25 Aralık 2023 Pazartesi

İyi Parti’nin İstifaları

(El Yazmaları, 25 Aralık 2023)

Türkiye’de ekonomide, devlette ve siyasal alanda yaşanan krizlerin etkilediği özneler, içinde bulunulan zamana ve mekâna göre kısmi değişiklikler göstermekte. Son dönemde bu payeye İyi Parti (İYİP) nail oldu. Yerel seçime dair alınan kararlar ve partinin çeşitli düzeylerindeki istifalardan doğan kriz, konjonktürel olduğuna dair izlenimler yaratsa da yapısal sorunların derinliği gizlenemiyor. 

“Dışsal” Etkenler 

CHP’nin yeni genel başkanı Özgür Özel’in yerel seçimlerde ittifak teklifinin İYİP’in Genel İdare Kurulu’nda 14’e karşı 35 oyla reddedilmesi, “parti içi demokrasi”den çok, partiye yönelik içsel ve dışsal baskıların etkilerini gösteriyor.

“Asena” sıfatına sahip bir genel başkanı olan ve liderin otoriterliğini meşru gören bir partide stratejik bir kararın oylanması, parti içi demokrasiden çok partinin “kendi için parti” olamadığına işaret ediyor. Bu bağlamda bir taraftan CHP’nin ittifakın sürdürülmesine diğer taraftan AKP-MHP cephesinin İYİP’in tek başına seçimlere girmesine dair söylem ve politikaları, oylamanın “dışsal” baskılar nedeniyle yapıldığını ortaya koyuyor.  

Nitekim İYİP bugüne kadar girdiği seçimlerde yaptığı ittifakları parti içi demokrasinin değil, varoluşuna neden olan siyasal hedeflerin bir sonucu olarak yapmıştı. Bu siyasal hedef ise Erdoğan liderliğinde yaratılmak istenen siyasal düzene karşı sermayenin çıkarlarına zarar vermeden yapılacak bir restorasyon idi. Fakat bu restorasyonun gerçekleşmemesi ve kısa ve orta vadede gerçekleşeceğine dair bir “ışığın” da olmaması İYİP’in önümüzdeki süreçte büyük oranda “dışsal” etkilerden doğru belirleneceğini imliyor. 

“İçsel” Baskılar 

Dışsal etkilerin baskınlığı, parti içini de baskılamakta. Alınan kararın ardından yapılan açıklamalar ve gerçekleşen istifalar partiye kendisine özgü bir rota çizmeyi değil, yanaşılacak bir liman seçmeyi amaçlıyor. 

Partiden istifa eden Eskişehir Milletvekili Nebi Hatipoğlu’nun AKP’ye geçmesi, yine partiden istifa eden Ankara Milletvekili Adnan Beker’in Erdoğan’a oy verdiğini ilan etmesi, Akşener’in Şeyh Sait’e yönelik açıklamalarından sonra İstanbul milletvekili M. Salim Ensarioğlu ile birlikte Diyarbakır’daki 12 bin üyenin istifa etmesi, oylamada CHP ile ittifakın reddedilmesine verilen 35 oy (14 kabul oyunun 2,5 katı!) İYİP’in iktidar cenahına yanaşmasını isteyenlerin parti içinde ciddi bir güce ulaştıklarını ortaya koyuyor. 

Diğer yandan ittifakın reddedilmesi nedeniyle İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Meclisi İYİ Parti Grup Başkanvekili İbrahim Özkan’ın istifa etmesi, Ankara Milletvekili Yüksel Arslan’ın Mansur Yavaş’ı destekleyeceğini açıklayıp partiden ayrılması, yine önümüzdeki günlerde Mansur Yavaş’ı destekleyen 4 milletvekilinin daha istifa edeceği iddiası ise partinin CHP limanına yanaşmasını isteyenlerin gemiden atlamaya başladıklarını gösteriyor. 

Bu noktada Akşener’in, özellikle CHP ile ittifakı savunanların istifasının ardından yaptığı “savaş ilanı” açıklaması önem taşıyor. Bu açıklamayla Akşener’in de AKP-MHP zeminine yaklaşmayı esas aldığı görülüyor. Akşener’in bu hamlesinin ardında ise ekonomik ve siyasal arzular bulunuyor. 

Gerek kentlerdeki rant ve talanın büyüklüğü gerekse patronaj ilişkilerinden dolayı yerel yönetimler ekonomik açıdan iştah kabartıyor. CHP ile yapılan ittifakın kazancından kendisini büyütecek “ekonomiye” ulaşamayan Akşener, AKP-MHP iktidarının kırıntılarından ve CHP’ye kaybettireceği yerlerden gelecek “akçelerle” kesesini büyütmeyi hedefliyor.  

Restorasyon sürecinin başarısızlıkla sonuçlanması ise Akşener’i en iyi bildiği yerlerden biri olan “devlet alanına” yönelmesine neden oluyor. Akşener, AKP ve MHP arasında devlet alanında yaşanan “pürüzlere” müdahil olarak nüfuz ve mümkünse restorasyon süreciyle hedeflediği alanları kazanmayı arzuluyor. Bu alanlarla da partinin siyasal alandaki varlığını sürdürmeyi amaçlıyor. 

Fakat Akşener’in arzularının gerçekleşmesinin önünde ciddi somut engeller bulunuyor. Bir yandan Bahçeli’nin İYİP’ten istifa edenleri hiçbir şekilde kabul etmeyeceklerini söylemesi, diğer yandan BBP Genel Başkanı’nın Mustafa Destici’nin bile İYİP’den istifa edenleri partilerine katmak için görüştüklerini belirterek partiye göz dikmesi Akşener’in ve İYİP’in “kendisi” olarak iktidarın alanında var olmasının zor olduğu gösteriyor. Öte yandan 2017’den günümüze kadar partinin 200 kurucu üyesinden 75’inin istifa edip 4’ünün ihraç edilmiş olması da İYİP’in var olma savaşıyla karşı karşıya olduğunu ortaya koyuyor.  

Sonuç olarak dışsal etkenler, içsel baskılar ve yapısal sorunlar İYİP’i parlak bir geleceğin beklemediğine işaret ediyor. 

12 Aralık 2023 Salı

Savaşın Ateşi Küresel Güçleri “Isıtıyor”

(El Yazmaları, 12 Aralık 2023)

İşgalci İsrail ile Filistinli örgütler arasındaki ateşkes ile savaş ateşi “şimdilik” azalan Orta Doğu, küresel güçlerin çatışma zemini olmayı sürdürüyor. Bölgesel ve yerel güçlerin aktif ve belirleyici olmayı sürdürdüğü Orta Doğu’da küresel güçler çıkarları ve paylaşım savaşı doğrultusunda hamlelerini sıklaştırıyorlar. ABD’nin yanı sıra Rusya ve Çin de artan hamleleriyle bölgedeki ve dolayısıyla küresel hegemonya mücadelesindeki güçlerini artırmayı hedefliyorlar. 

ABD’nin Askeri Gücü 

Kurulduğu andan itibaren işgalci İsrail devletinin en büyük destekçisi olan ABD, Gazze’ye yönelik saldırılara da politik, ekonomik ve en önemlisi askeri desteğini artırarak devam ettiriyor. ABD bölgedeki en büyük güç olmaya devam etse de Çin ve Rusya’nın son 10 yıldaki ekonomik ve askeri hamlelerinden dolayı ciddi bir tehlikeyle karşı karşıya. Gerek kapitalizmin dünya çapındaki krizi gerekse emperyalist geçmişinden dolayı yükselen bu tehlikeye göğüs görecek politik ve ekonomik güçten önemli bir oranda mahrum olan ABD’nin en güçlü silahı askeri gücü. Bundan dolayı İsrail’e verilen askeri destek bir anlamda bölge ülkelerine verilen ikili bir mesaj niteliğini taşıyor.  

Bu mesajın bir yönü bölge ülkelerinin içerisine yönelik. Yapay sınırlar ve genellikle aşiret ve kabile federasyonlarının liderleriyle oluşturulan Suudi Arabistan, Katar, BAE gibi bölge devletleri, ABD ve İngiltere’nin askeri desteğiyle bugünlere geldiler. 2011’de Arap halklarının isyanından yine bu askeri gücün halklar uyguladığı baskı ve zulümle kurtulan bölge ülkeleri iktidarlarını ABD’nin inşa ettiği “ordulara” borçlular. Bu da bölge ülkelerinin İsrail ve ABD’nin uyguladığı politikalara karşı Arap Birliği, İslam İşbirliği Teşkilatı gibi örgütler aracılığıyla toplantılar yapıp ciddi yaptırımlarda bulunamamalarına neden oluyor. ABD de şiddetini göstererek “bağımlılıklarını” hatırlatmaya devam etmekte. 

İkinci mesaj ise Çin ve Rusya’nın hamleleriyle özerk hareket etme çabalarının “geçici” olduğunu hatırlatmaya yönelik. Son yıllarda Çin ve Rusya ile ilişkilerini geliştiren BAE ve Suudi Arabistan’a üzerinden verilen bu mesajla ilişkilerin “ekonomik” alanla “sınırlı” kalması gerektiği, yoksa askeri güçle müdahale edileceği iletilmek isteniyor.  

Bu mesajlar önümüzdeki dönemde de ABD’nin bölgeye askeri gücünü dayatarak hegemonyasını sürdürmeye çalışacağına işaret ediyor. 

Çin ve Rusya’nın “Hoşluğu” 

ABD’nin askeri ve şiddet gücünün bölge ülkelerde yarattığı “tatsızlığın” farkında olan Çin ve Rusya ise “gönülleri hoş” eden hamlelere yönelmiş durumda. İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırıları sırasında alışılmış dışında hareketlilik gösteren Çin, diplomatik hamlelerine BM üzerinden ağırlık vererek Filistin meselesini uluslararası düzleme taşıyarak “Batı”dan farklı olduğunu göstermeye çalışmakta. Ek olarak ikili devlet çözümünü vurgulaması ve Tek Kuşak Tek Yol projesi kapsamındaki ekonomik hamlelerine hız vermesi Batı’nın sürekli sopasını ensesinde hisseden bölge ülkelerinin gönlünü çalmakta. Askeri gücü hâlâ sınırlı olan Çin de bölge ülkelerinin gönlünü hoş edecek politik ve ekonomik hamlelerle bölgeye nüfuz etmeyi sürdürmeye devam ediyor. 

Moskova da Pekin ile paralel bir yoldan ilerlemekte. 2019’dan sonra ilk defa bölge gezisine çıkan Putin önce Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), ardından Suudi Arabistan’a gitti. Bu iki ülkeyle son iki yılda ticaretin yüzde 20’den fazla artması, Suudilerle OPEC+’da yapılan işbirliğiyle petrol fiyatlarının 70 doların üzerinde seyretmesi, bu ikilinin BRICS’e katılma istekleri, Rusya’nın Filistin’de iki devletli çözümü önermesi, Körfez ülkelerinin ABD ve AB’ye çıkaramadığı sesi çıkarması ise bu ülkeler arasındaki ilişkilerin hoşluğunu ortaya koyuyor. Bu hoşluk Rusya’nın bölgedeki etkisini sürdürmesini sağladığı için Kremlin’in önümüzdeki dönemde izlemeye çalışacağı politikaların eğilimine işaret etmekte. 

Rusya’nın bölgedeki politikalarının bir yönü de Ukrayna’ya bağlantılı. ABD ve AB’den İsrail’e gönderilen her askeri mühimmatın Ukrayna’dan esirgenmesi anlamına gelmesi de Rusya’nın Filistin’deki mücadelenin yükselmesini istemesine neden oluyor. Dolayısıyla bölgede, özellikle Filistin’de, yükselecek savaş ateşi hem savaş ateşinin Ukrayna’dan yani Rusya’dan uzaklaşmasına hem de Kremlin’in bölgeye nüfuz etmesini sağlayacağı için Moskova tarafından tercih edilebilir bir durum. Bu da ABD’den Çin ve Rusya’ya kadar küresel güçlerin hegemonya mücadeleleri ve çıkarları doğrultusunda Orta Doğu’daki savaş ateşinin sürekliliğinden memnun olduğunu açıkça gösteriyor.

5 Aralık 2023 Salı

(Çeviri) Kapitalist Gerçekçiliğin Sonunun Başlangıcı – Micah Uetricht

Mark Fisher iki yıl önce bu ay [13 Ocak 2017-ç.n.] öldü. Onlarca yıldır içinde yaşadığımız kolektif buhranı görmemize yardımcı oldu. Keşke depresyonun nihayet düzelmeye başladığını görebilseydi.

K-Punk’ın yayınlanmış olan ve Mark Fisher’ın hayatı ve çalışmaları üzerine Chicago’da düzenlenen bir panel tartışmasında yapılan sunumdan uyarlanmış bir yazı.

Mark Fisher hayatı boyunca depresyonla mücadele etti. Bu mücadele 13 Ocak 2017’deki intiharıyla sonuçlandı. Fisher’a göre depresyon yalnızca bireysel bir rahatsızlık değildi; ne de yanlış düşüncelere bağlanmış bir beynin veya dengesiz bir veya iki kimyasal maddenin sonucuydu. Yakın zamanda Repeater Books tarafından yayınlanan K-Punk: Mark Fisher’ın Toplu ve Yayınlanmamış Yazıları’ndaki (2004-2016)birkaç makalesinde yazdığı gibi Mark Fisher, depresyonu aynı zamanda toplumsal bir rahatsızlık olarak görmeye başlamıştı. Ve bu toplumsal bize son kırk yılda depresyona girmemize sağlayacak pek çok şey verdi.

Depresyonunu sıklıkla kafasının içindeki “alaycı” bir ses olarak yaşıyordu. Bu ses kesinlikle çok kişiseldi. Ancak Mark bu sesi “gerçek toplumsal güçlerin içselleştirilmiş ifadesi” olarak görmeye başladı. Ve bu güçlerin “depresyon ile politika arasındaki herhangi bir bağlantıyı reddetmekte çıkarları var.”

Bu toplumsal güçler hiç şüphesiz onun en meşhur kavramına bağlıydı: “kapitalist gerçekçilik.” Aynı isimli kitabında kapitalist gerçekçilik, “Kapitalizmin alternatifinin olmadığının yaygın kabulüdür” diye yazmıştı. Bu, neoliberal kapitalizmin coşkulu bir şekilde benimsenmesi değil; bu benimseme, eğer varsa bile, çoktan geçti. Daha ziyade bu, neoliberal kapitalizmin türünün tek örneği olduğu yönündeki kaçınılmaz sonuca karşı yaygın bir teslimiyet duygusudur.

“Neoliberalizm artık bir zombi olarak ortalıkta dolaşıyor” diye yazıyor Mark, “ama zombi filmlerinin meraklıları da çok iyi biliyor ki, bazen bir zombiyi öldürmek, yaşayan bir insanı öldürmekten daha zordur.”

Mark baktığı her yerde neoliberalizme olan teslimiyeti görüyordu. Ve bu kitabı eline alan herkesin göreceği gibi pek çok yere baktı.

Bunu Flo-Rida, Pitbull ve will.i.am’in müziğinde gördü ve haklarında şunları yazdı: “Bu şarkıların keyif almamız yönündeki taleplerini, yalnızca maskeleyebilecekleri, ama asla yok edemeyecekleri bir depresyondan dikkatimizi dağıtmaya yönelik ince girişimler olarak duymamak elde değil. Yirmi birinci yüzyılın zoraki gülümsemesinin arkasında gizli bir hüzün saklanıyor.”

Donald Trump’ın yükselişini ve Brexit’i bu teslimiyete bir tepki olarak gördü: Her ikisi de bir “milliyetçi canlanma fantezisini” temsil ediyordu ve bu fantezi ne kadar saçma olursa olsun, bunun en azından kapitalist gerçekçiliğe bir alternatif olduğunu öne sürüyordu.

Soldaki bu teslimiyeti, anarşist ve anarşistlerden ilham alan eylem ve örgütlenme tarzlarına inatçı bağlılıkta gördü. 2013’teki mali çöküşten bu yana “patlak verdikleri kadar hızlı bir şekilde gerileyen ve sürdürülebilir bir değişim yaratmadan gerçekleşen canlandırıcı militanlık patlamaları” üzerine düşünürken, Sol’un genelinde “anarşist kadercilik” duygusunu gözlemledi. Aktivistlerin devlet iktidarı için mücadele edebilecek ve kitlesel medya anlatılarını dönüştürebilecek taktikleri benimsemeyi reddetmelerinin, farkında olmadan depresif teslimiyetin bir yansıması olduğunu öne sürdü.

“Neo-anarşizm” diye yazmıştı Mark, “kapitalist gerçekçiliğe bir meydan okumadan ziyade onun etkilerinden biridir.”

Ve bu teslimiyeti solcuların birbirleriyle kurdukları iletişimde nasıl gerçekleştiğini gördü ve en ünlü makalelerinden biri olan “Vampirler Şatosu’ndan Çıkmak “ta anlattı. Bu makalede Solcuların özcülük, bireysel çıkar koruma ve marka oluşturma uğruna dayanışmayı, ortak deneyimi ve ortak amacı paylaşmayı nasıl terk ettiklerini, etkili bir hareket inşa etmek yerine çoğu zaman birbirlerine sopayla saldırmak için kimlikleri silah haline getirdiklerini görüyoruz. Trajik bir şekilde bu yaklaşım sol hareketleri felce uğratıyor ve onları baskıya karşı ya da başka herhangi bir şeyle mücadele etme gibi acil bir görevi üstlenemez hale getiriyor.

Bu durumu araştırdığı ve depresyonuna daha da battığı için Mark’ı suçlamıyorum. Her şey kasvetliydi. Ama keşke Mark dayanabilseydi.

Keşke bencil nedenlerle dayanabilseydi: Bu dünyada çok az yazar, yazılarının genişliği, açıklığı ve korkusuzluğuyla bana onun kadar neşe ve hatta şaşkınlık yaşattı. Ama aynı zamanda Mark’ın dayanmasını da isterdim çünkü hayatının çoğunu boğuşarak geçirdiği kapitalist gerçekçilik kâbusu nihayet kırılmaya başlıyor.

Nereye baksak bunu görebiliriz. Jeremy Corbyn‘in İşçi Partisi’nin başında olduğu Birleşik Krallık’ta kapitalist gerçekçilik kırılmaya başlıyor. Mark bunu ölmeden önce gördü: İngiliz yazar Ellie Mae O’Hagan, Los Angeles Review of Books için yazdığı Mark’ı anma yazısında, Mark’ı son gördüğünde onunla Corbyn hakkında tartıştığını belirtiyor. Ellie Mae kötümserdi; Mark ise “canlıydı ve umut doluydu; işte bu, diye düşündü, solun zamanı yaklaşıyor.”

Buna uygun olarak, geçen yıl İşçi Partisi’nin uç kesimlerinin düzenlediği festival The World Transformed’da; Mark’ın öldüğünde üzerinde çalıştığı Asit Komünizmi (taslağı K-Punk’ta yer alıyor) adlı kitaptan esinlenen sol kanat İşçi Partisi aktivist grubu olan Momentum’dan örgütçüler, Corbyn’in sol siyasi projesini Mark’ın çok sevdiği neşeli karşı kültür tarzlarıyla bir araya getiren bir etkinlik düzenledi. Buna “Asit Corbynizm” adını verdiler.

Amerika Birleşik Devletleri’nde, Bernie Sanders’ın çılgın başarılarında ve Amerika Demokratik Sosyalistlerinin patlamasında,  herkes için Ulusal Sağlık Sigortası, herkese ücretsiz üniversite ve zenginlerden vergi alınmasıetrafında kamu bilincinin çok hızlı dönüşümünde de kapitalist gerçekçiliğin kırılmaya başladığını görebiliriz.

Belki de bunu, ABD Temsilciler Meclisi üyesi Alexandria Ocasio-Cortez’in (AOC), eski kapitalist-gerçekçi konuşma konularını öne sürerek onun cesur sol siyasi gündemine karşı çıkmaya cesaret eden her aptala karşı neşeyle ve acımadan kullandığı Twitter hesabından daha iyi bir yerde göremiyoruz.

Ayrıca Mark’ın, AOC’nin üniversitede dans ettiği bir video üzerine muhafazakârların yaşadığı son çıldırmadan çok fazla istifade edeceğini düşünüyorum. Yazılarında farklı bağlamlarda “libidinal” kelimesini kullanmayı seviyordu; muhtemelen onun coşkulu dans ve tweet atma tarzında bol miktarda libidinal enerji bulurdu – aynı zamanda Fox News’un onu sürekli ve takıntılı bir şekilde haberleştirmesinde de belki farklı türde bir enerji bulurdu.

Ve geçen haftaki haberin ilahi adaleti onu cesaretlendirirdi: Sendikaları PATCO’nun Ronald Reagan tarafından çökertilmesinden (Bu, kurumsal sendikaların çökertildiği yeni bir günü simgeliyor ve Mark’ın yenisini yeniden inşa etmemiz için çok önemli olduğuna inandığı eski toplumsal dayanışmaların yok edilişinin habercisi oluyordu.) neredeyse kırk yıl sonra, hava trafik kontrolörleri dünyanın en büyük havalimanlarından birinde uçuşları durdurdu. Uçuş görevlilerinin grev tehdidiyle birlikte Donald Trump’ı hükümetin federal hizmetleriaskıya almasına son vermeye zorladılar. 1981’deki ezici yenilgileri tarihin sonunu müjdeliyor gibi görünen işçiler, tam da dünyayı kurtarmak için kafalarını yeraltından çıkaran, bugüne kadar iyi kazmış yaşlı köstebeklerolduklarını kanıtladılar.

Geçtiğimiz kırk yıla baktığımızda Mark’ın tanımladığı kapitalist gerçekçiliğin kasvetli manzaralarından başka bir şeyi görmemiz imkânsız. Ancak 2019 dünyasına bakıp kapitalist gerçekçiliğin tartışmasız, kendini beğenmiş ve hegemonyasından emin bir şekilde ilerlediğini görmek de imkânsız.

Daha iyi bir dünya kesin değil. Ancak bir şey açık: Kapitalist gerçekçiliğin sonunun başlangıcına tanık oluyoruz.

Mark hepimizin yaşadığı kolektif depresyonu görmemize yardımcı oldu. Keşke depresyonun nihayet dünyadan kalktığını görecek kadar uzun süre dayanabilseydi. Belki de kendisinden kalkmasına da yardımcı olabilirdi.

(Bu yazı İngilizceden Türkçeye Caner Malatya tarafından çevrilmiştir. Yazının orijinaline buradan erişebilirsiniz:https://jacobin.com/2019/01/capitalist-realism-mark-fisher-k-punk-depression )

30 Kasım 2023 Perşembe

Filistin’in İçeriye Tuttuğu Işık

(El Yazmaları, 30 Kasım 2023)

Geçtiğimiz ay Filistinli örgütlerin “sürpriz” baskınıyla dünya gündeminin zirvesine oturan Filistin meselesi, Türkiye gündeminin de önde gelen konularından biri olmayı sürdürüyor. Bu önde olma durumunun nedenlerinin başında tarihsel ve ideolojik arka plan gelmekle birlikte, siyasal alanı oluşturan öznelerin güncel siyasal hatlarını Filistin meselesi üzerinden oluşturma ya da destekleme gibi hedefleri de bu durumu besliyor. Öznelerin pratikleri ve söylemleri, Filistin meselesinin eskiye nazaran “dışarıdan” çok “içeriye” önem verildiğini ortaya koyuyor.

İslamcıların “Duygusal” Çizgisi

Özellikle 90’lı yıllarla birlikte Filistin meselesi üzerine söylemini ve pratiğini artıran İslamcılar, günümüzde Filistin’deki direnişin “İslami” niteliğini öne çıkararak konu hakkında tek söz sahibinin kendileri olduklarını kabullendirmeye çalışmaktalar. Söylemlerini Hamas’ın eylemlerini[1] sahiplenmekten kola dökme ve Starbucks’a saldırılara kadar çeşitli pratiklerle “destekleyen” İslamcılar, meseleyi çözümsüzlüğe iterek güç kazanmayı ve oluşacak kitlesel desteği militanlaştırmayı istemekteler.

İslamcıların Filistin meselesinin çözümünü “lanetli” Yahudi halkının ortadan kaldırılması gibi “imkansız” bir olasılıkta görmeleri meselenin “çözümsüzlüğe” itilmesini sağlıyor. Meseleyi “Müslüman” Filistinliler ile Yahudi=Siyonist İsrail ikilemine indiren ve söylem ile pratikle bunu pekiştiren İslamcılar, İsrail’e yönelik öfkeyi kendilerine kitlesel destek sağlayacak şekilde yönlendirmeyi hedefliyor. Tarikatlarda yaşanan çürüme ile artan yoksulluk ve işsizliğin halkın önemli bir kesiminin başta AKP olmak üzere İslamcı hareketlere ve tarikatlara mesafelenmesine yol açtığı bir dönemde yaratılan bu ikilemle kitleler tekrar mevzilere çekilmek isteniyor. Bu ikilemi İsrail’in de tercih etmesi oldukça önemli.

İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın ardından sömürge ülkelerde ve özellikle Orta Doğu’da yükselen anti-emperyalist ve ulusal kurtuluş mücadeleleri sonucunda İsrail sadece bölgede değil, uluslararası düzeyde de gayrimeşru, ABD emperyalizminin ileri karakolu ve işgalci bir devlet olarak görülmekteydi. 1980’lere kadar devam eden bu dönemde anti-komünist bir saikle şekillenen İslamcı hareketler, laik-solcu el-Fetih ile Marksist-Leninist FHKC’nin öncüsü olduğu Filistin direnişine mesafeli ve kimi zaman düşmanca bir bakış açısına sahiplerdi. 80’lerle birlikte neoliberalizmin saldırısı, İran’da mollaların iktidara gelişi ve SSCB ile devrimci hareketlerde yaşanan gerileme Filistin direnişinde Hamas ve İslami Cihad gibi İslamcı örgütlerin oluşmasına neden oldu. Bu örgütlerin Yahudi halkını “yok etmeyi” hedeflemelerini uluslararası ve bölgesel gayrimeşruluğunu ortadan kaldırmak için fırsat gören İsrail de onların palazlanması için fiilen destek verip büyümelerine olanak sağladı.[2] 12 Eylül darbesinin sosyalist harekete vurduğu darbeden dolayı Türkiye’deki yoksul mahallelerde güç kazanmaya başlayan İslamcı hareketler de Filistin’de büyüyen İslamcı örgütlere desteğini açıklayarak ülkede ve bölgede meşruiyet, itibar ve kitle desteği kazandı.

Uzun zamandır süregelen bu kitlesel desteği kaybetmek istemeyen İslamcılar, kitlelerin öfkelerini “simgesel” saldırılarla militanlaştırarak “gerektiğinde” sahaya çıkacak paramiliter örgütlenmeleri oluşturmayı planlamaktalar. Özellikle yoksul Müslümanların öfkesini çekecek “simgelerin” seçilmesinin ardında ise birden çok neden yatıyor. İlk olarak, on yıllardır İslamcı hareketlere ve tarikatlara emek vermesine rağmen yoksulluktan kurtulamayan bu kitlelere, yoksulluğun nedeni olarak “Batıcılar”, “laikler”, “solcular” gösterilerek öfkelerini onlardan çıkarmaları arzulanıyor. İkinci olarak da kitlelerin yoksulluklarının nedeni olarak iktidarı ve sermayeyi görmemesi de sağlanmak isteniyor.

İslamcıların söylem ve pratiklerinin gösteri kısmının şaşaalı olmasının en büyük nedenlerinden biri de İsrail’le yapılan ticaretin açığa çıkmasın istenmemesi. Yapılan onca çağrılara rağmen İsrail ile ticari ilişkilerin kesilmesi bir yana daha da artması ve BBP kurucusu[3] gibi iktidara yanaşan herkesin bu pastadan faydalanıyor olması ise “duygusal” kısmın görünmemesi için şaşaanın sürekli büyütülmesi çabasına neden oluyor.

Milliyetçilerin Derdi “Kitleler”

Geçmişte Filistin meselesine İslamcılar gibi anti-komünist açıdan bakarak mesafeli duran “milliyetçi”, ırkçı, Türkçü kesimler bu kez daha aktif bir tutum sergilemekteler. Bu tutum değişikliğinin başta gelen nedeni ise siyasal alanda zemin kazanmak ve son dönemde artan kitle desteğini daha da büyütmek.

MHP lideri Bahçeli’nin Mehmetçiği Filistin’e gönderme teklifi ve “Filistin’in güvenliği Türkiye’nin güvenliğidir” söylemiyle “sürpriz” çıkışlarda bulunarak AKP ve İslamcı zemine oynamaya devam ediyor. Uzun bir süredir bu politikasını devam ettiren Bahçeli, hem yerel seçimlerin hem de son genel seçimin gösterdiği üzere İç Anadolu ve Karadeniz’de AKP’den uzaklaşan oyları kendinde toparlamayı başarmıştı. Bahçeli toparladığı kitleyi bu çıkışıyla konsolide etmeyi amaçlamakla birlikte siyasal alana rengini vermeye çalışıyor.

MHP’nin aksine ırkçı ve Türkçü kesimler ise mesafeli duruşun yerine karşıt bir tutum takınmaktalar. Bu kesimlerin yıllardır dile getirdikleri “Araplar bizi sırtımızdan bıçakladılar” söylemi ve Atatürk’e ait olduğu iddia edilen “Türk çocuğu, artık Arap çölleri için kanını dökmeyecektir” sözüne paralel olarak Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ “Filistin davası Türk milletinin değil, Arapların davasıdır” açıklamasında bulundu. Suriyeli göçmenlere yönelik nefret ve şiddet dilinden beslenerek kitlesel desteğe kavuşan ırkçı-Türkçü kesimler, Filistin meselesini Arap meselesine dönüştürerek tıpkı MHP gibi toparladıkları kitleyi konsolide etmeyi ve siyasal alanda var olmayı hedeflemekteler. Buna ek olarak ırkçı-Türkçü kesimlerin Hamas’ın sivillere yönelik şiddetini IŞİD’le benzeştirerek “laiklik hassasiyetine” sahip Kemalistleri de yanlarına çekmeye çalıştıkları görülüyor.

CHP’nin Görevi

Saldırılar sürecinde kurultay mesaisinde bulunan ana muhalefet partisi CHP’de ise hem sabık başkanın hem de yeni başkanın söylem ve pratiklerinde süreklilik arz etmekte. Bir yandan Filistin halkının yanında olduğunu vurgulayan ama diğer yandan İsrail’in işgalciliğini dile getirmeyip ilişkilerin kesilmesini savunmayan CHP nalına ve mıhına vurma politikasına devam ediyor.

CHP izlediği ikili politikayla düzen içi muhalefet rolünü yerine getirmekte. Görevlerin ilki Filistin’e “üzülmek” ve İsrail’i “kınamak” ile halk kitlelerinin öfkelerini sistem içinde tutmak. Bu noktada CHP, özellikle demokrat, anti-emperyalist ve sol-Kemalistlerden gelecek tepkiyi soğurmak ve sisteme kanalize etmekle görevli. Tepki yükseldiği taktirde de öfkeyi kapsama adına CHP’nin dilinde “sertleşme” görülebilir.

İkinci görev ise CHP’nin ana özelliği olan devlet partisi olma niteliğinden doğru geliyor. Türkiye devletinin İsrail kurulduğundan beri ticari, siyasi ve kültürel ilişkilerini sürekli geliştirmesi ve Türk sermayesinin önünü açması, CHP’ye de izleyeceği siyasi çizgiyi gösteriyor. Bu bağlamda İsrail devletinin varlığını kabul edip dünya çapında meşrulaşmasına katkı sunarak ve Türk sermayesinin ticari ilişkilerine dair sessiz kalarak CHP düzenin devamının güvencesi olduğunu ortaya koyuyor.

Doğru Konumlanma ve Süreklilik

İslamcıların, milliyetçilerin, ırkçı-Türkçülerin ve CHP’nin Filistin meselesinde izledikleri politikaların Filistin halkının özgürlük ve var olma mücadelesinden çok kendi çıkarları üzerine kurulu olmasında düzen içi özneler olmalarının payı büyük. Sosyalist hareketlerin meselenin başından bu yana ayrı bir hat izleyerek düzeni teşhir eden politikalara yönelmesi bu bağlamda önem taşıyor.

Filistin meselesinin ortaya çıkışından bu yana Filistin halkının var olma ve özgürlük mücadelesine destek sunmakla kalmayıp canını veren Türkiye Devrimci Hareketi, meselenin özüne yani İsrail’in işgalci olmasına ve ABD emperyalizminin bölgedeki savaş politikalarına değinerek doğru konum almayı sürdürüyor. Bu doğru konumlanma halkın önemli bir kısmından (gerek anti-propaganda gerek sansürden gerekse de solun örgütsel krizinden dolayı) henüz hak ettiği ilgiyi göremese de hem ilkesel duruşun korunması hem de çözümü getirecek yapının inşa edilmesi gerekliliğinden dolayı sürmesi gerekiyor. Sürdürüldüğü takdirde ise bölgedeki ve ülkedeki halk kitlelerinin düzen içi siyasal öznelerin parıltılarının sahteliğini deneyimleyip devrimci zemine yönelmeleri ciddi bir olasılık olarak karşımızda duruyor.

Dipnotlar:

[1] 7 Ekim’de gerçekleşen Aksa Tufanı Operasyonu’na FHKC, FDHKC, FHKC-GK gibi devrimci örgütlerin katılmasına rağmen sürekli Hamas’ın öne çıkarılmasının İslamcı hareketlerin söylem ve pratiklerine “istenmeden” de olsa fiilen destek verilmesi anlamına geldiğini geçerken belirtmek isterim.

[2] https://www.youtube.com/watch?v=BcPrJivPSYM

[3] https://twitter.com/metcihan/status/1729076053597970893

31 Ekim 2023 Salı

(Çeviri) Rambo’nun Pasifik Barış Bölgesi – Binoy Kampmark

Pasifik ülkelerinden yayılan siyasi fikirlerde, her zaman biraz kendine özgü de olsa, etkileyici bir şeyler olmuştur. Son yıllarda, kendilerini dünyanın en büyük su kütlesi olan Mavi Pasifik’in bir parçası olarak gören çeşitli ada devletleri, onları sular altında bırakma tehdidinde bulunan çevre konusunda bir anlayış oluşturarak, uymaları gereken bir dizi ilkeyi belirlemeye çalıştılar. Pasifik’teki yaklaşık on altı devlet ve bölge yönetimi, Temmuz 1975’te Tonga’daki Güney Pasifik Forumu toplantısında Yeni Zelanda tarafından ileri sürülen ilk gruplaşma önerisinden sonra Rarotonga Antlaşması aracılığıyla 1985’te nükleerden arındırılmış bir bölge kuran ikinci grup oldu. O zamandan bu yana iklim değişikliği bu grup için hep ön planda oldu.

Bu geniş su alanının yeniden büyük güç rekabetinin alanı haline geldiği göz önüne alındığında, bazıları küstah, bazıları pervasız ve ama hepsi iknaya açık olan liderlerin, bu tür rekabeti istismar ederken bile etkisiz hale gelebilecekleri bir düzenlemeyi oluşturmalarının zamanı geldi. Fiji’nin darbeyle parlatılan Başbakanı Sitiveni Rabuka bu konuda elini kaldırdı. Sidney merkezli Lowy Enstitüsü’nde 17 Ekim’de yaptığı konuşmada şunu ifade etti: “Mavi Pasifik’teki bizleri tarih çağırıyor olabilir, barış için pankartlar taşımak ve yaşadığımız zamanda ve sonsuza kadar birbirimizle uyumlu olmak için konuşma zorunluluğumuz açıkça kaderimiz olabilir.”

Bu, olması gerektiği gibi cüretkar bir fırsatçılıktır. Bunu yapmak, Amerika Birleşik Devletleri ve Çin gibi büyük ve ahmak güçlerin, Hint ve Asya-Pasifik’te hesaplanamayacak kadar yıkıcı olacak bir savaşa girmekten caydırılabileceği anlamına gelir. Sonuçta, füzeler Pekin ile Washington arasında uçmaya başladığında, sakin bir Mavi Pasifik’e dair fikirler unutulmaya yüz tutabilir.

Rabuka’nın sözleriyle, “En güçlü iki ülke olan ABD ve Çin arasındaki rekabet yoğunlaşıyor gibi görünüyor.” Başbakan sadece Çinli ve Filipinli gemilerin Güney Çin Denizi’nde karşı karşıya gelmesi durumunda ne olacağını merak edebiliyor. “Bu, ABD’yi Çin ile karşı karşıya getirecek mi?”

Tayvan’a ilişkin kötüleşen duruma dair endişeler de dile getirildi. “Tayvan’la ilgili gerginlikler, silahlı bir çatışma veya daha da kötüsü bir olasılıkla birlikte tırmanıyor.” Bunu akılda tutarak, “Fiji’nin konumu açıktır. Çin ve ABD ile dostuz ve süper güçler arasındaki mücadeleye kapılmak istemiyoruz.” Pasifik’teki liderlerin taraf seçmeye zorlanmaması gerektiği konusunda uyarıda bulundu.

Rabuka, havarisel erdemle birlikte farklı ve orta halli bir formül önerdi: “Barış Okyanusu”. Böyle bir fikir ilk olarak Eylül ayında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada ortaya çıktı ve burada büyük güç rekabetinden iklim değişikliğine kadar bir dizi krizle mücadelede “ulusları bir araya gelmeye” davet etti.

Büyük güçleri ve Pasifik Adası devletlerini içeren bu “Bölge”, “bölgesel düzeni ve istikrarı tehlikeye atabilecek eylemlerden” kaçınacak ve “birbirlerinin egemenliğine ve toprak bütünlüğüne saygı duyulmasını” sürdürecektir. Böyle bir düzenlemenin, kabile çatışmasını bastırmak için Fijili barış güçlerinin Papua Yeni Gine’ye gönderilmesi veya Batı Papua ile Endonezya arasındaki barış görüşmelerine aracılık edilmesi gibi acil, somut faydaları da olabilir. “Pasifik tarzı diyalog, diplomasi ve fikir birliğine sürekli vurgu yapacaktır” diye açıklıyordu. “Çevrenin korunması ve muhafaza edilmesi merkezi gündem olacaktır; daha fazla uyum ve barış için olumlu bir unsur.”

Rabuka’nın barış ve düzene dair fikirleri, dışişleri departmanlarındaki kantin yemeklerinde mutlaka kıkırdamaya neden olacaktır. Bu adam, şimdi kurtarıcısı olarak övündüğü şeyleri baltalamak için kendi yıkıcı eylemlerine öncülük etmekten çekinmeyen bir adamdı. ABC’nin[1] ebedi yeni yetmesi olarak görünen Stephen Dziedzic, “bir zamanlar ‘Rambo’ lakaplı olan Rabuka’nın 1987 askeri darbesinde yasadışı bir şekilde iktidarı ele geçirdiği” gibi bariz gerçeği fark edecek kadar olgundu. Bunu, Rambo’nun “o zamandan beri yaptıklarından dolayı kamuya açık bir şekilde özür dilemesi ve 10 ay önce zor bir seçimi kazanarak Fiji’nin en yüksek konumunu bir kez daha alması” nedeniyle ince bir aklama takip ediyor.

Bu bakımdan Fiji liderinin özür dilemesi gereken çok şey var. Onun darbesi (teknik olarak birkaç ayda gerçekleştirilen iki darbe) Mayıs 1987’de Timoci Bavadra’nın seçilmiş hükümetinin devrilmesini sağladı. Daha sonra, 1981’de Lübnan’daki Filistin Kurtuluş Örgütü’nün faaliyetlerine karşı koyma ve onları kısıtlama konusunda “hayal gücü ve yenilik” gösterdiği için (bunu Lübnan’daki BM Geçici Gücü’nde görev yapan Fiji Piyade Alayı’nın birinci taburunun komutanı olarak yapmıştı) Britanya İmparatorluğu Nişanı’na subay olarak layık görülmesine rağmen, bir sonraki Eylül ayında cesur bir şekilde Kraliçe II. Elizabeth’in Fiji Kraliçesi olma onurunu elinden aldı.

Böyle bir özgeçmişe sahip Rabuka, izleyicilerine pişman olduğu izlenimini vermeye çalıştı. O, “tövbe etmiş” ve “yeniden doğmuştu. Geçmişim silinemez ama yaptıklarımı bir dereceye kadar telafi edebilirim.” Uzun süren siyasi kekemelik yolunda, “inançlı bir demokrat oldu… ve şimdi bu demokratik politikacı, bir barış havarisi olmak için elinden geleni yapacak.”

Rabuka, Pasifik uluslarındaki bazı meslektaşları gibi Avustralya, Çin ve ABD ile ilişkilerde önlenemez bir alaycı olmaya devam ediyor. “Benzer hükümet sistemlerine sahip, demokrasilerimizin aynı marka demokrasi olduğu, Westminster parlamento sisteminden gelen ve aynı zamanda miras aldığımız İngiliz hukukuna dayanan geleneksel dostlarımızla daha rahat anlaşıyoruz.”

Daha önce bu sisteme karşı görkemli bir küçümseme sergilemiş olan o, bir yandan Pekin’in temsilcileriyle dans ederken diğer yandan Canberra ve dolayısıyla Washington ile devam eden ilişkisinden para kazanmak için mükemmel bir konumda. Ve bunu yapmanın çevreyi intihar niteliğindeki yok etme yerine korumayı amaçlayan bir çözümden daha iyi bir yolu var mı?

(Bu yazı İngilizceden Türkçeye Caner Malatya tarafından çevrilmiştir. Yazının orijinaline buradan erişebilirsiniz:https://www.counterpunch.org/2023/10/23/rambos-pacific-peace-zone/)

Dipnot:

[1] Australian Broadcasting Corporation: Avustralya hükûmetinin doğrudan hibeleri ile finanse edilen Avustralya Yayın Kurumu. (ç.n.)


28 Ekim 2023 Cumartesi

Orta Doğu’nun “Savaşı”

(El Yazmaları, 28 Ekim 2023 (Toplumsal Özgürlük, Kasım 2023 sayısı))

Kendini ve şiddetini küresel zeminde ortaya koyan kriz hâli, çeşitli biçimlerde ve mekânlarda vukû bulmaya devam ediyor. Son yıllarda, ekonomi alanındaki krizle arasını açarak sahneyi büyük oranda kaplamaya başlayan hegemonya alanındaki kriz, Filistin meselesi üzerinden gündemdeki ve zirvedeki yerini koruyor. Yerel, bölgesel ve küresel çapta yaşanan ve kimi zaman şiddetlerinin boyutları yaşanılan yerin çapını aşan krizler, hegemonya krizinin büyümesini sağlıyor. Filistin’de yaşananlar da hegemonya krizini Orta Doğu’dan yani bölgeselden küreseli etkileyerek besliyor. Bölgenin küreseldeki krizden etkilendiğinden daha çok onu etkilediğine işaret eden bu durum, bölgesel güçlere inisiyatif ve güç kazanmanın yanı sıra küresel güçleri etkileme şansını da tanıyor. Ve bu da bölgesel güçleri, bölgedeki kriz hâlinden olabildiğince yararlanmaları için hızlı ve atak olmaya itiyor. 

İsrail Savaş İstiyor  

Batı emperyalizminin ileri karakolu olarak kurulan İsrail devleti, Suriye’deki savaşın şiddetinin azalması ve bölge ülkeleri arasındaki gerilimleri kısmen dindiren görüşmeler sonucunda bölgedeki belirleyici güç olma niteliğinde kayıplar yaşadı. Bu kaybı azaltmak için uyguladığı şiddet politikalarını son iki yıldır artıran İsrail’in, şiddetine boyun eğmeyen Filistin halkından hak ettiği cevabı alması sonucunda yaşadığı güç kaybının büyüklüğü gözler önüne serildi.  

İsrail, güç kaybının üstünü örtmek için en iyi bildiği yoldan giderek sivilleri açıkça hedef almaktan çekinmiyor. Ki hastanenin vurulması ve Gazze’deki ölü sayısının 7 bini aşması İsrail’in soykırım yaparak etnik temizliğe giriştiğini açıkça gösteriyor.  

İsrail’in Filistin halkına yönelik bu saldırılarının ardında birden çok hesap yatıyor. Hesapların önceliği ise içe yönelik.

Sönümlenmeye başlamış olsa da Netenyahu’nun yolsuzluklarına yönelik uzun bir süredir gerçekleşen protestoların varlığı ve Netenyahu’nun ırkçı güçlerle koalisyon kurmasıyla faşizmi inşa çabalarının devlet kurumlarına sıçraması ülkedeki çatlakları büyütmekteydi. Saldırılar içerideki çatırdamaları bir süreliğine engelledi. Fakat sayıları az olsa da İsrail’in saldırılarına ciddi tepki gösteren ve Filistinlilerle barış içinde yaşamak isteyen Yahudilerin varlığı ile ordu ve hükümet arasındaki tartışmalar, savaş ateşi büyüdüğü taktirde çatlakların daha da derinleşmesine neden olabilir. 

Saldırıların ardındaki bir diğer hesap ise Filistinlilerden tamamen kurtulmak. Küresel zemine sıçrayan savaş ateşinin fırsatından yararlanmak isteyen İsrail, Gazze’dekileri Mısır’a ve Batı Şeria’dakileri de Ürdün’e sürmeyi planlıyor. İsrail, ABD’nin gücünü tamamen arkasına almanın getirdiği güvenle bu hedefe kitlense de önünde ciddi engeller bulunuyor.  

Öncelikle İsrail’in bu girişimi savaşı bölgeye yayma potansiyelini taşıyor, ki İsrail de askeri gücünü kullanıp bölgede tekrar hegemon olmak için bu potansiyeli gerçeğe dönüştürmeyi istiyor. Fakat Çin’i kuşatmaya odaklanmış olan ABD, dikkatini ve gücünü dağıtacak bölgesel bir savaşı arzulamıyor. Bu nedenle İsrail’den, İran ya da Hizbullah’ın savaşa dahil olmasına sebep olacak hamlelerden uzak durmasını istiyor.

Nitekim Irak ve Suriye’de ABD üslerine yönelik saldırı girişimleri Washington’un kaygısını doğruluyor. Ayrıca kara harekatının da çatışmaları başka yerlere sıçratma potansiyeline sahip olması ABD’nin İsrail’i bombalamalarla sınırlı kalmaya ve Filistinlileri orta vadede ortadan kaldıracak bir şekilde “sabırlı” davranmaya davet etmesine neden oluyor. Bu noktada gelişmelerin yönünü belirlemede ABD ve İsrail kadar bölge ülkeleri ile İran’ın sergileyeceği tavrın da etkisi olacak. 

İran “Beklemede” 

İsrail ve ABD’nin baş hedefi olan Tahran, bütün ithamlara rağmen İsrail’e yönelik saldırıların “arkasında” olmadığını ısrarla belirtti. Bu ısrarını İslami Cihad’dan Hamas’a ve Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’ne kadar farklı Filistinli örgütlere verdiği desteğinde de sergileyen İran’ın “dolaylı” da olsa faillikten çekinmesinde “stratejik” davranma çabasının payı büyük. 

Kendisini korumayı esas alan ve bunla bağlantılı olarak bölgedeki krizlerin yarattığı “fırsatlardan” yararlanmayı amaçlayan stratejisiyle İran, Orta Doğu’nun birçok noktasına nüfuz etti. Bir süredir bu nüfuzunu sindirmeye ve konsolide etmeye çalışan İran, yeni nüfuz alanlarını yokluyor. Gerek kadınların gerekse yoksulların isyanının son iki yılda gösterdiği üzere ülke içerisindeki çatlakların ortaya çıkması da İran’ı bu alanlara girmekten çok buraları “yoklamasına” neden oluyor. Diğer taraftan küresel güneyin desteğini alması, Rusya ve Çin ile ilişkilerini geliştirmiş olması, tecrite karşın AB’de İran’la ekonomik ilişki kurmak isteyenlerin seslerinin yükselmesi de Tahran’ı “sabırla” hareket etmenin “akıllıca” olacağına ikna ediyor. 

İran halihazırda Irak, Suriye, Lübnan, Filistin ve Yemen’den koordineli bir şekilde ABD’nin üslerine saldırabilme imkanına sahip ve geçtiğimiz günlerde Irak ve Suriye’de birçok ABD üssünü hedef alan birçok saldırı gerçekleştirilen gruplarla irtibat halinde. ABD ve İsrail’in böyle bir İran’a saldırmak gibi bir  “hatayı” yapmayacağını düşünen Tahran da ateşe benzin dökme zamanının gelmediğinin farkında.

ABD’nin Suriye’de İran’a ait noktaları vurması da Tahran’ın farkındalığını artırıyor. Bunlara İran’ın petrol sevkiyatı açısından kritik öneme sahip Hürmüz Boğazı’ndaki egemenliği de eklendiğinde Tahran’ın elinin güçlü olduğu görülüyor.

Dolayısıyla güçlerini stratejik ve verimli kullanmaya odaklanmış olan İran bir taraftan başta Filistin örgütler olmak üzere bölgedeki diğer örgütler aracılığıyla yoklamalarda bulunurken diğer yandan da savaşın kıvılcımını başka yerlerde yakarak ateşin kendisine düşmemesine yönelik çabalarını sürdürecektir. 

Suudiler ve Temcit Pilavı 

Hegemonya krizinin derinleşmiş olması, ABD ve İsrail’in bölgedeki müttefiklerinin alışıldık ve “zorunlu” politikaları izlemekten imtina etmelerine olanak sağlıyor. Son dönemde Suudilerin ve BAE’nin Çin ile ilişkilerini geliştirip İran’la görüşmeye başlaması, Türkiye ve Mısır’ın Rusya ile ilişkilerini geliştirmesi gibi gelişmeler ABD’nin ve dolayısıyla İsrail’in bölgedeki etkisine önemli oranda zarar veriyor. Zararın giderilmesi için de bu “müttefikleri” eski rotalarına döndürmek oldukça elzem. 

Bu “müttefiklerin” başında ise Suudiler geliyor. Son dönemde Çin ve Rusya ile ilişkilerini geliştiren Suudileri kaybetmek istemeyen ABD, bir taraftan Riyad’ın Abraham Anlaşmaları’nı sürdürmesini isterken diğer taraftan IMEC projesinde ona önemli bir rol sunarak paye veriyor.

Riyad verilen bu değerden memnun olmakla birlikte diğer zeminlerdeki gelişmeler “kafasını karıştırıyor”. Petrole bağımlılığı azaltma politikası doğrultusunda reformlar gerçekleştiren, bölgedeki nüfuzu artan ve böylece özerkliği tadan Suudiler temcit pilavına dönmek istemiyor.

Filistinli örgütlerin saldırılarının arka planındaki bir amacın da Suudilerin ve diğer Arap ülkelerinin İsrail’i resmen tanımalarını engellemek olduğu hesaba katılırsa temcit pilavına dönüşün Suudiler için zor olduğu görülüyor. Gerek ABD ve İsrail’in baskın askeri gücü gerekse Çin ve Rusya’nın bölgedeki varlığının sınırlı olması Suudileri pilavdan birkaç kaşık almaya zorlayabilir. Fakat hegemonya krizi dolayımında gerçekleşecek gelişmeler Suudilerin tabağı bitirmeden masadan kalkmalarını da sağlayabilir. 

Suudilerin kaderini başta BAE ve Mısır olmak üzere bölge ülkelerinin birçoğu da paylaşıyor. Rusya ve Çin’in bölgedeki adımlarına heyecanlı yaklaşılsa da Kahire’deki Gazze Zirvesi’nde İsrail’in protesto bile edilmediği göz önüne alınırsa ABD ve İsrail’in “gücünün” etkileyici olduğu ortada. Fakat hegemonya krizinin küresel güçlere bölgeye nüfuz etme ve güç kazanma zorunluluğunu dayatması iki ülkenin etkileyiciliğini sınırlandırabilir. Ve sınırlanmaya yönelik hamleler gerçekleştiği taktirde yaşanacak gelişmelerin, kapitalizmin ve emperyalizmin halklara sunduğu tarihsel gerçeklikler açısından bakacak olursak, pek hayra alamet olmayacağı görülüyor. 

20 Ekim 2023 Cuma

Kapitalizmin Krizi ve Hegemonya Mücadelesi Kendisini Savaşla Hatırlatıyor

(El Yazmaları, 20 Ekim 2023 (Toplumsal Özgürlük, Kasım 2023 sayısı))

Ö nce Filistinli örgütlerin “Aksa Tufanı” saldırısı, ardından İsrail’in daha önceki katliamcı saldırılarını aşan soykırımcı bombalamaları dünyada gözlerin Orta Doğu’ya dönmesine neden oldu. Ukrayna, Tayvan ve Karabağ’daki çatışmalar ve gerilimden dolayı bir süredir savaş ateşi dinmiş olan Orta Doğu’nun tekrar öne çıkması bir yönüyle “beklenen” bir gelişme. 

Bu “beklentinin” ardında bölgenin makus “tarihi” ile kendisini savaş halinden doğru yapılandırmış öznelerin hâlâ egemen olması kadar son dönemde küresel çapta yaşanan gelişmelerin payı da büyük.  

“Batı” Saldırıya Geçti 

Geçtiğimiz ay gerçekleşen G-20 Zirvesi’nde ilan edilen IMEC projesi, küresel hegemonya mücadelesinde yeni bir zeminin oluşması sürecine işaret etmekteydi. Bu projeyle öncelikle Çin’in Tek Kuşak Tek Yol (TKTY) projesine bir alternatif yaratılarak Pekin’in büyüyen ve genişleyen etki alanına darbe vurulması hedefleniyordu. Bununla birlikte bir diğer hedef gerek kâr oranlarının düşmesi gerekse artı-değerin realizasyonu sürecinde atılamayan salto mortaleler (ölümcül takla) sonucunda kapitalizmin derinleşen krizini dolaşım alanında sağlanacak bir “yol”la hafifletilmesi idi. IMEC’in ilan ediliş biçimi ve söylemleri bu iki hedefe “rıza” ve “barış” içinde ulaşılabileceği intibasının yaratılmasına yardımcı oldu. 

Fakat Orta Doğu’da yaşanan güneş kadar sıcak gelişmeler, hedeflerin ve “intibanın” buzdan kaleler misali hızlıca erimesine yol açtı.  

Evvela IMEC’in belkemiği olan Basra Körfezi-İsrail hattının TKTY’nin Afrika ile Asya arasındaki bağlantıyı sağlayan noktadan geçiyor olması bölgeye yeni ve her an ateşlenebilir bir çatışma fitili ekledi. İkincisi kapitalizmin krizinin “dolaşımdan” çok “üretim” alanında yaşanıyor olması koridorların değil “pazarların” krizlerin çözüm yeri olabilme niteliğini artırıyor. Elde edilecek ve genişletilecek “pazarlar”, hem hammadde ve ucuz iş-gücü sağlayarak hem de “salto mortale”lerin atılmasına olanak tanıyarak kâr oranlarının artmasını ve artı-değerin realize olmasını sağlayabilir. Ve pazarlara hâkim olmak için “rıza”dan çok “zor” gücüne sahip olmak gerekiyor, ki bunun için de askeri güç şart.  

Bu iki gerçekliğin ışığında ABD ve AB’nin hedeflerinden sıyrılıp “tarihsel determinizm”in sesine kulak vererekten İsrail’in öncülüğünde bölgede saldırı politikasına geçtikleri görülüyor. Çin’in bölgeye nüfuz etmiş olması, kapitalizmin derinleşen krizi, büyüyen küresel hegemonya mücadelesini de hesaba kattığımızda “Batı”nın saldırı politikalarına önümüzdeki günlerde de sıkı sıkıya sarılacağı görülüyor. Dolayısıyla kapitalizm gemisinin halihazırdaki amirali “Batı”, buzdağına çarpana kadar savaş ateşini canlı yaşamın her hücresine götüreceğini açıkça gösteriyor. 

Doğu’nun “Sessizliği” 

İsrail’in Filistin’e yönelik saldırılarında öncekilerinin aksine bu sefer gözlerin daha fazla çevrildiği Rusya ve Çin’den beklenen “sert” açıklamaların gelmemesi “Doğu”da da hedeflerden çok “tarihsel determinizm”e kulak verildiğine işaret ediyor. Çeşitli askeri, ekonomik ve diplomatik yaptırımlar uygulaması beklenen Rusya ve Çin’in tonu düşük ve klasik açıklamalar yapmakla yetinmelerinin altında önceliği kendi “can”larına verdiklerini gösteriyor. 

Suriye’deki savaşla Orta Doğu’ya yerleşen Rusya, bölge ülkeleriyle ilişkilerini geliştirerek yeni bir “statü” oluşturma olanağını yakalamıştı. Fakat gerek askeri ve ekonomik gücünün sınırlılığı gerekse Ukrayna savaşı Moskova’nın bölgede “statü” oluşturma imkanını baltalamış durumda. Buna rağmen Rusya diplomatik ve siyasi desteğini esas alıp bunu kısmi askeri güçle destekleyerek başka bir “fırsat” çıkana kadar bölgede varlığını sürdürmeyi amaçlamakta. Klasik açıklamasındaki Filistin’in bağımsızlığını öne çıkaran “ikili devlet” vurgusu desteğin diplomasi ve siyasi niteliğinin ağır basacağına işaret ediyor. Ve bu da “Batı”nın saldırma cesaretini artıran etmenlerden birini oluşturuyor. 

İran-Suudi Arabistan arasındaki yumuşamayı sağlama, Filistin ile ilişkileri geliştirme ve Suriye ile stratejik ortaklık kurma derken son dönemde bölgeye daha öne hiç olmadığı kadar nüfuz eden Çin, yaşanan şiddetin büyüklüğüne ve yüzünü kendisine dönen bölge ülkelerinin rahatsız edici bakışlarına rağmen “sakin” kalarak “dengeci” bir yaklaşım sergiledi. Çin’in bu “sakinliğinin” ardında iki neden bulunmakta. 

İlk olarak Çin’in Afrika’da yaşadığı deneyimden ciddi dersler çıkardığı görülüyor. 2000’li yıllardan itibaren Afrika’ya altyapı yatırımlarının yanı sıra düşük faizli kredi ve hibelerle “ekonomik” giriş yapan Pekin, ardı ardına gelen Fransa ve ABD destekli askeri darbelerle karşı karşıya kalmıştı. Bu darbelere karşın “ekonomik” desteğini sürdüren ve darbeci iktidarlarla çalışan Çin, Fransa ve ABD’nin askeri güçlerini hem küresel hegemonya savaşından kaynaklı giderek sınırlaması hem de bu güçlerin halk nezdinde meşruiyet kaybı yaşamaları sonucunda ve buna ek olarak “stratejik ortağı” Rusya’nın Wagner ile kıtaya girmesiyle Afrika’da egemen bir güç haline geldi. Yaşadığı bu “trajedi”nin “komedi” olarak yinelenmemesi için tarihten ders çıkaran Pekin’in bekleme ve denge politikasını Orta Doğu’da bir süre daha izleyeceği öngörülebilir. Fakat kapitalizmin krizinin derinleşmesi ve bölgedeki savaş ateşinin büyümesi durumunda bekleme ve denge politikası Çin’i devre dışı bırakabilir. 

“Batı”nın saldırıya geçip askeri gücünü kullanarak Çin’i devre dışı bırakma ve TKTY’i baltalayarak ekonomik darbe vurma hedefi ise Çin’in sakin kalmasının ikinci nedenini oluşturmakta. Askeri gücüne son yıllarda ciddi yatırımlarda bulunsa da Batı ile henüz aşık atamayacak durumda olduğunun farkında olan Çin, kitabını yazdığı savaş stratejisinin en temel ilkesini uygulamaya çalışmakta: “Düşmanın direncini savaşmadan kırmak.”  

Bu bağlamda bölgede Batı ile halihazırda savaşan ve savaşmaya hazır güçlere ekonomik, askeri, diplomatik ve siyasi destek sağlamak Çin için Batı ile doğrudan savaşmaktan çok daha mantıklı. Bu durumda Çin bir yandan gücünü korumuş olacak diğer yandan rakipleri de askeri ve ekonomik güç kaybının yanı sıra bölge halkları nezdinde meşruiyet kaybına uğramış olacak. Böylece Pekin’in, Afrika’da olduğu gibi, bölgeye gecenin bütün kötülüklerini süpüren sabah güneşi gibi doğma ihtimali olabilir. Fakat kapitalizmin krizi ve küresel hegemonya mücadelesi gelişmelerin böyle bir “rasyonel”likten çok “akıldışı” bir çizgi izleyeceğine işaret ediyor. Ve bu da önümüzdeki günlerde küresel güçlerin “saldırılardan” ve “sessizlikten” kaçmasının zor olacağını ortaya koyuyor. 

Encomienda'dan Luther'e: Parsellenmiş İktidar ve Direniş Doktrini

Encomienda, İspanya'nın Amerika kıtasında kurduğu ve yerlilerin dinî eğitim ile koruma karşılığında encomenderoya haraç ödeyerek çalıştı...