31 Temmuz 2023 Pazartesi

Erdoğanist İslam Kimin İslam’ı?

(Toplumsal Özgürlük, Ağustos 2023 sayısı)

Erdoğan, iktidara ilk geldiği günlerde kopuştuğu İslamcı “Milli Görüş” hareketinden farkını vurgulamak ve “öcü” olmadığını göstermek için sürekli “muhafazakarlık” kavramını kullandı. 

AKP/Erdoğan iktidarını meşrulaştırmak ve çıkarlarını korumak doğrultusunda İslami kavramların eklenmesiyle muhafazakarlığın yerini zamanla İslam’ın Erdoğancı bir yorumu aldı. Ve bu yorum dört başı mamur bir doktrin olmaktan çok zamana, mekana ve iktidar gücüne göre değişen esnek ve “güncellenebilir” bir ideolojimsi halini aldı. 

İslam’ın yorumları 

Hz. Muhammed’e ilk vahiy gelmesinden sonra İslamiyet’in başlangıç döneminde komünal öğeler baskın olmuş ve Kur’an’ın ilk bölümlerinde de bu kendini göstermiştir. 

Fakat Mekke’nin fethinden itibaren “zenginliğin” de artmasıyla birlikte İslamiyet’te ve dolayısıyla Kur’an’da “medeniyete” geçişi sağlayacak şekilde “zenginliğin” ve “sınıfsallığın” meşrulaştırıldığı söylemler giderek artmıştır. 

Kimi İslami yorumlar İslam devletlerinde hükümdarların ve kimi insanların zengin olmasının gerekli ve meşru olduğunu kitlelere kabul ettirmeye çalışırken İsmâilîlik, Karmatîlik, Alevilik vb. kimi yorumlar da buna karşı gelerek İslam’ın eşitliğin, kardeşliğin ve barışın dini olduğunu ileri sürmüşlerdir. 

Bu dünyanın imtihan yeri olduğunu vurgulayan İslami yorum, kimilerinin zenginlikle kimilerinin de yoksullukla imtihan edildiğini belirterek “isyanı” yasaklar. 

Dolayısıyla alın teri kurumadan verilen her ücret emekçinin hakkının tam karşılığıdır, isyan edilmemelidir. 

Halkın edilgenleştirilmesi 

İslam’ın bu yorumu sadece söylemde kalmaz, pratikle de tahkim edilir. Burada da yurttaşına sosyal hak güvencesi veren modernist devletin yerine tebaasına sadaka sağlayan İslami devlet devreye girer. 

Devlet zenginlerin yardımseverliği ve verdikleri zekatlar sayesinde herkesin ihtiyacını karşılar. 

Böylece zenginler yoksullar nezdinde meşrulaşır, işçiler ve emekçilerin hakkını talep ederek alabilen “özne” olmasının önüne geçilerek nesneleşip edilgen olması sağlanır. Devlete ek olarak çeşitli ihale ve desteklerle palazlandırılan cemaatlerin de ihtiyaç duyulan eğitim, sağlık vb. hizmetleri vermesi karşılığında müritler (ve gerektiğinde iktidarı koruyacak militanlar) edinmesi sağlanır. 

Dolayısıyla emekçilerin ve yoksulların pastadan aldıkları payın önemli oranda azalacağı önümüzdeki süreçte herhangi bir isyanı engellemek için ülke içerisinde uygulanacak şiddetin yanı sıra (Erdoğan’ın iyi hatipliği aracılığıyla) İslami söylemin (ve cemaatlerin) de yoğun olarak kullanılacağı görülüyor. Kapitalizmin krizinin şiddetli bir şekilde kendini göstereceği sınıfsal zeminde ortaya konulacak ve büyütülecek praksis, bu baskıyı karşılamak açısından oldukça yaşamsal bir niteliğe sahip olacaktır. Bu praksisle birlikte halkların ve inançların kardeşliği şiarının yanı sıra İslam’ın halkçı yorumunun biçimlendirdiği bir mücadele hattı sergilendiği takdirde Erdoğan’ın “yeni” dönemi beklenilenden kısa sürebilir. 

9 Temmuz 2023 Pazar

Erdoğan Rejiminin “Yeni” Dönemi

(El Yazmaları, 10 Temmuz 2023)

Son yıllarda yaşanan bütün krizlerin dermanı olacağı vaat edilen seçimler gerçekleşti ve iki turda da sandıktan Erdoğan çıktı. Halka ve ortaklarına bol keseden vaatler saçarak gününü geçiren “restorasyonculara” karşı “harp hileden ibarettir” hadisini düstur edinerek devletin, kolluğun, partisinin ve sokağın gücünü kullanan Erdoğan, zor olsa da bir dönem daha vakit kazandı. Fakat Erdoğan için bu vaktin öncekilere nazaran iki farklı anlamı var: Birincisi ekonomik kriz, devlet krizi ve ülkenin etrafını saran savaşlardan dolayı bu vaktin “kolay” geçmeyecek olması. İkincisi de yirmi yılın sonunda önemli bir ilerleme kaydedilen Erdoğan rejimini nihayete erdirmek için bu vaktin “yeterli” olma ihtimali. Erdoğan vaktin bu ikili anlamının “ağırlığının” ve “öneminin” farkında olduğunu kurduğu kabine ile zaman kaybetmeden hızlıca uygulamaya soktuğu politikalarla gösteriyor.

Yeniler

Bazı isimler “eski” olsa da Erdoğan’ın kabinesinin çoğunluğunu “yeni” isimlerle doldurması, uzun süredir sürdürdüğü harbin yeni muharebesinde “dinamizme” önem verdiğini göstermekte. Kabinedekilerin bir diğer önemli özelliği ise önceki badirelerde gemiyi terk etmemiş, “güvenilir” ve Erdoğan’a yakın isimler olması. Dinamik ve plana sadık bu kadrolar,  yeni dönemde Erdoğan’ın yapacağı “sert” hamlelerde ihtiyaç duyacağı temel niteliklere sahipler. 

Çoğunlukta olan bu “temel” nitelikli kadrolardan göze çarpanların “şiddet”in yoğun olduğu alanlardaki bakanlıklarda olması ise tesadüf değil. IŞİD’in palazlandığı dönemde Gaziantep Valisi olan ve İstanbul Valisi olduğu dönemde de plana sadık kalan Ali Yerlikaya’nın İçişleri Bakanı olması, Erdoğan’ın isteklerinin ve politikalarının ülke içerisinde pürüzsüz ve “şiddetle” uygulanmasının arzulandığına işaret ediyor. Bu arzunun ülke dışı için de geçerli olduğunun göstergesi ise Dışişleri Bakanlığına Hakan Fidan’ın, MİT Başkanlığına İbrahim Kalın’ın getirilmesi. Nitekim Merdan Yanardağ’ın tutuklanması ve son bir ay içerisinde özellikle Rojava’ya yapılan nokta operasyonlarında da gösterdiği üzere bu üçlü, “yeni” dönemde içeride ve dışarıda süreklilik arz edecek bir şiddeti uygulama “niteliğine” sahip olduklarını göstermeye çabalayacaklar.

“İhtiyaç”

Dinamik ve güvenilir kadroların sunacağı güç, Erdoğan’ın iktidarını korumasını ve sürdürmesini sağlasa da “yeni” dönemde doğabilecek olumsuz gelişmelere karşı yeterlilik sağlaması şüpheli. Ayrıca yapılacak “sert” hamlelerin kısa sürede başarılı olup yerleşiklik kazanabilmesi için de kısmi yetersizlik söz konusu. Bu nedenle Erdoğan’ın “ek” bir güce ihtiyacı var ve hem bu yetersizlik durumlarını karşılamak hem de iktidar yapısını korumak için bu gücü sağlayacak en önemli alan ekonomi. Seçim öncesinde ve sonrasında Mehmet Şimşek’e yapılan sıkı presin altında bu “ihtiyaç” yatmakta.

Hazine ve Maliye Bakanlığına Mehmet Şimşek’in getirilmesinin yanı sıra daha önce Goldman Sachs ve büyük ABD bankaları için çalışan Hafize Gaye Erkan’ın Merkez Bankası Başkanı olması da dışarıdan ek güç almada “Batı’nın” özellikle ABD ve İngiltere’nin tercih edildiğini gösteriyor. İhtiyaç duyulan “maddenin” (yani “paranın”) büyük miktarını sağlayabilecek olan ABD ve İngiltere merkezli uluslararası finans-kapitali çekebilmek için döviz kurundaki yükselişe müdahale edilmemesi ve faiz artırımı yapılması ise Erdoğan için “kaz gelecekten yerden esirgenmeyecek tavuk” olarak görülüyor.

Kapitalizmin süregelen krizi ve bağlantılı olarak kendisini çeşitli savaşlarla gösteren hegemonya savaşı, kazın bedelini tahmin edilebilir ve “rasyonel” olmaktan çıkarıyor. Bedelin çoğunu (neredeyse tamamını) ödeyecekler ise rantla zenginleşen inşaat sektörü ve bu sektörle çalışan sanayicilere, kredilerle ayakta kalmaya çalışan esnaflardan devlet yardımları ve düşük faizli tüketici kredilerle hayatta kalmaya çalışan işçilere ve yoksullara kadar geniş bir kesimden oluşuyor. Ve bu gruptaki herkes “hayatta kalabilmek” için bedelin olabildiğince az kısmını nasıl ödeyebileceği üzerine savaş hazırlıklarına girişmekte. Bu hazırlıkların temelinde sınıfsal çıkarlar yatarken, görünen yüzünde duran ve siyasi praksise yönelten ise politik ve dini söylemler. Ve bu söylemlerden Erdoğan’ın iktidarı boyunca ağırlıkla kullanmış olduğu İslami söylemlerin, önümüzdeki süreçte de ağırlığının ve yoğunluğunun artacağı görülüyor.

İslam ve Yorumları

Erdoğan, iktidara ilk geldiği günlerde kopuştuğu İslamcı “Milli Görüş” hareketinden farkını vurgulamak ve “öcü” olmadığını göstermek için sürekli “muhafazakarlık” kavramını kullandı. AKP/Erdoğan iktidarını meşrulaştırmak ve çıkarlarını korumak doğrultusunda İslami kavramların eklenmesiyle muhafazakarlığın yerini zamanla İslam’ın Erdoğancı bir yorumu aldı. Ve bu yorum dört başı mamur bir doktrin olmaktan çok zamana, mekana ve iktidar gücüne göre değişen esnek ve “güncellenebilir” bir ideolojimsi halini aldı. İnşa edilen Erdoğan kültü bağlamında biçimlenen bu ideolojimsi yorumun, esnemediği ve muhtemelen hiç esnemeyeceği birbiriyle bağlantılı iki konu var: Birincisi hiçbir ahlak, ilke ve yasallık tanımadan zenginleşmek; ikincisi Dârü’l harb’teki Türkiye’yi Dârü’l-İslâm haline getirerek yüz yıllık parantezi kapatmak.

Hikmet Kıvılcımlı’nın da Tarih Tezi’nde belirttiği üzere İslamiyet, Yukarı Barbarlık Konağı’nda komünal bir biçimde yaşayan Arap toplumunun sınıflı toplum olan medeniyete geçişini sağlamıştır. Hz. Muhammed’e ilk vahiy gelmesinden sonra İslamiyet’in başlangıç döneminde komünal öğeler baskın olmuş ve Kur’an’ın ilk bölümlerinde de bu kendini göstermiştir. Fakat Mekke’nin fethinden itibaren “zenginliğin” de artmasıyla birlikte İslamiyet’te ve dolayısıyla Kur’an’da “medeniyete” geçişi sağlayacak şekilde “zenginliğin” ve “sınıfsallığın” meşrulaştırıldığı söylemler giderek artmıştır. Çatışmalı Dört Halife dönemiyle yaşanan geçiş süreci ise Emevilerin iktidarı almasıyla sonuçlanmış ve “sınıfsallık” ile “zenginlik” meşru hale gelmiştir.

Sonraki İslam tarihinde de “zenginlik” tartışması bitmemiş ve sürekli devam etmiştir. Kimi İslami yorumlar İslam devletlerinde hükümdarların ve kimi insanların zengin olmasının gerekli ve meşru olduğunu kitlelere kabul ettirmeye çalışırken İsmâilîlik, Karmatîlik, Alevilik vb. kimi yorumlar da buna karşı gelerek İslam’ın eşitliğin, kardeşliğin ve barışın dini olduğunu ileri sürmüşlerdir. Nitekim, üretici güçlerin yeterince gelişmemiş olması nedeniyle de, İslam tarihinin büyük kısmına zenginliği ve sınıfsallığı meşrulaştırmak isteyenlerin iktidarları hâkim olmuş ve onların yorumu egemen hale gelmiştir. Bununla birlikte Emevilerin vd. iktidarının yıkılmasında da görüldüğü üzere yoksulların öfkesi ve onlardan yana olan yorumlar kimi zamanları belirleyici olmuş ve onca zulme, katliama ve şiddete rağmen bugüne kadar gelebilmişlerdir.

Söylem

Bu bağlamda AKP/Erdoğan iktidarı da bu tarihsel birikime yaslanarak zenginleşmeyi ön plana çıkartmış ve orta ve küçük büyüklükteki işletme sahipleri ile esnafları (“Anadolu sermayesi”) da “laik Batıcı” sermayenin hakim olduğu pastadan daha fazla pay almalarını sağlayacağına ikna ederek desteklerini sağlamıştı. Günümüze kadar olan süreçte Erdoğan iktidarı “laik Batıcı” sermayeye daha önceki dönemlerden daha da fazla zenginlik sağlamakla birlikte “Anadolu sermayesi”nin de, özellikle inşaat sektörü dolayısıyla, zenginleşmesini sağladı. Fakat kapitalizmin kriziyle birlikte bu “zenginleşme” sürecinin sonuna gelindi. Rakiplerine nazaran finans-kapitalle bağlantısı daha sınırlı olan Anadolu sermayesi için kâr oranının düşüşünü sınırlamak ve sermayesini koruyarak pazarda kalmasını sağlayacak şey ise emek-gücüne yönelik baskıyı artırarak “maliyeti” düşürmek. Burada da İslami söylem ve pratiğin “sınıfsallığı” meşrulaştıran yönü devreye girmekte. 

Bu dünyanın imtihan yeri olduğunu vurgulayan İslami yorum, kimilerinin zenginlikle kimilerinin de yoksullukla imtihan edildiğini belirterek “isyanı” yasaklar. Dolayısıyla alınteri kurumadan verilen her ücret emekçinin hakkının tam karşılığıdır, isyan edilmemelidir. Diğer yandan Afganistan, Pakistan ve Suriye’den gelen “muhacirlerin” güvencesiz, sigortasız ve kaçak olarak çalıştırılmasının ücretleri baskılaması da “ensarların” itirazına yol açmamalıdır. Fakat İslamın bu yorumu sadece söylemde kalmaz, pratikle de tahkim edilir. Burada da yurttaşına sosyal hak güvencesi veren modernist devletin yerine tebaasına sadaka sağlayan  İslami devlet devreye girer. Devlet zenginlerin yardımseverliği ve verdikleri zekatlar sayesinde herkesin ihtiyacını karşılar. Böylece zenginler yoksullar nezdinde meşrulaşır, işçiler ve emekçilerin hakkını talep ederek alabilen “özne” olmasının önüne geçilerek nesneleşip edilgen olması sağlanır. Devlete ek olarak çeşitli ihale ve desteklerle palazlandırılan cemaatlerin de ihtiyaç duyulan eğitim, sağlık vb. hizmetleri vermesi karşılığında müritler (ve gerektiğinde iktidarı koruyacak militanlar) edinmesi sağlanır. Dolayısıyla emekçilerin ve yoksulların pastadan aldıkları payın önemli oranda azalacağı önümüzdeki süreçte herhangi bir isyanı engellemek için ülke içerisinde uygulanacak şiddetin yanı sıra (Erdoğan’ın iyi hatipliği aracılığıyla) İslami söylemin (ve cemaatlerin) de yoğun olarak kullanılacağı görülüyor. 

Praksis

Erdoğan iktidarının İslami yorumunun esnemediği bir diğer konu ise Dârü’l harb’teki Türkiye’nin Dârü’l-İslâm haline getirilmesi meselesi. Cumhuriyeti İslam’ın Anadoludaki tarihinin istisnai bir kısmı olarak gören yorum, “vatanın” tekrardan İslamlaşmasının savaştan geçtiğini ileri sürer. Bu savaşta yapılacak her türlü hileye “harp hileden ibarettir” hadisiyle meşruluk verir, karşı gelenleri de “terörist”, “din düşmanı” adlederek onlara yapılacak her türlü muameleyi de meşru görür. Bu kişilerin mallarına el konulabilinir, bu kişiler saçma gerekçelerle tutuklanabilinir, bunlar da yetmezse bu kişilere şiddet uygulanabilir veya bu kişiler öldürülebilir. Fakat önümüzdeki süreçte “yasal” alanlar bu praksisler için yeterli olmayabilir. Bu nedenle SADAT, HÜDA-PAR gibi bünyesinde paramiliter yapıları barındıran öğeler ile Suriye’deki savaşta pişmiş cihatçı grupların varlığı olası bir isyan durumunda ve şiddetini “dozunu” yükseltme süreçlerinde kullanmak için gerekli. 

Bu savaş “içeriyle” bağlantılı bir şekilde “dışarıyı” da kapsıyor. İçeride oluşturulacak “birlik” ve “beraberlik”, Türkiye’ye ve İslam’a karşı Siyonistlerden Sorosculara kadar binbir düşmandan oluşan koalisyonun kurduğu büyük oyunu bozmanın ilk adımı olarak görülüyor.

Bu adımın sağlanmasıyla “Davos Fatihi”nin önderliğinde Ukrayna’dan Suriye’ye ve oradan da herhangi bir yerdeki savaşa müdahil olunarak yön verilebilinecek ve böylece Allah’ın Türklere bahşettiği İslam’ın bayrağını taşıma şerefi (cumhuriyeti “parantezi” hariç) devam ettirilmiş olunacak. 

Nitekim bu söylemle “Şii” İran ve Batı işbirlikçisi “Suudilerin” aksine kılıcını Dârü’l harb’e çevirmiş olan Erdoğan’ın ümmetin meşru lideri olduğu vurgulanarak müslümanların kitlesel desteği sağlanmak isteniyor. Bu kitle desteği ise Türk ordusunun ve yedeğindeki cihatçıların girdikleri bölgede yerleşip kalıcılaşması için oldukça gerekli. 

Bu söylem ve desteğin praksiste yarattığı/yaratacağı sonuçlar ise hem Türk burjuvazisi hem de Erdoğan iktidarı için “gerekli”. Yerleşilip kalıcılaşılan bölgelerin hem hammaddesinden (petrol, buğday, zeytin vb.) hem de pazarından sağlanacak “fayda” ile Türk burjuvazisinin (özellikle “Anadolu sermayesinin”) krizi dindirilenebilinir. 

Bu hedefler gerçekleştirildiği takdirde Erdoğan iktidarının bir taraftan sermayeye sağladığı talanın sonucunda alacağı “haraç” ile maddi gücü büyüyebilir, diğer taraftan da Erdoğanist İslamcı kliğin devlet krizindeki siyasi gücü artabilir. Dolayısıyla içeride olduğu kadar dışarıda da “iman gücüyle” ve sahada yetişmiş Hakan Fidan ve İbrahim Kalın’ın öncülüğünde uygulanacak “sert” praksisler Erdoğan’ın “yeni” döneminde olmazsa olmazların arasında yer alıyor. 

“Sert” praksisle birlikte yürütülen diğer süreç ise hayatın her alanına müdahale etme pratiği.  Müftülerin nikah kıymasından konserlerin ertelenmesine kadar çeşitli biçimlerde devam edegelen süreç, şimdilerde ÇEDES projesi ve LGBT+’lara yönelik yoğun şiddetle devam ediyor. Böylece Anadolu’nun Dârü’l-İslâm haline getirilmesi “yeni” dönemde tamamlanmak isteniyor. Bu “hedef” yoksul ve emekçi kitlelerin iktidarın etrafında mobilize olmalarına ve olası öfkelerini “şehirlilere”, “laiklere”, “Alevilere”, “Kürtlere”, “sosyalistlere” kanalize etmelerine imkan tanıyor. Ve gerektiğinde bu imkanı kullanmaktan Erdoğan imtina etmeyecektir.

Erdoğan kültünün etrafında şekillenmiş bu İslami söylem ve praksisinin önümüzdeki dönemde baskın olması kuvvetle muhtemel. Özellikle kapitalizmin krizinin şiddetli bir şekilde kendini göstereceği sınıfsal zeminde ortaya konulacak ve büyütülecek praksis, bu baskıyı karşılamak açısından oldukça yaşamsal bir niteliğe sahip olacaktır. Bu praksisle birlikte halkların ve inançların kardeşliği şiarının yanı sıra (Hikmet Kıvılcımlı’nın da belirttiği üzere) İslam’ın halkçı yorumunun biçimlendirdiği bir mücadele hattı sergilendiği takdirde Erdoğan’ın “yeni” dönemi beklenilenden kısa sürebilir.

4 Temmuz 2023 Salı

Fransa’da İsyan Ateşi ne “Yeni” ne de “Son”

(El Yazmaları, 5 Temmuz 2023 (Toplumsal Özgürlük, Ağustos 2023 sayısı))

Son 250 yılın çoğunda olduğu gibi Fransa sokakları yine isyan sesleriyle dolu. Bu sefer isyanın fitilini ateşleyen ise polis cinayeti. Cezayir asıllı 17 yaşındaki Nahel’in polis tarafından katledilmesi nedeniyle başta banliyöler olmak üzere Fransa’nın dört bir yanında eylemler gerçekleştiriliyor.

İsyan Etmek Çok “Doğal”

Fransa’da polis şiddeti yeni değil. 90’lı yıllarda özellikle göçmenleri hedef alarak başlayan ve 2000’li yıllarda artarak devam eden polis şiddeti, 2005 yılında yine banliyölerde başlayıp Fransa’ya yayılan ve yaklaşık 20 gün süren eylemlere neden olmuştu. Göçmenlere ve banliyölere yönelik sistematikleşen polis şiddetinin altında Fransa’nın sömürgeci geçmişinin yanı sıra “sınıfsal” nedenler de yatıyor.

Geçtiğimiz yüzyılın başlarında çoğunlukla işçilerin yaşadığı banliyöler, 90’lı yıllardan itibaren Fransa’nın Afrika’daki sömürgelerinden gelen göçmenlerin ağırlıkla yaşadığı yer oldu. Şehirden yalıtılmış durumda olan bu banliyölerde yaşayan insanlar en ağır işlerde çalışarak sermayeye ucuz emek-gücü sağlıyorlar. Banliyö gençliğinde ise eğitimi yarıda bırakarak enformel çalışma oldukça yaygın. Nitekim polis tarafından katledilen Nahel de paket servis elemanı olarak çalışan, eğitim süreci “kaotik” şeklinde tanımlanan biriydi.

Diğer yandan Fransız devleti tıpkı sömürgelerine dayattığı gibi banliyölere de sağlıksız yaşam koşulları dayatıyor. Kötü altyapı, uyuşturucunun “yaygınlaştırılması”, yüksek işsizlik oranı, ırkçılık ve en temel ihtiyaçların karşılanmasındaki eksiklik banliyölerdeki emekçilerin ve yoksulların isyan ederek sokakları zapt etmesinin oldukça “doğal” ve gerekli olduğunu gösteriyor.

Fransız Devlet Terörü

Bu doğallığın farkında olan Fransız devleti ise her geçen yıl devlet terörünü meşrulaştırmaya ve “yasallaştırmaya” yönelik adımlar atarak isyanın önüne geçmeye çalışıyor. 

2005’teki isyandan sonra polise daha fazla yetki veren Fransız devleti, polisin uyguladığı ırkçı şiddetin özellikle cezasız kalmasını sağladı. 2014’te IŞİD’in uyguladığı saldırılar neden gösterilerek polise, orduya ve istihbarata yaşamın her alanına müdahale etmelerine olanak sağlayacak kadar geniş yetkiler tanındı. Bunlara ilaveten 2017’de ise polis çevirmelerine daha fazla yetki veren devlet, bu çevirmeler sırasında ölen ve yaralanan insan sayısında artışa neden oldu. 

Fransız devletinin hazırlıkları bunlarla sınırlı değil. İki yıl önce emekli ve muvazzaf Fransız subaylarının “iç savaşa” dikkat çeken ve “muhtıra” olarak algılanan iki bildirisi yayınlanmış ve üstü kapatılmıştı. Birkaç ay önce ise Fransız ordusu belirli kentlerde “şehir savaşı” tatbikatı düzenledi. Diğer yandan sokaklara inerek eylemcilere saldıran  sivil faşistlerin sırtı sıvazlanarak “aşırı” sağın da önü açılıyor.

Bütün bu gelişmeler Fransız devletinin, yüzyılı aşkın süredir dünyanın dört bir yanındaki sömürgelerinde uyguladığı vahşi talana ve ülke içerisinde emekçilere yönelik sömürüsüne karşı sesini ve eylemini yükselten halkın isyanını ezmek ve yok etmek için her yolu deneyeceğine işaret ediyor.

Fakat 2018’de önce işçilerin genel grevi ve sonrasında Sarı Yelekliler’in yolları zapt etmesiyle başlayan halkın isyan süreci bu yıl önce Emeklilik Reformu Yasası’na karşı eylemler ve şimdi de  banliyölerden ülkenin dört bir yanına yayılan isyanlarla sürüyor. “Sonu” gelmeyen isyanların birbirlerinden destek, ders ve güç alıp birikerek ilerlemesi ise kapitalizmin derinleşen kriziyle terörünü arttıran Fransız devletinin işinin zor olduğu gösteriyor. 

26 Mayıs 2023 Cuma

Türkçülerin “Fırsatı”

(El Yazmaları, 27 Mayıs 2023)

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci tura kalmasıyla kendilerini “Türk milliyetçisi” olarak ifade eden özneler siyasal alanda ön plana çıktılar. Ümit Özdağ ve Sinan Oğan kişiliklerinde temsil olunan özneler, kısa süreçte ayrılıkları ve aynılıkları ile gündemi işgal etmekle kalmayıp arka planda kalan kimi durumların sahneye çıkmasına da neden oldular.

Kökler

Seçim sürecinde bir araya gelen Özdağ ve Oğan, uzun bir süredir aynı nehrin farklı kolları olarak akmaya özen göstermekteydiler. Gerek kişisel tarihleri gerekse konumlandıkları zemin bu ayrı akışı gerekli kılmaktaydı. 

27 Mayıs’ın Türkeşçi kanadından olan babasından itibaren devletle “içli dışlı” olan Özdağ, bu ilişkileri devam ettirmekte. Özdağ’ın Zafer Partisi’ni kurmasıyla birlikte kimi eski askerler ile politikacıların partiye katılması, kurduğu Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi’nin (ASAM) Çevik Bir’in aracılığıyla Ülker grubu tarafından finanse edilmesi gibi olgular Özdağ’ın devletle ilişkisinin “köklülüğüne” işaret ediyor. Bunlara ek olarak Özdağ’ın geçmişte ABD büyükelçiliğinin resepsiyonlarına resmi görevli olmadığı halde katılabilmesi ABD ve Batı ile olan “ilişkilerinin” iyi olduğunu gösteriyor. 

Özdağ’a nazaran daha “sıradan” bir aileye sahip olan Oğan’ın geçmişi içeriden çok “dışarıyla” dolu. Rusya’daki doktorasının ardından resmi olarak Kremlin himayesindeki Valdai Forumu’nda çalışmaya başlayan Oğan, 2011 yılında Azerbaycan tarafından “Terakki (İlerleme) Madalyası”na layık görüldü. SSCB’nin dağılmasından önce Elçibey’le ilişki kuran, sonrasında TİKA’nın Azerbaycan temsilcisi olan ve Azerbaycan’ın önemli sermaye grubu SOCAR ile yakın ilişkisi bulunan Oğan’ın, ülke içerisinde siyasi faaliyetlerini iki defa ihraç edildiği MHP içerisinde gerçekleştirme ısrarı ise “ilginç”.

“Türkçülük”

Özdağ ve Oğan’ın aynı dönem MHP’de olmaları ve Oğan’ın bir süre ASAM’da Rusya-Ukrayna Araştırmaları Masası Başkanlığı yapması dışında ortak bir zeminde bulunmadılar. Onları “bir araya” getiren şey ise “Türkçülük” ile birlikte seçim sürecinde oluşan “fırsatlar”. 

AKP iktidarı boyunca İslamcı söylemlerin içeriğinin boşalması ve itibar kaybetmesi ile “Ilımlı İslam” modelinin Orta Doğu’da çökmesi, içinden çıktığı tarihsel koşulların pragmatik politikalarının ifadesi olan Kemalizm’in müzeye kaldırılmak yerine günceli nostaljiyle ikame etme politikalarına uygulanması sonucunda süregelen garabet düzen içi siyasal alan, “Türkçü” politikaların filizlenmesi için gereken ortamı sağlamakta. 

Gezi’den bu yana çeşitli biçimlerdeki eylemlerle büyüyen halkın demokrasi mücadelesi, Kürt halkının direnişinin bitirilememesi ve kapitalizmin dünya çapındaki krizinin yılın başından bu yana yaşanan iflaslarla daha da derinleşeceğinin ortaya çıkması vb. gelişmeler Türk burjuvazisini önümüzdeki dönemde “reaksiyoner” bir tavır gösterebilmek için bazı önlemleri almaya itiyor. Geçtiğimiz yüzyılda olduğu gibi “Türkçülük” bu açıdan oldukça kullanışlı. Özdağ ve Oğan Kürtlere ve sığınmacılara yönelik söylemleriyle bu konuda “etkin pozisyon” alabilecek potansiyele sahip olduklarını ilk turda ispatladılar. Önümüzdeki süreçte ise oylarını aldıkları kitleleri uygulayacakları “reaksiyoner” politikalar kapsamında militanlaştırmaya çalışacaklardır. Bunun için de iktidar alanında “etkin pozisyon” almaları şart.

Fırsatlar

Seçimin ikinci tura kalması ise onların iktidar alanında “etkin” olabilmelerine yönelik fırsatı ortaya çıkartmış durumda. Fakat “fırsat”, halkın değil yüce Türk milleti söylemi altında Türk burjuvazisinin ve devlet kliklerinin çıkarını esas alan ikilinin arasını açarak farklı yollara savurdu. 

AKP’nin son yıllarda “iyi ilişkiler” geliştirdiği Aliyev ve Rusya’nın doğrudan desteğine haiz olan Oğan’ın, ülke içerisindeki kitlesel güç eksikliği ile devlet klikleri içindeki “etkisizliğini” MHP’den ikame etmek istediği görülüyor. Bu ikameyle Oğan, hem iktidarın büyük ortağı olarak hem de devletin içinde etkili bir güç olarak faşizmin inşa sürecinin nihayete erdirilmesi “planına” katkı sunmayı hedefliyor.

Defalarca başkanlığına adaylığını koyduğu MHP’den sürekli ihraç edilen Özdağ ise devlet içindeki etkisini kullanarak “fırsattan” yararlanmayı amaçlıyor. 15 Temmuz ile su yüzüne çıkan ve derinleşerek süren devlet krizinden de faydalanmayı isteyen Özdağ, içişleri bakanlığını alıp devlet içindeki gücünü büyüterek “krizi fırsata çevirmeye” çabalıyor. 

İkilinin planlarını etkileyen bir diğer etken ise “dış güçler”. Kapitalizmin krizi dolayısıyla devam eden ABD’nin hegemonya krizi, sıkıştırılmaya çalışılan Rusya’ya yeni etki alanları da açıyor. Orta Doğu ve Latin Amerika’ya yeni hamlelerde bulunan Rusya için Türkiye gerek siyasi gerek ekonomik gerekse askeri açıdan oldukça önemli bir ülke. Bu nedenle Oğan gibi “iyi ilişkiler” içinde olduğu birisinin iktidar alanında olması önümüzdeki dönemde Moskova için oldukça kritik. Keza AKP/Erdoğan iktidarı için de manevra yapabilme imkanı taşımasından dolayı Moskova ile “iyi ilişkilerin” daha da gelişmesine Oğan’ın yapacağı katkı oldukça önemli.

Diğer yandan ABD ile iyi ilişkileri olan Özdağ ise Washington’un Türkiye ve özellikle bölge politikaları için önemli katkılar sunma olasılığı taşıyor. Özdağ’ın “hızla geri göndereceği” Suriyeli mülteciler, Suriye’de ve son dönemde ABD’nin etkisini kaybetmesiyle “iyi kötü” bir stabil duruma ulaşan Orta Doğu’da yeni gelişmelerin önünü açabilir.

Seçimden çıkacak sonuç ikiliden birisinin “kazanmasını” sağlayarak “fırsatlarını” gerçekleştirebilmesi için ciddi bir olanak yaratabilir. Fakat içerideki devlet krizinden dışarıdaki hegemonya krizine uzanan krizler silsilesi ile halkın yükselen demokrasi ihtiyacının, “Türkçülerin” hevesle şişirdikleri fırsat balonunun patlamasına neden olma ihtimali de oldukça yüksek.

11 Mayıs 2023 Perşembe

Sadece Kötülük Mü?

(El Yazmaları, 12 Mayıs 2023)

Seçimlere bir haftadan daha kısa bir süre kala iktidar cenahı “beklenen” saldırılarına hız verdi. Erzurum, Tarsus, Sakarya ve Denizli başta olmak üzere ülkenin dört bir yanında gerçekleştirilen irili ufaklı bu saldırılar, iktidar cenahının sadece karakterini değil uygulamayı vaat ettiği politikalarında bir göstergesi.

Şiddetin “Yaşamsallığı”

Gerek çocukların gerekse yaşlıların yaralanmalarına neden olması ve polisin saldırganlara müsamaha göstermesinden dolayı öne çıkan Erzurum’daki saldırı, iktidar cenahının şiddet ve zordan oluşan bir “kötülük” bloku olduğunu açıkça ortaya koydu. Fırsat bulduğunda uygulayacağı şiddetin dozunun ve hedefinin sınır tanımadığını gösteren bu “kötülük” bloğu, faşizmi inşası sürecini bitirmeye ve iktidarını sürdürmeye odaklanmış durumda. Sürece engel çıkaracak herhangi bir “pürüz”ün karşılaşacağı muamelenin “etkisiz hale getirilmekten” başka olmayacağı görülüyor.

Muamelenin şiddetten ibaret olmasında iktidar cenahının “kötü” insanlardan oluşması kadar faşizmin inşası sürecinin büyük oranda şiddetle ilerletilmesi zorunluluğunun da payı bulunmakta. Şiddet dışında uygulanan her hamlenin süreci durdurmakla birlikte geriye gitmeye ve hatta iktidar alanının sarsılmasına da neden olması bu zorunluluğu getirmekte. Nitekim sürece karşı gösterilen büyük küçük her direnişin faşizmi inşasında gedikler açması ve o gediklerden gerçekleşen sızmalar iktidarın alanını sürekli daralttı ve daraltmaya devam ediyor. Ama bu daralma iktidar bloğunun temeline yaklaşsa da bina ayakta durmayı sürdürüyor. Binanın ayakta kalması ise gediklerin kapatılması ve kaybedilen her alanın tekrardan kazanılması olasılığını ve gücünü barındırmasından dolayı oldukça yaşamsal. Bu nedenle bedeli ve “kötülük” derecesi ne olursa olsun binayı ayakta tutmak için uygulanacak sınırsız şiddet iktidar cenahı için olmazsa olmaz.

Şiddetin yaşamsallığı, iktidar blokunun dışarıya karşı varlığını koruması kadar içerisinin bütünlüğünü sağlaması açısından da zorunlu. Sinan Ateş cinayetinden tutalım da milyarlarca dolara varan soygunlar, ortakların birbirlerine aba altından gösterdikleri sopaların çok büyük olduğunu gösteriyor. Bu sopalar kaldırıldığı takdirde yaşanacak sarsılmalar, zaten gediklerle dolu binanın içeriden yıkılmasına neden olabilir. Dolayısıyla uygulanan her şiddet içeriye yönelik “birleştirici” bir mesaj niteliği de taşımakta.

Dışarıya “Mesaj”

Şiddetin dışarıya verdiği mesajın ise birden çok adresi bulunuyor. En yakın adresi ise ülke içerisindekiler.

Yeşil Sol Parti ve sosyalistlere yönelik irili ufaklı ama süreklilik arz edilen saldırılarla iktidar cenahı, güç kazanan ve önümüzdeki dönemde belirleyici güç olacağı belli olan halk güçlerini durdurabilecek ya da yavaşlatabilecek gücün kendisi olduğunu göstermek istiyor. Bunu başaramadığı takdirde ise bir saldırı mirası bırakarak halk güçlerine yönelik devlet şiddetini sürmesini amaçlıyor. Fakat her saldırının halkın direnişiyle püskürtülmesi ve bununla birlikte halkın sürece daha da özneleşerek katılmasına yol açması “miras”ın ve şiddetin sürekliliğinin mümkünatını ortadan kaldırıyor.

Mesajın bir diğer adresi CHP üzerinden ise seçim anı ve sonrasına yönelik sergilenecek “performansların” provaları yapılmakta. Bu provalarda ülkeyi yönetme kapasitesine sadece iktidar cenahının olduğu mesajı kadar (ve ondan daha çok) olası iktidar “restorasyonunun” kolayca kabullenilmeyeceğinin ve son sınırına kadar zorlamalarda bulunulacağının mesajı da veriliyor. Gün geçtikçe şiddet dozu artan saldırılar ise bu mesajı kör göze parmak misali ortaya koyuyor. Saldırıların artmasında “restorasyonun” halkın mücadeleye dahil olarak özneleşmesini engelleme çabasının payı büyük. Faşizan saldırılara karşı halkın gösterdiği tepkilere “itidali koruyun”, “seçim gecesi evden çıkmayın” diyerek ayar çeken ve halk güçlerinin bu saldırılara karşı birlikte mücadelesini özellikle engellemeye çalışan “muhalefet”, iktidar cenahının daha büyük saldırılarını engelleyebilecek halkın bariyerini ortadan kaldırıyor. Bu nedenle Kılıçdaroğlu’nun “korkunç şeyler yapmayı planlıyor, biliyorum” sözü ve Davutoğlu’nun kamu bürokrasisini “uyarması” gelmekte olanı engellemeye değil, daha da hızla gelmesine neden oluyor.

Şiddetin verdiği mesajın önemli adreslerinden biri de “küresel güçler”. Finansal alanda ve tedarik zincirlerinde yaşanan son krizler kapitalizmin yapısal krizinin derinleşmesini sürdürmekle birlikte küresel güçler arasındaki hegemonya mücadelesini de büyütüyor. Orta Doğu’dan Kuzey Afrika’ya Ukrayna’dan Uzak Doğu’ya kadar dünyanın dört bir yanındaki savaş ateşi gün geçtikçe harlanıyor. Bu durumdan kendi çıkarları doğrultusunda faydalanmak isteyen güçler ise savaş baltalarını biliyorlar. İktidarı boyunca her savaş ateşine benzinle koşan AKP/Erdoğan iktidarı, çevresinde topladığı MHP-Hizbullah ve bilimum cihatçılarla benzin deposunun dolu olduğunu göstermek istiyor. Deposundaki benzini iktidarının çıkarları doğrultusunda verimli ve pragmatik bir şekilde kullanma konusunda tecrübeye sahip olması, iktidar cenahını küresel güçler nezdinde “çekici” kılma şansına sahip.

Dolayısıyla kapitalizmin açtığı “cehennem kapıları”, dünya çapında şiddetin belirleyici güç olma niteliğini de büyütüyor. Bu mesajı oldukça iyi alan iktidar cenahı, bütün varlığıyla şiddet gücüne yüklenmiş durumda. Kendisini var eden ve kendisini var etmek istediği sermaye düzleminde başka bir şansı da yok. İktidar cenahının uyguladığı şiddetin nedeni, karakterlerindeki “kötülük” kadar sermaye düzeninde hayatta kalabilmek için “zorunlu” olmasıdır da.

20 Nisan 2023 Perşembe

Reis Hamleleri Rotasında “İlerliyor”

(El Yazmaları, 21 Nisan 2023)

eçim süreci ilerledikçe siyasetteki öznelerin hamleleri de hızlanıyor, genişliyor ve haliyle kesişiyor. Her bir öznenin yaptığı hamleler, diğer bir öznenin konumlandığı alana ve kendine alanına yönelik olmakla birlikte var olan ve hamleler sonucunda da oluşan “boş” alanlara da sirayet edebiliyor. Giderek dinamikleşen bu hâl, çeşitli olasılıkların daha fazla ağırlık kazanmasına da neden oluyor.

Öncelik “Korumaya”

20 yıldan fazladır iktidarda olan AKP/Erdoğan iktidar alanını “korumayı” esas almakta. Bu bağlamda Cumhur İttifakı’ndaki ortaklarının baraj altında kalması oldukça muhtemel olmasına rağmen kendi listesiyle seçime giriyor. AKP/Erdoğan bloğun büyük gücü olma niteliğini esas ve tam belirleyici güç olma niteliğini çevirmek istiyor. Bu istekle seçim kazanıldığı takdirde Bahçeli ve diğer ortaklara taviz ve “koltuk” vermeden faşizmin kurumsallaşmasının tamamlanması amaçlanıyor. Gerek “kısmi” sınıfsal gerekse ideolojik farklılıklara sahip olan MHP, YRP ve HÜDA-PAR’ın seçimden kendi çıkarlarını dayatacak güce sahip olarak çıkmaları ise faşizmin kurumsallaşmasının “rengi” konusunda çatışmalara yol açabilir. Bu çatışmaların son tuğlasını koymaya hazırlandığı binada sarsıntılara yol açmasını istemeyen AKP/Erdoğan, seçim sürecinde onlara muhtaç olmayacağı bir gücü elde etmeye ve onların da güçlerini elde ederek takatten düşürmeye çalışacaktır.

AKP/Erdoğan’ın konumlandığı alana yönelik hamleleri, seçimin kaybedilmesi olasılığına yönelik de bir içeriğe sahip. Kolayca tasfiye edilemeyecek bir güce sahip olunması halinde AKP/Erdoğan zaman kazanabilir ve “Elba adasından dönüşün”[1] bir benzeri ihtimal dahilinde olabilir. Diğer yandan Gelecek-Deva-Saadet üçlüsünün alana “sızmalarına” karşı direnilerek “restorasyon” iktidarının alanının genişlemesine ve zaman içinde gerilemesine yol açılabilir. Dolayısıyla AKP/Erdoğan için seçimden galip çıkmaktan çok “güçlü” çıkmak oldukça hayati.

“Zor”

AKP/Erdoğan’ın ana gündemi konumlandığı alanı “korumak” olsa da diğer alanlara da hamle yapmaktan imtina etmemekte. Burada AKP/Erdoğan’ın “zor” ve “bölme” silahlarını kullandığı görülüyor.

AKP/Erdoğan’ın “zor” ve şiddetini iktidarı boyunca eksik etmediklerinin başında halk güçleri geliyor. Emekçilere, kadınlara, Kürtlere, Alevilere, gençlere, ekolojistlere, LGBT+ bireylere vd. uyguladığı çeşitli şiddet biçimlerinden sonuç alamayan AKP/Erdoğan, depremden sonra sosyalist partilerin ve hareketlerin halkın güvenini ve desteğini kazanmasının ardından “ya tutarsa” diyerekten tekrar “zor”a başvuruyor. Fakat başta deprem bölgesindeki dayanışma merkezlerine olmak üzere sosyalistlerin birçok yerdeki seçim çalışmasına yönelik en ufak şiddet girişimi halkın doğrudan müdahalesiyle bertaraf ediliyor.

Halkın, halk güçlerinin ve sosyalistlerin birleşik mücadelesinin saldırıları bertaraf ederek büyümesi ve yurt geneline yayılması ise AKP/Erdoğan’ın “zor”u kullanmaktan vazgeçmesine değil, “ihaleyi” başta MHP ve HÜDA-PAR olmak üzere diğer ortaklarına vermesine neden olabilir. Sinan Ateş’i davaya adanmış ülküdaşlarına değil torbacıya öldürten MHP ile savunmasız sivilleri pusularla katleden HÜDA-PAR için bu “ihaleler” kaybettikleri siyasal alanı kazanabilme ihtimalini doğuruyor. Ama gerek iki örgütün halkın doğrudan tepkisine maruz kalarak itibarlarını neredeyse kaybetmiş olmaları ve gerekse AKP/Erdoğan’ın sicilinin dostlarını terk etmekle kabarık olması “ihalelerin” gerçekleştirilmesi ihtimalini düşürüyor. Keza İYİP ve CHP’ye yönelik silahlı saldırılar, Kılıçdaroğlu’na Adıyaman’da gerçekleştirilen saldırı girişimleri ve Süleymaniye’de Mazlum Abdi’ye yapılan operasyon ile verilen mesajın ne düzen içi muhalefetin ne de halkın geri adım atmasını sağlayamaması AKP/Erdoğan’ın “zor” politikalarına ağırlık vermemesine yol açabilir. Yine de bu durum gerek İçişleri Bakanlığı’nın Jandarma Genel Komutanlığı’na seçim günüyle ilgili gönderdiği yazının gerekse Haziran-Kasım 2015 sürecindeki katliamları “oylarımız yükseliyor” diyerek karşılamasının gösterdiği üzere AKP/Erdoğan’ın gerektiğinde “zor”u en yüksek şiddette uygulamasına engel olmayacaktır.

İnce ve Oğan

AKP/Erdoğan’ın uzun yıllar iktidarda kalmasını sağlayan önemli faktörlerden birisi de “rakiplerini” gücünü azaltabilme becerisi. Rakiplerini şiddet, hapis, rüşvet vb. yollarla güç alanından çıkartan ya da kendi güç alanına içeren AKP/Erdoğan, şimdi de benzer bir hamleyi İnce ve Oğan üzerinden yürütmekte.

Cemaatin tasfiyesinin ardından Ulusalcı/Ergenekoncu kesim ile MHP/Türk-İslamcı kesim AKP/Erdoğan’ın güç alanına yerleşmişti. Bu kesimden olup da güç alanına dâhil ol(a)mayanlar ise CHP ve İYİP’in alanında mevzilenmekteydiler. Fakat Altılı Masa’nın kurulmasıyla birlikte bu güç ve çıkar alanındaki payları nispeten azalan bu iki kesimin “istemezük” çığlıkları, bir süre uzay boşluğundan yankılandıktan sonra iktidar cephesinde duyuldu. Önemli bir süre adaylık için gerekli imzanın yarısını bile toparlayamayan İnce ve Oğan, iktidarın “gizli” desteğiyle iki gün içerisinde yeterli imzaya sahip oldular. AKP/Erdoğan bu destekle İnce ve Oğan’ın yarattığı kısmi boşluğu (ve ayrıca kıymetleri kendinden menkul Hulki Cevizoğlu ile DSP’yi) eklektik de olsa kendi alanına eklemeyi ve bu ikisi aracılığıyla “karşı” alanı bölmeyi hedefliyor. Nitekim “bitirim” ikili nefeslerini Erdoğan’dan çok Kılıçdaroğlu ve halk güçlerine yönelik nefretlerini haykırmak için kullanarak görevlerini yerine getirmeye çabalıyorlar. İnce’nin “dansına” yönelik tepki, Oğan’ı öne süren Özdağ’ın özellikle Kürtlere yönelik provokasyonlarının istenen reaksiyonu almaması işlerinin zor olduğuna işaret ediyor.

Hülasa gerek içeriyi “koruma” gerekse dışarıya yönelik zor ve bölme hamleleri AKP/Erdoğan’ın istediği sonuçları verme açısında ümitvâr olmasa da Reis’in elinde pek fazla rota bulunmuyor. Bu nedenle Reis için bu rotadan “tam yol ileri” gitmekten başka seçenek yok, “şimdilik”.

Dipnot:

[1] Napolyon Bonapart’ın Altıncı Koalisyon’a yenilmesi sonucunda imzalanan 1814 Fontainebleau Antlaşması sonrasında sürgüne yollandığı ada. Napolyon daha sonra bu adadan kaçacak ve adına Yüz Gün Savaşı denilecek olan savaş günlerini yeniden başlatacaktır. Savaşın belirleyici muharebesi Waterloo’da yaşanır ve Napolyon yenilerek bu sefer Saint Helena adasına sürgüne gönderilir.

7 Mart 2023 Salı

AKP’den Devlet’e: Gücün Yitimi

(El Yazmaları, 8 Mart 2023)

Maraş Pazarcık merkezli iki deprem, başta Türkiye ve Suriye olmak üzere hayatın birçok noktasında tarihsel kırılmaların önünü açtı. Uzun zamandır yüzeyin altında biriken sosyal, siyasal ve kültürel gelişmelerin açığa çıkarak somutlaşmasıyla oluşan bu tarihsel kırılmaların, kısa ve orta vadede ekonomiden siyasal alana kadar birçok noktada önemli ve niteliksel değişikliklere neden olması büyük ihtimal.

Güç Kaybı

Gezi’den bu yana siyasal, ekonomik ve kültürel vb. birçok alandaki hegemonyası sürekli azalan AKP/Erdoğan iktidarı, depremle birlikte “hegemonik” güç olma niteliğini neredeyse tamamen kaybetmiş durumda. Bu nitelik kaybını sağlayan şey ise istediğini yapma gücünün azalmasıyla birlikte (ve ondan daha fazla olarak) istemediğini yaptırtmama ya da yapılmasını olabildiğince engelleme gücündeki aşınma.

AKP/Erdoğan iktidarı, faşizmi inşa çabası doğrultusundaki hamlelerinde (Başkanlık rejimine geçişten İstanbul Sözleşmesi’nin iptaline) önemli tepki ve direnişlerle karşılaşsa da yoluna devam edebilmişti. Yapılan her hamlede güç kaybetmekle birlikte “karşısındaki” siyasal güçlerin gerek örgütsüzlüğü gerekse programsızlığından dolayı “hegemonik” güç olabilmeyi başarabildi.

Fakat bu süreç aynı zamanda AKP/Erdoğan iktidarının karşısında duran her bir bireyin/öznenin politikleşerek çeşitli biçimlerde eyleme geçen/eyleyen özne olmasını sağladı. Bu durum toplumsal güçlerin yaygınlaşarak halklaşmasını sağlamakla birlikte AKP/Erdoğan iktidarının hegemonik gücünün kaybetmesine neden olan en önemli etken oldu.

Hegemonik güç kaybına uğrayan AKP’nin eyleme gücünün ve etkisinin azalması deprem sürecinde kendisini açığa vurmuş oldu.

Depremin ilk günlerinde Erdoğan’dan Soylu’ya ekabirlerin ortada gözükmemesi, parti örgütleri ile partiyle organik bağa sahip devlet kurumlarındaki koordinasyonun en “basit” ve “sıradan” işlerde bile olmaması somut güç ve etki kaybının emareleri oldu. Somut güç kaybının “eksikliğinin” Erdoğan’ın söylemlerindeki hakaretlerle gidermeye yönelik ısrarlı çabaların ise günün sonunda “helallik” istenmesiyle sonuçlanması da kaybın bir diğer göstergesi oldu. AKP/Erdoğan iktidarı, somut ve nicelik olarak önemli bir güce sahip olmayı sürdürse de hegemonik ve eyleyen bir güç olma niteliğini tekrar kazanma ihtimalini büyük oranda yitirmiş durumda.

Sermayenin Çıkarı Her Zaman Esastır

AKP/Erdoğan’ın bu güç kaybındaki önemli etkenlerden biri de dayandığı sınıfsal kompozisyonun yaşadığı kriz. 12 Eylül’ün ardından yerleştirilmek istenen neoliberal düzen, 80’lerin ikinci yarısındaki öğrenci ve işçi eylemleri ile 90’lı yıllardaki işçilerin yanı sıra Kürtlerin, Alevilerin yükselttikleri mücadelelerle önemli oranda engellenmişti.

Buna ek olarak Kemalist devlet sınıflarının kendi sınıfsal çıkarlarını ve konumlarını sürdürdükleri bir değişimde ısrar etmeleri ise neoliberal düzenin yerleşmesindeki bir diğer pürüz idi.

Uluslararası sermayenin desteği ve emperyalist güçlerin doğrudan müdahalesiyle önce devrimcilere ve halk güçlerine yönelik terör, ardından Kemalist devlet sınıflarının önemli oranda tasfiyesi ve son olarak da önemli birikime ulaşmış İslamcı sermayenin desteğiyle neoliberal düzeni kurmak üzere AKP/Erdoğan iktidara gelmiş oldu.

AKP/Erdoğan iktidarı ilk gününden bugüne kadar neoliberal düzenin ilkelerine uyarak “rant” ve “talan”ı esas alan bir sınıfsal politika izledi. Bu bağlamda rant ve talanın en yüksek “verim” ile uygulanacağı inşaat sektörünü odağına alan AKP/Erdoğan iktidarı, “İstanbul sermayesi” ile “Anadolu sermayesi”ni bu ortaklıkta birleştirmeyi başarmıştı. Fakat 2008’de su yüzüne çıkan kapitalizmin krizinin her geçen gün derinleşmesinin sermayeyi rant ve talanı daha da artırmaya itmesi “ortaklıkta” krize yol açtı.

Daralan rant ve talan pastasından pay kapmak için birbirlerine “omuz atmaktan” imtina etmeyen sermaye klikleri arasındaki savaşım, AKP/Erdoğan iktidarında çatlaklara ve güç kaybına yol açtı. Depremin ardından molozların taşınmasından inşaatların yapımına ve depremzedelere sermayedarların otelleri yerine öğrencilerin zorla çıkartıldığı KYK yurtlarının adres gösterilmesinden Kızılay’ın çadırları ve gıdaları satmasına kadar yaşanan “gelişmeler” ise kendi çıkarlarını esas alan sermayedarlara sahip çıkan AKP/Erdoğan’ın halkın yaşamını zerrece umursamadığını ortaya koydu.

AKP/Erdoğan’ın depremden sermayedarların çıkarını esas alarak rant ve talan pastasını büyütme çabaları ise gerek kapitalizmin krizinin dünya çapında her geçen gün derinleşmesi gerekse rant ve talan pastasının sınırlılığı nedeniyle klikler arasındaki “savaşımı” durdurmak bir yana daha da kızıştıracaktır. Bu durumun haliyle AKP/Erdoğan iktidarının güç kaybını daha da arttırması oldukça büyük bir olasılık.

Devlet “Nerede”?

AKP/Erdoğan iktidarının gerek deprem öncesinde gerekse depremin hemen ardından izlediği rant ve talana dayalı politikalar, devletin resmi politikaları da olmanın yanı sıra devlet kurumlarının neoliberal düzen doğrultusunda biçimlenmesinin de bir sonucuydu.

Devlete uzmanların yönettiği bir şirket olarak paye biçen neoliberal düzen, devletin kurumlarının da bu doğrultuda yeniden inşa edilmesini sağladı.

Bu bağlamda rant ve talan konusunda “uzman” olan İslamcı kadrolarla doldurulan devlet kurumları gerek afetlerde gerekse madenlerde yaşanan “iş kazalarında” halkın ve emekçilerin yanında değil olmaları gereken yer olan sermayedarların yanında oldular. Arama kurtarma ekiplerinin can çekişen yurttaşlardan önce banka kasalarını kurtarmaya yönelmesi, Kızılay’ın halkın temel ihtiyaçlarını karşılamak yerine satması “devletin” durduğu yere göstermesi açısından ibretlik oldu.

Devletin durduğu bir diğer yer ise halkın ve devrimcilerin karşısı oldu. Deprem sonrasında sosyalist partilerin ve hareketlerin öncülüğüyle eyleme geçen halklaşmış toplumsal güçler, halkın hayatta kalmasını ve hayatını sürdürebilmesini sağlamanın yanı sıra siyasal alanda da belirleyici ve etkin bir konum kazandı.

Devletin bu konuma karşı gösterdiği refleks ise halkın ve devrimcilerin duruşu ile şimdilik bertaraf edilmiş durumda. Diğer yandan bu konumun var kalabilmesi ve oluşan tarihsel kırılmadan yararlanarak siyasal alanda genişleyebilmesinde ise sosyalist partilerin ve hareketlerin izleyeceği siyasal hattın belirleyici olacağı bir döneme giriliyor. Halkın taleplerini esas alan ve anti-kapitalist içeriğe sahip olan sosyalist özneler, halkın da özneleşmesini sağlayacak bir siyasal hat izledikleri takdirde AKP/Erdoğan iktidarının hegemonyasına tamamen son verme şansına sahip olabilirler.

Encomienda'dan Luther'e: Parsellenmiş İktidar ve Direniş Doktrini

Encomienda, İspanya'nın Amerika kıtasında kurduğu ve yerlilerin dinî eğitim ile koruma karşılığında encomenderoya haraç ödeyerek çalıştı...