31 Temmuz 2024 Çarşamba

ABD’nin Seçimi ve “Savaşlar”

(El Yazmaları, 31 Temmuz 2024 (Toplumsal Özgürlük, Ağustos 2024 Sayısı)

K asım ayında yapılacak ABD başkanlık seçimleri yaklaştıkça hem ülke içerisinde hem de dünyada gerilimler artıyor. Kapitalizmin derinleşen yapısal krizinin büyük oranda tetiklediği bu gerilimler, siyasal öznelere yeni adımlar attırmakla kalmıyor; kısa ve orta vadede yaşanacaklara dair de önemli ipuçları sunuyor. Ve bu gelişmeler, ABD’nin ve olası başkanının izleyeceği politikaların yakın tarihi belirleyici önemde olacağına işaret ediyor.

NATO Toplantısı

Temmuz ayının başlarında Washington’da gerçekleşen 3 günlük NATO toplantısında alınan kararlar ve yapılan vurgular, ABD’nin “Batı” üzerindeki etkisinin giderek arttığını gösteriyor.

İlk olarak toplantıda Rusya, Çin ve İran’ın birlikte hedefe konulmuş olması, “Batı”nın bir blok olmakla kalmayıp karşısındakini de “blok” olarak gördüğüne işaret ediyor. Nitekim toplantıya NATO üyesi olmayan ama Çin’i kuşatmada rol alması istenen Japonya, Güney Kore, Filipinler ve Avustralya liderlerinin çağrılması ise “Batı”nın coğrafi tanımdan çok “biz” yani “hegemon sermayeye hizmet edenler” olarak “bloklaştığını” ortaya koyuyor.

İkinci olarak Ukrayna’ya verilecek askeri desteğin kalıcılaşacağının vurgulanması ve Ukrayna için NATO Güvenlik Yardımı ve Eğitimi’nin (NSATU) kurulması kararının alınması ise Avrupa’da savaşa karşı başlayan mırıldanmalara rağmen ABD’nin savaş halinin büyütülmesindeki ısrarının onaylandığını gösteriyor. Buna ek olarak toplantıda Ukrayna’nın yanı sıra Karadeniz, Orta Doğu ve Pasifik’teki çatışmaların ve gerginliklerin gündeme getirilmesi ise savaş coğrafyasının genişletilmesinin arzulandığını ifade ediyor.

Üçüncüsü ise savaş ateşinin büyütülmesiyle bağlantılı olarak savaş sanayinin çıkarlarının esas alınması. Devlet bütçelerinden silahlanmaya ayrılan payın en az yüzde 2 olması (bu seviyede harcama yapan “sadece” Kanada) ve Ukrayna’ya gelecek yıl en az 40 milyar Avro destek sunulması kararlarının alınması ile ABD savaş sanayinin “Batı”nın harcamalarıyla gönence erilmesi hedeflenmekte.

Son NATO toplantısında alınan bu kararlar, ABD sermayesinin derinleşen yapısal krize savaş sanayisinin “yıkıcılığı” ile çare bulmaya çalıştığının bir başka ifadesidir. Öte yandan bu çaredeki ısrar, ABD Başkanı’ndan izlenmesi istenen politikalarda da yansımasını buluyor.

Trump Suikasti

Başkanlığı döneminde NATO’dan çekilmekten bahseden ve ABD’nin kendilerini koruduğu için Batı’dan açıkça para talep eden Trump, adaylığı sürecinde de bu çizgisini sürdürüyor.

Öncelikle Çin’i hedefe koyan Trump, ABD’nin savaşa ve finansa değil sanayiye öncelik vermesini söylemeye devam ediyor. Trump’ın Rusya ile Ukrayna arasında müzakereyi de savunuyor olması, savaş sanayisi için muteber bir aday olmadığını gösteriyor. Suikasta uğramadan önce SSCB ile “yumuşama” politikasına başlayıp askeri harcamaları kısmayı düşündüğünü belirten J. F. Kennedy gibi keskin nişancı suikastine uğraması, Trump’ın “muteber” olmayışıyla bağlantılı olabileceğini akıllara getiriyor.

Fakat Trump ABD’nin kır/kasaba kültürüne ve ideolojisine yakın, beyaz ve Hıristiyan işçi sınıfının işsizlik ve yoksulluk korkusuna yönelik “önce ABD sanayisi” söylemini dile getirse de savaşa ve savaş sanayisine karşı değil. Trump savaş ateşinin büyütülmesiyle oluşacak pastadan aslan payını finans sermayesi ve “müesses nizam”ın kurumlarıyla bütünleşmiş egemen savaş sanayisinin değil, kendisini destekleyen (Elon Musk başta olmak üzere) teknoloji sermayesi ile sanayi sermayesinin almasını istiyor.

Bu bağlamda Trump yoksulların da öfkesini çeken “müesses nizam”ın bekasını güvenceye alan kurumları ve bürokrasiyi hedef almaktan çekinmiyor, “2025 Projesi” ile gücü tek elde toplayacak liderliğiyle halkın (yani teknoloji ve sanayi sermayesinin) sorunlarını çözeceğini iddia ediyor.

Önceki döneminden farklı olarak Trump, bu iddiasının bir sürekliliğe işaret ettiğini göstermek üzere kendisine genç (ve büyük ihtimalle varisi olacak) bir başkan yardımcısı seçmiş durumda.

Siyasi kariyerine Trump’a hakaret ederek başlasa da zamanla aynı çizgiye gelen 39 yaşındaki Ohio Senatörü J. D. Vance’nin kürtajı yasaklamayı savunma ile yabancı ve Müslüman düşmanlığı gibi konularda Trump’tan farkı yok. Washington’daki “egemenlerin” unuttuğu küçük kasabalardan geldiğini iddia eden Vance, egemenlerin ülkenin çocuklarını denizaşırı savaşlara göndermesini eleştirip Çin’in ekonomik gücüne dikkat çekerek finansa değil sanayiye yatırım yapılması gerektiğini vurguluyor. Kendine has entelektüel birikimiyle de dikkat çeken “genç” Vance’nin seçim kazanılsa da kaybedilse de önümüzdeki yıllarda “Make America Great Again” (MAGA) hareketinin liderliğini ve davasını sürdüreceği öngörülüyor.

Biden İstifası ve Kamala Harris

Trump karşıtı bölük ve parçalı bir koalisyonun çabasıyla başkanlığa gelebilen Biden, oğul Bush’tan sonra en kanlı başkanlık dönemlerinden birine imza attı. Latin Amerika ülkelerindeki darbelerden Orta Doğu’daki çatışmalara ve en son Ukrayna’daki savaşla birlikte dünyanın dört bir yanında şiddeti büyüttü. Bu politikalarıyla Biden, ABD müesses nizamı ile savaş sanayinin takdirini alsa da dünya halkları ile yoksulluğa ittiği ABD halkının tepkisini kazandı.

Ve halkın büyüyen tepkisini Trump’ın kanalize etmesi, Biden’in “yaşlılığı” ile birleşince istifa “kaçınılmaz” oldu. Yerine aday olarak halihazırda başkan yardımcısı olan 59 yaşındaki “genç” Kamala Harris layık görüldü.

Siyah, kadın ve Yahudi bir kocaya sahip olmak gibi “kimlikleri” bulunan Kamala Harris’in adaylığı belli olunca gönüllü sayısında ve bağışlarda hızlı bir artış gerçekleşmesi, ABD’li “demokratlar” ve “ilericilerde” heyecan yaratmış durumda. Fakat Harris’in geçmişine bakıldığında “umut” ve “heyecan” kısa sürüyor.

Trump’ın başkanlığı döneminde (2017-2021) sözünü esirgemeyen Kaliforniya Senatörü Harris, düşük gelirliler için üniversite eğitiminin ücretsiz olmasından federal asgari ücretin yükselmesine, tarımdaki zehirli ilaçların yasaklanmasından kadın ile erkek arasındaki ücret farkının ortadan kaldırılmasına dek “ilerici” önerileri desteklemekten çekinmedi.

Fakat Harris’in Kaliforniya Başsavcısı olduğu dönem (2011-2017) ise zikzaklarla dolu.

Bu dönemde sivil özgürlüklerin savunucusu söylemini dilinden düşürmeyip idam cezasına karşı olduğunu belirten Harris, herhangi bir hafif suçun üçüncü kez işlendiği taktirde en az 25 yıl hapis cezası veren “üç vuruş” yasasını tepkilere rağmen savunmuş biri.

Harris’in bir diğer vukuatı ise “mortgage” üzerine. Harris, 2011’de mortgage sunan bankaların haksız ve yüksek faizlerine karşı sendika liderlerinin ve konut hakları aktivistlerinin mücadelesinin zorlamasıyla bankalar hakkında soruşturma yürüttü. Bu soruşturma sonucunda bankalarla çeşitli anlaşmalar yapılmış, ama bankalar çok düşük ceza ödemekle birlikte ev sahiplerinin çok azı bu anlaşmalardan faydalanmışlar.

Geçmişine bakıldığında Harris’in “söylemleriyle” ötekileştirilmiş kimliklerin desteğini, uygulamalarıyla da “müesses nizam”ın çizgisinin dışına çıkmaya niyetli olmadığını göstermesinden dolayı savaş sermayesinin desteğini alacağı öngörülüyor. Fakat bunun başkanlık için yeterli olup olmayacağını önümüzdeki süreç gösterecek.

“Savaşlar”

Kapitalizmin krizinin derinleşip kalıcılaşması ABD sermayesini, savaş sermayesinin öncülüğünde gerçekleşecek “yıkıcılıkla” nefes almaya itiyor. Zorunluluk haline gelen bu durum, teknoloji ya da sanayi sermayesi gibi diğer sermaye fraksiyonlarını da savaş pastasından pay almaya itiyor. Fakat krizin derinleşmesinden dolayı pastadan alınmak istenen pay, sermayeler için büyülüp serpilmeden çok hayatta kalma niteliğini taşıyor. Suikastin de gösterdiği üzere bu nitelik, aradaki savaşımın kanlı ve “ölüm-kalım” biçiminde olmasında neden oluyor. Trump destekçilerinin 2020’deki yenilginin ardından yaptıkları baskından daha büyüğünü, yani seçimi kaybederlerse iç savaş çıkarmaktan korkmadıklarını söylemeleri de “tarafların” her türlü savaşa hazırladıklarını gösteriyor.

Diğer yandan sağlık sisteminin çöküntü içinde olması, beklenen yaşam sürelerinin düşmesi ve fiyatlardaki artış ABD halkının yaşam savaşımını her geçen gün zorlaştırıyor.

Bütün bunlar, hangi aday başkan seçilecek olursa olsun, iç içe geçmiş “savaşlar” içerisindeki ABD’nin dünyaya önümüzdeki günlerde artan şekilde savaş yaymaya devam edeceğini açıkça ortaya koyuyor.

20 Temmuz 2024 Cumartesi

Nasıl ve Ne Kadar “Yumuşama”?

(El Yazmaları, 20 Temmuz 2024 (Toplumsal Özgürlük, Ağustos 2024 Sayısı)

Yerel seçimlerden sonra siyasete hâkim olan “yumuşama” söylemi, kısa vadede kimi politika değişikliklerine neden olmuş durumda. Seçim sonuçlarıyla bağlantılı olarak ortaya çıkan yumuşama söyleminin getirdiği bu değişiklikler, özellikle iktidar alanında halı altına süpürülmüşlerin sızarak ortalığı belli oranda kaplamasını sağladı. Bu sızma AKP/Erdoğan iktidarı için “sağlıksız” bir durum oluşturmakla birlikte fırsatlar da sunuyor.

Genişletme

Erdoğan’ın söylemlerindeki “sertlik”, Gezi İsyanı ile ivmesini almış ve darbe girişimi ile zirvesine vararak günümüze kadar sürmüştü. Faşizmin inşa süreci pratiğiyle iç içe gelişen bu söylemlerde kimi zaman geri vites (Rahip Brunson, Deniz Yücel vb.) yapılsa da “sertlik” düzeyi özellikle ülke içerisinde (başkana oy vermeyenlerin “terörist” ilan edilmesinden Gezicilerin “sürtük” olmasına kadar) istikrar kazanmıştı. Dolayısıyla Erdoğan’ın “yumuşama” kelimesini kullanması açıkça bir “yenilgiyi” ifade etmekte.

Bununla birlikte Erdoğan için “yenilgi”, sonun başlangıcından çok “yeni hamleleri” ifade ediyor. “Yeni hamlelerinin” odağını ise (Gezi, 7 Haziran’ın gösterdiği üzere) siyaset alanını genişletmek birlikte kendi güç alanını konsolide etmek oluşturuyor.

CHP ile görüşmelere başlanılması da genişletme hamlesinin ilk ve büyük adımını oluşturuyor.

Huzursuzluk, yoksulluk ve arayış içinde olan halkın tepkisini yaptığı mitinglerle soğuran ve “erken seçimi” utangaçça dile getiren CHP’nin tanıdığı zaman, Erdoğan’a büyük fırsat sunuyor. Fırsatın kıymetini bilen Erdoğan ise Kılıçdaroğlu’nu kamu kurumlarına sokmazken Özel’in “gölge kabinesini” bakanlarına törenlerle karşılatıyor, “tahliye” isteklerini kırmıyor ve böylece “milletin” ve “milli iradenin” temsilcisi rolünü oynayabiliyor.

Kendine oy kaybettirse de Şimşek’in programını uygulamada kararlı olması ise Erdoğan’ın ikinci genişleme hamlesi. Kamuda tasarruf söylemiyle kıstığı kaynakları vergi afları ve hatta vergisizlikle sermayeye aktaran Erdoğan, asgari ücretli ve emeklilere bahşettiği cüzi Temmuz zammıyla sermayenin bütün fraksiyonlarına da “iradeleri” olduğunu gösteriyor.

Konsolidasyon

Erdoğan genişlemeyle beraber gücünü toparlamaya da odaklanmakta. En yakınına yönelen Erdoğan, genel ve yerel seçimlerde beklentileri karşılamayan Gelecek, Deva ve İyi Parti’ye pençesini atmış durumda. Milletvekillerini ve belediye başkanlarını “duygusal” şeylerle iknaya çabalıyor.

Yol arkadaşlarına karşı cömertlikte sınır tanımayan Erdoğan, “duygusal”ların yanında “ideolojik” şeyleri sunmayı da beis görmüyor. Dinbazların içeriğini hazırladığı “yeni” müfredatla sunulan Maarif Modeli, bu modeli uygulayacak öğretmenleri yetiştirecek ve “ayrıksıları” ayıklayacak Öğretmen Meslek Kanunu ile kamuda kadrolaşmanın yanı sıra “dindar ve kindar” neslin yetişmesi için Allah’ını sevenler saflara çağrılıyor.

Saflara çağrılan eskilerin arasında “liberaller”in de eksik olmadığı görülüyor. Sıcak paranın gelmesi için dışarıya güven verme ve “hukuka” uyma çağrısını yapan “liberallere” sessiz kalamayan Erdoğan, Osman Kavala davasını öne çıkartıyor. Kalemşörü Abdülkadir Selvi’nin Kavala’nın suçunun düştüğünü yazması, Osman Kavala’nın avukatlığını AKP Milletvekili’nin yeğeninin üstlenmesi ve “yeğenin” Adalet Bakanlığı’na itiraz başvurusu yaparken “kripto” yapılarla mücadele vurgusu yapması ise Erdoğan’ın “liberalleri” kazanmayı istediğini göstermesinin yanı sıra “koalisyon” alanına da mesaj anlamını taşıyor.

MHP ve “Dış Güçler”

Koalisyon alanına verilen mesajın esas alıcısı ise MHP.

Gülen Cemaatinin tasfiyesinin ardından iktidar alanına giren ve iyice yerleşen MHP, “yumuşama” hamlelerinin kazanımlarını tehdit ettiğinin farkında. Yargıtay seçimleriyle başlayan ve Sinan Ateş davası ile Ayhan Bora Kaplan soruşturmasıyla kendisine doğrudan yönelen sürecin farkında olan MHP “şimdilik” dolaylı mesajlar yolluyor.

Özel Harekâtçıların Devlet Bahçeli’nin elini öpmesi, yine Bahçeli’nin sosyal medyadan elinde dosya olduğu fotoğrafını paylaşması, iki ÖSO liderinin Alaattin Çakıcı ve “kama”yla poz vermesi, Kayseri’deki pogrom girişiminde MHP’lilerin ön plana çıkması ve MHP ile özdeşleşen “Bozkurt” işaretinin Türk milletine “tamamına” ait olduğunun iddia edilmesi MHP’nin “sert” ve çok yönlü saldırıya geçebileceğine işaret ediyor.

Nitekim Süleyman Soylu’nun geri dönme ihtimalinin dile getirilmesi Erdoğan’ın “şimdilik” bu resti gördüğüne ve süreci ilerletirken “temkinli” olacağına işaret ediyor.

Doğrudan olmasa da “yumuşama” sürecinin etkilediği bir diğer yer ise “dışarısı”.

Birikiminin sınırlarına ulaşan Türk burjuvazisinin ihtiyacı doğrultusunda hammadde ve pazar arayışı içerisinde “savaş” alanlarına dalan AKP/Erdoğan iktidarı “sıkışma” içerisinde.

Dağlık Karabağ’da Azerbaycan’a yardım etse de inisiyatifi İsrail, ABD ve Rusya’ya bırakan, Ukrayna’da Rusya’nın ağır basması ve NATO’nun doğrudan dahil olmasıyla istediği “fırsatı” değil elde edemeden “kırıntıya” talim eden AKP/Erdoğan, Esad ile diyalog başlatarak “kazanımlarını” koruyup içerideki siyasete tahvil etmeyi amaçlıyor. Fakat ÖSO’dan gelen “sert” tepki ve Esad’ın önce “işgali” bitirin resti burada da “sıkışma” olduğunu ve “yumuşamanın” işe yarama ihtimalini düşük olduğunu gösteriyor.

AKP/Erdoğan sıkıştığı ve kayıp yaşadığı siyasal alanı korumak, tahkim etmek ve mümkünse genişletmek amacıyla çıktığı “yumuşama” yolunda önemli hamlelerde bulunmaya devam edeceği görülüyor. Buna karşılık başta MHP ve “dış güçler” olmak üzere var olan siyasal alanda mevzilenen öznelerin ise “yumuşamaya” bir sınır çizerek ya da “kıvamını” düşürerek şekil vermeye çalışacağı da ortada. Bu hamlelerden hangilerinin başarılı olacağında somut koşullarla birlikte güç dengesinin belirleyici olacaktır. Var olan durumun öncekisinden daha da “sertleşmesi” ihtimaliyle birlikte.

1 Temmuz 2024 Pazartesi

3. Dünya Savaşı Başlıyor mu?

(El Yazmaları, 1 Temmuz 2024)

Yüzyılımızın başından itibaren ateşi sürekli artan savaş hâli, ulaştığı küresel zeminde çok özneli ve boyutlu içeriğiyle kalıcılaşma eğiliminde. Süreklileşen eylemler ve söylemlerle kendini ortaya konan bu kalıcılaşma, savaş hâlinin yeniden tanımlanması ihtiyacını duyuruyor. Hakan Fidan’ın açıkça söyleyerek gündeme getirdiği “3. Dünya Savaşı” tanımının, yapılan ateşli tartışmaların gösterdiği üzere, bu ihtiyacı büyük oranda karşılayacağı görülüyor. Fakat son dönemlerde gerçekleşen gelişmelerin sürekliliği ve genişliği ile öznelerin hamlelerinin kazandığı boyutların çokluğuna bakıldığında ise “3. Dünya Savaşı” tanımının içeriğiyle birlikte tartışılması ve “kullanılmasının” önemli olduğu ortaya çıkıyor.

Süreklilik ve Benzerlik

“Üçüncü” ve “Dünya Savaşı” tanımlamalarından yola çıkıldığında son dönemdeki gelişmelerin “ilk ikisinde” olanlar ile süreklilikleri ve benzerlikleri göze çarpıyor. Bunların içerisinde ise ekonomik kriz, yani kapitalizmin yapısal krizi başı çekiyor. 2008 yılında açığa çıkan kriz, yapılan son açıklamaların[1] da gösterdiği üzere önümüzdeki yıllarda derinleşerek devam edecek. Her biri bir öncekinden daha büyük ve derin yıkımlara yol açan önceki krizlerden savaş ve yok etme[2] yoluyla “çıkan” sermaye güçleri, bugün de aynı yolu denemeye kararlı olduklarını ABD politikaları özelinde gösteriyorlar.

2000’li yılların başında “imparatorluk” hayalleri suya gömülen ve 2008’de mortgage kriziyle süreci başlatan ABD, hegemonyasını ve kapitalist sistemin bekasını yerel savaşlarla sürdürmeyi hedeflemişti. Krizin derinleşmesiyle bağlantılı olarak genişleyen savaşlar önce bölgesel ve günümüzde ise bölgeler arası seviyeye ulaştı. Bu seviyede “başarılı” olmanın yolu ise bloğa “sahip olmaktan” geçiyor.

Nitekim Ukrayna savaşı ile bu “zorunluluğun” gerektirdiği büyük adımı atan ABD, hedefine yaklaşmış durumda. “Batı” ve “Kuzey” ağırlıklı ülkeleri Haziran ortasında gerçekleşen “Ukrayna Barış Konferansı”nda toplaması ve konferans bildirisinde özellikle Çin’e yönelik tanımlamalarında öncekilerden farklı olarak “düşmanlığı” vurgulaması, ABD’nin “bloğunu” oluşturduğuna işaret ediyor. Ek olarak son aylarda ABD, İngiltere, Fransa ve Almanya’daki savaş sanayilerindeki sermaye ve işgücü artışı[3] ve Batılı askerlerin Ukrayna’ya gönderilmesi tartışmasının artması, “bloğun” bundan sonra savaşa doğrudan katılacağını gösteriyor.

Süreklilik ve benzerliğin bir diğer örneğini ise “karşıt blok” oluşturuyor. ABD öncülüğündeki “bloğun” karşısına koyduğu bu bloğun öncülüğünü Rusya ve Çin çekiyor. Bu iki ülke her ne kadar “karşıtlık” oluşmaması için on yıllardır çaba gösterip kapitalizmin küresel düzeye sıçramasına “yardımcı” olsalar da hedef olmaktan “kurtulamadılar”. Gerek geniş hammadde olanaklarına gerek devasa pazar büyüklüklerine gerekse sosyalist geçmişlerinin getirdiği nitelikli ve “ucuz” işgücüne sahip olmaları, onların “hedef” olmaları için oldukça yeterli nedenler. Ayrıyeten Batı sermayesine sundukları olanakların devlet kontrolünde “sınırlı” bir biçimde olması ve Rusya’nın askeri gücü ile Çin’in sermaye birikiminin “dışarılara” taşıp başka pazarlara ulaşmaları da “karşıt” olmaların bir diğer nedenleri. İki ülke uzun süredir “karşıt” olmadıklarını kabul ettirmeye çalışsalar da artık geri dönülemez noktaya gelindiğinin farkına vararak hamlelerini sıklaştırıyorlar.

Eylül 2023’te BRICS’in genişletilmesi ve Çin’in Tek Kuşak Tek Yol (TKTY) projesine hız vermesiyle ekonomik ve siyasi olarak oluşturulmaya çalışılan bloğa Putin’in Kuzey Kore ve Vietnam gezileriyle askeri boyut da ekleniyor. Kuzey Kore ile Rusya arasında askeri ittifak kurulması, Pyongyang’ın Kiev’e karşı savaşmak üzere asker göndermeyi gündemine alması ve Putin’in nükleer silah kullanma ihtimalini tekrarlaması ile Kiev’e silah vereni de vuracaklarını ileri süremesi, “karşıt bloğun” bir yönüyle savaşın genişletilmesine, diğer yönüyle Çin’in kuşatılmasını kırmaya yönelik “askeri” hamlelerini ve savaşın ateşini artıracağını ortaya koyuyor.

“Farklılıklar”

Süreklilikler ve benzerlikler ağırlık kazansa da kimi “farklılıklar”, bir “dünya savaşının” gerçekleşmeme olasılığının da olabileceğine işaret ediyor.

Farklılıkların başında savaşların yerel ve bölgesel düzeyde ağırlıklı olmasına gösterilen “özen” geliyor. Ukrayna’daki ve Filistin’deki savaşın “sınırları” aşmaması ve Tayvan’daki gerilimin savaşa dönüşmemesi hâlâ bir “özen”in olduğuna işaret ediyor.

Fakat son dönemde Rusya’ya yönelik Dağıstan ve Abhazya’da gerçekleşen saldırılar, İsrail’in Lübnan’a girmeye yönelik hazırlıklar yapması ise bu “özen”in kısa süre sonra yok olabileceğini gösteriyor.

Bir diğer “farklılığı” ise faşist hareketlerin yükselişi oluşturuyor. Oksimoronun parlak bir örneğini oluşturan bu gelişme, halkların “3. Dünya Savaşı”na henüz ikna olmadıklarına dair bir işareti de barındırıyor.

Faşist hareketlerin yükselişinde kapitalizmin krizinin getirdiği yoksulluk, geleceksizlik, güvencesizlik ve dolayısıyla kötümserliğin etkisinin olduğu büyük bir gerçeklik. Öte yandan son Avrupa Parlamentosu seçimlerinde faşist hareketlerin aldıkları yüksek oyların gösterdiği bir diğer gerçeklik ise halkların ABD’ye bağlanmanın getirdiği siyasi ve ekonomik sonuçlara tepkili olduğudur. Nitekim Biden’in savaş politikalarına karşı Rusya ile “barış” görüşmelerini savunan ve NATO’ya para ödemeye karşı çıkan Trump’ın anketlerde önde olması, ABD’de de savaşa yönelik soru işaretlerinin güçlü olduğuna işaret ediyor.

Bunlarla birlikte sermayedarların faşist hareketlere ilgi göstererek liderleriyle görüşmelerde bulunması, bu hareketlerin dünya savaşına kanalize olma olasılığının ciddiyetini de gösteriyor.

“Farklılıkların” son örneğini ise savaşı ve yıkımı durduracak “karşıt” hareketlerin varlığı oluşturuyor. “Birinci Dünya Savaşı” öncesinde II. Enternasyonal’in kendi burjuvazilerini desteklemeleri, “İkinci Dünya Savaşı” öncesinde devrimci hareketlerin faşizm tarafından tasfiye edilmesinin aksine çeşitli biçimlerde mücadele eden halk hareketlerinin varlığı söz konusu.

Geçtiğimiz haftalarda yeni bir darbe girişimine karşı Bolivya halkının inisiyatif alarak gösterdiği örgütlü mücadele, Fransa’da solun faşist hareketlere karşı bir araya gelerek kurduğu Yeni Halk Cephesi’nin şimdilik anketlerde ikinci gözükmesi, Gazze’deki soykırıma karşı üniversitelerde gelişen eylemlerin nükleer savaş karşıtı eylemlere dönüşmesi ise “karşıt” hareketlerin güç kazanmasının ve büyümesinin ihtimal dahilinde olduğuna işaret ediyor.

Sonuç olarak bakıldığında benzerliklerin ve sürekliliklerin ağırlık kazandığı ve dolayısıyla yerkürenin “3. Dünya Savaşı”nın öngünlerini yaşadığı söylenebilir. Fakat “farklılıklardan” faşist hareketler yerine halk hareketleri güç kazandığı takdirde bugünlerden kurtulma olasılığı da oldukça yüksek. Aksi hâlde ise savaşın ve yıkımın canlı yaşamı hızlıca yok edeceği acı bir gerçek olarak önümüzde duruyor.

Dipnotlar:

[1] https://www.cumhuriyet.com.tr/ekonomi/unlu-ekonomist-buyuk-finansal-cokus-icin-tarih-verdi-bir-kac-ay-2218792

[2] Bkz. Komünist Manifesto: “Burjuvazi, krizleri ne yolla aşıyor? Bir yandan üretici güçlerin büyük bölümünü zorla yok etme, öbür yandan yeni pazarlar fethetme ve mevcut pazarları daha dibine kadar sömürme yollarıyla. Yani? Daha çok yönlü ve daha büyük krizleri hazırlama ve krizleri önleyici araçları daha da azaltma yoluyla.” https://www.marxists.org/turkce/m-e/1848/manifest/kpm.htm

[3] https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/ergin-yildizoglu/yeni-silahlanma-yarisi-2219921

14 Mayıs 2024 Salı

Dünya Çapında Şiddetlenen Savaş Ateşi Canlı Yaşamı Tehdit Ediyor

(El Yazmaları, 14 Mayıs 2024 (Toplumsal Özgürlük, Mayıs 2024 Sayısı)

Kapitalizmin yapısal krizinin bir sonucu olarak varlığını sürdüren hegemonya krizi ve paylaşım mücadelesi, yeni eşiklere ulaşarak derinleşiyor. İran’ın İsrail’e doğrudan saldırmasıyla perdesi açılan bu yeni eşiklerde bölgesel ve küresel güçler, sıcak savaşa yönelik hamlelerini sıklaştırarak var olan gerilimleri artırıyorlar. Bu artışta “Batılı” ülkeler başı çekiyor.

Batı Savaşı Büyütme Derdinde

İran’ın İsrail’e yönelik saldırısında on yıllardır Orta Doğu’daki karakolları olan işgalci Siyonist devletin hemen yardımına koşan ABD ve İngiltere, Ukrayna ve Pasifik’te yeni adımlar atarak savaş ateşinin harlıyorlar.

Rusya’nın Ukrayna’yı işgaliyle Moskova’yı çevreleyerek çökertme planları aksayan İngiltere ve ABD, Kiev’e yeni ve “etkili” silahlar göndermeyi açıktan vaat ediyorlar. Fakat bu vaatlerin başta ekonomik kriz olmak üzere “müttefiklerle” savaşın bedelini paylaşma konusunda yaşanan sıkıntılardan dolayı gecikeceği de açıkça dile getiriliyor.

Bu gecikme “Batı”nın savaşın ateşini büyütmesini engellemiyor.

“Gizli yollardan” İngiltere ve Fransa uzun, ABD ise kısa ve orta menzilli füzeler göndermeyi sürdürürken NATO üyeleri doğrudan savaşa müdahil olmayı tartışıyor. Nitekim geçtiğimiz günlerde yapılan “gizli” toplantıda NATO üyelerinin doğrudan müdahale için Rusya’nın Ukrayna’da ilerlemesini ve Baltık, Polonya ile Moldova’ya saldırısını “kırmızı çizgi” olarak belirledikleri öne sürülüyor. Halihazırdaki durum ise “gizlice” tartışılanların ayan beyan ortada olduğunu gösteriyor.

Ülke içindeki tartışmalara rağmen Almanya bir ileri adım atarak Ukrayna askerlerini Alman silahlarını kullanmaları için eğitmeye başlarken Fransa da asker gönderme meselesini gündemde tutuyor. Kısmen “farklı” bir çizgi olarak İtalya ise Ukrayna’ya yardımın artırılmasını desteklemekle birlikte asker göndermeye “şimdilik” karşı duruyor.

Dolayısıyla Avrupa, ABD-İngiltere kanadının duraksadığı yerde ekstra güç katarak Ukrayna’daki savaşın sürmesini amaçladığını ortaya koyuyor.

Rusya ise hatalarından derslerini çıkararak Ukrayna’da köy köy ilerlemeyi sürdürüyor. Ekonomisini de savaşı sürdürebilmek için belli bir düzene koymayı başaran Moskova, “Batı”nın kendisine yönelik saldırılarının durmayacağını görerek hazırlıklarının boyutunu artırıyor. Rusya İngiltere, Fransa ve ABD’nin Ukrayna’ya gönderdiği çeşitli menzillerdeki füzelerini öne sürerek nükleer silahlarla tatbikat yapmaya başlamış durumda. Ukrayna’yı işgale girişirken “nükleer silahların da kullanılabileceği” söyleminin Putin’in bir blöfü değil zamanını bekleyen hamle olduğu görülüyor. Artık nükleer savaş ve dolayısıyla canlı yaşamın yok olması ihtimali ciddi bir gerçeklik olarak önümüzde duruyor.

Japonya ve Güney Kore Sahnede

Ukrayna’daki savaş ateşini sahip olmasa da son derece yüksek gerilime sahip bir bölge de Hint-Pasifik. Tayvan üzerinden bölgede yükselmeye başlayan gerilimler, yaşanan son gelişmelerle yayılmayı sürdürüyor. Obama döneminde konulan “Asia-Pivot” politikasıyla Çin’i çevrelemeye yönelen ABD, bölge ülkeleriyle siyasi ilişkilerini geliştirmenin yanı sıra AUKUS gibi paktlarla askeri yoğunlaşmaya yönelmişti. Bunlardan istediği “verimi” alamayan ABD, bölgedeki ekonomik olarak güçlü iki müttefikine yöneldi: Japonya ve Güney Kore.

Uzun yıllardır bu iki ülkenin silahlanmalarını kısıtlayıp üsler kurarak savunmalarını üstlenen ABD, şimdi onlardan Çin’e yönelerek bedel ödemelerini istiyor. Bu bağlamda Japonya ve Güney Kore’nin NATO zirvelerine çağrılmalarıyla birlikte ve NATO’nun Japonya’da irtibat ofisi açması, bu iki ülkenin hem NATO’dan destek alarak Çin’e yönelmede hem de ona destek verip Rusya’ya saldırıda rol almaları dayatılıyor. Bu iki ülkedeki iktidarların da ABD’nin politikalarına destek veriyor olması önümüzdeki dönemdeki Çin’e yönelik askeri baskının yükseleceğine işaret ediyor.

Çevreleme politikasını başta Orta Doğu ve Afrika’daki hamleleriyle aşmaya çalışan Çin, şimdi Avrupa’ya yönelmiş durumda.

Büyük Avrupa turuna çıkan Çin lideri Xi Jinping, ”savaş sopası” yerine “ekonomi havucunu” koyup Avrupa’yı ABD’den ayırarak hem kendisine yönelen savaş ateşini düşürmeyi hem de Avrupa’nın da desteğiyle ekonomik alanda hegemonya kurmayı planlıyor. Bir yandan Ukrayna’da krizin tarafı olmadıklarını belirtip yeni soğuk savaş karşı olduğunu ifade ederek diğer taraftan Tek Kuşak Tek Yol projesinin sunduğu fırsatları işaret edip iştah kabartarak “başka bir olasılığın” olabileceğini dünyaya göstermeye çalışıyor.

Pekin sahnenin önünde bunları yapmakla birlikte perde arkasında savaş hazırlıklarına hız veriyor. Uzay teknolojisini geliştirmenin yanı sıra ordunun yeniden yapılandırmasına başlayan Çin, donanmasını geliştirmeye çabalıyor. Çin, güçlü bir donanmayla hem ABD’nin kendisini çevrelemesine karşı gelmeyi hem de denizaşırı üs elde ederek askeri ve siyasi hegemonyasını da kurmayı hedefliyor.

Ekonomi havucunun sunduğu fırsatların savaş sopasınınkinden daha tatlı olsa da sopanın bütün havuçları alabilme ihtimalini barındırması, başta Ukrayna civarı ve Hint-Pasifik bölgesi olmak üzere savaş ateşinin yükseleceğine işaret ediyor. Kapitalizmin derinleşen krizi de göz önüne alındığında savaş ateşinin nükleer boyuta ulaşıp canlı yaşamı tehdit edeceği günlerin yaklaştığı açıkça görülüyor.

22 Nisan 2024 Pazartesi

Misilleme ve Savaş Hâli

 (El Yazmaları, 22 Nisan 2024)

İsrail’in diplomatik temsilciliğine düzenlendiği saldırıya İran’ın yaptığı misilleme, içinde bulunduğumuz savaş hâline yeni bir kıvılcım ekledi. Öncekilerden farklı olarak bu kıvılcım, sadece bulunduğu bölgedeki var olan ateşi büyütmekle sınırlı kalmayıp dünya çapındaki ateşin sürekli harlanacağı bir istasyonun oluşmasının da önünü açtı.

İran’ın İlanı

İran, İsrail’in başta Suriye ve Irak olmak üzere Orta Doğu’nun çeşitli yerlerinde ve kimi zaman kendi topraklarında gerçekleştirdiği daha önceki saldırılarına “stratejik sabır” göstererek sınırlı cevaplar vermişti. Bu cevaplar ise genellikle İran’ın vekil güçleri üzerinden ve siyonist devletin işgal ettiği toprakların dışında gerçekleştirilmişti. Misillemeyi farklı kılan da İran’ın bizzat kendisi tarafından yapılması ve İsrail’in işgal ettiği topraklarda gerçekleştirilmesi. İşte bu farklılık misillemenin “sınırlı” olmasına rağmen savaş hâlinde yeni bir aşamaya geçildiğini gösteriyor.

Bu aşama savaşın şiddetinin yoğunlaşacağı ve sınırlarının da birkaç ülkeyi birden kapsayacak düzeyde olacağına işaret ediyor. Misillemenin İran’ın yanı sıra Irak, Suriye ve Lübnan’dan yollanan drone, füze vb. çeşitli silahlarla gerçekleştirilmesi bunun göstergesi.

Diğer yandan misillemenin Tahran’ın savaş sahasında bundan sonra açıkça, doğrudan ve bütün güçleriyle olacağının bir nevi ilanı. Bu da savaşın bu aşamasında bölgesel güçlerin doğrudan birbirlerine saldırılarda bulunacaklarını ortaya koyuyor.

Bununla birlikte İran misillemeyi sınırlı ve belirli bir seviyede tutarak ABD ile doğrudan çatışmaktan kaçınmaya devam ediyor. Misillemeye karşı İsrail’in savunmasının ABD’nin öncülüğündeki koalisyonla gerçekleşmesi, Tahran’ın bu kaçınmayı sürdürmeye “ikna ediyor.” Öte yandan ABD üslerinin İran’ın ve vekil güçlerinin halihazırda vuruş mesafesi içerisinde olması bu konuda Tahran’ın elinin “rahat” ve “sabırlı” olmasına neden olarak zamanını beklemesini sağlıyor. Fakat bu durum İran’ın ABD’nin sınırlarını zorlayıp bölgedeki hamlelerini doğrudan ve şiddetini artırarak devam etmesini engelleyemeyebilir.

“Tehlike”

İran’ın sınırlarını aşarak 1700 km uzaklıktaki İsrail’e doğrudan saldırması ve Gazze’ye yönelik saldırıların durdurulmasını açıkça istemesi, Orta Doğu’da yeni bir düzlemin oluşması ihtimalini açığa çıkartmakta.

İsrail’in soykırıma dönüşen Gazze saldırısına karşılık hiçbir bölge ülkesinin tepki göstermemesi bir yana ticaretlerini sürdürmesi ve üstüne savaş ateşinin bütün bölgeye yayılması ihtimalinin her geçen gün artması, halkların öfkesini büyütüyor. İran’ın caydırıcılığını da göstererek İsrail’e doğrudan saldırması da bu öfkenin konsolide edilmesine olanak sağlıyor. Tahran’ın bu konsolidasyonu önümüzdeki dönemde halkların özgürleşmesi ya da bölgede barışın sağlanmasından çok kendisine yönelik saldırılarda tampon ya da saldırılarında üs olarak kullanmak isteyeceği aşikâr.

Yıllardır İran’ın bölgeye nüfuzunu durdurmaya çalışan Suudi Arabistan ve BAE ise misillemeye karşı İsrail’e dolaylı yoldan destek sundular. Bu iki ülke saldırılara yönelik sağladıkları istihbaratı Ürdün’e vererek Amman’ı İran’a karşı cepheye “aktif” bir şekilde almanın yolunu hazırlamaktalar. Böylece hem İsrail’i doğrudan destek vermenin bedeli olan halkların öfkesini çekmemeyi hem de Ürdün’ün gücünü kullanarak İran’a yönelik savaşta güç tasarrufunda bulunmayı amaçlıyorlar. Fakat hem ülke içerisindeki Filistinlilerin varlığı hem bölgedeki çatışmaların tam orta noktasında olması hem de Ürdün halkının geçtiğimiz yıllarda yoksulluğa karşı eylemleri Amman’ın istekleri karşılamak bir yana varlığının da tehlikede olduğunu gösteriyor. Savaş ateşinin yükselmeyi sürdürdüğü takdirde bu “tehlikenin” Amman ile sınırlı kalmayarak diğer bölge ülkelerine sıçrama ihtimali de oldukça yüksek.

İhtimal ve Gerçeklik

Bölgedeki savaş ateşini yükselterek varlığını sürdürmeyi amaçlayan işgalci İsrail devletinin gücü, misillemeyle birlikte ortaya çıkmış durumda.

Uluslararası bir destekle (başta ABD, İngiltere, Fransa ve Ürdün) saldırılara karşı koyabilen İsrail devleti, bölgedeki politikalarını gerçekleştirebilmek için de bu nicelikte ve nitelikte güce sahip olması gerektiğinin “farkına” vardı. Bu farkındalık bir taraftan arkasındaki güce dayanarak daha da pervasız olmaya “ihtimalini” diğer taraftan da artık bölgede tek başına hareket edemeyeceğini “gerçeğini” sunuyor.

Yahudi halkının sürekli eylemlerine rağmen Netenyahu’nun iktidarda kalması işgalci Siyonist devletin ihtimale sarılmaya devam edeceğini gösterirken, küresel çaptaki hegemonya mücadelesi ise gerçekliği dayatıyor. Fakat önümüzdeki süreçte hegemonya mücadelesi şiddetlendiğinde “ihtimal” ile “gerçekliğin” kesişmesi oldukça olası. Bu durumda da Yahudi halkının yükselen eylemleri belirleyici olabilir ve İsrail devletinin giderek artan şiddetini durdurabilecek en önemli güç haline gelebilir.

Hegemonya Kaybı

Kapitalizmin yapısal kriziyle bağlantılı olarak ABD’nin hegemonya kaybı sürdürüyor.

İsrail’in saldırısının ardından İran’ın misillemesi için Çin’den yardım isteyen ABD, her ne kadar sınırlı tutsa da bölgedeki en önemli vekilinin misillemelere uğramasını engelleyemedi.

Saldırıların, çatışmaların ve gerginliklerin büyüttüğü savaş hâlinin kalıcılaşması sadece ABD’nin hegemonya kaybını yol açmakla kalmıyor, kapitalizmin derinleşen yapısal krizini de besliyor. Dünya ticaretinin yüzde 12’sinin geçtiği Süveyş Kanalı ve petrol tüketiminin yüzde 21’inin geçtiği Hürmüz Boğazı’nın etrafında gerçekleşen savaş hâli bir yandan dünya ekonomisinin bölünme olasılığını da artırıyor.

Aşırı üretim ve eksik tüketimden doğru derinleşen kapitalizmin yapısal krizi, ek olarak dolaşım alanındaki bölünmelerin maliyetleri artırarak kâr oranlarındaki düşme eğilimini güçlendirmesiyle yayılarak kalıcılaşıyor.

Nitekim Uluslararası Para Fonu (IMF) Başkanı Kristalina Georgieva da yaptığı son açıklamada orta vadede küresel büyümenin tarihsel ortalamanın oldukça altında kaldığını belirterek “durgun ve hayal kırıklığı yaratan” bir on yıla doğru gidildiğini bildiriyor.

Bu gerçeklikler kapitalizmin yapısal krizinden beslenen “emperyal güçler” ile bölgesel ve yerel güçler arasındaki savaşın şiddetlenerek devam edeceğini gösteriyor.

5 Nisan 2024 Cuma

ABD ile AB Arasındaki “Çatlaklar”

(El Yazmaları, 5 Nisan 2024 (Toplumsal Özgürlük Nisan 2024 sayısı))

Hegemonya mücadelesinin sıçradığı küresel zeminde kalıcılaşması hızlanıyor. Haliyle bu hızlanma, oluşum halindeki bloklar arasında ve içerisinde var olan çatlakları hareketlendiriyor. ABD ile AB arasında yaşanan son gelişmeler, önümüzdeki kısa vadede “Batı” bloku içerisindeki mücadelelerin ve çatlakların hareketleneceğine işaret ediyor.

Silahlanma

Hegemonik gücünde azalma olsa da küresel güçler arasındaki liderliğini sürdüren ABD, ayakta kalabilmek için savaş kozuna yükleniyor.

Silahlanmaya dünyanın geri kalanından daha fazla harcama yapan ABD, savaş ateşini alevlendirmeye sürdürürken kâr elde etmeye de çalışıyor.

ABD ile AB arasındaki ilişkilerin en önemli başlığını da “savaş” oluşturuyor.

Trump’in başkanlığı döneminde sıkça vurgulansa da gerçekleşmeyen Avrupa’nın savunma için ABD’ye “bedelini” ödemesi isteği yavaş yavaş gerçekleşiyor.

NATO üyesi AB ülkelerinin savunma harcamaları ABD’nin istediği GSYH’nin %2’si sınırına dayandı. Avrupa ülkelerinin 2019-23 arasındaki silah ithalatı, 2014-18 arasındaki döneme kıyasla iki katına çıktı. Ve bu silahların %55’i ABD’den alınırken Washington’un son 5 yıldaki silah ihracatı %17 arttı.

Buna ek olarak AB’nin işgücü verimliliğinde ABD’nin geride kalması ile ABD ile AB ekonomileri arasındaki uçurum büyüyor.[1]

Böylece ABD savaşlardan doğrudan kâr sağlamakla birlikte sanayisini geliştirmekle kalmıyor, ayrıca AB’yi kendine bağımlı bir vasal haline getiriyor.

Son olarak İngiliz askeri yetkililerinin “Rusya ile iki aydan uzun süre savaşamayacaklarını”[2] itiraf etmesi ise savaşın yükünün tamamen Kıta Avrupası’na yüklenilmesinin amaçlandığını gösteriyor.

Yandaşlar ve Karşıtlar

ABD’nin dayattığı vasallık, silahlanma ve savaşın yükü AB içerisinde ayrışmaların önünü açmakta.

ABD’nin dayattığı politikalara ve savaşın yayılması çabasına en büyük destek Fransa’dan geliyor. Fransa’nın ABD ile ilişkilerini geliştirerek silah ihracatını artırması ve Macron’un sonrasında geri adım atsa da “gerekirse Ukrayna’da savaşırız” demesi Paris’in “savaşlarla” AB içerisinde ve küresel düzeyde güç olmayı arzuladığını gösteriyor.

Fransa’nın dışında en büyük destek ise silah sanayisini geliştirmek isteyen Alman sermayesinden geliyor. Renk isimli Alman tank parçaları üreten şirketin 2023 yılındaki siparişlerinin %33 artırarak 4,6 milyar avroya ulaşması[3] Alman sermayesinin iştahını kabartmış durumda. Fakat koalisyon ortağı Yeşiller’in bütün çabasına rağmen Alman devleti ve sermayesinin önemli bir kısmı “bağımlılığa” yol açacağı gerekçesiyle savaş ateşinden kısmen de olsa uzak durmaya isteğini sürdürüyor.

AB’nin içerisindeki çeşitli kesimler ise savaş ateşinden uzak durma konusunda istekle sınırlı kalmayarak aksiyon alıyor.

Macaristan’dan sonra Slovakya ve Çekya da Ukrayna’ya askeri yardım gönderilmesini reddediyor. İtalya’da Başbakan Yardımcısı ve sağcı Lega’nın lideri Matteo Salvini ile sağcı Fransız Ulusal Birlik’in lideri Marine Le Pen, ABD yanlısı Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in bir dönem daha başkan olmasını desteklemeyeceklerini ilan ediyorlar.

AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Borrell ise Avrupa Birliği’nin Ukrayna’daki savaşta olmadığını ve olmayacağını belirtmekle birlikte Gazze’deki sivilleri yönelik operasyonların kabul edilemez olduğunu ifade ediyor.[4]

ABD’nin dayattığı savaş ateşine karşı çıkmanın bir diğer yönünü de ekonomik nedenler oluşturuyor.

AB sermayesinin bir kısmı kritik hammadde tedarikinde çeşitlendirmeye yönelse de (ABD’nin uyarılarına rağmen) Çin’i “düşmanlaştırmadan” malzeme almaya devam edeceklerini belirtiyorlar.[5]

Diğer yandan AB liderlerinin Avrupa Yatırım Bankası’nın savunma sanayisine daha fazla kredi vermesi yönünde anlaşmaları[6] AB içerisinde tartışmaları artırıyor. AB’ye üye “çevre” ülkeleri bunun kendi sanayi politikalarına müdahale anlamına gelip bağımlılıklarını artıracağı kaygısındalar. Buna ek olarak NATO’nun öngördüğü savunma harcamasını GSYH’nin yüzde 2’sini gerçekleştirmeye çalışırken zorlanmaları ve büyümenin düşük kaldığı bir dönemde savunma harcamalarının artması özellikle AB’nin çevre ülkelerinde bütçe açığının ve dış borçlarının artmasına yol açıyor. Bu da mali yapısı güçlü olmayan bu ülkelerin bağımlılığını artırıyor.

Sermayenin kapitalizmin yapısal krizini aşmak ve Washington’un da hegemonyasını korumak için dayattığı savaş politikaları, Çin ve Rusya’ya karşı ABD ile AB’nin bir blok oluşturmasını kolaylaştırmıştı. Fakat dünya çapına yayılan savaşların karşı blokta beklenilen yenilgilere ve gerilemelere yol açmamanın yanı sıra Batı bloğundaki siyasi ve ekonomik krizleri çözememesi çatlakların oluşmasına neden oluyor. Savaş politikaları sürdürüldüğü takdirde “beklenilenlerin” gerçekleşmemeye devam etmesi durumunda ise ABD-AB bloğunda ve AB içerisinde çatlakların büyümekle kalmayıp yıkıntılara yol açması gerçekçi bir ihtimal olarak beliriyor.

Dipnotlar:

[1] https://www.ft.com/content/22089f01-8468-4905-8e36-fd35d2b2293e

[2] https://www.telegraph.co.uk/news/2024/03/26/weakened-uk-military-two-months-war-russia/

[3] https://www.ft.com/content/0b9daec5-eeb8-42c6-b5ad-cfb789c5f01b

[4] https://anlatilaninotesi.com.tr/20240402/ab-yuksek-temsilcisi-borrell-savasta-degiliz-ve-olmayacagiz-1082380012.html

[5] https://harici.com.tr/ab-kritik-hammadde-tedariki-plani-cini-hedef-almiyor/

[6] https://turkish.aawsat.com/d%C3%BCnya/4926191-ab-liderleri-avrupa-yat%C4%B1r%C4%B1m-bankas%C4%B1n%C4%B1n-savunma-projelerine-daha-fazla-finansman

28 Mart 2024 Perşembe

“Küçük” Partiler “Büyük” Siyaset

(El Yazmaları, 28 Mart 2024)

Seçim yarışının son düzlüğüne girilirken siyasal alandaki hareketlilik de artarak genişliyor. Hareketliliğin artmasını ve genişlemesini sağlayan ise “büyük” partilerden çok “küçük” partiler. Geçtiğimiz yılki genel seçimlerde ittifaklar içinde var olmaya çalışan ve çoğu yüzde 3’ün altında oy almasına rağmen eser miktarda vekillik kazanan partiler, yerel seçimlerde neredeyse her il ve ilçede “kendi” adaylarını çıkartarak “farklı” bir politika izlemekteler. İçsel gereklilik ve dışsal etkenlerle birlikte siyasal alanın bütününde yaşanan gelişmeler “farklı” politikanın uygulanmasına neden olmuş durumda.

İçsel Gereklilik 

Aldıkları vekilliklerle siyasal alanda öne çıkan bu partiler, eylemsel pratiklerden çok başta meclis olmak üzere çeşitli mekanlardaki söylemlerle varlıklarını idame ettirmekteler. Eylemsel pratikle buluşmayan söylem pratiğinin bu partilerin varoluşlarını “illüzyondan” ibaret hale getirebilme olasılığını artırması, çanların onlar için çalmasına neden oluyor. Dolayısıyla gök kubbede hoş bir sadâdan ibaret kalma niyetinde olmayanlar için yerel seçimler önemli bir eylemsel pratik fırsatı sunuyor. 

Seçim sürecinde sergilenecek eylemsel pratikler, partilerin somutlaşmasının yanı sıra güç kazanmasını da sağlayabilir. Bu eylemsel pratiklerin söylem pratiğinden ibaret olmayı azaltma ya da söylemi eylemsel pratikle buluşturmanın mecburi tezatlarına yol açmaktan başka yan etkilerinin olmaması da partilerin geniş ve çok sayıda mekanda cesurca harekete geçmesine yol açıyor. İçeriden gelişecek bu cesurane hareketler, zorlayıcı dışsal etkenlere rağmen partinin ayakta kalmasını sağlayabildiği takdirde önümüzdeki dönemde “büyük” parti sayısının artmasını mümkün kılabilir.

Dışsal Etkenler

“Küçük” partileri zorlayıcı dış etkenlerin başında ise “büyükler” geliyor. Mecliste grup kurabilen ve çok sayıda belediyeye sahip olan “büyükler”, vekillik için gösterdikleri “bonkörlükten” yerel seçimlerde imtina etmekteler. 

Belediyelerin sahip olduğu maddi imkanlar ve rant olanakları, büyüklerin küçükleri baskılamasının ilk nedeni. Büyükler, zaten vekillik alarak varlık kazanan küçüklerin bir de belediyeleri kazanarak somut bir güç ve dolayısıyla kendileri için bir “tehdit” haline gelmelerini istemiyorlar. Bu nedenle “küçükleri” gerek maddi güçlerini kullanarak gerekse yerel seçimlerin tek galibinin olacağı argümanına dayanarak saf dışı etme gayretindeler.

Yerel seçimlerde galibin en çok oyu alanın olacağı argümanı ise küçüklere dayatılan bir diğer baskı. Oyların “bölündüğü” takdirde “karşı” tarafın kazanacağı söyleminin de eklendiği bu argüman ile küçüklere kendi “mahalleleri” üzerinden de baskı dayatılarak güç kazanmaları engellenmek isteniyor.

Rant etkeni ve mahalle baskısına rağmen “küçüklerin” yaygın bir şekilde seçime girmekte ısrar etmesinin altında ise kendini sahada var etme mecburiyetinin yanı sıra siyasal alanın bütününde oluşan krizler ve imkânlar yatmakta.

“Bütünlük”

Kapitalizmin krizinin siyasal alana yansımasının yanı sıra Türkiye özelinde yaşanan devlet krizi, 12 Eylül sonrasında oluşturulmak istenen ve AKP ile nihayete vardırılması arzulanan faşizan rejimin inşasındaki çatlakları görünür kılmıştı. Ekonomik, siyasal ve toplumsal alanda yaşanan son gelişmeler ise görünür olan çatlakların derinleşmesine ve böylece yeni öznelerin güç kazanmasına imkan tanımakta.

Kapitalizmin yapısal krizini Türk sermayesinin, halkın rızkına çöküp onu daha da yoksullaştırarak ve tefeci-bezirgan genlerindeki yatkınlıkla yağma ile talanı daha da büyüterek çözmeye çalışması ise ekonomik alanın kendisini tehdit etmekte. Artan yoksulluğun yanı sıra ekonomik alanın varoluşsal tehdit haline girmesi ise halkın “uçlara” gözünü ve ilgisini çevirmesine neden olmakta. Ümit Özdağ’ın “Türk” işçileri desteğe gitmesi ve Yeniden Refah Partisi’nin “eski” günleri hatırlatarak yoksul müslümanlara yönelmesi “küçüklerin” halkın ilgisini kanalize etme çabasını gösteriyor.

Diğer yandan geçtiğimiz orta vadede AKP, CHP, MHP ve İYİP gibi “büyüklerin” işgal ettiği siyasal alanın sorunlara çözüm üretmekten çok “kayıkçı kavgası” içinde olduklarının ayan beyan ortada olması da halkın siyasal alandaki “uçlara” yönelmesine sağlıyor. Buna ek olarak kadınlara ve çocuklara yönelik saldırılar ile yaşam alanlara yönelik sermayenin talanı ve bunlara karşı gösterilen tepkiler de yaratılmak istenen toplumsallığın reddedildiğini gösteriyor. Ve hatta halkın yeni bir toplumsallığın arayışı ve inşası içinde olduğuna da işaret ediyor.

Sermaye düzeninin ekonomik, siyasal ve toplumsal alanında yaşanan krizler ve oluşan çatlaklar düzen içi “küçük” partilerin “büyük” siyaset yapmasına imkan tanıyor ve bu imkanı değerlendirmek açısından yerel seçimler önemli bir fırsat sunuyor. Fakat bu imkan değerlendirilip “büyük” olunması, krizlerin ve çatlakların çözülmek bir yana daha da derinleşmesi ihtimalini artırıyor. 

Öte yandan halkın her alanda irili ufaklı gösterdiği tepkiler ve mücadelelerin yanında yeniyi inşa edebilecek iradeye sahip olduğunu ortaya koyması, başka bir düzenin oluşması olasılığının ciddiyetini de gösteriyor. Sol-sosyalist güçler düzen içindeki “küçüklüğe” meyletmeyip “büyük” siyaset peşinde koşmadan halkın öznelliğiyle hemhal olduğu takdirde bu ciddi olasılığın gerçekleşmesini sağlayabilirler. Yerel seçimler sürecinde yaşananların ışığında çıkarılacak “derslerin” de seçim sonrasında bu ciddi olasılığın gerçekleştirilmesinde önemli katkıları olacaktır.

Encomienda'dan Luther'e: Parsellenmiş İktidar ve Direniş Doktrini

Encomienda, İspanya'nın Amerika kıtasında kurduğu ve yerlilerin dinî eğitim ile koruma karşılığında encomenderoya haraç ödeyerek çalıştı...