösteriyor. İsrail’in içerideki savaş hazırlığı, gerek duyulduğunda (tıpkı geçmişte olduğu gibi) ABD’nin bölgedeki ihtiyacını gidermeyi de sağlayabilir.  

Sonuç olarak Çin’in ekonomik gücünü, ABD’nin ise askeri şiddetini kullanarak Orta Doğu’da hegemon güç olma mücadelesi, bölgedeki iktidar güçlerinin ekonomik ve askeri güçlerini büyütme fırsatı sunarken halklara zulüm ve sömürüyü dayatıyor. Fakat on yıldan bu yana bölgenin her yerinde çeşit zamanlarda ayağa kalkıp zulüm ve sömürü dayatmalarına karşı çıkan Orta Doğu halkları da (İran’da ortaya konulduğu gibi) kendi mücadelelerinin hazırlığını “şimdilik” sessiz ve derinden sürdürüyor.

14 Ocak 2023 Cumartesi

İktidar Hayaliyle “Altılı” Kendinden Geçiyor

(Toplumsal Özgürlük, Ocak Şubat 2023 sayısı)

“Seçim” anı yaklaştıkça siyasal alandaki gerilim giderek artıyor. Artan gerilimin siyasal öznelerin konumlandığı zemini sarsıntılara uğratması özneler arasında var olan dengelerin ve öznelerin duruşlarının “değişmesine” neden oluyor. 6’lı Masa’da yer alan “muhalif ” öznelerin “değişmesine” ise gerilim ve sarsıntıdan çok iktidara ulaşma hayalinin esrikliği yol açmakta. 

Akşener’in şükranı 

Karadeniz gezisi ve gezinin ardından yaptığı had bildiren açıklamalarıyla adaylık umutlarını suya düşüren İmamoğlu, verilen hapis ve siyaset yasağı cezası ve “kayyım” tehdidiyle tekrardan potaya girdi. Saraçhane’ye giden ilk “lider” olarak İmamoğlu’nun umutlarını canlandıran Akşener, adaylığına kesin gözüyle bakan Kılıçdaroğlu’na da bir darbe vurmuş oldu. Akşener’in, çok değil sadece dört ay önce, “ölünceye kadar şükran duyacağını” ilan ettiği Kılıçdaroğlu’na böyle bir darbe vurmasının altında “kişiliğinden” çok “nesnel” ve “sınıfsal” nedenler yatmakta. Kapitalizmin kriziyle birlikte süregelen devlet krizinin siyasal alanda yol açtığı boşluklardan halkçı güçlerin “sızarak” önemli ve belirleyici özneler haline gelmesi ihtimali, devletlûları ve sermayedarları telaşlandırmakta. Bozkurt işareti yapsa da iç hesaplaşmada “şehit” olan ülkücüleri sahiplense de uluslararası finans-kapitalin ayağına kadar giderek güvence verse de Kılıçdaroğlu’nun “lanetli” “Alevi” ve “Kürt” kimliklerine sahip olması ve ayrıca Kılıçdaroğlu kliğinin laftan ibaret “sosyal demokrat” söylemleri bile devletlûların ve sermayedarların var olan bu telaşını artırıyor. Neoliberalizmden ve otoriter devlet anlayışından milim sapmak istemeyen bu güruh için gerek konuşması gerek davranışları gerekse üslubuyla Erdoğan’ın güncel versiyonu gibi duran İmamoğlu bu bağlamda oldukça iyi bir biçilmiş bir kaftan. Dolayısıyla devletlûlara ve sermayedarlara olan bağlılığını İçişleri Bakanlığı döneminde kanlı bir şekilde gösteren Akşener için gerektiğinde “vefa” bir semtin, “şükran” ise eski bir yol arkadaşının ismi olabiliyor. 

“Küçükler” 

İktidar hayalinin esrikliği sadece masanın iki büyüğünü değil, “küçükleri” de kendinden geçiriyor.

Bakanlıkların sosyal medyada paylaşılmasından Davutoğlu’nun “genel başkanlar cumhurbaşkanı kadar imza yetkisine sahip olacak” açıklamasına kadar “küçüklerin” her gün yeni bir konuyla gündeme gelmeleri, masanın ayaklarının yere basmadığına işaret ediyor. Bu kendinden geçmişlik haline ise her geçen gün derinleşen yoksulluk, işsizlik, pahalılıkla mücadele eden halkı, Erdoğan karşısında kendilerine mecburen oy verecek bir “sürü” olarak görmeleri neden oluyor. Fakat çeşitli biçimlerde süregelen irili ufaklı mücadelelerle “sürü” değil “özne” olduğunu bilincine varan halkın, kendinden geçen “Altılılar”ın nesnesi olmayı değil, kendi seçeneğini ve yolunu yaratmayı tercih etmesi olasılığı her geçen gün daha da somut hale geliyor. 

Ve bu somutluğa değil de iktidar hayaline sarılmayı sürdüren “Altılılar”ın kendilerini de seçimleri de kaybetmesi oldukça doğal olacaktır. 

21 Aralık 2022 Çarşamba

Devlet Krizi “İvmeleniyor”

(El Yazmaları, 22 Aralık 2022 (Toplumsal Özgürlük, Aralık 2022 Ocak 2023 sayısı))

Hayatın her alanında yaşanan gelişmeler, hızını ve şiddetini giderek artırıyor. Dünya çapındaki hızlanma ve şiddetlenme, Türkiye’de kendisini ivmelenmiş bir biçimde gösteriyor. Bu “ivmelenme”yi tetikleyenlerinden birisi de devletin yaşadığı kriz.  

Vazife  

Yazılı tarihten bu yana kurumsallaşmış olarak var olan “devlet aygıtı”, toplumsal yaşamın düzenlenmesi ve istikrarlı bir biçimde devam etmesini sağlamakla vazifelendirilmişti. Günümüze kadarki gelişmelere bakıldığında devletin, egemen sınıfların çıkarları doğrultusunda toplumsal yaşamı düzenleyip idame ettirerek vazifesini yerine getirdiği görülüyor. Devletin vazifesini yerine getiremediği zamanlar da var: Ezilen sınıfların yaşamlarına sahip çıkarak “başkaldırdığı” ve egemen sınıflar arasında paylaşım mücadelesinin keskinleştiği zamanlar. 

Türkiye özelinde bakıldığında devletin krizi, birincisinin de kimi zaman etkili olduğu ama esas olarak ikincisinin (“şimdilik”) ağır bastığı bir zamana tekabül etmekte. Kapitalizminin derinleşen yapısal kriziyle bağlantılı olarak Türkiye burjuvazisinin yaşadığı kriz, sermayeyi toplumsal yaşamın her zerresini sömürmeye zorluyor. Sermayenin bu zorlaması da devletin “ideolojik aygıtlarından” daha fazla “şiddet tekelini” kullanmasına neden oluyor. Şiddet tekelinin sağladığı yeni sömürü alanları egemen sınıfların ağızlarını sulandırmanın yanı sıra bu tekele sahip olma arzusunu da artırıyor. Bu bağlamda siyasal alandaki söylemler ve eylemlerde de “şiddetin” dozu artırılarak devletin şiddet tekelinde pay kapılmaya çalışılıyor. Şiddet, zorlama ve pay kapma çabasının birleşip kaynaşması ise devletin vazifesini gerçekleştirmesini engellemekle birlikte “bütünlüğüne” de zarar veriyor ve krizinin büyümesine neden oluyor. 

Patlama  

AKP-MHP-Ergenekon ittifakının büyük oranda hükmettiği devlet aygıtının krizi, bu özneler ve öznelerin temsil ettiği sınıfsal tabakalar arasındaki pay kapma mücadelesinin büyümesinden kaynaklı derinleşiyor. Taksim’deki patlama, Suriye’ye yönelik operasyon çabası, zincir marketlere yönelik söylemler gibi gelişmeler bu derinleşmenin ivmelendiğinin göstergeleri. 

Taksim’deki patlamaya yönelik soru işaretlerinin giderilememiş olması, Erdoğan’ın İçişleri Bakanından değil de İstanbul Valisi’nden bilgi alması, şüphelinin MHP’li ilçe başkanının telefonundan aranmış olması ile şüphelinin yakınlarının ÖSO ile bağlantısı ve bunun gibi “bilgilerin” halka açık hale getirilmesi, patlamanın AKP/Erdoğan’dan “habersiz(!)” bir biçimde MHP-Soylu kliği tarafından uygulandığına dair intibayı güçlendiriyor. Keza patlamanın ardından Suriye’deki Kürt güçlerine yönelik operasyon hazırlığına girişilmesinde Bahçeli ve Soylu’nun özel çaba göstermesi de ikilinin özel bir hamle içerisinde olduğunu gösteriyor. 

Halk nezdinde desteği ve itibarı azalan, mafyöz sermayenin ihtiyaç duyduğu payı sağlamakta güçlük çeken bu ikilinin özel hamleyle hem siyasal hem de ekonomik alanda güç kazanmayı planladıkları gözüküyor. Yaşanan gelişmeler planlarında tam anlamıyla başarılı olamadıklarını, ama yapılan hamleyle sahip oldukları güçleri bir süre daha konsolide etmeyi sağladıklarını gösteriyor. Öte yandan Erdoğan ve Ergenekon’un ise bu özel hamleye doğrudan müdahil olmayıp yaratacağı sonuçlardan doğru kazanç sağlamayı çalışıyorlar. Erdoğan’ın ABD, Rusya ve hatta Esad’la ve Ergenekoncuların ise Rusya ve Esad’la iletişime geçerek Suriye’ye operasyon yapmaya çabalamaları buna işaret etmekte.  

Pay Kapma  

Zincir marketlere yönelik tartışmalarda da iç mücadelenin izlerini görmekteyiz. Bahçeli’nin süregelen söylemleriyle başlayıp karşı cevaplarla alevlenen tartışma şimdilik sönümlense de kor halinde alttan altta yanıyor. 12 Eylül’ün ardından İslamcı hareketlerin ve tarikatların yoksul mahallelerde örgütlenmelerini sağlayan ve AKP dönemiyle holdingleşecek kadar büyüyen zincir marketler, önemli bir siyasal, toplumsal ve ekonomik güce sahip. Çeşitli tarikatların sahip oldukları zincir marketler başta AKP’nin olmak cemaat ve tarikatların kitle örgütlenmelerini sağlamanın yanı sıra ekonomik güç de sunuyor. Bu nedenle MHP ve Ergenekoncuların iştahını kabartıyor.  

MHP halkın zamlara ve yoksulluğa duyduğu öfkeyi zincir marketlere yönlendirerek iktidar ortağını korumaya çalışırken, cemaat ve tarikatların iktidardaki alanını daraltarak kendi yerini büyütmeye çalışıyor. Büyütme çalışması da tarikatlar ile MHP arasındaki gerilimi şiddetlendirerek devlet krizine bir fay hattı daha ekliyor. 

Ergenekoncular ise bir taraftan halkın zamlara ve yoksulluğa duyduğu öfkeyi diğer taraftan cemaat ve tarikatların çocuklara uyguladıkları ve istismar nedeniyle yükselen halkın tepkisini “halkçı” ve “laiklik” söylemleriyle kapsayarak bu ekonomik, toplumsal ve siyasal “pasta”dan pay kapmak istiyorlar.  İktidar alanının içinde ama sorumluluğundan “dışarıda” olmaya özen gösteren Ergenekon kliği, popülist söylemlerle krize başka bir gerilim daha yüklüyorlar. 

İktidar alanında bulunan siyasal özneler, aralarındaki bu mücadeleye rağmen, “dış düşmanlara” karşı “birlik” içinde durarak ortaklığı “şimdilik” bozmamaya özen göstermekteler. Fakat bu “özen”in, eğer iktidar alanında güç kazanmayı sağlayacaksa “dış düşmanla” pragmatik ilişki kurulmasını (HDP heyetiyle görüşme, İYİP ve CHP üyelerini “teşviklerle” kazanma) dışlamadığı görülüyor. Şayet pragmatik ilişkilerin sağlayacağı kazançlar büyük olursa “dış düşmanların” öznelere göre değişiklik göstermesi de büyük bir olasılık. “İçeride” şiddetlenen pay kapma mücadelesine ek olarak “dış düşmanların” görecelileşmesi de özneler arasındaki gerilimi artırabilir. Ve gerilimin artması da “vazifesini” yerine getiremeyen devletin krizinin ivmelenip içinden çıkılamayacak kadar derinleşmesine neden olabilir. Fakat krizin derinleşmesi, halk hareketleri siyasal alanı etkileyen mücadeleleriyle müdahil olmadığı takdirde, devletin “şiddet tekelini” daha güçlü ve konsolide olmuş biçimde (yani faşizmi kurumsallaştırarak) uygulamasına yol açabilir. Dolayısıyla sermayenin dünya çapındaki kriziyle bütünleşmiş ve derinleşmiş devlet krizinin halkın lehine giderilmesinin tek yolunun devletin “restore” edilmesinden değil, halkın mücadelesiyle oluşacak gerçekten demokratik bir cumhuriyetten geçtiği görülüyor. 

Encomienda'dan Luther'e: Parsellenmiş İktidar ve Direniş Doktrini

Encomienda, İspanya'nın Amerika kıtasında kurduğu ve yerlilerin dinî eğitim ile koruma karşılığında encomenderoya haraç ödeyerek çalıştı...