31 Ağustos 2023 Perşembe

Erdoğan Yüzünü Batı’ya “Döndü”

(El Yazmaları, 1 Eylül 2023 (Toplumsal Özgürlük, Eylül 2023 sayısı))

Seçimlerin ardından “merak edilen” konulardan biri de Erdoğan’ın dış politikada izleyeceği politikalar. Özellikle son 10 yıldır dışarıda izlediği “hızlı” ve değişken politikalarla gerek ümmetin gerekse de muhaliflerin başını döndüren Reis’in yeni dönemde de benzer bir tavır içinde olması “beklenen” bir gelişme. Geçen günler ise hız ve değişkenlik kısmında “beklentilerin” karşılandığı gösterirken odaklanılan zeminde kısmi değişiklikler olacağına da işaret ediyor. 

Kazanımlar 

2000’li yılların sonunda dile getirilmeye başlanılan ve 2010’lu yılların başlangıcından itibaren bolca kullanılan “eksen değiştirme” kavramıyla Türkiye’nin dış politikada “geleneksel” çizgisinden çıkabileceği ve hatta çıkması gerektiği tartışılmaktaydı. Türkiye’nin ABD’nin dünya çapındaki hegemonyasının azalmasından faydalanarak “ulusal çıkarları” doğrultusunda bir politika izlemesi gerektiği düşüncesi AKP/Erdoğan iktidarı tarafından söylenmiş ve bugün de farklı söylemlerle ifade edilmeye devam ediliyor.  

Bu düşünce ve söylem altında yatan nedenlerin başında ise Türk burjuvazisinin ihtiyaçları gelmekte. AKP/Erdoğan iktidarının ilk yıllarında, ABD ve AB’nin de desteğiyle, büyük oranda pürüzsüz bir şekilde hayata geçirilen neoliberal politikalarla Türk burjuvazisi önemli bir sermaye birikimi sağladı. Bu birikimin yeni pazarlara ve kaynaklara ihtiyaç duyması ise AKP/Erdoğan iktidarının dışarıya yönelmeye zorladı. Bu zorlamanın “Arap Baharı” ile çakışması ise iktidara hem burjuvazinin sermaye birikiminin ihtiyaçlarını gidermesini sağlama hem de “İslami” söylemlerle ülke içerisindeki iktidar alanını derinleştirmesine ve genişletmesine imkân tanıdı. Diğer yandan ABD’nin hegemonik gücünde yaşanan eksilmeden dolayı bölgedeki gelişmelerle ilgilenme işini “vekilleri” ihale etmesi de AKP/Erdoğan iktidarının önünü açtı.  

Bugüne kadar gelen bu süreçte AKP/Erdoğan iktidarı Suriye, Irak ve Libya’da ciddi sayıda cihatçıyla savaş gücü, büyük bir alan hakimiyeti ve dolayısıyla yeni pazarlar elde etti, Doğu Akdeniz’de kısmi ama önemli bir konum kazandı, Karabağ ve Ukrayna’da silah sanayi üzerinden yeni bir birikim alanına giriş yaptı ve Katar ile Somali’deki askeri üsler üzerinden de bölgeye nüfuz etme imkânını edindi.  

Kısa ve orta vadede elde edilen bu kazanımlar, geçmişteki birikim düzeyinin ihtiyacını önemli oranda karşılamış durumda. Ek olarak kazanımlar içinde bulunulan tarihsel koşullar için de ciddi sayıda avantajları barındırıyor.  

Maddi ve “İdeolojik” Güç 

Rusya’nın Ukrayna’yı işgaliyle küresel ve şiddetli bir zemine sıçrayan günümüzdeki hegemonya mücadelesi, bölgesel güçler için riskler kadar yeni fırsatlar sunuyor. Ve fırsatlardan yararlanmak için de büyük oranda maddi güce (ve “ideolojik” güce de) sahip olmak gerekiyor.  

Maddi güç ise oldukça çeşitli bileşenlerden oluşuyor: Oluşan sürekli savaş haline doğrudan müdahale edebilmek için “paralı” ve paramiliter gruplar, çeşitli silahların sürekli ikmalini sağlayabilecek silah sanayisi, hakimiyet altına alınan bölgede piyasayı oluşturabilecek ve inşayı gerçekleştirebilecek sermaye grupları ve bu maddi güçleri sürekli ve hızlı bir şekilde hazır ve nazır edebilecek jeopolitik bir konum.  

Maddi gücü oluşturan bu bileşenlerin hepsine önemli oranda sahip olan Türkiye’de AKP/Erdoğan iktidarı, seçimlerle birlikte “ideolojik” gücü de tahkim etti. İslami ve Osmanlı’ya atıflı söylemlerle başlatılan süreçte kimi zamanlarda yapılan Türkçü eklentilerle son şeklini “millilik” adı altında alan iktidarın “asabiyeti”, ideolojik gücün sürecin başındaki gibi “dışarıdan” değil “içeriden” sağlanacağına işaret ediyor. Dolayısıyla seçim “zaferiyle” içeride yükseltilecek “milli” politikalar, “dışarıdaki” politikalar için oldukça hayati bir öneme sahip. 

Neden Şimdi? 

Hem maddi hem de ideolojik olarak “yeterli” güce sahip AKP/Erdoğan iktidarının, seçimlerden sonra (pek de “beklenmeyen” bir şekilde) odaklandığı zemini “Doğu”dan “Batı”ya çevirdiği görülüyor. Ağız dalaşlarının yapıldığı Yunanistan’la başlayan görüşmeler, Karabağ’da yenilmesine çalışılan ABD yanlısı Paşinyan ile kurulan temaslar, Rusya’nın uyarılarına rağmen Azov birliklerinin komutanlarının Ukrayna’ya geri verilmesi, İsveç ve Finlandiya’nın NATO’ya girmelerinin kabul edilmesi gibi gelişmeler iktidarın çubuğu önemli bir oranda Batı’ya büktüğüne işaret ediyor. 

Çubuğun bükülme zamanı hamlenin en az kendisi kadar önem arz ediyor. 2016’daki darbe girişiminin ardından dış politikada Batı odaklı politikalarını kısmen azaltarak özellikle Rusya odaklı politikalara ağırlık veren AKP/Erdoğan iktidarı, Trump yönetiminin da açtığı alandan da faydalanarak “özerk” bir alan kazanmıştı. Biden yönetimiyle de benzer bir ilişki kurarak bu alanı genişletme isteği reddedilince AKP/Erdoğan iktidarı, “Doğu”ya yaslanarak alanını konsolide etmeye yönelmişti. Bu süreçte ABD ve AB’nin kısmi güç yetersizliği ve Rusya’ya hamle yapmaya yoğunlaşmaları ile Erdoğan’ın da bağı koparmamak adına ve yaptırımlardan dolayı “Batı”yla yaptığı uzlaşmalar iktidarın bu yönelimini sürdürebilmesini sağladı. Fakat Rusya’nın Ukrayna’yı işgali süreciyle başlayan ve ABD-Çin eksenindeki geriliminin şişeden çıkmasıyla yeni bir zemine çıkan hegemonya mücadelesinin sunduğu olanak ve fırsatlar, yönelimin ve odaklanmanın değişmesi gerektiğine işaret ediyor. 

Askeri alanın ön planda ve ağırlıkta olduğu bir süreçle başlayan ve devam eden hegemonya mücadelesine, tedarik zincirine ve de-dolarizasyona yönelik hamlelerle ekonomik alan da dâhil olmakta. Ekonomik alanda verilecek savaşım, aktörlerin ekonomik güçlerini büyütmelerine veya krizlerine ilaç olmasına fırsat tanıyor. Dolayısıyla ülke içerisinde halkın büyük çoğunluğunu açlığa mahkûm etmesine ve ekolojik talanı katliama seviyesine çıkarmasına rağmen birikim sürecinde sınırlarına varmış olan Türk burjuvazisi için özellikle “Batı”nın sunacağı fırsatlar hayati önem taşıyor. Yapısı büyük oranda Batı’ya bağımlı ve “uyumlu” olan Türk burjuvazisinin kısa ve orta vadede bu fırsatlardan yararlanma gerçekliği de oldukça yüksek. Buna karşın yeni ve “karşıt” bir yapılanmanın adımlarını atan “Doğu”nun sunacağı fırsatlar ağız sulandırıcı olsa da Türk burjuvazisinin alışık olmadığı “cesareti” ve “girişimi” gerektirdiği için göz ardı edilebilir durumda. Fakat fırsat bulunduğunda Türk burjuvazisi ve AKP/Erdoğan iktidarı “Doğu”nun sunduğu fırsatlardan yararlanmaktan imtina etmeyecektir. Yararlanmanın ölçüsünü ise elde edilecek fırsatın değerinin “Batı”dan yenilecek sopaya değecek olup olmamasına bağlı olacaktır. Dolayısıyla hem AKP/Erdoğan iktidarı hem de Türk burjuvazisi için kısa dönemde “Batı”nın özellikle ekonomik alanda sunacağı fırsatlara odaklanmak çok daha önemli ve “değerli”. 

“Batı” ekonomik alanda olduğu kadar asker alanda da fırsatlar sunuyor. Türkiye’nin askeri alanda yaptığı hamlelere çoğu zaman ses çıkarmayan ve bazen de “endişe duyan” Batı için bu güç “kullanışlı” olabilir. Ukrayna’ya yığılan onca askeri güce rağmen Rusya’ya geri adım attırılamaması, Çin’i kuşatmaya yönelik hamleler, Rusya ve Çin’in Orta Doğu’da kazandığı alanlar gibi konularda Türkiye’nin askeri ve operasyonel gücü önem kazanabilir. Örneğin Ukrayna’da ve Rusya’nın özerk “Müslüman” ülkelerinde Moskova’ya ve Doğu Türkistan’da Pekin’e karşı “kontrolden çıkmış” kimi cihatçı güçler kullanılabilinir. Buna ek olarak Orta Doğu ve Afrika’daki Türk üsleri son zamanlardaki “Batı karşıtı” askeri darbelere karşı hem önleyici hem de müdahale edici gücü sağlayabilir. Bu bağlamda Batı’ya yakın Rusya’ya uzak, Erdoğan’ın “kara kutusu”, ülke ülke dolaşmaktan dışişleri koltuğuna oturamayan Hakan Fidan ise yapılacak hamlelerin “güvenli” ellerde olması ihtiyacını karşılayabilir. 

Riskler? 

“Batı”nın askeri ve ekonomik alanda sunduğu fırsatlar, iktidar ve burjuvazi için olumlu olduğu kadar “olumsuz” hayati nitelikler de taşımakta. 

Ekonomik alanda “Batı”ya olan kısmi “bağımlılık”, Türkiye’yi hammadde kaynağı ve ucuz emek-gücü deposu haline getirerek önce yarı-sömürge sonrasında da tam bir sömürge olmasına yol açabilir. Halihazırda Batı merkezli şirketlerin Anadolu’nun dört bir yanını talan etmesi, iki-üç milyar Euro’ya Türkiye’nin göçmenlerin bekçisi ve dolayısıyla ucuz emek deposu haline getirilmesi sömürge olma olasılıklarının “yüksek” olduğuna işaret ediyor.  

Askeri alanda yapılacak hamleler de benzer riskler taşımakta. AKP/Erdoğan iktidarı, Rus atasözünde söylendiğinin aksine “camdan eve” sahip olmasına rağmen “taş atılan yerde” katkısını eksik kalmıyor. Bu durum zaten çatlak camları olan evin çeşitli yönlerden gelebilecek bir taş yağmuruna maruz kalmasına neden olabilir. Ve taş yağmuru sadece evin yıkılmasına değil, evin arazisine irili ufaklı “kaçak yapıların” inşa edilmesine de olanak tanıyabilir.  

AKP/Erdoğan iktidarı ile Türk burjuvazisinin hem ekonomik hem de askeri alanda yürüttükleri dış politikada çubuğu “Batı”ya bükmelerinin nedenlerini kendi “hayati” çıkarlarını belirliyor. Ama sonucunu kendilerinden çok kapitalizmin kriziyle bağlantılı küresel hegemonya mücadelesindeki süreç içerisinde gerçekleşecek olaylar belirleyecek. Bir de halkların mücadelesi. 

30 Ağustos 2023 Çarşamba

Afrika’nın “Darbesi”

(El Yazmaları, 31 Ağustos 2023 (Toplumsal Özgürlük, Eylül 2023 sayısı))

arihi açlık, yoksulluk ve katliamlarla olduğu kadar direniş, mücadele ve devrimlerle de dolu olan Afrika kıtası, yarım yüzyıllık aradan sonra tekrar dünya gündeminin zirvelerine yerleşti.  

Kıta 19. yüzyılın ikinci yarısından sonraki yüz yıllık dönemde sömürünün, katliamın ve emperyalist güçlerin paylaşım kavgasının merkezi olmuştu. İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın ardından yükselen anti-emperyalist ulusal kurtuluş mücadeleleriyle kıtada sömürge ülke neredeyse kalmadı.  

Fakat SSCB’nin dağılmasının ardından Afrika tekrardan küresel güçlerin paylaşım savaşının merkezine döndürülmeye çalışılıyor. Yaşanan son gelişmeler ise küresel güçlerin bu çabalarına karşı mücadelelerin kıta çapında yayılmaya başladığına işaret ediyor. 

Batı ve “Zor”  

Kapitalizmin krizinin her geçen gün derinleştiği tarihsel konjonktürde, sahip olduğu zengin ve stratejik hammadde kaynakları ile genişleyen ve gelişen pazarıyla Afrika, küresel güçlerin ağzını sulandırıyor. Küresel güçlerin sermayedarları ise bu pastadan olabildiğince büyük pay alabilmek ve böylece krizi “fırsata” dönüştürüp hem krizden çıkmayı hem de büyümeyi amaçlıyorlar. Bu nedenle askeri, ekonomik ve siyasi güçleri seferber etmiş durumdalar. 

Yaptıklarıyla kıta tarihinin sayfalarını kanla dolduran ABD ve Avrupa ülkeleri ile onların sermayedarları, bildikleri yoldan gitmeye devam ediyorlar. Avrupa ülkeleri eşitsiz ticaret, kültürel dayatma, sermaye ihracı ve ülkeleri borç batağına sürükleme gibi yöntemlerle kıtayı sömürmeye devam ediyorlar. ABD ise bunlara ek olarak silahlı gücünü dayatarak kıtanın zenginliğinin büyük payını kendisine aktarmakta.  

Afrika Komutanlığı (AFRICOM) bünyesinde kıtadaki 54 ülkenin 50’sinde 5 binden fazla asker barındıran ABD, kıtadaki varlığını askeri güce dayanarak korumaya çalışıyor.[1] Bu bağlamda Washington, yüzyılın başında çeşitli darbelere yol vererek aldığı payın ufalmasına hiçbir şekilde müsaade etmeyeceğini sürekli gösteriyor. Çin’in kıtada ekonomik güçle yayılmasına engel olmayan Washington, askeri gücüyle ekonomik alanda oluşan değer pastasından payını “zorla” almakta. Önümüzdeki süreçte de pastadaki payının eksilmemesi için askeri gücü ve işbirlikçileriyle “zorun rolünü” kullanmaya devam edecektir. 

Kıtada ABD’nin izinden giden diğer ülke ise Fransa. Cibuti, Fildişi Sahili, Gabon ve Senegal’de üsleri olan ve kıtada yaklaşık 5 bin askeri bulunan Fransa, sömürgeci geçmişini kullanarak ve “cihatçı örgütleri” bahane ederek varlığını sürdürüyor. ABD’den farklı olarak Fransa, askerî gücünü ekonomi alanındaki gücüyle birleştirmekte. CFA Frangı (Afrika Finans Topluluğu Frangı) aracılığıyla eski sömürgesi olan ülkelerin döviz rezervlerinin yüzde 50’sini Fransa Hazinesi’nde zorla tutan Paris, bu bağımlılığa karşı söz söyleyene sopayı göstermekten çekinmediğini son on yılda gerçekleştirdiği operasyonlarla ortaya koyuyor.  Dolayısıyla Paris de Washington gibi kıtanın pastasından payını almak için zorun rolünü kullanmayı sürdürüyor. 

Pastadan ağzı sulanan bir diğer aktör olan Avrupa Birliği (AB) de Fransa ve ABD’nin açtığı yoldan mütevazi adımlarla ilerliyor. “Terörle mücadele” adı altında Mali ve Nijer’e gönderdiği askerlerin darbelerle uğurlanmasından sonra AB, Gine Körfezi ülkeleri olan Gana, Togo, Benin ve Fildişi Sahili’ne “sivil-askeri misyon” gönderme hazırlığında.[2] Bu ülkelerde “İslami terör tehlikesi” olduğunu ileri süren AB yetkilileri, bu tehlikeye karşı asker ve polisleri “eğitmeyi” amaçlıyor. Özcesi bütün aktörleriyle “Batı”, kıtanın bütün zenginliklerine daha önceden olduğu gibi şimdi de askeri gücüyle el koymayı amaçladığını açıkça ortaya koyuyor. 

Pekin’in Ekonomik Gücü 

Küresel çaptaki hegemonya mücadelesinde ABD’yle arasındaki gerilim her geçen gün artan Çin ise kıtada rakibinden farklı bir yol izlemekte. Altyapı yatırımları, ucuz krediler, doğrudan yatırımlar ve ticaret ile kıtaya yerleşen Pekin, “ekonomik güç” ile kıtadaki nüfuzunu sürekli genişletiyor. 

Kıtaya altyapı desteği sağlamak için Pekin, bir taraftan Mali-Gine ve Sudan-Senegal arasındaki demiryolunu inşa ederken, diğer yandan Gana ve Nijerya’da enerji santrali ve baraj yapıyor. Altyapı yatırımlarıyla Çin’in iki şeyi hedeflediği görülüyor. Birincisi Tek Kuşak Tek Yol Projesi kapsamında meta ihracını Afrika’ya ulaştırarak küresel tedarik zincirinde hegemonik hale gelmek. İkincisi ise altyapı yatırımları aracılığıyla kıtanın altın, petrol, doğalgaz ve diğer kaynaklarını alarak hammadde ihtiyacını karşılamak.  

Çin’in kıtadaki nüfuzunu artıran bir diğer araç ise krediler. Kıta ülkelerinin ihtiyaç duyduğu kredileri yüksek faizle vererek borç batağına sürükleyip kendisine bağımlı kılan Batı’nın aksine Pekin, ucuz kredi ve hibelerle gönülleri “fethediyor”. Sadece 2022 yılında Çin bankaları kıtadaki ülkelere 170 milyar dolarlık kredi ve 40 milyar dolarlık yardım ve hibe verirken, geçtiğimiz günlerde Çin Kalkınma Bankası ile Afrika İthalat-İhracat Bankası arasında Afrikalı KOBİ’lere 400 milyon dolar değerinde kredi verilmesi konusunda Kahire’de anlaşma imzalandı.[3] Çin bu ucuz kredi ve hibelerle hem kendine meşruiyet alanı yaratıyor hem de bu kıta ülkelerinin ekonomisini kendi etki alanına bağlıyor. 

Kıta ülkelerini kendi etki alanına bağlamada Çin’in yaptığı diğer iki hamle ise sermaye ihracı ve ticaret. 2012 yılına kadar kıtaya sermaye ihracında ABD’nin gerisinde olan Çin, bu yıldan sonra öne geçerek liderliğini hâlâ sürdürmekte. Üstelik günümüze kadar gelen bu süreçte ABD’nin sermaye ihracı sürekli azalırken Pekin’in artmakta.  

Ticarette ise Çin’in tartışmasız üstünlüğü bulunuyor. Afrika ile olan ticareti geçtiğimiz yıl 282 milyar dolara[4] ulaşan Çin, açık ara Afrika’nın en büyük ticaret ortağı. ABD’nin Afrika ile olan ticareti ise 71 milyar dolar.[5]

Kıtadaki nüfuzunu arttırmak ve genişletmek için Çin, ekonomik alandaki gücünü oldukça yoğunlaştırmış durumda. Bu güçle Çin, bir yandan kıta ülkelerinin Batı’ya olan ekonomik bağımlılıklarını azaltarak Batı’nın kıtadaki nüfuzunu azaltıyor, bir yandan hegemonik güç olma niteliğini güçlendiriyor, bir yandan kendisini kuşatmak isteyenleri başka bir alanda kuşatarak cevap veriyor, bir diğer yandan da küresel hegemonya mücadelesinde rakiplerinin ekonomik gücüne önemli bir darbe vuruyor. Dolayısıyla Afrika kıtasındaki ekonomik alanda nüfuzu ele geçirmek Çin için yaşamsal. Burada Çin’in en zayıf noktasını ise askeri gücünün sınırlı olması oluşturuyor. O noktada ise Rusya’nın gücü oldukça önemli. 

Rusya Devrede 

Ukrayna’yı işgal ederek küresel hegemonya mücadelesindeki gerilimi üst seviyeye çıkaran Rusya, savaş alanının kendi çevresiyle sınırlı kalmaması için karşı atağa geçmiş durumda. Afrika ise hem SSCB’den kalma nüfuz alanlarını barındırması hem de “Batı”ya güçlü bir darbe vurma olanağı sağlaması açısından karşı atak için oldukça uygun bir alan. 

Çin ölçeğinde bir ekonomik güce sahip olmayan ve askeri gücünün önemli bir kısmını Ukrayna’da kullanan Rusya, Afrika’daki nüfuzunu büyütmek için SSCB’den kalan siyasal, ekonomik ve kültürel alanlara yöneliyor. 

Siyasal alana öncelik veren Rusya, geçtiğimiz aylarda Rusya-Afrika forumunu gerçekleştirerek önemli bir adım attı. Petersburg’da yapılan ve 54 Afrika ülkesinden 49’unun katıldığı forumda “yeni-sömürgecilik” ile birlikte mücadele vurgusu ön plandaydı.[6] Moskova, Sovyetlerin kıtadaki anti-sömürgeci hareketlere verdiği desteğin tarihine yaslanarak dünya çapında siyasal meşruiyetini arttırmanın yanı sıra kıtadaki Batı karşıtı darbeleri teşvik ederek onlara da meşruluk sağlamayı hedefliyor. Darbelerden sonra sokağa dökülen halkın ellerinde Rusya bayraklarının olması ise bu açıdan tesadüf değil. 

Rusya’nın kıtadaki hamlelerinin büyük çoğunluğu ise siyasetin perde arkasında bırakılan askeri alanda gerçekleşiyor. Afrika’nın en büyük silah tedarikçisi olan Rusya, kıtadaki silah pazarının yüzde 35-40’ına sahip.[7] Yine kıtada Rusya ile askeri anlaşma yapmış kırktan fazla ülke bulunuyor. Dolayısıyla Moskova ordulardan örgütlere kadar kıtadaki silahlı güçlerin önemli bir kısmıyla doğrudan bağlantıya sahip. Buna ek olarak Wagner’in varlığı ve operasyonları da Rusya’nın kıtadaki etkinliğini ortaya koyuyor.  

Afrika’da bulunduğu ülkeler ve üye sayısı bilinmemekle birlikte Batı ve Orta Afrika’da etkin olan Wagner, Rusya’nın kıtadaki politikalarının duyduğu askeri güç ihtiyacının önemli bir kısmını karşıladı. Fakat Wagner’in lideri Prigojin’in önce Moskova’ya yürüyüşünden ve ardından “ölmesinden” sonra grubun dağıtılması ihtimalinin yüksek olması ise süren ve sürecek olan askeri güç ihtiyacının karşılanmasında soru işaretleri doğuruyor. Öte yandan bu ihtiyacın yaşamsal önemde olması, Wagner üyelerinin kıtadaki “görünüşlerini” Rus ordusunda devam ettirmelerinin ve grup üyelerinin ordunun koruması altında operasyonlarını ve etkinliklerini sürdürmelerinin mümkün olabileceğini akla getiriyor. Nitekim Mali’deki darbecilerin Wagner’i davet etmesi, Burkina Faso’daki darbenin lideri İbrahim Traoré’nin Rusya’yı güvenilir ortak ilan etmesi[8] Moskova’nın askeri varlığını sürdüreceğine işaret ediyor. 

Rusya, siyasi ve askeri hamlelerin yanı sıra ekonomik alanda da hamlelerini geliştirmeye çabalıyor. Rus doğalgaz şirketlerinin Afrika’ya yatırımı artarken, Moskova yaklaşık on milyon ton (bunların bir kısmı ücretsiz) tahıl göndererek kıtanın en büyük acısı olan açlığı gidermeye çalışıyor.  

Rusya’nın Afrika’daki hamleleri hegemonya mücadelesinde kendisine önemli alan açsa da büyük oranda sınırlılıkları barındırıyor. ABD ve Fransa’nın ciddi askeri gücü bulunduğu kıtada Rusya ciddi kazanımlar elde etse de alan büyüdükçe kontrol ve hegemonya konusunda sınırlarına çarpabilir. Bu noktada Çin’in ekonomik gücü oldukça fayda sağlayabilir. Ki Çin’in askeri güç eksikliği de göz önüne alındığında bu iki ülkenin yapacağı işbirliği hem Batı’nın gerilemesinin sürmesine hem de kıta ülkelerin bir adım ileriye gitmelerine neden olabilir. 

Afrika’nın Dirilişi mi? 

Son iki yılda Mali, Burkina Faso, Gine, Nijer ve şimdi de Gabon’da gerçekleşen “Batı karşıtı” askeri darbeler (başarısız olan Çad, São Tomé ve Príncipe, Gambia’daki darbeler de) Afrika halklarının tekrardan ayağa kalktığına dair umutları yeşertti. Darbecilerin anti-sömürgeci lidere yaptıkları atıflar, yoksulların darbecilere destek için sokaklara dökülmesi halkların açlığa, yoksulluğa ve sömürüye karşı mücadele etmeye hazır olduğuna dair işaretleri güçlendiriyor. 

Diğer yandan darbecilerin ise halka dayanmaktan çok Batı ile ilişkileri olabilidiğince korumaya, Rusya ve Çin’in askeri ve ekonomik desteğini almaya ve ECOWAS’ın askeri müdahalesine karşı birlikte savaşmaya odaklandıkları görülüyor. Bu odaklanma “Batı karşıtı” darbecilerin iktidarda kalmasını ve halkların bir nebze de olsa nefes almalarını sağlayabilir. Fakat kapitalizmin derinleşen krizi ve şiddeti artan küresel hegemonya mücadelesi bu nefesin kısa ömürlü olabileceğine işaret ediyor. ABD ve Batı’ya karşı Rusya ve Çin’e açılacak alanlar, kıta halklarının yaşadığı açlığı, yoksulluğu ve sömürüyü azaltacağını hiçbir şekilde garanti etmiyor. Hatta kapitalizmin krizi ve hegemonya mücadelesi devam edip derinleştikçe Rusya ve Çin’in en az Batı ve ABD kadar sömürü ve şiddet uygulaması hiç de küçük bir ihtimal değil. Fakat bütün bunlara karşın halkların mücadelesinin en ufak kıpırtısının büyük dalgalara yol açabileceği tarihsel bir dönemden geçiliyor. Dolayısıyla Afrika halklarının mücadelesi örgütlü ve belirli bir program etrafında şekillenen bir biçme büründüğü ve dünya çapında desteğe kavuştuğu takdirde bu tarihsel dönemin küresel güçlerin değil halkların yazdığı bir dönem olabilir.  

Dipnotlar:

[1] https://www.aa.com.tr/tr/dunya/abdnin-afrikadaki-ekonomik-ve-askeri-varligi/1175273

[2] https://www.evrensel.net/haber/497857/ab-bati-afrika-icin-yeni-askeri-planlar-yapiyor

[3]https://www.afreximbank.com/afreximbank-and-china-development-bank-sign-us400-million-loan-to-support-africa-smes/

[4]http://www.focac.org/eng/zfzs_1/202306/t20230630_11105868.htm#:~:text=China%20is%20Africa’s%20largest%20trading,billion%20U.S.%20dollars%20in%202022.

[5] https://www.census.gov/foreign-trade/balance/c0013.html#2022

[6] https://moderndiplomacy.eu/2023/07/22/russia-africa-summit-to-focus-on-neocolonialism-and-global-politics/

[7] https://www.gazeteduvar.com.tr/putinin-afrika-calimi-batiya-yanit-mi-sirk-mi-makale-1630545

[8] https://www.reuters.com/world/burkina-faso-interim-leader-hails-russia-strategic-ally-2023-05-05/

31 Temmuz 2023 Pazartesi

Erdoğanist İslam Kimin İslam’ı?

(Toplumsal Özgürlük, Ağustos 2023 sayısı)

Erdoğan, iktidara ilk geldiği günlerde kopuştuğu İslamcı “Milli Görüş” hareketinden farkını vurgulamak ve “öcü” olmadığını göstermek için sürekli “muhafazakarlık” kavramını kullandı. 

AKP/Erdoğan iktidarını meşrulaştırmak ve çıkarlarını korumak doğrultusunda İslami kavramların eklenmesiyle muhafazakarlığın yerini zamanla İslam’ın Erdoğancı bir yorumu aldı. Ve bu yorum dört başı mamur bir doktrin olmaktan çok zamana, mekana ve iktidar gücüne göre değişen esnek ve “güncellenebilir” bir ideolojimsi halini aldı. 

İslam’ın yorumları 

Hz. Muhammed’e ilk vahiy gelmesinden sonra İslamiyet’in başlangıç döneminde komünal öğeler baskın olmuş ve Kur’an’ın ilk bölümlerinde de bu kendini göstermiştir. 

Fakat Mekke’nin fethinden itibaren “zenginliğin” de artmasıyla birlikte İslamiyet’te ve dolayısıyla Kur’an’da “medeniyete” geçişi sağlayacak şekilde “zenginliğin” ve “sınıfsallığın” meşrulaştırıldığı söylemler giderek artmıştır. 

Kimi İslami yorumlar İslam devletlerinde hükümdarların ve kimi insanların zengin olmasının gerekli ve meşru olduğunu kitlelere kabul ettirmeye çalışırken İsmâilîlik, Karmatîlik, Alevilik vb. kimi yorumlar da buna karşı gelerek İslam’ın eşitliğin, kardeşliğin ve barışın dini olduğunu ileri sürmüşlerdir. 

Bu dünyanın imtihan yeri olduğunu vurgulayan İslami yorum, kimilerinin zenginlikle kimilerinin de yoksullukla imtihan edildiğini belirterek “isyanı” yasaklar. 

Dolayısıyla alın teri kurumadan verilen her ücret emekçinin hakkının tam karşılığıdır, isyan edilmemelidir. 

Halkın edilgenleştirilmesi 

İslam’ın bu yorumu sadece söylemde kalmaz, pratikle de tahkim edilir. Burada da yurttaşına sosyal hak güvencesi veren modernist devletin yerine tebaasına sadaka sağlayan İslami devlet devreye girer. 

Devlet zenginlerin yardımseverliği ve verdikleri zekatlar sayesinde herkesin ihtiyacını karşılar. 

Böylece zenginler yoksullar nezdinde meşrulaşır, işçiler ve emekçilerin hakkını talep ederek alabilen “özne” olmasının önüne geçilerek nesneleşip edilgen olması sağlanır. Devlete ek olarak çeşitli ihale ve desteklerle palazlandırılan cemaatlerin de ihtiyaç duyulan eğitim, sağlık vb. hizmetleri vermesi karşılığında müritler (ve gerektiğinde iktidarı koruyacak militanlar) edinmesi sağlanır. 

Dolayısıyla emekçilerin ve yoksulların pastadan aldıkları payın önemli oranda azalacağı önümüzdeki süreçte herhangi bir isyanı engellemek için ülke içerisinde uygulanacak şiddetin yanı sıra (Erdoğan’ın iyi hatipliği aracılığıyla) İslami söylemin (ve cemaatlerin) de yoğun olarak kullanılacağı görülüyor. Kapitalizmin krizinin şiddetli bir şekilde kendini göstereceği sınıfsal zeminde ortaya konulacak ve büyütülecek praksis, bu baskıyı karşılamak açısından oldukça yaşamsal bir niteliğe sahip olacaktır. Bu praksisle birlikte halkların ve inançların kardeşliği şiarının yanı sıra İslam’ın halkçı yorumunun biçimlendirdiği bir mücadele hattı sergilendiği takdirde Erdoğan’ın “yeni” dönemi beklenilenden kısa sürebilir. 

9 Temmuz 2023 Pazar

Erdoğan Rejiminin “Yeni” Dönemi

(El Yazmaları, 10 Temmuz 2023)

Son yıllarda yaşanan bütün krizlerin dermanı olacağı vaat edilen seçimler gerçekleşti ve iki turda da sandıktan Erdoğan çıktı. Halka ve ortaklarına bol keseden vaatler saçarak gününü geçiren “restorasyonculara” karşı “harp hileden ibarettir” hadisini düstur edinerek devletin, kolluğun, partisinin ve sokağın gücünü kullanan Erdoğan, zor olsa da bir dönem daha vakit kazandı. Fakat Erdoğan için bu vaktin öncekilere nazaran iki farklı anlamı var: Birincisi ekonomik kriz, devlet krizi ve ülkenin etrafını saran savaşlardan dolayı bu vaktin “kolay” geçmeyecek olması. İkincisi de yirmi yılın sonunda önemli bir ilerleme kaydedilen Erdoğan rejimini nihayete erdirmek için bu vaktin “yeterli” olma ihtimali. Erdoğan vaktin bu ikili anlamının “ağırlığının” ve “öneminin” farkında olduğunu kurduğu kabine ile zaman kaybetmeden hızlıca uygulamaya soktuğu politikalarla gösteriyor.

Yeniler

Bazı isimler “eski” olsa da Erdoğan’ın kabinesinin çoğunluğunu “yeni” isimlerle doldurması, uzun süredir sürdürdüğü harbin yeni muharebesinde “dinamizme” önem verdiğini göstermekte. Kabinedekilerin bir diğer önemli özelliği ise önceki badirelerde gemiyi terk etmemiş, “güvenilir” ve Erdoğan’a yakın isimler olması. Dinamik ve plana sadık bu kadrolar,  yeni dönemde Erdoğan’ın yapacağı “sert” hamlelerde ihtiyaç duyacağı temel niteliklere sahipler. 

Çoğunlukta olan bu “temel” nitelikli kadrolardan göze çarpanların “şiddet”in yoğun olduğu alanlardaki bakanlıklarda olması ise tesadüf değil. IŞİD’in palazlandığı dönemde Gaziantep Valisi olan ve İstanbul Valisi olduğu dönemde de plana sadık kalan Ali Yerlikaya’nın İçişleri Bakanı olması, Erdoğan’ın isteklerinin ve politikalarının ülke içerisinde pürüzsüz ve “şiddetle” uygulanmasının arzulandığına işaret ediyor. Bu arzunun ülke dışı için de geçerli olduğunun göstergesi ise Dışişleri Bakanlığına Hakan Fidan’ın, MİT Başkanlığına İbrahim Kalın’ın getirilmesi. Nitekim Merdan Yanardağ’ın tutuklanması ve son bir ay içerisinde özellikle Rojava’ya yapılan nokta operasyonlarında da gösterdiği üzere bu üçlü, “yeni” dönemde içeride ve dışarıda süreklilik arz edecek bir şiddeti uygulama “niteliğine” sahip olduklarını göstermeye çabalayacaklar.

“İhtiyaç”

Dinamik ve güvenilir kadroların sunacağı güç, Erdoğan’ın iktidarını korumasını ve sürdürmesini sağlasa da “yeni” dönemde doğabilecek olumsuz gelişmelere karşı yeterlilik sağlaması şüpheli. Ayrıca yapılacak “sert” hamlelerin kısa sürede başarılı olup yerleşiklik kazanabilmesi için de kısmi yetersizlik söz konusu. Bu nedenle Erdoğan’ın “ek” bir güce ihtiyacı var ve hem bu yetersizlik durumlarını karşılamak hem de iktidar yapısını korumak için bu gücü sağlayacak en önemli alan ekonomi. Seçim öncesinde ve sonrasında Mehmet Şimşek’e yapılan sıkı presin altında bu “ihtiyaç” yatmakta.

Hazine ve Maliye Bakanlığına Mehmet Şimşek’in getirilmesinin yanı sıra daha önce Goldman Sachs ve büyük ABD bankaları için çalışan Hafize Gaye Erkan’ın Merkez Bankası Başkanı olması da dışarıdan ek güç almada “Batı’nın” özellikle ABD ve İngiltere’nin tercih edildiğini gösteriyor. İhtiyaç duyulan “maddenin” (yani “paranın”) büyük miktarını sağlayabilecek olan ABD ve İngiltere merkezli uluslararası finans-kapitali çekebilmek için döviz kurundaki yükselişe müdahale edilmemesi ve faiz artırımı yapılması ise Erdoğan için “kaz gelecekten yerden esirgenmeyecek tavuk” olarak görülüyor.

Kapitalizmin süregelen krizi ve bağlantılı olarak kendisini çeşitli savaşlarla gösteren hegemonya savaşı, kazın bedelini tahmin edilebilir ve “rasyonel” olmaktan çıkarıyor. Bedelin çoğunu (neredeyse tamamını) ödeyecekler ise rantla zenginleşen inşaat sektörü ve bu sektörle çalışan sanayicilere, kredilerle ayakta kalmaya çalışan esnaflardan devlet yardımları ve düşük faizli tüketici kredilerle hayatta kalmaya çalışan işçilere ve yoksullara kadar geniş bir kesimden oluşuyor. Ve bu gruptaki herkes “hayatta kalabilmek” için bedelin olabildiğince az kısmını nasıl ödeyebileceği üzerine savaş hazırlıklarına girişmekte. Bu hazırlıkların temelinde sınıfsal çıkarlar yatarken, görünen yüzünde duran ve siyasi praksise yönelten ise politik ve dini söylemler. Ve bu söylemlerden Erdoğan’ın iktidarı boyunca ağırlıkla kullanmış olduğu İslami söylemlerin, önümüzdeki süreçte de ağırlığının ve yoğunluğunun artacağı görülüyor.

İslam ve Yorumları

Erdoğan, iktidara ilk geldiği günlerde kopuştuğu İslamcı “Milli Görüş” hareketinden farkını vurgulamak ve “öcü” olmadığını göstermek için sürekli “muhafazakarlık” kavramını kullandı. AKP/Erdoğan iktidarını meşrulaştırmak ve çıkarlarını korumak doğrultusunda İslami kavramların eklenmesiyle muhafazakarlığın yerini zamanla İslam’ın Erdoğancı bir yorumu aldı. Ve bu yorum dört başı mamur bir doktrin olmaktan çok zamana, mekana ve iktidar gücüne göre değişen esnek ve “güncellenebilir” bir ideolojimsi halini aldı. İnşa edilen Erdoğan kültü bağlamında biçimlenen bu ideolojimsi yorumun, esnemediği ve muhtemelen hiç esnemeyeceği birbiriyle bağlantılı iki konu var: Birincisi hiçbir ahlak, ilke ve yasallık tanımadan zenginleşmek; ikincisi Dârü’l harb’teki Türkiye’yi Dârü’l-İslâm haline getirerek yüz yıllık parantezi kapatmak.

Hikmet Kıvılcımlı’nın da Tarih Tezi’nde belirttiği üzere İslamiyet, Yukarı Barbarlık Konağı’nda komünal bir biçimde yaşayan Arap toplumunun sınıflı toplum olan medeniyete geçişini sağlamıştır. Hz. Muhammed’e ilk vahiy gelmesinden sonra İslamiyet’in başlangıç döneminde komünal öğeler baskın olmuş ve Kur’an’ın ilk bölümlerinde de bu kendini göstermiştir. Fakat Mekke’nin fethinden itibaren “zenginliğin” de artmasıyla birlikte İslamiyet’te ve dolayısıyla Kur’an’da “medeniyete” geçişi sağlayacak şekilde “zenginliğin” ve “sınıfsallığın” meşrulaştırıldığı söylemler giderek artmıştır. Çatışmalı Dört Halife dönemiyle yaşanan geçiş süreci ise Emevilerin iktidarı almasıyla sonuçlanmış ve “sınıfsallık” ile “zenginlik” meşru hale gelmiştir.

Sonraki İslam tarihinde de “zenginlik” tartışması bitmemiş ve sürekli devam etmiştir. Kimi İslami yorumlar İslam devletlerinde hükümdarların ve kimi insanların zengin olmasının gerekli ve meşru olduğunu kitlelere kabul ettirmeye çalışırken İsmâilîlik, Karmatîlik, Alevilik vb. kimi yorumlar da buna karşı gelerek İslam’ın eşitliğin, kardeşliğin ve barışın dini olduğunu ileri sürmüşlerdir. Nitekim, üretici güçlerin yeterince gelişmemiş olması nedeniyle de, İslam tarihinin büyük kısmına zenginliği ve sınıfsallığı meşrulaştırmak isteyenlerin iktidarları hâkim olmuş ve onların yorumu egemen hale gelmiştir. Bununla birlikte Emevilerin vd. iktidarının yıkılmasında da görüldüğü üzere yoksulların öfkesi ve onlardan yana olan yorumlar kimi zamanları belirleyici olmuş ve onca zulme, katliama ve şiddete rağmen bugüne kadar gelebilmişlerdir.

Söylem

Bu bağlamda AKP/Erdoğan iktidarı da bu tarihsel birikime yaslanarak zenginleşmeyi ön plana çıkartmış ve orta ve küçük büyüklükteki işletme sahipleri ile esnafları (“Anadolu sermayesi”) da “laik Batıcı” sermayenin hakim olduğu pastadan daha fazla pay almalarını sağlayacağına ikna ederek desteklerini sağlamıştı. Günümüze kadar olan süreçte Erdoğan iktidarı “laik Batıcı” sermayeye daha önceki dönemlerden daha da fazla zenginlik sağlamakla birlikte “Anadolu sermayesi”nin de, özellikle inşaat sektörü dolayısıyla, zenginleşmesini sağladı. Fakat kapitalizmin kriziyle birlikte bu “zenginleşme” sürecinin sonuna gelindi. Rakiplerine nazaran finans-kapitalle bağlantısı daha sınırlı olan Anadolu sermayesi için kâr oranının düşüşünü sınırlamak ve sermayesini koruyarak pazarda kalmasını sağlayacak şey ise emek-gücüne yönelik baskıyı artırarak “maliyeti” düşürmek. Burada da İslami söylem ve pratiğin “sınıfsallığı” meşrulaştıran yönü devreye girmekte. 

Bu dünyanın imtihan yeri olduğunu vurgulayan İslami yorum, kimilerinin zenginlikle kimilerinin de yoksullukla imtihan edildiğini belirterek “isyanı” yasaklar. Dolayısıyla alınteri kurumadan verilen her ücret emekçinin hakkının tam karşılığıdır, isyan edilmemelidir. Diğer yandan Afganistan, Pakistan ve Suriye’den gelen “muhacirlerin” güvencesiz, sigortasız ve kaçak olarak çalıştırılmasının ücretleri baskılaması da “ensarların” itirazına yol açmamalıdır. Fakat İslamın bu yorumu sadece söylemde kalmaz, pratikle de tahkim edilir. Burada da yurttaşına sosyal hak güvencesi veren modernist devletin yerine tebaasına sadaka sağlayan  İslami devlet devreye girer. Devlet zenginlerin yardımseverliği ve verdikleri zekatlar sayesinde herkesin ihtiyacını karşılar. Böylece zenginler yoksullar nezdinde meşrulaşır, işçiler ve emekçilerin hakkını talep ederek alabilen “özne” olmasının önüne geçilerek nesneleşip edilgen olması sağlanır. Devlete ek olarak çeşitli ihale ve desteklerle palazlandırılan cemaatlerin de ihtiyaç duyulan eğitim, sağlık vb. hizmetleri vermesi karşılığında müritler (ve gerektiğinde iktidarı koruyacak militanlar) edinmesi sağlanır. Dolayısıyla emekçilerin ve yoksulların pastadan aldıkları payın önemli oranda azalacağı önümüzdeki süreçte herhangi bir isyanı engellemek için ülke içerisinde uygulanacak şiddetin yanı sıra (Erdoğan’ın iyi hatipliği aracılığıyla) İslami söylemin (ve cemaatlerin) de yoğun olarak kullanılacağı görülüyor. 

Praksis

Erdoğan iktidarının İslami yorumunun esnemediği bir diğer konu ise Dârü’l harb’teki Türkiye’nin Dârü’l-İslâm haline getirilmesi meselesi. Cumhuriyeti İslam’ın Anadoludaki tarihinin istisnai bir kısmı olarak gören yorum, “vatanın” tekrardan İslamlaşmasının savaştan geçtiğini ileri sürer. Bu savaşta yapılacak her türlü hileye “harp hileden ibarettir” hadisiyle meşruluk verir, karşı gelenleri de “terörist”, “din düşmanı” adlederek onlara yapılacak her türlü muameleyi de meşru görür. Bu kişilerin mallarına el konulabilinir, bu kişiler saçma gerekçelerle tutuklanabilinir, bunlar da yetmezse bu kişilere şiddet uygulanabilir veya bu kişiler öldürülebilir. Fakat önümüzdeki süreçte “yasal” alanlar bu praksisler için yeterli olmayabilir. Bu nedenle SADAT, HÜDA-PAR gibi bünyesinde paramiliter yapıları barındıran öğeler ile Suriye’deki savaşta pişmiş cihatçı grupların varlığı olası bir isyan durumunda ve şiddetini “dozunu” yükseltme süreçlerinde kullanmak için gerekli. 

Bu savaş “içeriyle” bağlantılı bir şekilde “dışarıyı” da kapsıyor. İçeride oluşturulacak “birlik” ve “beraberlik”, Türkiye’ye ve İslam’a karşı Siyonistlerden Sorosculara kadar binbir düşmandan oluşan koalisyonun kurduğu büyük oyunu bozmanın ilk adımı olarak görülüyor.

Bu adımın sağlanmasıyla “Davos Fatihi”nin önderliğinde Ukrayna’dan Suriye’ye ve oradan da herhangi bir yerdeki savaşa müdahil olunarak yön verilebilinecek ve böylece Allah’ın Türklere bahşettiği İslam’ın bayrağını taşıma şerefi (cumhuriyeti “parantezi” hariç) devam ettirilmiş olunacak. 

Nitekim bu söylemle “Şii” İran ve Batı işbirlikçisi “Suudilerin” aksine kılıcını Dârü’l harb’e çevirmiş olan Erdoğan’ın ümmetin meşru lideri olduğu vurgulanarak müslümanların kitlesel desteği sağlanmak isteniyor. Bu kitle desteği ise Türk ordusunun ve yedeğindeki cihatçıların girdikleri bölgede yerleşip kalıcılaşması için oldukça gerekli. 

Bu söylem ve desteğin praksiste yarattığı/yaratacağı sonuçlar ise hem Türk burjuvazisi hem de Erdoğan iktidarı için “gerekli”. Yerleşilip kalıcılaşılan bölgelerin hem hammaddesinden (petrol, buğday, zeytin vb.) hem de pazarından sağlanacak “fayda” ile Türk burjuvazisinin (özellikle “Anadolu sermayesinin”) krizi dindirilenebilinir. 

Bu hedefler gerçekleştirildiği takdirde Erdoğan iktidarının bir taraftan sermayeye sağladığı talanın sonucunda alacağı “haraç” ile maddi gücü büyüyebilir, diğer taraftan da Erdoğanist İslamcı kliğin devlet krizindeki siyasi gücü artabilir. Dolayısıyla içeride olduğu kadar dışarıda da “iman gücüyle” ve sahada yetişmiş Hakan Fidan ve İbrahim Kalın’ın öncülüğünde uygulanacak “sert” praksisler Erdoğan’ın “yeni” döneminde olmazsa olmazların arasında yer alıyor. 

“Sert” praksisle birlikte yürütülen diğer süreç ise hayatın her alanına müdahale etme pratiği.  Müftülerin nikah kıymasından konserlerin ertelenmesine kadar çeşitli biçimlerde devam edegelen süreç, şimdilerde ÇEDES projesi ve LGBT+’lara yönelik yoğun şiddetle devam ediyor. Böylece Anadolu’nun Dârü’l-İslâm haline getirilmesi “yeni” dönemde tamamlanmak isteniyor. Bu “hedef” yoksul ve emekçi kitlelerin iktidarın etrafında mobilize olmalarına ve olası öfkelerini “şehirlilere”, “laiklere”, “Alevilere”, “Kürtlere”, “sosyalistlere” kanalize etmelerine imkan tanıyor. Ve gerektiğinde bu imkanı kullanmaktan Erdoğan imtina etmeyecektir.

Erdoğan kültünün etrafında şekillenmiş bu İslami söylem ve praksisinin önümüzdeki dönemde baskın olması kuvvetle muhtemel. Özellikle kapitalizmin krizinin şiddetli bir şekilde kendini göstereceği sınıfsal zeminde ortaya konulacak ve büyütülecek praksis, bu baskıyı karşılamak açısından oldukça yaşamsal bir niteliğe sahip olacaktır. Bu praksisle birlikte halkların ve inançların kardeşliği şiarının yanı sıra (Hikmet Kıvılcımlı’nın da belirttiği üzere) İslam’ın halkçı yorumunun biçimlendirdiği bir mücadele hattı sergilendiği takdirde Erdoğan’ın “yeni” dönemi beklenilenden kısa sürebilir.

4 Temmuz 2023 Salı

Fransa’da İsyan Ateşi ne “Yeni” ne de “Son”

(El Yazmaları, 5 Temmuz 2023 (Toplumsal Özgürlük, Ağustos 2023 sayısı))

Son 250 yılın çoğunda olduğu gibi Fransa sokakları yine isyan sesleriyle dolu. Bu sefer isyanın fitilini ateşleyen ise polis cinayeti. Cezayir asıllı 17 yaşındaki Nahel’in polis tarafından katledilmesi nedeniyle başta banliyöler olmak üzere Fransa’nın dört bir yanında eylemler gerçekleştiriliyor.

İsyan Etmek Çok “Doğal”

Fransa’da polis şiddeti yeni değil. 90’lı yıllarda özellikle göçmenleri hedef alarak başlayan ve 2000’li yıllarda artarak devam eden polis şiddeti, 2005 yılında yine banliyölerde başlayıp Fransa’ya yayılan ve yaklaşık 20 gün süren eylemlere neden olmuştu. Göçmenlere ve banliyölere yönelik sistematikleşen polis şiddetinin altında Fransa’nın sömürgeci geçmişinin yanı sıra “sınıfsal” nedenler de yatıyor.

Geçtiğimiz yüzyılın başlarında çoğunlukla işçilerin yaşadığı banliyöler, 90’lı yıllardan itibaren Fransa’nın Afrika’daki sömürgelerinden gelen göçmenlerin ağırlıkla yaşadığı yer oldu. Şehirden yalıtılmış durumda olan bu banliyölerde yaşayan insanlar en ağır işlerde çalışarak sermayeye ucuz emek-gücü sağlıyorlar. Banliyö gençliğinde ise eğitimi yarıda bırakarak enformel çalışma oldukça yaygın. Nitekim polis tarafından katledilen Nahel de paket servis elemanı olarak çalışan, eğitim süreci “kaotik” şeklinde tanımlanan biriydi.

Diğer yandan Fransız devleti tıpkı sömürgelerine dayattığı gibi banliyölere de sağlıksız yaşam koşulları dayatıyor. Kötü altyapı, uyuşturucunun “yaygınlaştırılması”, yüksek işsizlik oranı, ırkçılık ve en temel ihtiyaçların karşılanmasındaki eksiklik banliyölerdeki emekçilerin ve yoksulların isyan ederek sokakları zapt etmesinin oldukça “doğal” ve gerekli olduğunu gösteriyor.

Fransız Devlet Terörü

Bu doğallığın farkında olan Fransız devleti ise her geçen yıl devlet terörünü meşrulaştırmaya ve “yasallaştırmaya” yönelik adımlar atarak isyanın önüne geçmeye çalışıyor. 

2005’teki isyandan sonra polise daha fazla yetki veren Fransız devleti, polisin uyguladığı ırkçı şiddetin özellikle cezasız kalmasını sağladı. 2014’te IŞİD’in uyguladığı saldırılar neden gösterilerek polise, orduya ve istihbarata yaşamın her alanına müdahale etmelerine olanak sağlayacak kadar geniş yetkiler tanındı. Bunlara ilaveten 2017’de ise polis çevirmelerine daha fazla yetki veren devlet, bu çevirmeler sırasında ölen ve yaralanan insan sayısında artışa neden oldu. 

Fransız devletinin hazırlıkları bunlarla sınırlı değil. İki yıl önce emekli ve muvazzaf Fransız subaylarının “iç savaşa” dikkat çeken ve “muhtıra” olarak algılanan iki bildirisi yayınlanmış ve üstü kapatılmıştı. Birkaç ay önce ise Fransız ordusu belirli kentlerde “şehir savaşı” tatbikatı düzenledi. Diğer yandan sokaklara inerek eylemcilere saldıran  sivil faşistlerin sırtı sıvazlanarak “aşırı” sağın da önü açılıyor.

Bütün bu gelişmeler Fransız devletinin, yüzyılı aşkın süredir dünyanın dört bir yanındaki sömürgelerinde uyguladığı vahşi talana ve ülke içerisinde emekçilere yönelik sömürüsüne karşı sesini ve eylemini yükselten halkın isyanını ezmek ve yok etmek için her yolu deneyeceğine işaret ediyor.

Fakat 2018’de önce işçilerin genel grevi ve sonrasında Sarı Yelekliler’in yolları zapt etmesiyle başlayan halkın isyan süreci bu yıl önce Emeklilik Reformu Yasası’na karşı eylemler ve şimdi de  banliyölerden ülkenin dört bir yanına yayılan isyanlarla sürüyor. “Sonu” gelmeyen isyanların birbirlerinden destek, ders ve güç alıp birikerek ilerlemesi ise kapitalizmin derinleşen kriziyle terörünü arttıran Fransız devletinin işinin zor olduğu gösteriyor. 

26 Mayıs 2023 Cuma

Türkçülerin “Fırsatı”

(El Yazmaları, 27 Mayıs 2023)

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci tura kalmasıyla kendilerini “Türk milliyetçisi” olarak ifade eden özneler siyasal alanda ön plana çıktılar. Ümit Özdağ ve Sinan Oğan kişiliklerinde temsil olunan özneler, kısa süreçte ayrılıkları ve aynılıkları ile gündemi işgal etmekle kalmayıp arka planda kalan kimi durumların sahneye çıkmasına da neden oldular.

Kökler

Seçim sürecinde bir araya gelen Özdağ ve Oğan, uzun bir süredir aynı nehrin farklı kolları olarak akmaya özen göstermekteydiler. Gerek kişisel tarihleri gerekse konumlandıkları zemin bu ayrı akışı gerekli kılmaktaydı. 

27 Mayıs’ın Türkeşçi kanadından olan babasından itibaren devletle “içli dışlı” olan Özdağ, bu ilişkileri devam ettirmekte. Özdağ’ın Zafer Partisi’ni kurmasıyla birlikte kimi eski askerler ile politikacıların partiye katılması, kurduğu Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi’nin (ASAM) Çevik Bir’in aracılığıyla Ülker grubu tarafından finanse edilmesi gibi olgular Özdağ’ın devletle ilişkisinin “köklülüğüne” işaret ediyor. Bunlara ek olarak Özdağ’ın geçmişte ABD büyükelçiliğinin resepsiyonlarına resmi görevli olmadığı halde katılabilmesi ABD ve Batı ile olan “ilişkilerinin” iyi olduğunu gösteriyor. 

Özdağ’a nazaran daha “sıradan” bir aileye sahip olan Oğan’ın geçmişi içeriden çok “dışarıyla” dolu. Rusya’daki doktorasının ardından resmi olarak Kremlin himayesindeki Valdai Forumu’nda çalışmaya başlayan Oğan, 2011 yılında Azerbaycan tarafından “Terakki (İlerleme) Madalyası”na layık görüldü. SSCB’nin dağılmasından önce Elçibey’le ilişki kuran, sonrasında TİKA’nın Azerbaycan temsilcisi olan ve Azerbaycan’ın önemli sermaye grubu SOCAR ile yakın ilişkisi bulunan Oğan’ın, ülke içerisinde siyasi faaliyetlerini iki defa ihraç edildiği MHP içerisinde gerçekleştirme ısrarı ise “ilginç”.

“Türkçülük”

Özdağ ve Oğan’ın aynı dönem MHP’de olmaları ve Oğan’ın bir süre ASAM’da Rusya-Ukrayna Araştırmaları Masası Başkanlığı yapması dışında ortak bir zeminde bulunmadılar. Onları “bir araya” getiren şey ise “Türkçülük” ile birlikte seçim sürecinde oluşan “fırsatlar”. 

AKP iktidarı boyunca İslamcı söylemlerin içeriğinin boşalması ve itibar kaybetmesi ile “Ilımlı İslam” modelinin Orta Doğu’da çökmesi, içinden çıktığı tarihsel koşulların pragmatik politikalarının ifadesi olan Kemalizm’in müzeye kaldırılmak yerine günceli nostaljiyle ikame etme politikalarına uygulanması sonucunda süregelen garabet düzen içi siyasal alan, “Türkçü” politikaların filizlenmesi için gereken ortamı sağlamakta. 

Gezi’den bu yana çeşitli biçimlerdeki eylemlerle büyüyen halkın demokrasi mücadelesi, Kürt halkının direnişinin bitirilememesi ve kapitalizmin dünya çapındaki krizinin yılın başından bu yana yaşanan iflaslarla daha da derinleşeceğinin ortaya çıkması vb. gelişmeler Türk burjuvazisini önümüzdeki dönemde “reaksiyoner” bir tavır gösterebilmek için bazı önlemleri almaya itiyor. Geçtiğimiz yüzyılda olduğu gibi “Türkçülük” bu açıdan oldukça kullanışlı. Özdağ ve Oğan Kürtlere ve sığınmacılara yönelik söylemleriyle bu konuda “etkin pozisyon” alabilecek potansiyele sahip olduklarını ilk turda ispatladılar. Önümüzdeki süreçte ise oylarını aldıkları kitleleri uygulayacakları “reaksiyoner” politikalar kapsamında militanlaştırmaya çalışacaklardır. Bunun için de iktidar alanında “etkin pozisyon” almaları şart.

Fırsatlar

Seçimin ikinci tura kalması ise onların iktidar alanında “etkin” olabilmelerine yönelik fırsatı ortaya çıkartmış durumda. Fakat “fırsat”, halkın değil yüce Türk milleti söylemi altında Türk burjuvazisinin ve devlet kliklerinin çıkarını esas alan ikilinin arasını açarak farklı yollara savurdu. 

AKP’nin son yıllarda “iyi ilişkiler” geliştirdiği Aliyev ve Rusya’nın doğrudan desteğine haiz olan Oğan’ın, ülke içerisindeki kitlesel güç eksikliği ile devlet klikleri içindeki “etkisizliğini” MHP’den ikame etmek istediği görülüyor. Bu ikameyle Oğan, hem iktidarın büyük ortağı olarak hem de devletin içinde etkili bir güç olarak faşizmin inşa sürecinin nihayete erdirilmesi “planına” katkı sunmayı hedefliyor.

Defalarca başkanlığına adaylığını koyduğu MHP’den sürekli ihraç edilen Özdağ ise devlet içindeki etkisini kullanarak “fırsattan” yararlanmayı amaçlıyor. 15 Temmuz ile su yüzüne çıkan ve derinleşerek süren devlet krizinden de faydalanmayı isteyen Özdağ, içişleri bakanlığını alıp devlet içindeki gücünü büyüterek “krizi fırsata çevirmeye” çabalıyor. 

İkilinin planlarını etkileyen bir diğer etken ise “dış güçler”. Kapitalizmin krizi dolayısıyla devam eden ABD’nin hegemonya krizi, sıkıştırılmaya çalışılan Rusya’ya yeni etki alanları da açıyor. Orta Doğu ve Latin Amerika’ya yeni hamlelerde bulunan Rusya için Türkiye gerek siyasi gerek ekonomik gerekse askeri açıdan oldukça önemli bir ülke. Bu nedenle Oğan gibi “iyi ilişkiler” içinde olduğu birisinin iktidar alanında olması önümüzdeki dönemde Moskova için oldukça kritik. Keza AKP/Erdoğan iktidarı için de manevra yapabilme imkanı taşımasından dolayı Moskova ile “iyi ilişkilerin” daha da gelişmesine Oğan’ın yapacağı katkı oldukça önemli.

Diğer yandan ABD ile iyi ilişkileri olan Özdağ ise Washington’un Türkiye ve özellikle bölge politikaları için önemli katkılar sunma olasılığı taşıyor. Özdağ’ın “hızla geri göndereceği” Suriyeli mülteciler, Suriye’de ve son dönemde ABD’nin etkisini kaybetmesiyle “iyi kötü” bir stabil duruma ulaşan Orta Doğu’da yeni gelişmelerin önünü açabilir.

Seçimden çıkacak sonuç ikiliden birisinin “kazanmasını” sağlayarak “fırsatlarını” gerçekleştirebilmesi için ciddi bir olanak yaratabilir. Fakat içerideki devlet krizinden dışarıdaki hegemonya krizine uzanan krizler silsilesi ile halkın yükselen demokrasi ihtiyacının, “Türkçülerin” hevesle şişirdikleri fırsat balonunun patlamasına neden olma ihtimali de oldukça yüksek.

11 Mayıs 2023 Perşembe

Sadece Kötülük Mü?

(El Yazmaları, 12 Mayıs 2023)

Seçimlere bir haftadan daha kısa bir süre kala iktidar cenahı “beklenen” saldırılarına hız verdi. Erzurum, Tarsus, Sakarya ve Denizli başta olmak üzere ülkenin dört bir yanında gerçekleştirilen irili ufaklı bu saldırılar, iktidar cenahının sadece karakterini değil uygulamayı vaat ettiği politikalarında bir göstergesi.

Şiddetin “Yaşamsallığı”

Gerek çocukların gerekse yaşlıların yaralanmalarına neden olması ve polisin saldırganlara müsamaha göstermesinden dolayı öne çıkan Erzurum’daki saldırı, iktidar cenahının şiddet ve zordan oluşan bir “kötülük” bloku olduğunu açıkça ortaya koydu. Fırsat bulduğunda uygulayacağı şiddetin dozunun ve hedefinin sınır tanımadığını gösteren bu “kötülük” bloğu, faşizmi inşası sürecini bitirmeye ve iktidarını sürdürmeye odaklanmış durumda. Sürece engel çıkaracak herhangi bir “pürüz”ün karşılaşacağı muamelenin “etkisiz hale getirilmekten” başka olmayacağı görülüyor.

Muamelenin şiddetten ibaret olmasında iktidar cenahının “kötü” insanlardan oluşması kadar faşizmin inşası sürecinin büyük oranda şiddetle ilerletilmesi zorunluluğunun da payı bulunmakta. Şiddet dışında uygulanan her hamlenin süreci durdurmakla birlikte geriye gitmeye ve hatta iktidar alanının sarsılmasına da neden olması bu zorunluluğu getirmekte. Nitekim sürece karşı gösterilen büyük küçük her direnişin faşizmi inşasında gedikler açması ve o gediklerden gerçekleşen sızmalar iktidarın alanını sürekli daralttı ve daraltmaya devam ediyor. Ama bu daralma iktidar bloğunun temeline yaklaşsa da bina ayakta durmayı sürdürüyor. Binanın ayakta kalması ise gediklerin kapatılması ve kaybedilen her alanın tekrardan kazanılması olasılığını ve gücünü barındırmasından dolayı oldukça yaşamsal. Bu nedenle bedeli ve “kötülük” derecesi ne olursa olsun binayı ayakta tutmak için uygulanacak sınırsız şiddet iktidar cenahı için olmazsa olmaz.

Şiddetin yaşamsallığı, iktidar blokunun dışarıya karşı varlığını koruması kadar içerisinin bütünlüğünü sağlaması açısından da zorunlu. Sinan Ateş cinayetinden tutalım da milyarlarca dolara varan soygunlar, ortakların birbirlerine aba altından gösterdikleri sopaların çok büyük olduğunu gösteriyor. Bu sopalar kaldırıldığı takdirde yaşanacak sarsılmalar, zaten gediklerle dolu binanın içeriden yıkılmasına neden olabilir. Dolayısıyla uygulanan her şiddet içeriye yönelik “birleştirici” bir mesaj niteliği de taşımakta.

Dışarıya “Mesaj”

Şiddetin dışarıya verdiği mesajın ise birden çok adresi bulunuyor. En yakın adresi ise ülke içerisindekiler.

Yeşil Sol Parti ve sosyalistlere yönelik irili ufaklı ama süreklilik arz edilen saldırılarla iktidar cenahı, güç kazanan ve önümüzdeki dönemde belirleyici güç olacağı belli olan halk güçlerini durdurabilecek ya da yavaşlatabilecek gücün kendisi olduğunu göstermek istiyor. Bunu başaramadığı takdirde ise bir saldırı mirası bırakarak halk güçlerine yönelik devlet şiddetini sürmesini amaçlıyor. Fakat her saldırının halkın direnişiyle püskürtülmesi ve bununla birlikte halkın sürece daha da özneleşerek katılmasına yol açması “miras”ın ve şiddetin sürekliliğinin mümkünatını ortadan kaldırıyor.

Mesajın bir diğer adresi CHP üzerinden ise seçim anı ve sonrasına yönelik sergilenecek “performansların” provaları yapılmakta. Bu provalarda ülkeyi yönetme kapasitesine sadece iktidar cenahının olduğu mesajı kadar (ve ondan daha çok) olası iktidar “restorasyonunun” kolayca kabullenilmeyeceğinin ve son sınırına kadar zorlamalarda bulunulacağının mesajı da veriliyor. Gün geçtikçe şiddet dozu artan saldırılar ise bu mesajı kör göze parmak misali ortaya koyuyor. Saldırıların artmasında “restorasyonun” halkın mücadeleye dahil olarak özneleşmesini engelleme çabasının payı büyük. Faşizan saldırılara karşı halkın gösterdiği tepkilere “itidali koruyun”, “seçim gecesi evden çıkmayın” diyerek ayar çeken ve halk güçlerinin bu saldırılara karşı birlikte mücadelesini özellikle engellemeye çalışan “muhalefet”, iktidar cenahının daha büyük saldırılarını engelleyebilecek halkın bariyerini ortadan kaldırıyor. Bu nedenle Kılıçdaroğlu’nun “korkunç şeyler yapmayı planlıyor, biliyorum” sözü ve Davutoğlu’nun kamu bürokrasisini “uyarması” gelmekte olanı engellemeye değil, daha da hızla gelmesine neden oluyor.

Şiddetin verdiği mesajın önemli adreslerinden biri de “küresel güçler”. Finansal alanda ve tedarik zincirlerinde yaşanan son krizler kapitalizmin yapısal krizinin derinleşmesini sürdürmekle birlikte küresel güçler arasındaki hegemonya mücadelesini de büyütüyor. Orta Doğu’dan Kuzey Afrika’ya Ukrayna’dan Uzak Doğu’ya kadar dünyanın dört bir yanındaki savaş ateşi gün geçtikçe harlanıyor. Bu durumdan kendi çıkarları doğrultusunda faydalanmak isteyen güçler ise savaş baltalarını biliyorlar. İktidarı boyunca her savaş ateşine benzinle koşan AKP/Erdoğan iktidarı, çevresinde topladığı MHP-Hizbullah ve bilimum cihatçılarla benzin deposunun dolu olduğunu göstermek istiyor. Deposundaki benzini iktidarının çıkarları doğrultusunda verimli ve pragmatik bir şekilde kullanma konusunda tecrübeye sahip olması, iktidar cenahını küresel güçler nezdinde “çekici” kılma şansına sahip.

Dolayısıyla kapitalizmin açtığı “cehennem kapıları”, dünya çapında şiddetin belirleyici güç olma niteliğini de büyütüyor. Bu mesajı oldukça iyi alan iktidar cenahı, bütün varlığıyla şiddet gücüne yüklenmiş durumda. Kendisini var eden ve kendisini var etmek istediği sermaye düzleminde başka bir şansı da yok. İktidar cenahının uyguladığı şiddetin nedeni, karakterlerindeki “kötülük” kadar sermaye düzeninde hayatta kalabilmek için “zorunlu” olmasıdır da.

Encomienda'dan Luther'e: Parsellenmiş İktidar ve Direniş Doktrini

Encomienda, İspanya'nın Amerika kıtasında kurduğu ve yerlilerin dinî eğitim ile koruma karşılığında encomenderoya haraç ödeyerek çalıştı...