29 Şubat 2024 Perşembe

Erdoğan’ın “İkazları”

 (El Yazmaları, 29 Şubat 2024)

Seçim sürecine girilmesiyle birlikte siyasal alandaki öznelerin hamleleri “açıklık” kazanmaya başladı. Sürecin sonuna doğru “açıklığı” artacak hamleler, siyasal alanın şimdisi ve sonrası için olası gelişmelerin işaretlerini barındırıyor.

Bunlardan birisi de doğalgazdan deprem yardımına kadar ortaya konan hizmetlere dair Erdoğan’ın söylemlerine yansıyan “ikazlar”.

“İkaz” Halka

“İkazların” ilk olarak Hatay’da dile getirilmesi tesadüf olmamakla birlikte birkaç “mesajı” da içinde taşıyor.

Mesajın ana alıcısı ise Gezi İsyanı ile birlikte halkçı direniş odaklarının önderlerinden olması ve direnişini baskılara ve şiddete rağmen bugüne kadar da sürdürmesi nedeniyle Arap Alevi halkı.

Hayati önem taşıyan depremin ilk günlerinde hiçbir yardım alamayan, kendi imkanları ve sol-sosyalist örgütlerin dayanışmasıyla hayata tutunan Arap Alevi halkı, kadim topraklarında var olmada ısrar ederek devletin bölgedeki demografik yapıyı değiştirmesine karşı durduğu için özellikle hedef seçilmiş durumda. Depremin yıl dönümü nedeniyle gerçekleşen anmada devlet ricaline gösterilen öfke dolu tepki de halkın öncelikli hedef seçilmesini “sağladı”. Dolayısıyla Arap Alevi halkına verilen “ikaz” hem devletin hem de Erdoğan’ın gücünü göstermesi açısından önemli ve “ibret-i alem” niteliğini taşıyor.

“İbret-i alem”in içerisinde ise halkçı ve devrimci hareketlerle birlikte bir bütün olarak halkın kendisi bulunmakta.

Deprem sürecinde gösterilen dayanışma ile sol-sosyalist örgütlerin yerellerde alternatif iktidar odakları yaratabileceklerini ortaya koyması ve başta ekoloji ve kadın mücadelesi olmak üzere çeşitli toplumsal hareketlerin uzun yıllardır ortaya koydukları mücadeleyle yerellerinde düzen içi öznelere alternatif özne olmaları iktidarın kaşlarının çatılmasına neden olmakta. Erdoğan “ikazıyla” yerellerdeki olası alternatif iktidar odaklarına merkezi iktidarın sunmak zorunda olduğu en temel katkıları sunmayacağını ve ilk fırsatta yıkmaya çalışacağını açıkça belirtmiş oluyor.

Alternatif iktidar odaklarına yönelik “ikaz”, bir yanıyla halkın bu mücadele odaklarıyla bütünleşmesini engelleme anlamı taşımakla birlikte neoliberalizmin ve onu ilke edinen siyasal iktidarların geldiği noktayı da ortaya koyuyor. En temel kamusal hakların metalaştırılarak satılması şiarıyla yola çıkan neoliberalizm, kapitalizmin derinleşen ve genişleyen yapısal krizini her şeyi metalaştırarak aşmaya çalışıyor. Bu metalaştırma sürecinde kendilerine büyük görev düşen siyasal iktidarlar ise hem ayakta kalabilmek hem de burjuvaziye kaynak sağlayabilmek için yerellerdeki yaşamın her zerresini satılabilir hale getirmek zorundalar. Bu bağlamda halka hizmet almanın yolu olarak daha sonra yerini paraya bırakacak olan “oy”u kendilerine vermelerini dayatıyorlar. Halka yapılan oy verme dayatması (Barthes’in “faşizm konuşma yasağı değil söyleme mecburiyetidir” sözünün de gösterdiği üzere) neoliberalizmin otoriter yönetimlerden faşizme doğru iyice yöneldiğini açıkça gösteriyor.

Çevreye de “İkaz”

Erdoğan’ın “ikazlarının” diğer muhataplarını ise çevresi oluşturuyor. Cumhurbaşkanlığı ve genel seçimlerde sağcı, ırkçı ve dinci odakları çeşitli kırıntılarla çevresinde toplamayı başaran Erdoğan, yerel seçimlerde bu konsolidasyonu tam anlamıyla “başaramamış” durumda.

Bu “başarısızlığın” ardında ise yerel yönetimlerin iştah kabartan pastası bulunuyor. Pastanın yerellerde nüfuz ve alan kazanmaya maddi olanak sağlama olasılığı, küçük ve orta büyüklükteki öznelerin merkeze bağlılıklarını koparmadan “ayrıksı” davranmalarına neden oluyor. Fakat Erdoğan’ın bu “ayrıksı” davranışlara, gerek faşizmin inşasına hız verilmesi sürecinin içinde bulunulması gerek (genel seçimlerde AKP’nin oyunun yüzde 36’lara kadar gerilemesinin de gösterdiği üzere) Erdoğan’ın çekirdek alanının daralması gerekse de ekonomik kriz nedeniyle daralan “pastanın” Erdoğan’a bile zor yetecek olması nedeniyle müsamaha göstermesi mümkün değil. Dolayısıyla Erdoğan hizmeti verecek olan merkez olarak kendisini işaret ederken “çevresindekilere” de “ayrıksı” davranmamaları “ikazında” bulunuyor.

Önümüzdeki yerel seçimler faşizmin inşa sürecinin nihayete varması açısından Erdoğan iktidarı açısından oldukça büyük bir önem taşıyor. Bu sürecin nihayete varmasının önünde gerek “çevresel” gerekse de “karşıt” güçlerin göstereceği tepkilerin etkileyici olması ciddi bir olasılık. “Karşıt” güçlerin daha önce ortaya koydukları dayanışmayı ve mücadeleyi sürdürüp Erdoğan’ın ikazlarına karşı halkın öfkesini örgütledikleri takdirde bu olasılığın gerçeğe dönüşmesi bir hayal değil.

16 Şubat 2024 Cuma

Çin Kuşatması

(El Yazmaları, 16 Şubat 2024)

üregelen kapitalizmin krizi, küresel düzeye sıçrayan hegemonya mücadelesinin derinleşip yeryüzünün bütün noktalarına yayılmasına neden oluyor. Yayılma ile birlikte yerel ve bölgesel güçler, sorunlar ve krizler de küresel düzeylere etki etme kapasitesine kavuşuyor. Bu yerel ve bölgesel güçler, sorunlar ve krizler ise henüz birbirine karşı “doğrudan” saldırılarda bulunmayan küresel güçlerin “karşı” ve “yeni” hamleleri için işlevli ve kullanışlı olabiliyor. Son dönemde Güney ve Doğu Asya’da yaşanan gelişmeler de Çin ve ABD arasındaki gerilim ve hamleler açısından bu bağlamda bir anlam taşıyor.

ABD, Çin’in dünya çapında gelişen ekonomik ve dolayısıyla siyasi etkisinin önünü almak için Obama’nın başkanlığı döneminde Asya-Pivot teorisini ortaya atmış ve Çin’i kuşatma politikasına yönelmişti. Geçtiğimiz günlerde “Asya-Pivot” teorisini inşa eden ve ABD Ulusal Güvenlik Komitesi Hint-Pasifik Koordinatörü olan Kurt Campbell, Dışişleri Bakan Yardımcılığı’na getirildi. Senato’da Cumhuriyetçi ve Demokratların oylarıyla seçilen ve “Asya Çarı” olarak bilinen Campbell’in bu göreve getirilmesi Çin’in kuşatılması sürecine yoğunluk verileceğine işaret ediyor. Filipinler ve Tayvan özelinde yaşananlar ise sürecin sertleşerek yoğunlaşacağını gösteriyor.

Filipinler ve Tayvan

7500’den fazla adaya sahip, Pasifik ve Hint Okyanusu’nun kesişiminde bulunan ve Çin’in oldukça yakın olan Filipinler, ABD’nin kuşatma politikası açısından önem taşıyor.

Nitekim Filipinler ülkedeki ABD üslerinin sayısını iki katına çıkartırken bu üslerin önemli bir kısmı Tayvan’a yakın yerlerde bulunuyor. Diğer yandan Filipinler Tayvan’a yakın stratejik adalarındaki askeri konuşlanmasını güçlendirmeyi planlarken Vietnam ile de Güney Çin Denizi’nde iş birliği anlaşması imzaladı. Böylece Filipinler’in hem Çin’e yönelik hamlelerde hem de Tayvan’da artan gerilime yönelik hamlelerde ABD’nin bölgedeki en önemli “yardımcısı” olacağı görülüyor.

Çin’e yönelik kuşatmanın ana noktası olan Tayvan’da ise merakla beklenen seçim geçtiğimiz ay gerçekleşti. İktidardaki bağımsızlıkçı ve ABD yanlısı Demokratik İlerleme Partisi, oyları yüzde 57’den yüzde 40’a düşse de 52 milletvekilliğini alarak seçimden birinci parti olarak çıktı. Çin ile daha iyi ilişkilere sahip olmayı savunan Milliyetçi Kuomintang Parti yüzde 33,4 oy ve 51 milletvekilliği ile ikinci olurken, Çin ile ilişkiler konusunda diğer iki partinin ortasında olan Halkçı Parti yüzde 26,4 ile 8 vekillik kazandı.

Seçim sonuçları bağımsızlıkçı ve ABD yanlısı çizginin eskisi kadar olmasa da hâlâ güçlü olduğuna işaret ederken, Çin ile ilişkileri sürdürmekten ve gerilimi düşürmekten yana olan Kuomintang’ın ve orta yolcu Halkçı Parti’nin aldıkları oy ise Tayvan’da Çin ile yaşanan gerilimin düşmesini isteyenlerin ciddi bir kitleselliğe ulaştığını gösteriyor. Fakat Campbell’in seçilmesi ve 2022 yılında dönemin ABD Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi’nin Tayvan’ı ziyaretiyle başlayan “Yeni Normal” sürecin devam etmesinde ABD’nin ısrarlı olması Tayvan ile Çin arasındaki gerilimin düşmek bir yana artacağını ortaya koyuyor.

Başta ABD ile “iyi” ilişkilere sahip Tayvan, Myanmar, Vietnam ve Brunei olmak üzere Güney ve Doğu Asya ülkelerinin savunma bütçelerinin geçtiğimiz yıla göre yüzde 20 artması da ABD’nin gerilimi artırmada ısrarlı olacağını gösteriyor.

Çin’in “Sabrı”

ABD’nin “ısrarı”na Çin “sabrı”nın sınırlarını kontrollü bir biçimde gevşeterek cevap vermekte.

Pekin sürekli hale gelen tatbikatlar ve tacizlerle Tayvan Boğazı’ndaki gerilimi yüksek seviyede tutarak ABD’nin ciddi ve “sert” adımlar atmasını engelliyor. Diğer yandan Pekin, askeri ve uzay teknolojisini geliştirmeye devam ederek 2049 yılına kadar Tayvan’ı anakaraya dahil etmeyi başarmanın yanı sıra kuşatmayı yarmayı da hedefliyor. Son olarak Antarktika’daki beşinci araştırma istasyonunu Avustralya ve Yeni Zelanda hakkında istihbarat toplamak için “mükemmel bir konum” olarak tanımlanan bölgede açan Pekin, kuşatmaya katılacaklara gözdağı veriyor.

Bütün bunlarla birlikte Çin askeri müdahaleyi son seçenek olarak tutarak hamlelerini “ekonomik” güç üzerinden sürdürmede ısrar ediyor. Tek Kuşak ve Tek Yol Girişimi (TKTY) ile uluslararası ekonomik iş birliğini sağlama ve nüfuz ağlarını biçimlendirme gücüne sahip olmasından dolayı Pekin, politikalarının temelini bu girişim üzerine kuruyor. TKTY ile bağlantılı bir şekilde Çin, BRICS’e yeni üyeler katarak ve “Küresel Güney”i eklemleyerek kendi çekirdeğini yaratma çabasını da sürdürüyor.

Fakat ABD ve Avrupa’nın üretim ve tedarik zincirlerinde kısmi “ayrışmaya” yönelmesi, bölgedeki deniz ticaretinin ekonomisine etkisi büyük olan Hindistan’ın Tayvan’a dokunmaması konusunda Çin’i uyarması Pekin’in “temeli” olan ekonomik alanda da kuşatılmasının olasılık dahilinde olduğuna işaret ediyor.

Kapitalizmin yapısal krizinin sürdüğü ve dolayısıyla küresel hegemonya mücadelesinin derinleştiği bir süreçte Çin’e karşı yapılan kuşatma hamlelerinin çok yönlü ve artan biçimde devam edeceği ortada. Son gelişmeler Pekin’in sıkılaşan kuşatmaya karşı “sabrı”nın sınırına doğru yaklaştığını ve göstereceği tepkinin “sertlik” dozajının giderek artacağını gösteriyor. Dolayısıyla kapitalizmin krizi, geçtiğimiz yüzyılda bütün dünyaya, günümüzde ise Orta Doğu ve Ukrayna’dan sonra Güney ve Doğu Asya’da halklara savaş ve ölüm sunmayı sürdürüyor.

17 Ocak 2024 Çarşamba

Özdağ’ın “Zafer”i

(El Yazmaları, 17 Ocak 2024 (Toplumsal Özgürlük, Şubat 2024 sayısı))

Son dönemde AKP-MHP iktidarının faşizmi inşa çabalarına hız vermesiyle birlikte siyasal, toplumsal, ideolojik ve ekonomik alanlarda yaşanan olayların sayısı da artıyor. Bu artış olayların etkisini büyütmenin yanı sıra “beklenmeyen” gelişmelerin yaşanmasına da olanak sağlıyor. Türkçü ve milliyetçi çizginin yürütücülerinden biri olan Ümit Özdağ ve Zafer Partisi de olanakları değerlendirip “beklenmeyen” gelişmelerin öznelerinden biri olarak güneşin altındaki yerini alıyor. 

Reaksiyonerlik 

Ümit Özdağ ve Zafer Partisi’nin öne çıkmalarını sağlayan en önemli özellikleri “reaksiyoner” olmaları. Özellikle sosyal medyada “trend topic” olan olaylarda hızlıca reaksiyon gösterilerek bir “duruş”un sergilenmesi, ilginin, sempatinin ve desteğin bu kanala yönelmesini sağlıyor. Gösterilen reaksiyon ve sergilenen “duruş”ta Özdağ ve parti arasında bir rol paylaşımının olduğu görülüyor. İlk olarak Ümit Özdağ reaksiyon gösterip olay mahalline bizzat gelerek “liderlik” ve “öncülük” rolünün gereğini yapıyor, ardından olay yerine sevk edilen “parti” kitlelerdeki ilgi ve desteği toparlayarak konsolide ediyor.  

Lider ile parti arasındaki bu etkileşimli hâlin, siyasal ve toplumsal alanda baskın olan tarzla uyumlu olması da Özdağ ve partisinin bir özne olarak öne çıkmasını sağlıyor.  

Lider (ya da parti elitleri) tarafından şekillendirilen ve sadece onlara siyaset yapma ile söylemde bulunma hakkı tanıyan bu siyasal alanın inşası, AKP-MHP tarafından büyük ölçüde gerçekleştirilmiş durumda. Özdağ da bu siyasal alana uygun olarak kendisiyle özdeşleşen “Türkçü, göçmen karşıtı, ırkçı” söylem ve siyasetle “liderliğini” gösterip kendine yer bulabiliyor.  

Özdağ’ın söylem ve siyasetiyle de Zafer Partisi, siyasal alanın toplumsal alanda yarattığı şiddete meyilli, “nesneleşmiş”, “öteki kimliklere” nefret besleyen bireylerin güruhlaşıp “reaksiyon” vermelerini sağlayacak imkânı yaratıyor. Dolayısıyla Ümit Özdağ ve Zafer Partisi, AKP-MHP koalisyonunun “muhalifi” olmaktan çok onların oluşturduğu bataklıktan parsel kapmaya çalışan bir “rakip” olarak ortaya çıkıyor. 

İttihatçılık ve Mustafa Kemal  

Ümit Özdağ ve Zafer Partisi’nin var olan siyasal ve toplumsal alana sağladıkları uyumun benzeri kimi “farklılıklarla” birlikte ideolojik ve ekonomik alanda da görülüyor.  

“Ilımlı İslam” modelinin Orta Doğu’da yenilgiye uğraması ve FETÖ’nün darbe girişiminin ardından Ergenekoncuların iktidar alanına girmesiyle Kemalizm ve Türkçülük, “sınırlı” da olsa tekrar ideolojik alanda var oldu. Başarısız Neo-Osmanlıcılık hamlesinin ardından yaşanan “değerli yalnızlık” dönemiyle analoji kuranlar İttihatçılık’ın da ideolojik alana eklenmesini sağladı. 

Ümit Özdağ ve Zafer Partisi de İttihatçılık ve Mustafa Kemal’e kutsallık payesi vererek ideolojik alandaki yerini almaya çabalıyor. Kendi reaksiyonerliklerini İttihatçıların ve Mustafa Kemal’in “yıkılmakta olan” Osmanlı’yı ve “yok edilmek istenen” Türk milletini kurtarmakta gösterdiği “reaksiyonla” benzeştirerek meşruiyet sağlamayı hedefliyorlar. Özellikle işsiz, yoksul ve geleceksiz bırakılmış gençlerin “öfkesini” sentetik İttihatçı-Kemalist ideolojiyle harmanlamaya yoğunlaşan bu reaksiyonerlik ile partinin kitleselleşmesi de arzulanıyor.  

Bu sentetik ideolojik hattın gölgesinde kalan ekonomik alanda ise Özdağ ve partisinin “ince” bir politika izlediği görülüyor. İşsiz ve yoksul insanlar ile geleceksiz kalan gençlere Kürtleri ve Arapları hedef göstermede başı çeken Özdağ’ın iki “ekonomik” hedefi bulunuyor. Birincisi “sınıfsal” öfkenin sermayeye yönelmesini engelleyip göçmenlere, Kürtlere, Araplara vb. yönelterek sönümlenmesini sağlamak. İkincisi de hedef gösterilenleri baskı altına alarak ucuz emek-gücü arzını sürdürülebilir kılmak. Bunlarla birlikte Arapların hedef gösterilmesindeki bir diğer amaç da “el koyma” isteği. İttihatçıların Ermeni ve Rum sermayesine el koymasına imrenen Özdağ, son dönemde ülkeye girişi artan Körfez sermayesinin birikimlerine el koyarak Türk burjuvazisine aktarmayı arzuluyor. Bu arzunun hem büyük sermaye grupları hem de Anadolu’nun dört bir yanındaki irili ufaklı “eşraf” tarafından paylaşılıyor olması partinin yayılma zemininin güçlü olduğuna işaret ediyor. 

Sonuç olarak Ümit Özdağ ve “Zafer” Partisi, izlediği politikalarla “aykırı” bir özne olduğu izlenimi yaratsa da sistemin “kodlarına” uyum göstererek nüfuzunu artırma çabasında. Bu çabanın “zafer”e ulaşıp ulaşamayacağında sistemin çok yönlü krizlerinin gidişatı kadar halkçı dinamiklerin göstereceği mücadele de belirleyici olacaktır. 

7 Ocak 2024 Pazar

Savaş ve “Sabır”

(El Yazmaları, 7 Ocak 2024 (Toplumsal Özgürlük, Şubat 2024 sayısı))

Geçtiğimiz yılın son çeyreğinde Orta Doğu’da harlanan savaş ateşi büyümeye devam ediyor. Savaş ateşinin büyüme hızı, önceki dönemlerin aksine, atılan onlarca oduna rağmen düşük bir oranda seyrediyor. Oranın düşüklüğünde ise küresel hegemonlar ile bölgesel ve yerel güçler arasındaki egemenlik mücadelesinin oluşturduğu hassas dengelerinin payı büyük. 

İsrail Savaşı Büyütmek İstiyor 

Bölgedeki savaş ateşinin baş suçlusu olan İsrail, Gazze Şeridi’ne bütün gücüyle saldırmayı sürdürürken ateşi büyütmeye de çalışıyor. 

Geride bıraktığımız yılın son günlerinde İran Devrim Muhafızları’nın Suriye’deki komutanı Seyyid Razı Musavi’yi vuran İsrail, geçtiğimiz günlerde Hamas Siyasi Büro Başkan Yardımcısı Salih el Aruri’yi de Beyrut’ta öldürdü. Bu iki olayın ardından eski Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’yi anma töreninde gerçekleşen iki bombalı saldırıda 103 kişi öldü.  

Özel hedeflere ve sembollere gerçekleştirilen bu saldırılar İsrail’in çok yönlü politikalar izleyerek bölgede hegemon güç olmayı hedeflediğine işaret ediyor. 

İlk olarak İsrail, hamlelerinin hepsini askeri saldırılarla yapmasının da gösterdiği üzere uzun süredir beklediği savaş ateşini bölgeye yaymak istiyor. 

Kendisini ABD emperyalizminin ileri karakolu olarak var eden ve süreç içerisinde savaş makinesine dönüşen İsrail’in, Suriye ve Yemen’deki savaşların durması ve İran ve Suudi Arabistan arasında gelişen ilişkilerden dolayı bölgede savaşın ateşinin düşmesi nedeniyle “varlık nedeni” ve “güç kullanma meşruiyeti” bölgede sorgulanmasına neden olmuştu. Bu sorgulanma ülke içine de sıçramış ve Yahudi halkında Netenyahu şahsında ırkçı ve işgalci Siyonist rejime yönelik tepkilerin ve eylemlerin çoğalmasını sağlamıştı.  

Gazze’ye başlatılan saldırılar ise sorgulamaların bir süreliğine dinmesini sağlasa da kapatamamış durumda. Üstelik Gazze’de sonuca varılamamış olması ve Netenyahu’nun savaştan istifade ederek faşizan yasaları geçirmeye çalışması dışarıda ve içeride tepkilerin tekrar başlamasına neden oldu.  

Bu durum İsrail yönetimini sorunların üstesinden gelebilmek için dışarıdan destek almaya itiyor. Fakat küresel güçler arasındaki hegemonya mücadelesi İsrail’in müttefikleri olan ABD ve “Avrupa”nın destek vermeye razı olmalarına pek de izin vermiyor. “Rıza”nın olmamasına karşılık ise İsrail “zor”u devreye sokmakta. Nitekim İran ve Suriye’de İranlı hedefleri vurmakla ABD’yi, Lübnan’da Hizbullah’ın kontrolündeki mahallede Hamaslı yöneticiyi öldürmekle de Fransa’yı zorla savaşa dahil etmeyi amaçlıyor.  

İsrail amacını gerçekleştirmek için “zor”un yanında “havucu” da ihmal etmemekte. ABD’nin bölgenin egemen küresel gücü olma niteliğini korusa da nüfuzunu kaybetmesi, Suudi Arabistan ve BAE gibi müttefiklerinin Washington’un uyarılarına rağmen Çin ve İran ile ilişkilerini gerçekleştirmeye devam etmesi gibi nedenler İsrail’in gösterdiği yolun ABD’de ses bulmasına neden oluyor. Her ne kadar Biden yaklaşan seçimlerin etkisiyle İsrail’e bir an önce operasyona son verme çağrısı yapsa da ilerleyen süreçte hem Pentagon’un hem de Biden karşıtı neo-conların seçime doğru artan baskıları ABD’nin bölgedeki savaş ateşine dahil olma olasılığını artırıyor. Diğer yandan Rusya ve Çin’in bölgedeki nüfuzlarının askeri ve ekonomik açıdan sürekli artması da Washington’un bu yola girmeye zorluyor. Dolayısıyla Biden süreci ağırdan almaya çalışsa da zorunluluklar ABD’yi “zor”a doğru meylediyor. 

Bölgedeki hegemonyasını büyütmek için Güney Lübnan’da tampon bölge yaratmak isteyen İsrail’in bu amacı için seçtiği partner Lübnan’ı iliklerine kadar sömürmüş olan Fransa. Afrika’daki birçok sömürgesinden kovulan Fransa, son yıllarda Lübnan’a “özel” ilgi gösteriyor. AB içindeki egemenliği önemli oranda Alman sermayesine kaptıran Fransız sermayesi için Orta Doğu pazarı ve kaynakları iştah kabartıyor ve bu da İsrail’in davetini Paris’in memnuniyetle karşılamasını sağlıyor. Diğer yandan Fransa’nın askeri gücünün sınırlılığı ve banliyöler ile işçi sınıfının son yıllarda gösterdiği mücadeleler iştahın kapanmasına da neden olabilir. Fakat Fransız sermayesinin semirmek zorunda olması “risklere” rağmen “zor”a doğru meyletme olasılığını artırıyor. 

Hülasa iki ülkenin “meyillerinin” farkında olan İsrail için önümüzdeki süreçte “zor”u zorlayarak ateşi ve ateşe katılanları büyütmekten başka bir ana strateji bulunmuyor. 

İran’ın “Sabrı” 

İran ise Aksa Tufanı’nın ardından yaptığı açıklama ve hamlelerle uyguladığı “stratejik sabır” politikasını Musavi’nin vurulmasının ardından yapılan “uygun yerde ve zamanda cevap verileceği” açıklamasıyla sürdürüyor.  

Filistin’de İslami Cihad’ın ve Lübnan’da Hizbullah’ın İsrail’e karşı koyacak yeterince gücü olmasına rağmen Tahran’ın bu iki örgütü sürekli uyarmasının altında da bu “sabır” yatmakta. Gücünün bölge çapında ulaşabileceği sınırlara vardığının farkında olan İran, ülke içerisinde kadınların, yoksulların, Kürtlerin ve Belucilerin son yıllardaki mücadelelerinin de etkisiyle yaklaşık son 4-5 yıldır güç biriktirme ve kazanımlarını korumaya çalışıyor.  

Bu bağlamda İran devleti bölgedeki gelişmeler uzun vadeli bakmakla birlikte adım adım ilerlemeyi planlıyor. İlk hedef ise ABD’yi bölgeden çıkarmak. İran’ın kendisine yapılan her saldırının ardından Irak’taki ABD hedeflerini vurması da bu yüzden. Öte yandan bu saldırılar ABD’yi bölgeden çıkması için zorlarken İsrail’in istediği tarzda girmesi için de iki kere düşünmesini neden oluyor. Dolayısıyla İran’ın ve onun desteklediği örgütlerin saldırılarının ABD’yi bölgeden çıkaracak kadar yüksek ama onun bölgeye tamamen girmesine neden olmayacak kadar da düşük düzeyde olmasına “özen” göstermeyi de sürdürmeleri büyük bir olasılık. 

Fakat kapitalizmin krizi dolayımıyla büyüyen hegemonya mücadelesi ABD’nin bölgeye tamamen girmesine sebep olduğu takdirde bu “özen” ve “sabır” bozulabilir. Sabrın ve özenin bozulması ise Orta Doğu’nun daha önceki savaşları aratacak derecede kan denizine dönmesine neden olabilir. 

25 Aralık 2023 Pazartesi

İyi Parti’nin İstifaları

(El Yazmaları, 25 Aralık 2023)

Türkiye’de ekonomide, devlette ve siyasal alanda yaşanan krizlerin etkilediği özneler, içinde bulunulan zamana ve mekâna göre kısmi değişiklikler göstermekte. Son dönemde bu payeye İyi Parti (İYİP) nail oldu. Yerel seçime dair alınan kararlar ve partinin çeşitli düzeylerindeki istifalardan doğan kriz, konjonktürel olduğuna dair izlenimler yaratsa da yapısal sorunların derinliği gizlenemiyor. 

“Dışsal” Etkenler 

CHP’nin yeni genel başkanı Özgür Özel’in yerel seçimlerde ittifak teklifinin İYİP’in Genel İdare Kurulu’nda 14’e karşı 35 oyla reddedilmesi, “parti içi demokrasi”den çok, partiye yönelik içsel ve dışsal baskıların etkilerini gösteriyor.

“Asena” sıfatına sahip bir genel başkanı olan ve liderin otoriterliğini meşru gören bir partide stratejik bir kararın oylanması, parti içi demokrasiden çok partinin “kendi için parti” olamadığına işaret ediyor. Bu bağlamda bir taraftan CHP’nin ittifakın sürdürülmesine diğer taraftan AKP-MHP cephesinin İYİP’in tek başına seçimlere girmesine dair söylem ve politikaları, oylamanın “dışsal” baskılar nedeniyle yapıldığını ortaya koyuyor.  

Nitekim İYİP bugüne kadar girdiği seçimlerde yaptığı ittifakları parti içi demokrasinin değil, varoluşuna neden olan siyasal hedeflerin bir sonucu olarak yapmıştı. Bu siyasal hedef ise Erdoğan liderliğinde yaratılmak istenen siyasal düzene karşı sermayenin çıkarlarına zarar vermeden yapılacak bir restorasyon idi. Fakat bu restorasyonun gerçekleşmemesi ve kısa ve orta vadede gerçekleşeceğine dair bir “ışığın” da olmaması İYİP’in önümüzdeki süreçte büyük oranda “dışsal” etkilerden doğru belirleneceğini imliyor. 

“İçsel” Baskılar 

Dışsal etkilerin baskınlığı, parti içini de baskılamakta. Alınan kararın ardından yapılan açıklamalar ve gerçekleşen istifalar partiye kendisine özgü bir rota çizmeyi değil, yanaşılacak bir liman seçmeyi amaçlıyor. 

Partiden istifa eden Eskişehir Milletvekili Nebi Hatipoğlu’nun AKP’ye geçmesi, yine partiden istifa eden Ankara Milletvekili Adnan Beker’in Erdoğan’a oy verdiğini ilan etmesi, Akşener’in Şeyh Sait’e yönelik açıklamalarından sonra İstanbul milletvekili M. Salim Ensarioğlu ile birlikte Diyarbakır’daki 12 bin üyenin istifa etmesi, oylamada CHP ile ittifakın reddedilmesine verilen 35 oy (14 kabul oyunun 2,5 katı!) İYİP’in iktidar cenahına yanaşmasını isteyenlerin parti içinde ciddi bir güce ulaştıklarını ortaya koyuyor. 

Diğer yandan ittifakın reddedilmesi nedeniyle İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Meclisi İYİ Parti Grup Başkanvekili İbrahim Özkan’ın istifa etmesi, Ankara Milletvekili Yüksel Arslan’ın Mansur Yavaş’ı destekleyeceğini açıklayıp partiden ayrılması, yine önümüzdeki günlerde Mansur Yavaş’ı destekleyen 4 milletvekilinin daha istifa edeceği iddiası ise partinin CHP limanına yanaşmasını isteyenlerin gemiden atlamaya başladıklarını gösteriyor. 

Bu noktada Akşener’in, özellikle CHP ile ittifakı savunanların istifasının ardından yaptığı “savaş ilanı” açıklaması önem taşıyor. Bu açıklamayla Akşener’in de AKP-MHP zeminine yaklaşmayı esas aldığı görülüyor. Akşener’in bu hamlesinin ardında ise ekonomik ve siyasal arzular bulunuyor. 

Gerek kentlerdeki rant ve talanın büyüklüğü gerekse patronaj ilişkilerinden dolayı yerel yönetimler ekonomik açıdan iştah kabartıyor. CHP ile yapılan ittifakın kazancından kendisini büyütecek “ekonomiye” ulaşamayan Akşener, AKP-MHP iktidarının kırıntılarından ve CHP’ye kaybettireceği yerlerden gelecek “akçelerle” kesesini büyütmeyi hedefliyor.  

Restorasyon sürecinin başarısızlıkla sonuçlanması ise Akşener’i en iyi bildiği yerlerden biri olan “devlet alanına” yönelmesine neden oluyor. Akşener, AKP ve MHP arasında devlet alanında yaşanan “pürüzlere” müdahil olarak nüfuz ve mümkünse restorasyon süreciyle hedeflediği alanları kazanmayı arzuluyor. Bu alanlarla da partinin siyasal alandaki varlığını sürdürmeyi amaçlıyor. 

Fakat Akşener’in arzularının gerçekleşmesinin önünde ciddi somut engeller bulunuyor. Bir yandan Bahçeli’nin İYİP’ten istifa edenleri hiçbir şekilde kabul etmeyeceklerini söylemesi, diğer yandan BBP Genel Başkanı’nın Mustafa Destici’nin bile İYİP’den istifa edenleri partilerine katmak için görüştüklerini belirterek partiye göz dikmesi Akşener’in ve İYİP’in “kendisi” olarak iktidarın alanında var olmasının zor olduğu gösteriyor. Öte yandan 2017’den günümüze kadar partinin 200 kurucu üyesinden 75’inin istifa edip 4’ünün ihraç edilmiş olması da İYİP’in var olma savaşıyla karşı karşıya olduğunu ortaya koyuyor.  

Sonuç olarak dışsal etkenler, içsel baskılar ve yapısal sorunlar İYİP’i parlak bir geleceğin beklemediğine işaret ediyor. 

12 Aralık 2023 Salı

Savaşın Ateşi Küresel Güçleri “Isıtıyor”

(El Yazmaları, 12 Aralık 2023)

İşgalci İsrail ile Filistinli örgütler arasındaki ateşkes ile savaş ateşi “şimdilik” azalan Orta Doğu, küresel güçlerin çatışma zemini olmayı sürdürüyor. Bölgesel ve yerel güçlerin aktif ve belirleyici olmayı sürdürdüğü Orta Doğu’da küresel güçler çıkarları ve paylaşım savaşı doğrultusunda hamlelerini sıklaştırıyorlar. ABD’nin yanı sıra Rusya ve Çin de artan hamleleriyle bölgedeki ve dolayısıyla küresel hegemonya mücadelesindeki güçlerini artırmayı hedefliyorlar. 

ABD’nin Askeri Gücü 

Kurulduğu andan itibaren işgalci İsrail devletinin en büyük destekçisi olan ABD, Gazze’ye yönelik saldırılara da politik, ekonomik ve en önemlisi askeri desteğini artırarak devam ettiriyor. ABD bölgedeki en büyük güç olmaya devam etse de Çin ve Rusya’nın son 10 yıldaki ekonomik ve askeri hamlelerinden dolayı ciddi bir tehlikeyle karşı karşıya. Gerek kapitalizmin dünya çapındaki krizi gerekse emperyalist geçmişinden dolayı yükselen bu tehlikeye göğüs görecek politik ve ekonomik güçten önemli bir oranda mahrum olan ABD’nin en güçlü silahı askeri gücü. Bundan dolayı İsrail’e verilen askeri destek bir anlamda bölge ülkelerine verilen ikili bir mesaj niteliğini taşıyor.  

Bu mesajın bir yönü bölge ülkelerinin içerisine yönelik. Yapay sınırlar ve genellikle aşiret ve kabile federasyonlarının liderleriyle oluşturulan Suudi Arabistan, Katar, BAE gibi bölge devletleri, ABD ve İngiltere’nin askeri desteğiyle bugünlere geldiler. 2011’de Arap halklarının isyanından yine bu askeri gücün halklar uyguladığı baskı ve zulümle kurtulan bölge ülkeleri iktidarlarını ABD’nin inşa ettiği “ordulara” borçlular. Bu da bölge ülkelerinin İsrail ve ABD’nin uyguladığı politikalara karşı Arap Birliği, İslam İşbirliği Teşkilatı gibi örgütler aracılığıyla toplantılar yapıp ciddi yaptırımlarda bulunamamalarına neden oluyor. ABD de şiddetini göstererek “bağımlılıklarını” hatırlatmaya devam etmekte. 

İkinci mesaj ise Çin ve Rusya’nın hamleleriyle özerk hareket etme çabalarının “geçici” olduğunu hatırlatmaya yönelik. Son yıllarda Çin ve Rusya ile ilişkilerini geliştiren BAE ve Suudi Arabistan’a üzerinden verilen bu mesajla ilişkilerin “ekonomik” alanla “sınırlı” kalması gerektiği, yoksa askeri güçle müdahale edileceği iletilmek isteniyor.  

Bu mesajlar önümüzdeki dönemde de ABD’nin bölgeye askeri gücünü dayatarak hegemonyasını sürdürmeye çalışacağına işaret ediyor. 

Çin ve Rusya’nın “Hoşluğu” 

ABD’nin askeri ve şiddet gücünün bölge ülkelerde yarattığı “tatsızlığın” farkında olan Çin ve Rusya ise “gönülleri hoş” eden hamlelere yönelmiş durumda. İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırıları sırasında alışılmış dışında hareketlilik gösteren Çin, diplomatik hamlelerine BM üzerinden ağırlık vererek Filistin meselesini uluslararası düzleme taşıyarak “Batı”dan farklı olduğunu göstermeye çalışmakta. Ek olarak ikili devlet çözümünü vurgulaması ve Tek Kuşak Tek Yol projesi kapsamındaki ekonomik hamlelerine hız vermesi Batı’nın sürekli sopasını ensesinde hisseden bölge ülkelerinin gönlünü çalmakta. Askeri gücü hâlâ sınırlı olan Çin de bölge ülkelerinin gönlünü hoş edecek politik ve ekonomik hamlelerle bölgeye nüfuz etmeyi sürdürmeye devam ediyor. 

Moskova da Pekin ile paralel bir yoldan ilerlemekte. 2019’dan sonra ilk defa bölge gezisine çıkan Putin önce Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), ardından Suudi Arabistan’a gitti. Bu iki ülkeyle son iki yılda ticaretin yüzde 20’den fazla artması, Suudilerle OPEC+’da yapılan işbirliğiyle petrol fiyatlarının 70 doların üzerinde seyretmesi, bu ikilinin BRICS’e katılma istekleri, Rusya’nın Filistin’de iki devletli çözümü önermesi, Körfez ülkelerinin ABD ve AB’ye çıkaramadığı sesi çıkarması ise bu ülkeler arasındaki ilişkilerin hoşluğunu ortaya koyuyor. Bu hoşluk Rusya’nın bölgedeki etkisini sürdürmesini sağladığı için Kremlin’in önümüzdeki dönemde izlemeye çalışacağı politikaların eğilimine işaret etmekte. 

Rusya’nın bölgedeki politikalarının bir yönü de Ukrayna’ya bağlantılı. ABD ve AB’den İsrail’e gönderilen her askeri mühimmatın Ukrayna’dan esirgenmesi anlamına gelmesi de Rusya’nın Filistin’deki mücadelenin yükselmesini istemesine neden oluyor. Dolayısıyla bölgede, özellikle Filistin’de, yükselecek savaş ateşi hem savaş ateşinin Ukrayna’dan yani Rusya’dan uzaklaşmasına hem de Kremlin’in bölgeye nüfuz etmesini sağlayacağı için Moskova tarafından tercih edilebilir bir durum. Bu da ABD’den Çin ve Rusya’ya kadar küresel güçlerin hegemonya mücadeleleri ve çıkarları doğrultusunda Orta Doğu’daki savaş ateşinin sürekliliğinden memnun olduğunu açıkça gösteriyor.

5 Aralık 2023 Salı

(Çeviri) Kapitalist Gerçekçiliğin Sonunun Başlangıcı – Micah Uetricht

Mark Fisher iki yıl önce bu ay [13 Ocak 2017-ç.n.] öldü. Onlarca yıldır içinde yaşadığımız kolektif buhranı görmemize yardımcı oldu. Keşke depresyonun nihayet düzelmeye başladığını görebilseydi.

K-Punk’ın yayınlanmış olan ve Mark Fisher’ın hayatı ve çalışmaları üzerine Chicago’da düzenlenen bir panel tartışmasında yapılan sunumdan uyarlanmış bir yazı.

Mark Fisher hayatı boyunca depresyonla mücadele etti. Bu mücadele 13 Ocak 2017’deki intiharıyla sonuçlandı. Fisher’a göre depresyon yalnızca bireysel bir rahatsızlık değildi; ne de yanlış düşüncelere bağlanmış bir beynin veya dengesiz bir veya iki kimyasal maddenin sonucuydu. Yakın zamanda Repeater Books tarafından yayınlanan K-Punk: Mark Fisher’ın Toplu ve Yayınlanmamış Yazıları’ndaki (2004-2016)birkaç makalesinde yazdığı gibi Mark Fisher, depresyonu aynı zamanda toplumsal bir rahatsızlık olarak görmeye başlamıştı. Ve bu toplumsal bize son kırk yılda depresyona girmemize sağlayacak pek çok şey verdi.

Depresyonunu sıklıkla kafasının içindeki “alaycı” bir ses olarak yaşıyordu. Bu ses kesinlikle çok kişiseldi. Ancak Mark bu sesi “gerçek toplumsal güçlerin içselleştirilmiş ifadesi” olarak görmeye başladı. Ve bu güçlerin “depresyon ile politika arasındaki herhangi bir bağlantıyı reddetmekte çıkarları var.”

Bu toplumsal güçler hiç şüphesiz onun en meşhur kavramına bağlıydı: “kapitalist gerçekçilik.” Aynı isimli kitabında kapitalist gerçekçilik, “Kapitalizmin alternatifinin olmadığının yaygın kabulüdür” diye yazmıştı. Bu, neoliberal kapitalizmin coşkulu bir şekilde benimsenmesi değil; bu benimseme, eğer varsa bile, çoktan geçti. Daha ziyade bu, neoliberal kapitalizmin türünün tek örneği olduğu yönündeki kaçınılmaz sonuca karşı yaygın bir teslimiyet duygusudur.

“Neoliberalizm artık bir zombi olarak ortalıkta dolaşıyor” diye yazıyor Mark, “ama zombi filmlerinin meraklıları da çok iyi biliyor ki, bazen bir zombiyi öldürmek, yaşayan bir insanı öldürmekten daha zordur.”

Mark baktığı her yerde neoliberalizme olan teslimiyeti görüyordu. Ve bu kitabı eline alan herkesin göreceği gibi pek çok yere baktı.

Bunu Flo-Rida, Pitbull ve will.i.am’in müziğinde gördü ve haklarında şunları yazdı: “Bu şarkıların keyif almamız yönündeki taleplerini, yalnızca maskeleyebilecekleri, ama asla yok edemeyecekleri bir depresyondan dikkatimizi dağıtmaya yönelik ince girişimler olarak duymamak elde değil. Yirmi birinci yüzyılın zoraki gülümsemesinin arkasında gizli bir hüzün saklanıyor.”

Donald Trump’ın yükselişini ve Brexit’i bu teslimiyete bir tepki olarak gördü: Her ikisi de bir “milliyetçi canlanma fantezisini” temsil ediyordu ve bu fantezi ne kadar saçma olursa olsun, bunun en azından kapitalist gerçekçiliğe bir alternatif olduğunu öne sürüyordu.

Soldaki bu teslimiyeti, anarşist ve anarşistlerden ilham alan eylem ve örgütlenme tarzlarına inatçı bağlılıkta gördü. 2013’teki mali çöküşten bu yana “patlak verdikleri kadar hızlı bir şekilde gerileyen ve sürdürülebilir bir değişim yaratmadan gerçekleşen canlandırıcı militanlık patlamaları” üzerine düşünürken, Sol’un genelinde “anarşist kadercilik” duygusunu gözlemledi. Aktivistlerin devlet iktidarı için mücadele edebilecek ve kitlesel medya anlatılarını dönüştürebilecek taktikleri benimsemeyi reddetmelerinin, farkında olmadan depresif teslimiyetin bir yansıması olduğunu öne sürdü.

“Neo-anarşizm” diye yazmıştı Mark, “kapitalist gerçekçiliğe bir meydan okumadan ziyade onun etkilerinden biridir.”

Ve bu teslimiyeti solcuların birbirleriyle kurdukları iletişimde nasıl gerçekleştiğini gördü ve en ünlü makalelerinden biri olan “Vampirler Şatosu’ndan Çıkmak “ta anlattı. Bu makalede Solcuların özcülük, bireysel çıkar koruma ve marka oluşturma uğruna dayanışmayı, ortak deneyimi ve ortak amacı paylaşmayı nasıl terk ettiklerini, etkili bir hareket inşa etmek yerine çoğu zaman birbirlerine sopayla saldırmak için kimlikleri silah haline getirdiklerini görüyoruz. Trajik bir şekilde bu yaklaşım sol hareketleri felce uğratıyor ve onları baskıya karşı ya da başka herhangi bir şeyle mücadele etme gibi acil bir görevi üstlenemez hale getiriyor.

Bu durumu araştırdığı ve depresyonuna daha da battığı için Mark’ı suçlamıyorum. Her şey kasvetliydi. Ama keşke Mark dayanabilseydi.

Keşke bencil nedenlerle dayanabilseydi: Bu dünyada çok az yazar, yazılarının genişliği, açıklığı ve korkusuzluğuyla bana onun kadar neşe ve hatta şaşkınlık yaşattı. Ama aynı zamanda Mark’ın dayanmasını da isterdim çünkü hayatının çoğunu boğuşarak geçirdiği kapitalist gerçekçilik kâbusu nihayet kırılmaya başlıyor.

Nereye baksak bunu görebiliriz. Jeremy Corbyn‘in İşçi Partisi’nin başında olduğu Birleşik Krallık’ta kapitalist gerçekçilik kırılmaya başlıyor. Mark bunu ölmeden önce gördü: İngiliz yazar Ellie Mae O’Hagan, Los Angeles Review of Books için yazdığı Mark’ı anma yazısında, Mark’ı son gördüğünde onunla Corbyn hakkında tartıştığını belirtiyor. Ellie Mae kötümserdi; Mark ise “canlıydı ve umut doluydu; işte bu, diye düşündü, solun zamanı yaklaşıyor.”

Buna uygun olarak, geçen yıl İşçi Partisi’nin uç kesimlerinin düzenlediği festival The World Transformed’da; Mark’ın öldüğünde üzerinde çalıştığı Asit Komünizmi (taslağı K-Punk’ta yer alıyor) adlı kitaptan esinlenen sol kanat İşçi Partisi aktivist grubu olan Momentum’dan örgütçüler, Corbyn’in sol siyasi projesini Mark’ın çok sevdiği neşeli karşı kültür tarzlarıyla bir araya getiren bir etkinlik düzenledi. Buna “Asit Corbynizm” adını verdiler.

Amerika Birleşik Devletleri’nde, Bernie Sanders’ın çılgın başarılarında ve Amerika Demokratik Sosyalistlerinin patlamasında,  herkes için Ulusal Sağlık Sigortası, herkese ücretsiz üniversite ve zenginlerden vergi alınmasıetrafında kamu bilincinin çok hızlı dönüşümünde de kapitalist gerçekçiliğin kırılmaya başladığını görebiliriz.

Belki de bunu, ABD Temsilciler Meclisi üyesi Alexandria Ocasio-Cortez’in (AOC), eski kapitalist-gerçekçi konuşma konularını öne sürerek onun cesur sol siyasi gündemine karşı çıkmaya cesaret eden her aptala karşı neşeyle ve acımadan kullandığı Twitter hesabından daha iyi bir yerde göremiyoruz.

Ayrıca Mark’ın, AOC’nin üniversitede dans ettiği bir video üzerine muhafazakârların yaşadığı son çıldırmadan çok fazla istifade edeceğini düşünüyorum. Yazılarında farklı bağlamlarda “libidinal” kelimesini kullanmayı seviyordu; muhtemelen onun coşkulu dans ve tweet atma tarzında bol miktarda libidinal enerji bulurdu – aynı zamanda Fox News’un onu sürekli ve takıntılı bir şekilde haberleştirmesinde de belki farklı türde bir enerji bulurdu.

Ve geçen haftaki haberin ilahi adaleti onu cesaretlendirirdi: Sendikaları PATCO’nun Ronald Reagan tarafından çökertilmesinden (Bu, kurumsal sendikaların çökertildiği yeni bir günü simgeliyor ve Mark’ın yenisini yeniden inşa etmemiz için çok önemli olduğuna inandığı eski toplumsal dayanışmaların yok edilişinin habercisi oluyordu.) neredeyse kırk yıl sonra, hava trafik kontrolörleri dünyanın en büyük havalimanlarından birinde uçuşları durdurdu. Uçuş görevlilerinin grev tehdidiyle birlikte Donald Trump’ı hükümetin federal hizmetleriaskıya almasına son vermeye zorladılar. 1981’deki ezici yenilgileri tarihin sonunu müjdeliyor gibi görünen işçiler, tam da dünyayı kurtarmak için kafalarını yeraltından çıkaran, bugüne kadar iyi kazmış yaşlı köstebeklerolduklarını kanıtladılar.

Geçtiğimiz kırk yıla baktığımızda Mark’ın tanımladığı kapitalist gerçekçiliğin kasvetli manzaralarından başka bir şeyi görmemiz imkânsız. Ancak 2019 dünyasına bakıp kapitalist gerçekçiliğin tartışmasız, kendini beğenmiş ve hegemonyasından emin bir şekilde ilerlediğini görmek de imkânsız.

Daha iyi bir dünya kesin değil. Ancak bir şey açık: Kapitalist gerçekçiliğin sonunun başlangıcına tanık oluyoruz.

Mark hepimizin yaşadığı kolektif depresyonu görmemize yardımcı oldu. Keşke depresyonun nihayet dünyadan kalktığını görecek kadar uzun süre dayanabilseydi. Belki de kendisinden kalkmasına da yardımcı olabilirdi.

(Bu yazı İngilizceden Türkçeye Caner Malatya tarafından çevrilmiştir. Yazının orijinaline buradan erişebilirsiniz:https://jacobin.com/2019/01/capitalist-realism-mark-fisher-k-punk-depression )

Encomienda'dan Luther'e: Parsellenmiş İktidar ve Direniş Doktrini

Encomienda, İspanya'nın Amerika kıtasında kurduğu ve yerlilerin dinî eğitim ile koruma karşılığında encomenderoya haraç ödeyerek çalıştı...