17 Ocak 2024 Çarşamba

Özdağ’ın “Zafer”i

(El Yazmaları, 17 Ocak 2024 (Toplumsal Özgürlük, Şubat 2024 sayısı))

Son dönemde AKP-MHP iktidarının faşizmi inşa çabalarına hız vermesiyle birlikte siyasal, toplumsal, ideolojik ve ekonomik alanlarda yaşanan olayların sayısı da artıyor. Bu artış olayların etkisini büyütmenin yanı sıra “beklenmeyen” gelişmelerin yaşanmasına da olanak sağlıyor. Türkçü ve milliyetçi çizginin yürütücülerinden biri olan Ümit Özdağ ve Zafer Partisi de olanakları değerlendirip “beklenmeyen” gelişmelerin öznelerinden biri olarak güneşin altındaki yerini alıyor. 

Reaksiyonerlik 

Ümit Özdağ ve Zafer Partisi’nin öne çıkmalarını sağlayan en önemli özellikleri “reaksiyoner” olmaları. Özellikle sosyal medyada “trend topic” olan olaylarda hızlıca reaksiyon gösterilerek bir “duruş”un sergilenmesi, ilginin, sempatinin ve desteğin bu kanala yönelmesini sağlıyor. Gösterilen reaksiyon ve sergilenen “duruş”ta Özdağ ve parti arasında bir rol paylaşımının olduğu görülüyor. İlk olarak Ümit Özdağ reaksiyon gösterip olay mahalline bizzat gelerek “liderlik” ve “öncülük” rolünün gereğini yapıyor, ardından olay yerine sevk edilen “parti” kitlelerdeki ilgi ve desteği toparlayarak konsolide ediyor.  

Lider ile parti arasındaki bu etkileşimli hâlin, siyasal ve toplumsal alanda baskın olan tarzla uyumlu olması da Özdağ ve partisinin bir özne olarak öne çıkmasını sağlıyor.  

Lider (ya da parti elitleri) tarafından şekillendirilen ve sadece onlara siyaset yapma ile söylemde bulunma hakkı tanıyan bu siyasal alanın inşası, AKP-MHP tarafından büyük ölçüde gerçekleştirilmiş durumda. Özdağ da bu siyasal alana uygun olarak kendisiyle özdeşleşen “Türkçü, göçmen karşıtı, ırkçı” söylem ve siyasetle “liderliğini” gösterip kendine yer bulabiliyor.  

Özdağ’ın söylem ve siyasetiyle de Zafer Partisi, siyasal alanın toplumsal alanda yarattığı şiddete meyilli, “nesneleşmiş”, “öteki kimliklere” nefret besleyen bireylerin güruhlaşıp “reaksiyon” vermelerini sağlayacak imkânı yaratıyor. Dolayısıyla Ümit Özdağ ve Zafer Partisi, AKP-MHP koalisyonunun “muhalifi” olmaktan çok onların oluşturduğu bataklıktan parsel kapmaya çalışan bir “rakip” olarak ortaya çıkıyor. 

İttihatçılık ve Mustafa Kemal  

Ümit Özdağ ve Zafer Partisi’nin var olan siyasal ve toplumsal alana sağladıkları uyumun benzeri kimi “farklılıklarla” birlikte ideolojik ve ekonomik alanda da görülüyor.  

“Ilımlı İslam” modelinin Orta Doğu’da yenilgiye uğraması ve FETÖ’nün darbe girişiminin ardından Ergenekoncuların iktidar alanına girmesiyle Kemalizm ve Türkçülük, “sınırlı” da olsa tekrar ideolojik alanda var oldu. Başarısız Neo-Osmanlıcılık hamlesinin ardından yaşanan “değerli yalnızlık” dönemiyle analoji kuranlar İttihatçılık’ın da ideolojik alana eklenmesini sağladı. 

Ümit Özdağ ve Zafer Partisi de İttihatçılık ve Mustafa Kemal’e kutsallık payesi vererek ideolojik alandaki yerini almaya çabalıyor. Kendi reaksiyonerliklerini İttihatçıların ve Mustafa Kemal’in “yıkılmakta olan” Osmanlı’yı ve “yok edilmek istenen” Türk milletini kurtarmakta gösterdiği “reaksiyonla” benzeştirerek meşruiyet sağlamayı hedefliyorlar. Özellikle işsiz, yoksul ve geleceksiz bırakılmış gençlerin “öfkesini” sentetik İttihatçı-Kemalist ideolojiyle harmanlamaya yoğunlaşan bu reaksiyonerlik ile partinin kitleselleşmesi de arzulanıyor.  

Bu sentetik ideolojik hattın gölgesinde kalan ekonomik alanda ise Özdağ ve partisinin “ince” bir politika izlediği görülüyor. İşsiz ve yoksul insanlar ile geleceksiz kalan gençlere Kürtleri ve Arapları hedef göstermede başı çeken Özdağ’ın iki “ekonomik” hedefi bulunuyor. Birincisi “sınıfsal” öfkenin sermayeye yönelmesini engelleyip göçmenlere, Kürtlere, Araplara vb. yönelterek sönümlenmesini sağlamak. İkincisi de hedef gösterilenleri baskı altına alarak ucuz emek-gücü arzını sürdürülebilir kılmak. Bunlarla birlikte Arapların hedef gösterilmesindeki bir diğer amaç da “el koyma” isteği. İttihatçıların Ermeni ve Rum sermayesine el koymasına imrenen Özdağ, son dönemde ülkeye girişi artan Körfez sermayesinin birikimlerine el koyarak Türk burjuvazisine aktarmayı arzuluyor. Bu arzunun hem büyük sermaye grupları hem de Anadolu’nun dört bir yanındaki irili ufaklı “eşraf” tarafından paylaşılıyor olması partinin yayılma zemininin güçlü olduğuna işaret ediyor. 

Sonuç olarak Ümit Özdağ ve “Zafer” Partisi, izlediği politikalarla “aykırı” bir özne olduğu izlenimi yaratsa da sistemin “kodlarına” uyum göstererek nüfuzunu artırma çabasında. Bu çabanın “zafer”e ulaşıp ulaşamayacağında sistemin çok yönlü krizlerinin gidişatı kadar halkçı dinamiklerin göstereceği mücadele de belirleyici olacaktır. 

7 Ocak 2024 Pazar

Savaş ve “Sabır”

(El Yazmaları, 7 Ocak 2024 (Toplumsal Özgürlük, Şubat 2024 sayısı))

Geçtiğimiz yılın son çeyreğinde Orta Doğu’da harlanan savaş ateşi büyümeye devam ediyor. Savaş ateşinin büyüme hızı, önceki dönemlerin aksine, atılan onlarca oduna rağmen düşük bir oranda seyrediyor. Oranın düşüklüğünde ise küresel hegemonlar ile bölgesel ve yerel güçler arasındaki egemenlik mücadelesinin oluşturduğu hassas dengelerinin payı büyük. 

İsrail Savaşı Büyütmek İstiyor 

Bölgedeki savaş ateşinin baş suçlusu olan İsrail, Gazze Şeridi’ne bütün gücüyle saldırmayı sürdürürken ateşi büyütmeye de çalışıyor. 

Geride bıraktığımız yılın son günlerinde İran Devrim Muhafızları’nın Suriye’deki komutanı Seyyid Razı Musavi’yi vuran İsrail, geçtiğimiz günlerde Hamas Siyasi Büro Başkan Yardımcısı Salih el Aruri’yi de Beyrut’ta öldürdü. Bu iki olayın ardından eski Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’yi anma töreninde gerçekleşen iki bombalı saldırıda 103 kişi öldü.  

Özel hedeflere ve sembollere gerçekleştirilen bu saldırılar İsrail’in çok yönlü politikalar izleyerek bölgede hegemon güç olmayı hedeflediğine işaret ediyor. 

İlk olarak İsrail, hamlelerinin hepsini askeri saldırılarla yapmasının da gösterdiği üzere uzun süredir beklediği savaş ateşini bölgeye yaymak istiyor. 

Kendisini ABD emperyalizminin ileri karakolu olarak var eden ve süreç içerisinde savaş makinesine dönüşen İsrail’in, Suriye ve Yemen’deki savaşların durması ve İran ve Suudi Arabistan arasında gelişen ilişkilerden dolayı bölgede savaşın ateşinin düşmesi nedeniyle “varlık nedeni” ve “güç kullanma meşruiyeti” bölgede sorgulanmasına neden olmuştu. Bu sorgulanma ülke içine de sıçramış ve Yahudi halkında Netenyahu şahsında ırkçı ve işgalci Siyonist rejime yönelik tepkilerin ve eylemlerin çoğalmasını sağlamıştı.  

Gazze’ye başlatılan saldırılar ise sorgulamaların bir süreliğine dinmesini sağlasa da kapatamamış durumda. Üstelik Gazze’de sonuca varılamamış olması ve Netenyahu’nun savaştan istifade ederek faşizan yasaları geçirmeye çalışması dışarıda ve içeride tepkilerin tekrar başlamasına neden oldu.  

Bu durum İsrail yönetimini sorunların üstesinden gelebilmek için dışarıdan destek almaya itiyor. Fakat küresel güçler arasındaki hegemonya mücadelesi İsrail’in müttefikleri olan ABD ve “Avrupa”nın destek vermeye razı olmalarına pek de izin vermiyor. “Rıza”nın olmamasına karşılık ise İsrail “zor”u devreye sokmakta. Nitekim İran ve Suriye’de İranlı hedefleri vurmakla ABD’yi, Lübnan’da Hizbullah’ın kontrolündeki mahallede Hamaslı yöneticiyi öldürmekle de Fransa’yı zorla savaşa dahil etmeyi amaçlıyor.  

İsrail amacını gerçekleştirmek için “zor”un yanında “havucu” da ihmal etmemekte. ABD’nin bölgenin egemen küresel gücü olma niteliğini korusa da nüfuzunu kaybetmesi, Suudi Arabistan ve BAE gibi müttefiklerinin Washington’un uyarılarına rağmen Çin ve İran ile ilişkilerini gerçekleştirmeye devam etmesi gibi nedenler İsrail’in gösterdiği yolun ABD’de ses bulmasına neden oluyor. Her ne kadar Biden yaklaşan seçimlerin etkisiyle İsrail’e bir an önce operasyona son verme çağrısı yapsa da ilerleyen süreçte hem Pentagon’un hem de Biden karşıtı neo-conların seçime doğru artan baskıları ABD’nin bölgedeki savaş ateşine dahil olma olasılığını artırıyor. Diğer yandan Rusya ve Çin’in bölgedeki nüfuzlarının askeri ve ekonomik açıdan sürekli artması da Washington’un bu yola girmeye zorluyor. Dolayısıyla Biden süreci ağırdan almaya çalışsa da zorunluluklar ABD’yi “zor”a doğru meylediyor. 

Bölgedeki hegemonyasını büyütmek için Güney Lübnan’da tampon bölge yaratmak isteyen İsrail’in bu amacı için seçtiği partner Lübnan’ı iliklerine kadar sömürmüş olan Fransa. Afrika’daki birçok sömürgesinden kovulan Fransa, son yıllarda Lübnan’a “özel” ilgi gösteriyor. AB içindeki egemenliği önemli oranda Alman sermayesine kaptıran Fransız sermayesi için Orta Doğu pazarı ve kaynakları iştah kabartıyor ve bu da İsrail’in davetini Paris’in memnuniyetle karşılamasını sağlıyor. Diğer yandan Fransa’nın askeri gücünün sınırlılığı ve banliyöler ile işçi sınıfının son yıllarda gösterdiği mücadeleler iştahın kapanmasına da neden olabilir. Fakat Fransız sermayesinin semirmek zorunda olması “risklere” rağmen “zor”a doğru meyletme olasılığını artırıyor. 

Hülasa iki ülkenin “meyillerinin” farkında olan İsrail için önümüzdeki süreçte “zor”u zorlayarak ateşi ve ateşe katılanları büyütmekten başka bir ana strateji bulunmuyor. 

İran’ın “Sabrı” 

İran ise Aksa Tufanı’nın ardından yaptığı açıklama ve hamlelerle uyguladığı “stratejik sabır” politikasını Musavi’nin vurulmasının ardından yapılan “uygun yerde ve zamanda cevap verileceği” açıklamasıyla sürdürüyor.  

Filistin’de İslami Cihad’ın ve Lübnan’da Hizbullah’ın İsrail’e karşı koyacak yeterince gücü olmasına rağmen Tahran’ın bu iki örgütü sürekli uyarmasının altında da bu “sabır” yatmakta. Gücünün bölge çapında ulaşabileceği sınırlara vardığının farkında olan İran, ülke içerisinde kadınların, yoksulların, Kürtlerin ve Belucilerin son yıllardaki mücadelelerinin de etkisiyle yaklaşık son 4-5 yıldır güç biriktirme ve kazanımlarını korumaya çalışıyor.  

Bu bağlamda İran devleti bölgedeki gelişmeler uzun vadeli bakmakla birlikte adım adım ilerlemeyi planlıyor. İlk hedef ise ABD’yi bölgeden çıkarmak. İran’ın kendisine yapılan her saldırının ardından Irak’taki ABD hedeflerini vurması da bu yüzden. Öte yandan bu saldırılar ABD’yi bölgeden çıkması için zorlarken İsrail’in istediği tarzda girmesi için de iki kere düşünmesini neden oluyor. Dolayısıyla İran’ın ve onun desteklediği örgütlerin saldırılarının ABD’yi bölgeden çıkaracak kadar yüksek ama onun bölgeye tamamen girmesine neden olmayacak kadar da düşük düzeyde olmasına “özen” göstermeyi de sürdürmeleri büyük bir olasılık. 

Fakat kapitalizmin krizi dolayımıyla büyüyen hegemonya mücadelesi ABD’nin bölgeye tamamen girmesine sebep olduğu takdirde bu “özen” ve “sabır” bozulabilir. Sabrın ve özenin bozulması ise Orta Doğu’nun daha önceki savaşları aratacak derecede kan denizine dönmesine neden olabilir. 

25 Aralık 2023 Pazartesi

İyi Parti’nin İstifaları

(El Yazmaları, 25 Aralık 2023)

Türkiye’de ekonomide, devlette ve siyasal alanda yaşanan krizlerin etkilediği özneler, içinde bulunulan zamana ve mekâna göre kısmi değişiklikler göstermekte. Son dönemde bu payeye İyi Parti (İYİP) nail oldu. Yerel seçime dair alınan kararlar ve partinin çeşitli düzeylerindeki istifalardan doğan kriz, konjonktürel olduğuna dair izlenimler yaratsa da yapısal sorunların derinliği gizlenemiyor. 

“Dışsal” Etkenler 

CHP’nin yeni genel başkanı Özgür Özel’in yerel seçimlerde ittifak teklifinin İYİP’in Genel İdare Kurulu’nda 14’e karşı 35 oyla reddedilmesi, “parti içi demokrasi”den çok, partiye yönelik içsel ve dışsal baskıların etkilerini gösteriyor.

“Asena” sıfatına sahip bir genel başkanı olan ve liderin otoriterliğini meşru gören bir partide stratejik bir kararın oylanması, parti içi demokrasiden çok partinin “kendi için parti” olamadığına işaret ediyor. Bu bağlamda bir taraftan CHP’nin ittifakın sürdürülmesine diğer taraftan AKP-MHP cephesinin İYİP’in tek başına seçimlere girmesine dair söylem ve politikaları, oylamanın “dışsal” baskılar nedeniyle yapıldığını ortaya koyuyor.  

Nitekim İYİP bugüne kadar girdiği seçimlerde yaptığı ittifakları parti içi demokrasinin değil, varoluşuna neden olan siyasal hedeflerin bir sonucu olarak yapmıştı. Bu siyasal hedef ise Erdoğan liderliğinde yaratılmak istenen siyasal düzene karşı sermayenin çıkarlarına zarar vermeden yapılacak bir restorasyon idi. Fakat bu restorasyonun gerçekleşmemesi ve kısa ve orta vadede gerçekleşeceğine dair bir “ışığın” da olmaması İYİP’in önümüzdeki süreçte büyük oranda “dışsal” etkilerden doğru belirleneceğini imliyor. 

“İçsel” Baskılar 

Dışsal etkilerin baskınlığı, parti içini de baskılamakta. Alınan kararın ardından yapılan açıklamalar ve gerçekleşen istifalar partiye kendisine özgü bir rota çizmeyi değil, yanaşılacak bir liman seçmeyi amaçlıyor. 

Partiden istifa eden Eskişehir Milletvekili Nebi Hatipoğlu’nun AKP’ye geçmesi, yine partiden istifa eden Ankara Milletvekili Adnan Beker’in Erdoğan’a oy verdiğini ilan etmesi, Akşener’in Şeyh Sait’e yönelik açıklamalarından sonra İstanbul milletvekili M. Salim Ensarioğlu ile birlikte Diyarbakır’daki 12 bin üyenin istifa etmesi, oylamada CHP ile ittifakın reddedilmesine verilen 35 oy (14 kabul oyunun 2,5 katı!) İYİP’in iktidar cenahına yanaşmasını isteyenlerin parti içinde ciddi bir güce ulaştıklarını ortaya koyuyor. 

Diğer yandan ittifakın reddedilmesi nedeniyle İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Meclisi İYİ Parti Grup Başkanvekili İbrahim Özkan’ın istifa etmesi, Ankara Milletvekili Yüksel Arslan’ın Mansur Yavaş’ı destekleyeceğini açıklayıp partiden ayrılması, yine önümüzdeki günlerde Mansur Yavaş’ı destekleyen 4 milletvekilinin daha istifa edeceği iddiası ise partinin CHP limanına yanaşmasını isteyenlerin gemiden atlamaya başladıklarını gösteriyor. 

Bu noktada Akşener’in, özellikle CHP ile ittifakı savunanların istifasının ardından yaptığı “savaş ilanı” açıklaması önem taşıyor. Bu açıklamayla Akşener’in de AKP-MHP zeminine yaklaşmayı esas aldığı görülüyor. Akşener’in bu hamlesinin ardında ise ekonomik ve siyasal arzular bulunuyor. 

Gerek kentlerdeki rant ve talanın büyüklüğü gerekse patronaj ilişkilerinden dolayı yerel yönetimler ekonomik açıdan iştah kabartıyor. CHP ile yapılan ittifakın kazancından kendisini büyütecek “ekonomiye” ulaşamayan Akşener, AKP-MHP iktidarının kırıntılarından ve CHP’ye kaybettireceği yerlerden gelecek “akçelerle” kesesini büyütmeyi hedefliyor.  

Restorasyon sürecinin başarısızlıkla sonuçlanması ise Akşener’i en iyi bildiği yerlerden biri olan “devlet alanına” yönelmesine neden oluyor. Akşener, AKP ve MHP arasında devlet alanında yaşanan “pürüzlere” müdahil olarak nüfuz ve mümkünse restorasyon süreciyle hedeflediği alanları kazanmayı arzuluyor. Bu alanlarla da partinin siyasal alandaki varlığını sürdürmeyi amaçlıyor. 

Fakat Akşener’in arzularının gerçekleşmesinin önünde ciddi somut engeller bulunuyor. Bir yandan Bahçeli’nin İYİP’ten istifa edenleri hiçbir şekilde kabul etmeyeceklerini söylemesi, diğer yandan BBP Genel Başkanı’nın Mustafa Destici’nin bile İYİP’den istifa edenleri partilerine katmak için görüştüklerini belirterek partiye göz dikmesi Akşener’in ve İYİP’in “kendisi” olarak iktidarın alanında var olmasının zor olduğu gösteriyor. Öte yandan 2017’den günümüze kadar partinin 200 kurucu üyesinden 75’inin istifa edip 4’ünün ihraç edilmiş olması da İYİP’in var olma savaşıyla karşı karşıya olduğunu ortaya koyuyor.  

Sonuç olarak dışsal etkenler, içsel baskılar ve yapısal sorunlar İYİP’i parlak bir geleceğin beklemediğine işaret ediyor. 

12 Aralık 2023 Salı

Savaşın Ateşi Küresel Güçleri “Isıtıyor”

(El Yazmaları, 12 Aralık 2023)

İşgalci İsrail ile Filistinli örgütler arasındaki ateşkes ile savaş ateşi “şimdilik” azalan Orta Doğu, küresel güçlerin çatışma zemini olmayı sürdürüyor. Bölgesel ve yerel güçlerin aktif ve belirleyici olmayı sürdürdüğü Orta Doğu’da küresel güçler çıkarları ve paylaşım savaşı doğrultusunda hamlelerini sıklaştırıyorlar. ABD’nin yanı sıra Rusya ve Çin de artan hamleleriyle bölgedeki ve dolayısıyla küresel hegemonya mücadelesindeki güçlerini artırmayı hedefliyorlar. 

ABD’nin Askeri Gücü 

Kurulduğu andan itibaren işgalci İsrail devletinin en büyük destekçisi olan ABD, Gazze’ye yönelik saldırılara da politik, ekonomik ve en önemlisi askeri desteğini artırarak devam ettiriyor. ABD bölgedeki en büyük güç olmaya devam etse de Çin ve Rusya’nın son 10 yıldaki ekonomik ve askeri hamlelerinden dolayı ciddi bir tehlikeyle karşı karşıya. Gerek kapitalizmin dünya çapındaki krizi gerekse emperyalist geçmişinden dolayı yükselen bu tehlikeye göğüs görecek politik ve ekonomik güçten önemli bir oranda mahrum olan ABD’nin en güçlü silahı askeri gücü. Bundan dolayı İsrail’e verilen askeri destek bir anlamda bölge ülkelerine verilen ikili bir mesaj niteliğini taşıyor.  

Bu mesajın bir yönü bölge ülkelerinin içerisine yönelik. Yapay sınırlar ve genellikle aşiret ve kabile federasyonlarının liderleriyle oluşturulan Suudi Arabistan, Katar, BAE gibi bölge devletleri, ABD ve İngiltere’nin askeri desteğiyle bugünlere geldiler. 2011’de Arap halklarının isyanından yine bu askeri gücün halklar uyguladığı baskı ve zulümle kurtulan bölge ülkeleri iktidarlarını ABD’nin inşa ettiği “ordulara” borçlular. Bu da bölge ülkelerinin İsrail ve ABD’nin uyguladığı politikalara karşı Arap Birliği, İslam İşbirliği Teşkilatı gibi örgütler aracılığıyla toplantılar yapıp ciddi yaptırımlarda bulunamamalarına neden oluyor. ABD de şiddetini göstererek “bağımlılıklarını” hatırlatmaya devam etmekte. 

İkinci mesaj ise Çin ve Rusya’nın hamleleriyle özerk hareket etme çabalarının “geçici” olduğunu hatırlatmaya yönelik. Son yıllarda Çin ve Rusya ile ilişkilerini geliştiren BAE ve Suudi Arabistan’a üzerinden verilen bu mesajla ilişkilerin “ekonomik” alanla “sınırlı” kalması gerektiği, yoksa askeri güçle müdahale edileceği iletilmek isteniyor.  

Bu mesajlar önümüzdeki dönemde de ABD’nin bölgeye askeri gücünü dayatarak hegemonyasını sürdürmeye çalışacağına işaret ediyor. 

Çin ve Rusya’nın “Hoşluğu” 

ABD’nin askeri ve şiddet gücünün bölge ülkelerde yarattığı “tatsızlığın” farkında olan Çin ve Rusya ise “gönülleri hoş” eden hamlelere yönelmiş durumda. İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırıları sırasında alışılmış dışında hareketlilik gösteren Çin, diplomatik hamlelerine BM üzerinden ağırlık vererek Filistin meselesini uluslararası düzleme taşıyarak “Batı”dan farklı olduğunu göstermeye çalışmakta. Ek olarak ikili devlet çözümünü vurgulaması ve Tek Kuşak Tek Yol projesi kapsamındaki ekonomik hamlelerine hız vermesi Batı’nın sürekli sopasını ensesinde hisseden bölge ülkelerinin gönlünü çalmakta. Askeri gücü hâlâ sınırlı olan Çin de bölge ülkelerinin gönlünü hoş edecek politik ve ekonomik hamlelerle bölgeye nüfuz etmeyi sürdürmeye devam ediyor. 

Moskova da Pekin ile paralel bir yoldan ilerlemekte. 2019’dan sonra ilk defa bölge gezisine çıkan Putin önce Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), ardından Suudi Arabistan’a gitti. Bu iki ülkeyle son iki yılda ticaretin yüzde 20’den fazla artması, Suudilerle OPEC+’da yapılan işbirliğiyle petrol fiyatlarının 70 doların üzerinde seyretmesi, bu ikilinin BRICS’e katılma istekleri, Rusya’nın Filistin’de iki devletli çözümü önermesi, Körfez ülkelerinin ABD ve AB’ye çıkaramadığı sesi çıkarması ise bu ülkeler arasındaki ilişkilerin hoşluğunu ortaya koyuyor. Bu hoşluk Rusya’nın bölgedeki etkisini sürdürmesini sağladığı için Kremlin’in önümüzdeki dönemde izlemeye çalışacağı politikaların eğilimine işaret etmekte. 

Rusya’nın bölgedeki politikalarının bir yönü de Ukrayna’ya bağlantılı. ABD ve AB’den İsrail’e gönderilen her askeri mühimmatın Ukrayna’dan esirgenmesi anlamına gelmesi de Rusya’nın Filistin’deki mücadelenin yükselmesini istemesine neden oluyor. Dolayısıyla bölgede, özellikle Filistin’de, yükselecek savaş ateşi hem savaş ateşinin Ukrayna’dan yani Rusya’dan uzaklaşmasına hem de Kremlin’in bölgeye nüfuz etmesini sağlayacağı için Moskova tarafından tercih edilebilir bir durum. Bu da ABD’den Çin ve Rusya’ya kadar küresel güçlerin hegemonya mücadeleleri ve çıkarları doğrultusunda Orta Doğu’daki savaş ateşinin sürekliliğinden memnun olduğunu açıkça gösteriyor.

5 Aralık 2023 Salı

(Çeviri) Kapitalist Gerçekçiliğin Sonunun Başlangıcı – Micah Uetricht

Mark Fisher iki yıl önce bu ay [13 Ocak 2017-ç.n.] öldü. Onlarca yıldır içinde yaşadığımız kolektif buhranı görmemize yardımcı oldu. Keşke depresyonun nihayet düzelmeye başladığını görebilseydi.

K-Punk’ın yayınlanmış olan ve Mark Fisher’ın hayatı ve çalışmaları üzerine Chicago’da düzenlenen bir panel tartışmasında yapılan sunumdan uyarlanmış bir yazı.

Mark Fisher hayatı boyunca depresyonla mücadele etti. Bu mücadele 13 Ocak 2017’deki intiharıyla sonuçlandı. Fisher’a göre depresyon yalnızca bireysel bir rahatsızlık değildi; ne de yanlış düşüncelere bağlanmış bir beynin veya dengesiz bir veya iki kimyasal maddenin sonucuydu. Yakın zamanda Repeater Books tarafından yayınlanan K-Punk: Mark Fisher’ın Toplu ve Yayınlanmamış Yazıları’ndaki (2004-2016)birkaç makalesinde yazdığı gibi Mark Fisher, depresyonu aynı zamanda toplumsal bir rahatsızlık olarak görmeye başlamıştı. Ve bu toplumsal bize son kırk yılda depresyona girmemize sağlayacak pek çok şey verdi.

Depresyonunu sıklıkla kafasının içindeki “alaycı” bir ses olarak yaşıyordu. Bu ses kesinlikle çok kişiseldi. Ancak Mark bu sesi “gerçek toplumsal güçlerin içselleştirilmiş ifadesi” olarak görmeye başladı. Ve bu güçlerin “depresyon ile politika arasındaki herhangi bir bağlantıyı reddetmekte çıkarları var.”

Bu toplumsal güçler hiç şüphesiz onun en meşhur kavramına bağlıydı: “kapitalist gerçekçilik.” Aynı isimli kitabında kapitalist gerçekçilik, “Kapitalizmin alternatifinin olmadığının yaygın kabulüdür” diye yazmıştı. Bu, neoliberal kapitalizmin coşkulu bir şekilde benimsenmesi değil; bu benimseme, eğer varsa bile, çoktan geçti. Daha ziyade bu, neoliberal kapitalizmin türünün tek örneği olduğu yönündeki kaçınılmaz sonuca karşı yaygın bir teslimiyet duygusudur.

“Neoliberalizm artık bir zombi olarak ortalıkta dolaşıyor” diye yazıyor Mark, “ama zombi filmlerinin meraklıları da çok iyi biliyor ki, bazen bir zombiyi öldürmek, yaşayan bir insanı öldürmekten daha zordur.”

Mark baktığı her yerde neoliberalizme olan teslimiyeti görüyordu. Ve bu kitabı eline alan herkesin göreceği gibi pek çok yere baktı.

Bunu Flo-Rida, Pitbull ve will.i.am’in müziğinde gördü ve haklarında şunları yazdı: “Bu şarkıların keyif almamız yönündeki taleplerini, yalnızca maskeleyebilecekleri, ama asla yok edemeyecekleri bir depresyondan dikkatimizi dağıtmaya yönelik ince girişimler olarak duymamak elde değil. Yirmi birinci yüzyılın zoraki gülümsemesinin arkasında gizli bir hüzün saklanıyor.”

Donald Trump’ın yükselişini ve Brexit’i bu teslimiyete bir tepki olarak gördü: Her ikisi de bir “milliyetçi canlanma fantezisini” temsil ediyordu ve bu fantezi ne kadar saçma olursa olsun, bunun en azından kapitalist gerçekçiliğe bir alternatif olduğunu öne sürüyordu.

Soldaki bu teslimiyeti, anarşist ve anarşistlerden ilham alan eylem ve örgütlenme tarzlarına inatçı bağlılıkta gördü. 2013’teki mali çöküşten bu yana “patlak verdikleri kadar hızlı bir şekilde gerileyen ve sürdürülebilir bir değişim yaratmadan gerçekleşen canlandırıcı militanlık patlamaları” üzerine düşünürken, Sol’un genelinde “anarşist kadercilik” duygusunu gözlemledi. Aktivistlerin devlet iktidarı için mücadele edebilecek ve kitlesel medya anlatılarını dönüştürebilecek taktikleri benimsemeyi reddetmelerinin, farkında olmadan depresif teslimiyetin bir yansıması olduğunu öne sürdü.

“Neo-anarşizm” diye yazmıştı Mark, “kapitalist gerçekçiliğe bir meydan okumadan ziyade onun etkilerinden biridir.”

Ve bu teslimiyeti solcuların birbirleriyle kurdukları iletişimde nasıl gerçekleştiğini gördü ve en ünlü makalelerinden biri olan “Vampirler Şatosu’ndan Çıkmak “ta anlattı. Bu makalede Solcuların özcülük, bireysel çıkar koruma ve marka oluşturma uğruna dayanışmayı, ortak deneyimi ve ortak amacı paylaşmayı nasıl terk ettiklerini, etkili bir hareket inşa etmek yerine çoğu zaman birbirlerine sopayla saldırmak için kimlikleri silah haline getirdiklerini görüyoruz. Trajik bir şekilde bu yaklaşım sol hareketleri felce uğratıyor ve onları baskıya karşı ya da başka herhangi bir şeyle mücadele etme gibi acil bir görevi üstlenemez hale getiriyor.

Bu durumu araştırdığı ve depresyonuna daha da battığı için Mark’ı suçlamıyorum. Her şey kasvetliydi. Ama keşke Mark dayanabilseydi.

Keşke bencil nedenlerle dayanabilseydi: Bu dünyada çok az yazar, yazılarının genişliği, açıklığı ve korkusuzluğuyla bana onun kadar neşe ve hatta şaşkınlık yaşattı. Ama aynı zamanda Mark’ın dayanmasını da isterdim çünkü hayatının çoğunu boğuşarak geçirdiği kapitalist gerçekçilik kâbusu nihayet kırılmaya başlıyor.

Nereye baksak bunu görebiliriz. Jeremy Corbyn‘in İşçi Partisi’nin başında olduğu Birleşik Krallık’ta kapitalist gerçekçilik kırılmaya başlıyor. Mark bunu ölmeden önce gördü: İngiliz yazar Ellie Mae O’Hagan, Los Angeles Review of Books için yazdığı Mark’ı anma yazısında, Mark’ı son gördüğünde onunla Corbyn hakkında tartıştığını belirtiyor. Ellie Mae kötümserdi; Mark ise “canlıydı ve umut doluydu; işte bu, diye düşündü, solun zamanı yaklaşıyor.”

Buna uygun olarak, geçen yıl İşçi Partisi’nin uç kesimlerinin düzenlediği festival The World Transformed’da; Mark’ın öldüğünde üzerinde çalıştığı Asit Komünizmi (taslağı K-Punk’ta yer alıyor) adlı kitaptan esinlenen sol kanat İşçi Partisi aktivist grubu olan Momentum’dan örgütçüler, Corbyn’in sol siyasi projesini Mark’ın çok sevdiği neşeli karşı kültür tarzlarıyla bir araya getiren bir etkinlik düzenledi. Buna “Asit Corbynizm” adını verdiler.

Amerika Birleşik Devletleri’nde, Bernie Sanders’ın çılgın başarılarında ve Amerika Demokratik Sosyalistlerinin patlamasında,  herkes için Ulusal Sağlık Sigortası, herkese ücretsiz üniversite ve zenginlerden vergi alınmasıetrafında kamu bilincinin çok hızlı dönüşümünde de kapitalist gerçekçiliğin kırılmaya başladığını görebiliriz.

Belki de bunu, ABD Temsilciler Meclisi üyesi Alexandria Ocasio-Cortez’in (AOC), eski kapitalist-gerçekçi konuşma konularını öne sürerek onun cesur sol siyasi gündemine karşı çıkmaya cesaret eden her aptala karşı neşeyle ve acımadan kullandığı Twitter hesabından daha iyi bir yerde göremiyoruz.

Ayrıca Mark’ın, AOC’nin üniversitede dans ettiği bir video üzerine muhafazakârların yaşadığı son çıldırmadan çok fazla istifade edeceğini düşünüyorum. Yazılarında farklı bağlamlarda “libidinal” kelimesini kullanmayı seviyordu; muhtemelen onun coşkulu dans ve tweet atma tarzında bol miktarda libidinal enerji bulurdu – aynı zamanda Fox News’un onu sürekli ve takıntılı bir şekilde haberleştirmesinde de belki farklı türde bir enerji bulurdu.

Ve geçen haftaki haberin ilahi adaleti onu cesaretlendirirdi: Sendikaları PATCO’nun Ronald Reagan tarafından çökertilmesinden (Bu, kurumsal sendikaların çökertildiği yeni bir günü simgeliyor ve Mark’ın yenisini yeniden inşa etmemiz için çok önemli olduğuna inandığı eski toplumsal dayanışmaların yok edilişinin habercisi oluyordu.) neredeyse kırk yıl sonra, hava trafik kontrolörleri dünyanın en büyük havalimanlarından birinde uçuşları durdurdu. Uçuş görevlilerinin grev tehdidiyle birlikte Donald Trump’ı hükümetin federal hizmetleriaskıya almasına son vermeye zorladılar. 1981’deki ezici yenilgileri tarihin sonunu müjdeliyor gibi görünen işçiler, tam da dünyayı kurtarmak için kafalarını yeraltından çıkaran, bugüne kadar iyi kazmış yaşlı köstebeklerolduklarını kanıtladılar.

Geçtiğimiz kırk yıla baktığımızda Mark’ın tanımladığı kapitalist gerçekçiliğin kasvetli manzaralarından başka bir şeyi görmemiz imkânsız. Ancak 2019 dünyasına bakıp kapitalist gerçekçiliğin tartışmasız, kendini beğenmiş ve hegemonyasından emin bir şekilde ilerlediğini görmek de imkânsız.

Daha iyi bir dünya kesin değil. Ancak bir şey açık: Kapitalist gerçekçiliğin sonunun başlangıcına tanık oluyoruz.

Mark hepimizin yaşadığı kolektif depresyonu görmemize yardımcı oldu. Keşke depresyonun nihayet dünyadan kalktığını görecek kadar uzun süre dayanabilseydi. Belki de kendisinden kalkmasına da yardımcı olabilirdi.

(Bu yazı İngilizceden Türkçeye Caner Malatya tarafından çevrilmiştir. Yazının orijinaline buradan erişebilirsiniz:https://jacobin.com/2019/01/capitalist-realism-mark-fisher-k-punk-depression )

30 Kasım 2023 Perşembe

Filistin’in İçeriye Tuttuğu Işık

(El Yazmaları, 30 Kasım 2023)

Geçtiğimiz ay Filistinli örgütlerin “sürpriz” baskınıyla dünya gündeminin zirvesine oturan Filistin meselesi, Türkiye gündeminin de önde gelen konularından biri olmayı sürdürüyor. Bu önde olma durumunun nedenlerinin başında tarihsel ve ideolojik arka plan gelmekle birlikte, siyasal alanı oluşturan öznelerin güncel siyasal hatlarını Filistin meselesi üzerinden oluşturma ya da destekleme gibi hedefleri de bu durumu besliyor. Öznelerin pratikleri ve söylemleri, Filistin meselesinin eskiye nazaran “dışarıdan” çok “içeriye” önem verildiğini ortaya koyuyor.

İslamcıların “Duygusal” Çizgisi

Özellikle 90’lı yıllarla birlikte Filistin meselesi üzerine söylemini ve pratiğini artıran İslamcılar, günümüzde Filistin’deki direnişin “İslami” niteliğini öne çıkararak konu hakkında tek söz sahibinin kendileri olduklarını kabullendirmeye çalışmaktalar. Söylemlerini Hamas’ın eylemlerini[1] sahiplenmekten kola dökme ve Starbucks’a saldırılara kadar çeşitli pratiklerle “destekleyen” İslamcılar, meseleyi çözümsüzlüğe iterek güç kazanmayı ve oluşacak kitlesel desteği militanlaştırmayı istemekteler.

İslamcıların Filistin meselesinin çözümünü “lanetli” Yahudi halkının ortadan kaldırılması gibi “imkansız” bir olasılıkta görmeleri meselenin “çözümsüzlüğe” itilmesini sağlıyor. Meseleyi “Müslüman” Filistinliler ile Yahudi=Siyonist İsrail ikilemine indiren ve söylem ile pratikle bunu pekiştiren İslamcılar, İsrail’e yönelik öfkeyi kendilerine kitlesel destek sağlayacak şekilde yönlendirmeyi hedefliyor. Tarikatlarda yaşanan çürüme ile artan yoksulluk ve işsizliğin halkın önemli bir kesiminin başta AKP olmak üzere İslamcı hareketlere ve tarikatlara mesafelenmesine yol açtığı bir dönemde yaratılan bu ikilemle kitleler tekrar mevzilere çekilmek isteniyor. Bu ikilemi İsrail’in de tercih etmesi oldukça önemli.

İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın ardından sömürge ülkelerde ve özellikle Orta Doğu’da yükselen anti-emperyalist ve ulusal kurtuluş mücadeleleri sonucunda İsrail sadece bölgede değil, uluslararası düzeyde de gayrimeşru, ABD emperyalizminin ileri karakolu ve işgalci bir devlet olarak görülmekteydi. 1980’lere kadar devam eden bu dönemde anti-komünist bir saikle şekillenen İslamcı hareketler, laik-solcu el-Fetih ile Marksist-Leninist FHKC’nin öncüsü olduğu Filistin direnişine mesafeli ve kimi zaman düşmanca bir bakış açısına sahiplerdi. 80’lerle birlikte neoliberalizmin saldırısı, İran’da mollaların iktidara gelişi ve SSCB ile devrimci hareketlerde yaşanan gerileme Filistin direnişinde Hamas ve İslami Cihad gibi İslamcı örgütlerin oluşmasına neden oldu. Bu örgütlerin Yahudi halkını “yok etmeyi” hedeflemelerini uluslararası ve bölgesel gayrimeşruluğunu ortadan kaldırmak için fırsat gören İsrail de onların palazlanması için fiilen destek verip büyümelerine olanak sağladı.[2] 12 Eylül darbesinin sosyalist harekete vurduğu darbeden dolayı Türkiye’deki yoksul mahallelerde güç kazanmaya başlayan İslamcı hareketler de Filistin’de büyüyen İslamcı örgütlere desteğini açıklayarak ülkede ve bölgede meşruiyet, itibar ve kitle desteği kazandı.

Uzun zamandır süregelen bu kitlesel desteği kaybetmek istemeyen İslamcılar, kitlelerin öfkelerini “simgesel” saldırılarla militanlaştırarak “gerektiğinde” sahaya çıkacak paramiliter örgütlenmeleri oluşturmayı planlamaktalar. Özellikle yoksul Müslümanların öfkesini çekecek “simgelerin” seçilmesinin ardında ise birden çok neden yatıyor. İlk olarak, on yıllardır İslamcı hareketlere ve tarikatlara emek vermesine rağmen yoksulluktan kurtulamayan bu kitlelere, yoksulluğun nedeni olarak “Batıcılar”, “laikler”, “solcular” gösterilerek öfkelerini onlardan çıkarmaları arzulanıyor. İkinci olarak da kitlelerin yoksulluklarının nedeni olarak iktidarı ve sermayeyi görmemesi de sağlanmak isteniyor.

İslamcıların söylem ve pratiklerinin gösteri kısmının şaşaalı olmasının en büyük nedenlerinden biri de İsrail’le yapılan ticaretin açığa çıkmasın istenmemesi. Yapılan onca çağrılara rağmen İsrail ile ticari ilişkilerin kesilmesi bir yana daha da artması ve BBP kurucusu[3] gibi iktidara yanaşan herkesin bu pastadan faydalanıyor olması ise “duygusal” kısmın görünmemesi için şaşaanın sürekli büyütülmesi çabasına neden oluyor.

Milliyetçilerin Derdi “Kitleler”

Geçmişte Filistin meselesine İslamcılar gibi anti-komünist açıdan bakarak mesafeli duran “milliyetçi”, ırkçı, Türkçü kesimler bu kez daha aktif bir tutum sergilemekteler. Bu tutum değişikliğinin başta gelen nedeni ise siyasal alanda zemin kazanmak ve son dönemde artan kitle desteğini daha da büyütmek.

MHP lideri Bahçeli’nin Mehmetçiği Filistin’e gönderme teklifi ve “Filistin’in güvenliği Türkiye’nin güvenliğidir” söylemiyle “sürpriz” çıkışlarda bulunarak AKP ve İslamcı zemine oynamaya devam ediyor. Uzun bir süredir bu politikasını devam ettiren Bahçeli, hem yerel seçimlerin hem de son genel seçimin gösterdiği üzere İç Anadolu ve Karadeniz’de AKP’den uzaklaşan oyları kendinde toparlamayı başarmıştı. Bahçeli toparladığı kitleyi bu çıkışıyla konsolide etmeyi amaçlamakla birlikte siyasal alana rengini vermeye çalışıyor.

MHP’nin aksine ırkçı ve Türkçü kesimler ise mesafeli duruşun yerine karşıt bir tutum takınmaktalar. Bu kesimlerin yıllardır dile getirdikleri “Araplar bizi sırtımızdan bıçakladılar” söylemi ve Atatürk’e ait olduğu iddia edilen “Türk çocuğu, artık Arap çölleri için kanını dökmeyecektir” sözüne paralel olarak Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ “Filistin davası Türk milletinin değil, Arapların davasıdır” açıklamasında bulundu. Suriyeli göçmenlere yönelik nefret ve şiddet dilinden beslenerek kitlesel desteğe kavuşan ırkçı-Türkçü kesimler, Filistin meselesini Arap meselesine dönüştürerek tıpkı MHP gibi toparladıkları kitleyi konsolide etmeyi ve siyasal alanda var olmayı hedeflemekteler. Buna ek olarak ırkçı-Türkçü kesimlerin Hamas’ın sivillere yönelik şiddetini IŞİD’le benzeştirerek “laiklik hassasiyetine” sahip Kemalistleri de yanlarına çekmeye çalıştıkları görülüyor.

CHP’nin Görevi

Saldırılar sürecinde kurultay mesaisinde bulunan ana muhalefet partisi CHP’de ise hem sabık başkanın hem de yeni başkanın söylem ve pratiklerinde süreklilik arz etmekte. Bir yandan Filistin halkının yanında olduğunu vurgulayan ama diğer yandan İsrail’in işgalciliğini dile getirmeyip ilişkilerin kesilmesini savunmayan CHP nalına ve mıhına vurma politikasına devam ediyor.

CHP izlediği ikili politikayla düzen içi muhalefet rolünü yerine getirmekte. Görevlerin ilki Filistin’e “üzülmek” ve İsrail’i “kınamak” ile halk kitlelerinin öfkelerini sistem içinde tutmak. Bu noktada CHP, özellikle demokrat, anti-emperyalist ve sol-Kemalistlerden gelecek tepkiyi soğurmak ve sisteme kanalize etmekle görevli. Tepki yükseldiği taktirde de öfkeyi kapsama adına CHP’nin dilinde “sertleşme” görülebilir.

İkinci görev ise CHP’nin ana özelliği olan devlet partisi olma niteliğinden doğru geliyor. Türkiye devletinin İsrail kurulduğundan beri ticari, siyasi ve kültürel ilişkilerini sürekli geliştirmesi ve Türk sermayesinin önünü açması, CHP’ye de izleyeceği siyasi çizgiyi gösteriyor. Bu bağlamda İsrail devletinin varlığını kabul edip dünya çapında meşrulaşmasına katkı sunarak ve Türk sermayesinin ticari ilişkilerine dair sessiz kalarak CHP düzenin devamının güvencesi olduğunu ortaya koyuyor.

Doğru Konumlanma ve Süreklilik

İslamcıların, milliyetçilerin, ırkçı-Türkçülerin ve CHP’nin Filistin meselesinde izledikleri politikaların Filistin halkının özgürlük ve var olma mücadelesinden çok kendi çıkarları üzerine kurulu olmasında düzen içi özneler olmalarının payı büyük. Sosyalist hareketlerin meselenin başından bu yana ayrı bir hat izleyerek düzeni teşhir eden politikalara yönelmesi bu bağlamda önem taşıyor.

Filistin meselesinin ortaya çıkışından bu yana Filistin halkının var olma ve özgürlük mücadelesine destek sunmakla kalmayıp canını veren Türkiye Devrimci Hareketi, meselenin özüne yani İsrail’in işgalci olmasına ve ABD emperyalizminin bölgedeki savaş politikalarına değinerek doğru konum almayı sürdürüyor. Bu doğru konumlanma halkın önemli bir kısmından (gerek anti-propaganda gerek sansürden gerekse de solun örgütsel krizinden dolayı) henüz hak ettiği ilgiyi göremese de hem ilkesel duruşun korunması hem de çözümü getirecek yapının inşa edilmesi gerekliliğinden dolayı sürmesi gerekiyor. Sürdürüldüğü takdirde ise bölgedeki ve ülkedeki halk kitlelerinin düzen içi siyasal öznelerin parıltılarının sahteliğini deneyimleyip devrimci zemine yönelmeleri ciddi bir olasılık olarak karşımızda duruyor.

Dipnotlar:

[1] 7 Ekim’de gerçekleşen Aksa Tufanı Operasyonu’na FHKC, FDHKC, FHKC-GK gibi devrimci örgütlerin katılmasına rağmen sürekli Hamas’ın öne çıkarılmasının İslamcı hareketlerin söylem ve pratiklerine “istenmeden” de olsa fiilen destek verilmesi anlamına geldiğini geçerken belirtmek isterim.

[2] https://www.youtube.com/watch?v=BcPrJivPSYM

[3] https://twitter.com/metcihan/status/1729076053597970893

31 Ekim 2023 Salı

(Çeviri) Rambo’nun Pasifik Barış Bölgesi – Binoy Kampmark

Pasifik ülkelerinden yayılan siyasi fikirlerde, her zaman biraz kendine özgü de olsa, etkileyici bir şeyler olmuştur. Son yıllarda, kendilerini dünyanın en büyük su kütlesi olan Mavi Pasifik’in bir parçası olarak gören çeşitli ada devletleri, onları sular altında bırakma tehdidinde bulunan çevre konusunda bir anlayış oluşturarak, uymaları gereken bir dizi ilkeyi belirlemeye çalıştılar. Pasifik’teki yaklaşık on altı devlet ve bölge yönetimi, Temmuz 1975’te Tonga’daki Güney Pasifik Forumu toplantısında Yeni Zelanda tarafından ileri sürülen ilk gruplaşma önerisinden sonra Rarotonga Antlaşması aracılığıyla 1985’te nükleerden arındırılmış bir bölge kuran ikinci grup oldu. O zamandan bu yana iklim değişikliği bu grup için hep ön planda oldu.

Bu geniş su alanının yeniden büyük güç rekabetinin alanı haline geldiği göz önüne alındığında, bazıları küstah, bazıları pervasız ve ama hepsi iknaya açık olan liderlerin, bu tür rekabeti istismar ederken bile etkisiz hale gelebilecekleri bir düzenlemeyi oluşturmalarının zamanı geldi. Fiji’nin darbeyle parlatılan Başbakanı Sitiveni Rabuka bu konuda elini kaldırdı. Sidney merkezli Lowy Enstitüsü’nde 17 Ekim’de yaptığı konuşmada şunu ifade etti: “Mavi Pasifik’teki bizleri tarih çağırıyor olabilir, barış için pankartlar taşımak ve yaşadığımız zamanda ve sonsuza kadar birbirimizle uyumlu olmak için konuşma zorunluluğumuz açıkça kaderimiz olabilir.”

Bu, olması gerektiği gibi cüretkar bir fırsatçılıktır. Bunu yapmak, Amerika Birleşik Devletleri ve Çin gibi büyük ve ahmak güçlerin, Hint ve Asya-Pasifik’te hesaplanamayacak kadar yıkıcı olacak bir savaşa girmekten caydırılabileceği anlamına gelir. Sonuçta, füzeler Pekin ile Washington arasında uçmaya başladığında, sakin bir Mavi Pasifik’e dair fikirler unutulmaya yüz tutabilir.

Rabuka’nın sözleriyle, “En güçlü iki ülke olan ABD ve Çin arasındaki rekabet yoğunlaşıyor gibi görünüyor.” Başbakan sadece Çinli ve Filipinli gemilerin Güney Çin Denizi’nde karşı karşıya gelmesi durumunda ne olacağını merak edebiliyor. “Bu, ABD’yi Çin ile karşı karşıya getirecek mi?”

Tayvan’a ilişkin kötüleşen duruma dair endişeler de dile getirildi. “Tayvan’la ilgili gerginlikler, silahlı bir çatışma veya daha da kötüsü bir olasılıkla birlikte tırmanıyor.” Bunu akılda tutarak, “Fiji’nin konumu açıktır. Çin ve ABD ile dostuz ve süper güçler arasındaki mücadeleye kapılmak istemiyoruz.” Pasifik’teki liderlerin taraf seçmeye zorlanmaması gerektiği konusunda uyarıda bulundu.

Rabuka, havarisel erdemle birlikte farklı ve orta halli bir formül önerdi: “Barış Okyanusu”. Böyle bir fikir ilk olarak Eylül ayında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada ortaya çıktı ve burada büyük güç rekabetinden iklim değişikliğine kadar bir dizi krizle mücadelede “ulusları bir araya gelmeye” davet etti.

Büyük güçleri ve Pasifik Adası devletlerini içeren bu “Bölge”, “bölgesel düzeni ve istikrarı tehlikeye atabilecek eylemlerden” kaçınacak ve “birbirlerinin egemenliğine ve toprak bütünlüğüne saygı duyulmasını” sürdürecektir. Böyle bir düzenlemenin, kabile çatışmasını bastırmak için Fijili barış güçlerinin Papua Yeni Gine’ye gönderilmesi veya Batı Papua ile Endonezya arasındaki barış görüşmelerine aracılık edilmesi gibi acil, somut faydaları da olabilir. “Pasifik tarzı diyalog, diplomasi ve fikir birliğine sürekli vurgu yapacaktır” diye açıklıyordu. “Çevrenin korunması ve muhafaza edilmesi merkezi gündem olacaktır; daha fazla uyum ve barış için olumlu bir unsur.”

Rabuka’nın barış ve düzene dair fikirleri, dışişleri departmanlarındaki kantin yemeklerinde mutlaka kıkırdamaya neden olacaktır. Bu adam, şimdi kurtarıcısı olarak övündüğü şeyleri baltalamak için kendi yıkıcı eylemlerine öncülük etmekten çekinmeyen bir adamdı. ABC’nin[1] ebedi yeni yetmesi olarak görünen Stephen Dziedzic, “bir zamanlar ‘Rambo’ lakaplı olan Rabuka’nın 1987 askeri darbesinde yasadışı bir şekilde iktidarı ele geçirdiği” gibi bariz gerçeği fark edecek kadar olgundu. Bunu, Rambo’nun “o zamandan beri yaptıklarından dolayı kamuya açık bir şekilde özür dilemesi ve 10 ay önce zor bir seçimi kazanarak Fiji’nin en yüksek konumunu bir kez daha alması” nedeniyle ince bir aklama takip ediyor.

Bu bakımdan Fiji liderinin özür dilemesi gereken çok şey var. Onun darbesi (teknik olarak birkaç ayda gerçekleştirilen iki darbe) Mayıs 1987’de Timoci Bavadra’nın seçilmiş hükümetinin devrilmesini sağladı. Daha sonra, 1981’de Lübnan’daki Filistin Kurtuluş Örgütü’nün faaliyetlerine karşı koyma ve onları kısıtlama konusunda “hayal gücü ve yenilik” gösterdiği için (bunu Lübnan’daki BM Geçici Gücü’nde görev yapan Fiji Piyade Alayı’nın birinci taburunun komutanı olarak yapmıştı) Britanya İmparatorluğu Nişanı’na subay olarak layık görülmesine rağmen, bir sonraki Eylül ayında cesur bir şekilde Kraliçe II. Elizabeth’in Fiji Kraliçesi olma onurunu elinden aldı.

Böyle bir özgeçmişe sahip Rabuka, izleyicilerine pişman olduğu izlenimini vermeye çalıştı. O, “tövbe etmiş” ve “yeniden doğmuştu. Geçmişim silinemez ama yaptıklarımı bir dereceye kadar telafi edebilirim.” Uzun süren siyasi kekemelik yolunda, “inançlı bir demokrat oldu… ve şimdi bu demokratik politikacı, bir barış havarisi olmak için elinden geleni yapacak.”

Rabuka, Pasifik uluslarındaki bazı meslektaşları gibi Avustralya, Çin ve ABD ile ilişkilerde önlenemez bir alaycı olmaya devam ediyor. “Benzer hükümet sistemlerine sahip, demokrasilerimizin aynı marka demokrasi olduğu, Westminster parlamento sisteminden gelen ve aynı zamanda miras aldığımız İngiliz hukukuna dayanan geleneksel dostlarımızla daha rahat anlaşıyoruz.”

Daha önce bu sisteme karşı görkemli bir küçümseme sergilemiş olan o, bir yandan Pekin’in temsilcileriyle dans ederken diğer yandan Canberra ve dolayısıyla Washington ile devam eden ilişkisinden para kazanmak için mükemmel bir konumda. Ve bunu yapmanın çevreyi intihar niteliğindeki yok etme yerine korumayı amaçlayan bir çözümden daha iyi bir yolu var mı?

(Bu yazı İngilizceden Türkçeye Caner Malatya tarafından çevrilmiştir. Yazının orijinaline buradan erişebilirsiniz:https://www.counterpunch.org/2023/10/23/rambos-pacific-peace-zone/)

Dipnot:

[1] Australian Broadcasting Corporation: Avustralya hükûmetinin doğrudan hibeleri ile finanse edilen Avustralya Yayın Kurumu. (ç.n.)


Encomienda'dan Luther'e: Parsellenmiş İktidar ve Direniş Doktrini

Encomienda, İspanya'nın Amerika kıtasında kurduğu ve yerlilerin dinî eğitim ile koruma karşılığında encomenderoya haraç ödeyerek çalıştı...