26 Mayıs 2025 Pazartesi

Trump’ın Diplomasisi

Tarifeleri ve açıklamalarıyla başkanlığının ikinci dönemine hızlı bir giriş yapan Trump, diplomasisiyle de “fark yaratıyor”. Yeteneklerini Beyaz Saray’da Zelenski karşısında bütün dünyaya gösteren Trump, başka ülkelere demokrasiyi askeri güçle götürmek gibi bir hatayı yapmak[1] yerine diplomasiyi kullanacağını belirtiyor. Bunun son örneğini ise geçtiğimiz günlerde Orta Doğu turunda verdi.

Körfez’in “Parası”

“Anlaşmaya” dayanan diplomasiyi öne çıkaran Trump, Suudi Arabistan, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri’ne yaptığı gezide 4 trilyon dolarlık anlaşmalar yaptı. İlk döneminde yaptığı anlaşmalarda olduğu gibi bunda da silahların payı büyük. Bununla birlikte özellikle Riyad ile yapılan ticari anlaşmalarda silahlanma kadar yapay zeka, siber güvenlik vb. bilişim teknolojilerinin yer alması dikkat çekici. Ve bunda Çin’in payı var.

Çünkü Tek Kuşak Tek Yol Girişimi üzerinden bölgeye nüfuz etmek isteyen Çin’in bölge ülkeleriyle yaptığı anlaşmalarda “bilişim” ve altyapı yatırımlarının ve işbirliklerinin kapsamı büyük ve geniş.

Dolayısıyla Trump bu anlaşmalarla Çin’e karşı bir hamle yapmayı ve ABD’nin bölgedeki hegemonyasını koruduğunu göstermeyi hedefliyor. Ve bu hedef söylemde de kendisini gösteriyor.

Trump ilk döneminde hakaretler yağdırdığı Suudi Veliaht Muhammed bin Selman’a “bilge” ve “büyük insan” diyor ve Körfez ülkelerine övgüler düzerek bölgedeki dönüşümde oynadıkları rolü belirtiyor.[2]

Bu söylemlerin perde arkasında ise iki neden daha yatıyor: Birincisi Trump’ın ABD içerisinde gerçekleştirmek istediği “ekonomik” hamleler için gerekli parayı Körfez ülkelerinden “almak”; ikincisi İran’a yönelik hamleleri için destek bulmak.

İran “Meselesi”

Trump’ın “diplomasisinin” bir diğer sahnesi İran’a karşı oynanıyor. Nükleer anlaşma üzerine görüşmelere başlayan İran ile ABD arasında müzakerelerin beşinci turu yapıldı ve anlaşmaya “yakınlaşıldığı” söylendi.[3]

Bu yakınlaşmada tavizlerin etkisi olduğu görülüyor.

İran, bölge ülkeleriyle yapılan anlaşmalardaki “yatırım” bölümünü görüp ülkedeki bakir alanları ABD sermayesine açabileceğini Trump’a iletmiş durumda. Bu teklife karşılık Tahran’ın isteği ise uranyum zenginleştirmeyi durdurma karşılığında ABD yaptırımlarının kaldırılması.

İran’ın bu teklifi ve isteği hem Trump ve ABD sermayesi hem İran ile savaşmak istemeyen bölge ülkeleri hem de İran pazarına girmek isteyen Avrupa sermayesi tarafından olumlu görülüyor. Bu bağlamda Avrupa ve Trump İran’a saldırmak isteyen İsrail’i dizginlemeye çalışıyorlar.

Nitekim Trump Körfez ülkelerini gezerken İsrail’e uğramadı ve bürokraside İsrail’in saldırgan politikalarını destekleyen irili ufakları isimleri tasfiye etti. Bununla birlikte İran’a yönelik hamleler de yapılmakta.

Hamas, Hizbullah ve İran destekli gruplara yönelik operasyonlar küçük çapta da olsa sürüyor, Lübnan’daki Filistinli grupların silahsızlanması için çalışmalar başlatılıyor ve Hizbullah’ın silahsızlanmasına yönelik ekonomik baskılar artıyor.[4]

Böylece Trump İran “meselesini” bir tarafta “havuçları” bir tarafta İsrail sopasını kullanarak asgari maliyet azami kârla halletmeyi amaçlıyor. Ama İran’ın bölgeye nüfuzunu savaşlarla yaymış olması ve bölgedeki savaş ateşinin yanmaya devam etmesi Trump’ın amacını baltalayabilir. Bu noktada da Suriye gündemi önem taşıyor.

Eş-Şara’nın “Başarısızlığı”

Esad iktidarının yıkılması hem İran’ın nüfuzunun geriletilmesi hem de İsrail ve ABD’nin Orta Doğu’daki politikalarını uygulamadaki “engellerden” birinin kaldırılması açısından önemliydi. Bu “fırsatı” on yıllar sonra yakalayan Trump harekete geçmiş durumda.

Trump ve ABD sermayesi için öncelik Suriye’de “istikrar”ın kurulması, yani hammadde kaynakları ve pazar ihtiyacının karşılanması. Bunun için de “siyasi” yapının istikrar ve güç kazanması önemli. Fakat iktidara geldiğinden beri Ahmed eş-Şara ve ekibinin bu açıdan “başarılı” olabildiğini söylemek zor.

Ve bu başarısızlığa karşı eş-Şara’nın ABD’nin “uyarılarına” kulak verdiği görülüyor.

Eş-Şara’nın Trump’ın teklifi üzerine İbrahim Anlaşması’nı imzalamayı kabul etmesi ve bunun karşılığında ABD’nin Suriye’ye yönelik yaptırımları kaldırması, Azerbaycan’da Suriye-İsrail heyetlerinin görüşmesi, eş-Şara yönetimi ile SDG arasındaki ilişkilerin gelişmesi (Şam’da anlaşma imzalanması ve şimdilerde IŞİD kamplarına yönelik görüşmeler), İsrail’in isteği üzerine Filistinli grupların Şam’ı terk etmeye zorlanması Ahmed eş-Şara’nın ABD’nin Suriye’de “şakasının” ve “başarısızlığa” tahammülünün olmadığını gördüğünü ve uyarılara uyduğunu gösteriyor. Fakat eş-Şara’nın "yönetme" kapasitesi ve bölge ülkelerinin Esad’sız Suriye’ye dair kurdukları hayalleri gerçekleştirme fırsatını yakalamış olmaları Suriye’nin geleceğine dair kaygıları artırıyor.

Bu bağlamda ABD Suriye’de kazığı sağlam bağlamak için Türkiye, Suudi Arabistan ve BAE ile birlikte hareket etmeye çalışıyor. Fakat ABD dahil her öznenin kendi ajandası ve çıkarının olması buraya dair soru işaretlerini artırıyor.

Sonuç olarak bakıldığında Trump’ın “diplomasinin” Orta Doğu’daki savaş ateşinin dumanını azalttığı görülüyor. Yapılan anlaşmalar, verilen “yatırım” sözleri ve İsrail’in ve İran yanlısı askeri güçlerin dizginlenmesine yönelik çabalar “savaşsız” Orta Doğu’ya dair umutların oluşmasına neden oluyor. Fakat kapitalizmin dünya çapındaki yapısal krizi ve Orta Doğu’daki hammaddelere ve pazarlara yönelik paylaşım savaşlarının nihayete ermemiş olması da umutları cılızlaştırıyor.



[1] https://apnews.com/article/trump-commencement-army-west-point-graduates-ecbc20a0ce46350618dabae573e40556

[2] https://www.indiatoday.in/world/us-news/story/trump-introduces-someone-richer-than-saudi-crown-prince-you-wont-believe-who-glbs-2725554-2025-05-16

[3] https://www.reuters.com/world/middle-east/us-iran-hold-nuclear-talks-amid-clashing-red-lines-2025-05-23/

[4] https://harici.com.tr/hizbullah-silahsizlanma-baskisi-surse-de-secimden-umutlu/


15 Mayıs 2025 Perşembe

Avrupa Yüzünü “Savaşa” Döndü (2)

 Avrupa’nın yüzünü “savaşa” döndüren önemli nedenlerden biri de Rusya.

Sermaye birikiminin sınırlarına ulaşan AB için Rusya, zengin hammadde kaynakları ve geniş pazarıyla bir “lebensraum”.[1] Avrupa’nın Ukrayna’ya neredeyse sınırsız ekonomik yardım sunması ve savaşı sürdürmek istemesinin nedeni Rusya’yı fiilen ele geçirerek hammadde ve pazar ihtiyacını gidermek.

Fakat Rusya’nın Ukrayna’da askeri olarak yenilmek bir yana gücünü artırmış olması Avrupa’nın dişlerini gıcırdatıyor. Diş gıcırdatmanın altında ise iki kaygı yatıyor.

Birincisi Rusya’nın Ukrayna’daki kazandığı güç ile Doğu bloku sınırlarına ulaşarak Avrupa’yı bölmesi. Macaristan, Slovakya ve Romanya’da Rus yanlısı ve yaptırım karşıtı söylemlerin artması bu kaygıyı güçlendiriyor.

İkincisi ise Rusya’yı bir daha savaş halinde yakalama ihtimalinin belirsiz olması. Bu da Avrupa’yı daha fazla silahlanmaya ve yaptırım uygulamaya itiyor. Bu bağlamda bir yandan NATO 2+4 anlaşmasını ihlal ederek Doğu Almanya’ya asker ve silah yığıyor.[2] Diğer yandan Almanya Başbakanı Merz Rusya’yı somut adımlar atmadığı takdirde yaptırım paketinin hazır olduğunu belirterek “uyarıyor”.[3]

Hazır olan 17. yaptırım paketi ise Avrupa’nın gelecekte uygulayacağı politikalara dair önemli ipuçları sunuyor. Bu yaptırım paketindeki ana hedefler Rusya’nın enerji yaptırımlarını aşmasına yardımcı olan şirketler ve Rus petrollerini taşıyan tankerler.[4] Halihazırda Avrupa Komisyonu Rusya’dan doğalgaz alımını 2027 sonuna kadar tamamen yasaklamak için çalışmalarına da hız vermiş durumda. Böylece Avrupa Rus enerjisinin dağıtımını engelleyip Moskova’ya “ekonomik” olarak da saldırıyor.

Enerji alanındaki “ekonomik” savaşın perde arkasında kalan kısmı ise Orta Asya’da gerçekleşiyor.[5] Kazakistan AB’nin petrol ihtiyacının yüzde 13’ünü karşılayan Kaşagan petrol sahasına yönelik anlaşmaları “gözden geçirmek” istiyor. AB ile yapılan anlaşmalar 2037’ye kadar geçerli olsa da Kazakistan petrol üzerindeki kontrolü ele geçirmeyi amaçlıyor. Bu gerilimde Kazakistan’ın “savaş hâlinden” yararlanma isteği kadar ABD’nin “planlarının” da payı var. Çünkü Semerkant’ta yapılan AB-Orta Asya Zirvesi’nin ardından gelen bu gerilimin nedeni ABD’li şirketlerin daha fazla yatırım ve destek sözü vermesi. Bu noktada Trump ile Avrupa arasındaki gerilimin Rusya meselesine sıçradığı görülüyor. Böylece Avrupa’nın Rusya’ya yönelik savaşının bir ayağının da “Trump”a bağlı olduğu ortaya çıkıyor.

Tarife meselesinin de gösterdiği üzere “Trump”a bağlılığı etkileyecek etken ise Çin. Dolayısıyla, Pekin’in Rusya’ya sunduğu destek de göz önüne alındığında, Avrupa ile Çin arasındaki ilişkilerin önemi Rusya’ya yönelik savaşta daha da artıyor.

Çin ve “İkili” Durum

Avrupa ile Çin arasındaki ilişkilerde önde gelen gündem maddesi Çin’den gelebilecek metalar.

Trump’ın tarifeleri sonucunda Çin’den gelebilecek metaların ilk olarak pazar genişliğinden dolayı Avrupa’ya sızmaya çalışacakları görülüyor. Nitekim bu duruma karşı hazırlığını önceden almaya başlayan AB, halihazırda Çinli elektrikli otomobillere yüzde 35 gümrük vergisi uygulamakta. Fakat bu durum Çin’in karşı hamlesine ve zararlara da yol açıyor.

Çin pazarının daralmasından dolayı Volkswagen, BMW ve Mercedes’in kârları yüzde 25 ila 40 oranında düşmüş durumda.[6]

Bütün bunlar Avrupa’nın Çin ile olan ilişkileri konusundaki tartışmalara hız kazandırıyor.

İspanya Çin ile işbirliğine devam edilmesini savunurken, İtalya ABD ile işbirliğine girişiyor. Bir taraftan AB Çinli şirketlerin Avrupa’nın kıyısındaki limanları satın almaya yönelmesine “tedarik zincirini” etkileyeceği için karşı çıkıyor; diğer taraftan AB Komisyon Başkanı von der Leyen Trump’ın gümrük tarifelerine karşı AB ve Çin’in “serbest, adil ve eşit koşullara dayalı” bir ticaret düzeni için çaba göstermeleri gerektiğini söylerken,[7] Alman otomobil sermayesi Çin ile özellikle yapay zekada olan (bkz. DeepSeek) teknolojik işbirliğine devam etmek istiyor ve federal hükümetten Çin ile işbirliğinin sürdürülmesini talep ediyor.

Avrupa içerisindeki Çin’e yönelik bu ikili tutumun esas nedeni ise “bileşenlerin” kendi çıkarlarını düşünmeleri. Nitekim Pekin de bunun farkında olarak nabza göre şerbet verip “ikili” oynuyor. Ve bu “ikili” durum Avrupa’nın bileşenlerinin politikalarına da yansıyor.

İçerisi Dalgalı

Avrupa yüzünü savaşa dönmüş olsa da “içeride” hem savaşa dahil olma hem de savaşa mesafeli durma konusunda farklılıklar mevcut.

İngiltere’nin öncülüğünü yaptığı savaşa ve Trump’tan “bağımsızlaşmaya” önem verenler kliği hamlelerini sıklaştırmış durumda. AB ile İngiltere savunmada işbirliği konusunu görüşürken[8], Avrupa Komisyonu da savunma şirketlerinin finansman sağlayabilmesi için kriterlerini gevşetiyor.[9]

Savaştan istifade etmek isteyen Fransa ise nükleer şemsiyesini Avrupa’ya yaymak istiyor. Fakat Fransa düğmeye basma yetkisinin kendisinde olması şartını koyarak hegemonyasını dayatmak istiyor.[10]

Savaşa ve Trump’tan “bağımsızlaşmaya” önem verenler arasında “temkinliler” de bulunuyor. Almanya Başbakanı Merz, ABD’den bağımsız olmayı ve savunma sanayinin geliştirilmesini savunsa da “ekonomik” ilişkilerin önemini vurgulayarak temkinli olmayı sürdürüyor.[11] Merz’in “temkinli” olmasının altında Almanya’nın giderek “sanayisizleşmesi” sorunu yatıyor. Askerileşmenin sosyal harcamaların kısılması anlamına geleceğini bilen Merz, halkın artan ekonomik sıkıntılara tahammülünün zorlanacağı önümüzdeki döneme karşı önlemlerini “temkinlilikle” almaya çalışıyor.

Öte yandan İngiltere Avrupa’daki “şahinlerin” öncüsü olsa da Trump ile ticaret anlaşması imzalıyor ve bu anlaşmada Çin’in tedarik zincirinden çıkarmanın gerekliliği vurgulanıyor.

“Temkinliliğin” esas nedeni ise Avrupa ile ABD arasındaki askeri ve ekonominin yanı sıra kültürel düzeydeki ilişkilerin iç içe olması. Bu içiçelik nedeniyle özellikle İngiltere ve Almanya’da Trump’ın kısa sürede devrilmesi ve yerine Biden ya da Obama gibi Transatlantik ittifakını devam ettirecek birinin gelmesi “umudu” oluşuyor. ABD’de Trump’ın başkanlığına güvenin azaldığına işaret eden anketlerin artmış olması da Avrupa’da “umuda” ve “temkinliliğe” neden oluyor.

Savaşa mesafeli duranların sayısında ciddi artış olmasa da onlara yönelik hamleler sertleşiyor. Fransa’da Le Pen’e siyasi yasak konarken, Almanya’da AfD resmi olarak “aşırı sağcı aşırılıkçı örgüt” olarak tanımlanıyor. AB’nin kurumlarında ise Slovakya ve Macaristan’ın Rusya’ya yönelik yaptırımları engelleme girişimlerine karşı “yasal” önlemlerin alınması konuşuluyor.

Sonuç olarak bakıldığında Avrupa’nın gerek Avrupa sermayesinin çıkarları gerekse emperyalist güç odağı olma zorunluğu nedeniyle “savaş hâline” boylu boyunca girmekten kaçınmasının pek de mümkün olmadığı görülüyor. Avrupa’nın ABD, Rusya ve Çin ile ilişkileri ve içerideki “dalgalı” durum birlikte ele alındığında da “savaş hâlinin” yaşlı kıtaya pek iyi gelmeyeceği ortaya çıkıyor.



[1] Lebensraum: Yaşam sahası. Bir ülkenin ekonomik ihtiyaçlarını sağlamak için, var olan sınırları dışındaki toprakları çeşitli tarihsel, kültürel sebepler göstererek elde etmek istemesidir.

[2] https://harici.com.tr/nato-ve-almanya-24-antlasmasini-delik-desik-ediyor/

[3] https://www.reuters.com/world/europe/germanys-merz-eu-tighten-sanctions-russia-if-no-progress-ukraine-this-week-2025-05-13/

[4] https://www.france24.com/en/europe/20250514-eu-unveils-new-sanctions-on-russia-targeting-shadow-oil-fleet-and-cyberattackers

[5] https://harici.com.tr/kazakistan-ab-ile-onlarca-yillik-petrol-anlasmalarini-yeniden-muzakere-etmek-istiyor/

[6] https://www.aa.com.tr/tr/ekonomi/alman-otomobil-ureticileri-bmw-mercedes-ve-volkswagenin-kari-cin-etkisiyle-dusuyor/3562820

[7] https://harici.com.tr/berlin-ve-brukselde-pekin-sancisi/

[8] https://harici.com.tr/ab-ve-birlesik-krallik-savunma-konusunda-yakinlasiyor/

[9] https://harici.com.tr/ab-silah-sanayisi-icin-esg-kriterlerini-gevsetebilir/

[10] https://www.dw.com/en/macron-open-to-deploying-french-nuclear-weapons-in-europe/a-72534138

[11] https://harici.com.tr/avrupanin-guvenliginde-almanya-belirsizligi/

8 Mayıs 2025 Perşembe

Avrupa Yüzünü “Savaşa” Döndü (1)

Trump’ın tarifeleri sadece “ekonomik” alanda yeni bir dönüm noktasına yol açmakla sınırlı kalmıyor. Avrupa’da “askeri” alanda var olan gelişmeleri hızlandırmaya da neden oluyor. “Ekonomik” ve “siyasal” alandaki gelişmelerden büyük oranda etkilenen “askeri” alandaki bu hızlanma, Avrupa’nın politikalarına ve diğer öznelerle ilişkilerine yön verme konusunda giderek “merkezileşiyor”.
Merkezileşme süreci ise dışarıdaki özneler ve “içerideki” bileşenler arasındaki “paylaşım” savaşından dolayı oldukça ağır ve çatışmalı geçiyor.
AB Silahlanıyor
İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın ardından “savunmasını” NATO’ya ve dolayısıyla ABD’ye teslim eden Batı Avrupa sermayesi, imalat sanayisini hızlıca geliştirerek büyük bir sermaye birikimine ulaşmıştı. SSCB’nin yıkılmasının ardından açılan pazar alanı ve hammadde kaynaklarını iyi değerlendirmesi ve Avrupa Birliği’nin (AB) “nimetleriyle” Batı Avrupa sermayesi küresel-emperyalist bir güç haline gelmişti. 
Gerek kapitalizmin yapısal krizinin derinleşmesi gerekse Batı Avrupa sermayesinin “üretimden” doğru sermaye birikiminin sınırlarına gelmiş olması “silahlanmayı” zorunlu kılmaktaydı. Rusya’nın Ukrayna’yı işgali de Batı Avrupa sermayesinin “silahlanması” için önemli bir teşvik olmuştu. 
Fakat Biden başkanlığındaki ABD ve İngiltere’nin doğrudan Ukrayna’da savaşa dahil olmasıyla Batı Avrupa sermayesinin silahlanması bir süreliğine kadük kaldı. Buna müteakip Trump’ın Avrupa’dan “savunma” karşılığında “haraç” istemesi ve Putin ile anlaşmayı zorlaması Batı Avrupa sermayesinin silahlanma sürecini tekrar başlattı.
Bu sürecin başını ise AB kurumları çekiyor. 
AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, Avrupa’nın “rekabetçiliğini” (yani sermayeler arası savaşta gücünü) artırmak için kendi savunmasını gerçekleştirmesi gerektiğini söylerken komisyona 800 milyar avroluk değerinde silahlanma planı sunuldu. (1)
Silahlanma planına karşı tepkiler ise büyük oranda finansmanına yönelik. Hollanda ve Almanya ile birlikte komisyon, savaş tahvilleri çıkarmak yerine bütçe ve kredilerle finansmanı savunuyorlar. Çünkü onlara göre tahviller diğer borçların (yani AB ülkelerinin kendilerine olan) silinmesi için örnek teşkil edebilir. Buna karşılık İspanya, İtalya ve Fransa piyasalardan borçlanarak planın finanse edilmesini istedikleri için savaş tahvillerinin çıkarılmasını savunuyorlar.(2)
Diğer yandan kendilerini “özel yatırımcı” ve “risk sermayesi” olarak adlandıran burjuvazinin bir kesimi de savunma sanayisinin büyütülmesi için gerekli olan sermayeyi sunmaya hazırlanıyor. Bu noktada “bazı” devletlere söz vermiş durumdalar.(3)
Dolayısıyla Batı Avrupa sermayesi “silahlanmadan” gelecek paraya gözünü dikmiş durumda.
Almanya ve Yetersizlikler
Silahlanma konusunda Almanya’nın hamleleri ise dikkat çekiyor. 
Taze Başbakan Merz Ukrayna ordusunun savunma durumundan çıkıp hücuma geçmesini ve bunun için uzun menzilli Taurus füzesi verebileceğini belirtiyor ve Rusya’nın olası işgal girişimine karşı 2029’a kadar Alman ordusunun hazır olması gerektiğini söylüyor.(4)
Hızını alamayan Merz, Almanya’nın Rusya’nın saldırılarına karşı Fransa ve İngiltere’nin nükleer silah şemsiyesi altına girebileceğini ancak ilk tercihlerinin ABD olacağını açıkça ifade ediyor. 
Diğer yandan Alman Savunma Bakanlığı, Deutsche Bahn ve Lufthansa gibi “sivil” şirketlerin lojistik alan başta olmak üzere “savunmada” (askeri silah taşınmasından savaş uçağı pilotlarının eğitimine kadar) kullanılması üzerine çalışmalara başlamış durumda.(5)
Almanya’nın bu çabalarına karşı Avrupa’nın silahlanması ve askerileşmesi konularında sıkıntılar da yaşanıyor.
İngiltere’nin sözcülüğünü yaptığı Ukrayna’ya “barış gücü” gönderme konusu şimdilik başarısızlıkla sonuçlandı. 25 bin askerden oluşması düşünülen “barış gücünün” hem askeri personel sayısının yetersizliği hem de “finansman eksikliğinden” dolayı rafa kaldırıldığı belirtiliyor.(6)
Sonuç olarak Avrupa’nın silahlanma ve askerileşme konusunda zamana ihtiyacı olduğu görülüyor. Fakat Rusya Ukrayna’da güçlendiği sürece silahlanmayla elde edilmek istenen Ukrayna pastasındaki pay giderek küçülüyor, hatta pastadan kapacak pay kalmıyor. Bu da Avrupa’yı hızlı davranmaya itiyor ve bu konuda ABD’nin “desteğine” mecbur kalıyor.
Avrupa ve ABD
Rusya’ya karşı hem zamana hem de ABD’nin gücüne ihtiyacı olan Avrupa’nın karşısına bir de “Trump” engeli çıkıyor. Bu “engelin” Rusya’ya yanaşması yetmiyor, AB’ye de gümrük tarifeleri uygulayarak adeta üzerine tuz biber ekiyor.
Fakat Avrupa Trump’a karşı geri adım atmıyor, karşı adımlarını ve hamlelerini de yürürlüğe adım adım koyuyor.
Trump’ın tarifelerine karşı misilleme olarak bazı ABD ürünlerine vergi koyan AB, Trump’ın tarifeleri durdurma kararı almasının ardından ABD ile “sıfıra sıfır vergi” anlaşması için görüşmeler yapmaya başladı. Bununla birlikte AB, görüşmelerin başarısızlıkla sonuçlanması halinde daha fazla misilleme yapmayı (Boeing uçaklarına gümrük vergisi koymak gibi) da planlıyor.
ABD ile AB arasındaki gerilimin esas kaynağını ise Ukrayna’nın doğal kaynaklarını sömürme yarışı oluşturuyor.
Nitekim geçtiğimiz günlerde ABD ile Ukrayna arasında yapılan anlaşmada doğal kaynakların ön planda olduğu ortaya çıktı. Anlaşmaya göre Ukrayna’nın yeraltı kaynaklarından edinilecek gelirlerle “ortak yatırım fonu” kurulacak. Bu fonla ülkenin “yaraları sarılacak”. Ayrıca Ukrayna’daki doğal kaynakların araştırılması ve işletilmesinde ABD’ye özel erişim hakkı tanınacak. 
ABD’ye Ukrayna’da askeri yükümlülük getirmeyen bu anlaşma ABD’yi Kiev’e tekrar bağlamanın aracı olarak görüyor. Ki Zelenski de ülkesinin doğal kaynaklarını “Batı”nın desteğini sağlamak için peşkeş çekmekten çekinmiyor. Çünkü Ukrayna halihazırda AB’nin kritik dediği 34 mineralden 22’sinin yatağına, ABD Jeolojik Araştırma Kurumu’nun ulusal güvenlik ve ekonomi için önemli dediği 50 elementten çoğunun yatağına sahip bir ülke.(7) Dolayısıyla Zelenski Ukrayna’nın doğal kaynaklarını hem iktidarını korumak hem de AB ile ABD arasındaki gerilimden faydalanmak için kullanmaktan pek de utanmıyor.
Avrupa ile ABD arasındaki gerilimler “ortaklaşmalarda” da devam ediyor.
AB ile ABD arasında Rusya’ya karşı yeni yaptırım paketlerini eşgüdümlü uygulama iradesi oluştu. AB Rusya’ya yönelik hazırladığı 17. yaptırım paketini uygulamak için ABD’den yanıt bekliyor. ABD ise Rusya’ya Ukrayna’ya yönelik saldırıları durdurmasını, aksi takdirde hem bu paketi hem de Rusya’dan petrol, doğalgaz alan ülkelere yüzde 500 gibi ciddi gümrük vergisi uygulayacağını söylüyor. Bu “ortaklaşmaya” rağmen AB, Trump’ın Rusya ile yakınlaşması olasılığına karşı B Planı hazırlığı içerisinde olduğunu da açıkça ifade ediyor. (8)
Trump’ın Avrupa’ya yönelik politikalarının yanı sıra barış anlaşmasına karşılık Rusya ile ekonomik ilişkileri kurma önerisi AB’deki “endişeleri” had safhaya çıkarıyor. Bununla birlikte Almanya’da CDU/CSU ve SPD’nin yeni koalisyon görüşmelerinde ABD ile ilişkilerin olağanüstü önemde olduğunun vurgulanması ve ABD ile serbest ticaret anlaşması imzalanmasının istenmesi Trump’ın “önerilerinin” ve politikalarının gerçekleşmesini zorlaştırabilir. Bu zorlanma ağırlık kazandığı zaman Trump’ın devrilmesine ya da eksen değişikliğine gidilmesine yol açabilir. Nitekim ABD sermayesinin önemli bir kısmının AB ile birlikte Çin pazarını fethetmeyi istemesi Trump’ın işinin kolay olmayacağını ve önümüzdeki süreçte AB ile ABD arasındaki ilişkilerini gerilimli olmaya devam edeceğini gösteriyor.

Dipnotlar
(1) https://tr.euronews.com/my-europe/2025/03/05/ab-yeniden-silahlanma-plani-icin-800-milyar-euroya-nasil-ulasabilir
(2) https://harici.com.tr/ab-800-milyar-avroluk-yeniden-silahlanma-butcesini-nasil-finanse-edecek/ 
(3) https://harici.com.tr/risk-sermayesi-silahlanan-avrupaya-akmaya-hazir/
(4) https://www.politico.eu/article/friedrich-merz-germany-cdu-democracy-german-politics/
(5) https://www.reuters.com/business/aerospace-defense/german-army-approaches-big-firms-nato-logistics-aid-handelsblatt-daily-says-2025-04-22/
(6) https://www.thetimes.com/uk/defence/article/europe-uk-peacekeeping-troops-ukraine-6tp2cfgg5
(7) https://harici.com.tr/ab-ve-abd-ukraynanin-yer-alti-kaynaklari-icin-rekabet-ediyor/
(8) https://harici.com.tr/ab-trumpin-ukrayna-muzakerelerinden-cekilme-ihtimaline-karsi-b-plani-hazirliyor/

2 Mayıs 2025 Cuma

Tarifeler Çin’i Aktifleştiriyor

Trump’ın tarifeleri “ekonomik alanda” yeni bir dönüm noktasına işaret etmekle birlikte tarifelerin esas hedefi olan Çin için de benzer bir dönüm noktası anlamını taşıyor. Bugüne kadar esas hedef olmaktan bir şekilde “kaçınabilen” ya da kendisine yapılanlara “sessiz” kalan Pekin, “yeni” dönüm noktasına uygun “yeni” hamleler yapıyor. Bu “yenilikler” Çin’in hem gücünü hem de zaaflarını göstererek “aktif” olacağı bir süreç içerisine girdiğine işaret ediyor.

Restine Rest

Çin’in “aktifliğinin” en önemli göstergesi gümrük tarifelerine anında verdiği cevaplar. Trump’ın koyduğu tarifelere aynı tonda cevap veren Pekin, farklı alanlarda ekstra hamleler de yapmakta. 11 ABD’li şirketi daha güvenilmez şirketler listesine alan Pekin, nadir madenlerin ihracına da kısıtlama getirdi.

Nadir madenlerin ihracına getirilen kısıtlama, tarifelere verilen cevaplar göre daha ciddi bir hamle. Çünkü ABD Jeolojik Araştırmalar Kurumu’na göre ABD, ihtiyaç duyduğu nadir toprak metallerinin yaklaşık yüzde 80'ini ithal ediyor ve bu ithalatın yüzde 70’i Çinli şirketler tarafından gerçekleştiriliyor. Bu metallerin ve madenlerin telefondan savaş uçağına kadar çeşitli “kritik” ürünlerin yapımında kullanılıyor olması “taviz vermeyecek” Trump’a “Çin ile görüşüyoruz” dedirttiriyor.

Çin’in ABD’ye “restine rest” demesinin iki nedeni daha bulunuyor.

İlki Çin’in “ekonomik” alanda ABD’ye bağımlılığını azaltması. Çin’in toplam ihracatı içinde ABD’nin payı 2018’de yüzde 20 iken şimdilerde yüzde 15’e kadar gerilemiş durumda. Bununla birlikte Çin kendisine emperyalist iş bölümü doğrultusunda çizilen niteliksiz meta üretme rolünü reddetmesi ve devlet destekli yatırımlarla katma değeri yüksek metalar üretebilmesi ve hatta DeepSeek’in örneğinde görüldüğü üzere öncü olabilmesi, Pekin’in elini daha da güçlü kılıyor.

İkinci ise Pekin’in tarife hamlesini askeri kuşatmanın yanında ekonomik kuşatma olarak okuması. Trump seçilmeden önce bazı Çinli sermayedarlar fabrikalarını Vietnam, Tayland gibi Güneydoğu Asya ülkelerine taşımışlardı, ama onlar da tarifeden kaçamadılar. Bu da Çin’i kuşatmaya karşı “aktif” olmaya itiyor.

Fırsatlar ve Zaaflar

Pekin’in ABD’ye karşı elinin güçlü olması “fırsatlar” sunmakla birlikte “zaaflarını” da ortaya çıkarıyor.

Fırsatların en büyüğü Çin’in düzen kurucu güç olma şansını yakalaması.

Çin’in çok kutuplu dünya düzenini ve serbest ticareti savunması dünya çapındaki etkisini artırmakla birlikte ABD’ye ve gümrük tarifelerine “mesafe” koymak isteyen ülkeleri de yanına yaklaştırıyor. Bu da Çin’in “siyasi” olarak düzen kurabilmesine olanak tanıyabilir.

Öte yandan ABD’nin ilk olarak 2018’de getirdiği gümrük vergilerine karşı hareket geçen Pekin, o zamandan bu yana BRICS’i genişletmeye çalıştı, elindeki ABD tahvillerini azalttı, Çin Yuanı’nı ticarette kullanmaya başladı. Şimdi ise yapay zeka ve mikroçiplerde öncü olmaya çalışıyor. Bu da Çin’in “ekonomik” alanda belirleyici olmasına olanak tanıyor.

Pekin ise bu olanakları değerlendirme doğrultusunda hamlelerini sıklaştırıyor. Başkan Şi Cinping’in Malezya ve Kamboçya başta olmak üzere komşu ülkeleri gezerek ekonomik ve askeri kuşatmayı kırmaya çalışıyor. Diğer yandan Çin yönetimi Güney Kore ve Japonya’ya da “gümrük savaşına” karşı beraber davranmayı teklif ediyor.

Bunlara ek olarak Çin tarifelerden nasibini alan AB’ye özel önem gösteriyor. Pekin Uygur Türkleri için yaptıkları açıklamalardan dolayı yaptırım kararı aldığı AB parlamenterlerinin yaptırımlarını kaldıracağını ilan ederken, Şi Cinping bizzat AB ülkelerinin liderleriyle görüştü. Hatta Çin yeni pazarlar için AB’ye heyetler de gönderdi. Fakat AB ne Çin’e yatırım yapmaya ne de Çin’in yeni pazarı olmaya hevesli. Bu nokta Çin’in “zaaflarını” ortaya çıkarıyor.

ABD ile güçlü ekonomik ve siyasi bağları olan ülkeler bu süreçte Çin ile bağlarını koparmasalar da yakınlaşmaktan çekinmekteler. Örneğin son BRICS Dışişleri Bakanları toplantısına Hindistan Dışişleri Bakanı katılmadı. Bunda Çin’in Pakistan’ın yakın müttefiki olmasının da payı var. 

Diğer yandan Çin mallarına yönelik tarifelerin diğer ülkeler tarafından kendi sanayilerini korumak ve hatta ABD’ye ihraç yapmak için bir fırsat olarak da görülmesi “çekinceyi” artırıyor. Bu da Çin mallarına yönelik talebin azalmasına yol açabilir ve dolayısıyla Çin’in büyüme hedefini düşürmekle birlikte Çin’e ülke içerisinde maliyetleri azaltma baskısı yaratıp Çin halkını yoksullaştırabilir.

Fakat bu durum Çin’in önüne başka bir “fırsat” daha sunuyor.

Gümrük tarifeleri, Şi Cinping iktidara geldiğinden bu yana sürekli vurgulanan Çin’in iç talebi artırma politikasına ağırlık vermesini sağlayabilir. 

Ve bu da Çin’i bir yol kavşağına getiriyor:

Çin meta zenginliğini içeride dağıtarak sosyalist “ortak refahı” mı yoksa kapitalizmin ihtiyacı olan nitelikli ya da niteliksiz ucuz iş gücü yaratmaya devam etmeyi mi seçecek?

Çin gümrük savaşlarına ulusal varoluş meselesi olarak bakması ve Mao’dan alıntılar yaparak savaşı sürdüreceklerini belirtmesi Pekin’in ilk seçeneğe yakın olabileceğine işaret ediyor. Fakat gümrük savaşları “yumuşadığı” takdirde ikinci tercih birinciyi unutturabilir. 

26 Nisan 2025 Cumartesi

Trump Tarifelerini Attı!

Yeni yıla girildiğinden bu yana her hareketi ve sözüyle “olay” yaratan Trump, yeni hamleleriyle dünyanın gündemini ve “geleceğini” belirlemeyi sürdürüyor. Aylardır dile getirdiği “gümrük tarifeleri” meselesini uygulamaya çalışması ise emperyalist güçler arasındaki savaşın “ekonomik boyutunda” yeni bir dönüm noktasına erişildiğini gösteriyor.

Bu dönüm noktası; aşırı birikim ve kâr oranlarının düşme eğiliminden kaynaklanan kapitalizmin yapısal krizinin artık küreselliği değil, blokları, bölgeselliği ve hatta ulusallığı esas alan çeşitli biçimlerde çözülmeye çalışılacağına dair güçlü belirtileri barındırıyor. Fakat bu çözüm çabalarının, kapitalizmin gerek üretim süreci ve üretimdeki işbölümüyle gerekse dolaşım ağlarıyla yeryüzünü büyük oranda kaplaması nedeniyle, küreselliğe önemli oranda bağımlı olacağı görülüyor. Nitekim emperyalist güçlerden bölgesel ve yerel güçlere kadar bütün özneler de hamlelerini “küresellikten” kopmamaya çalışarak yapmaya başlamış durumdalar.

Trump’ın Planları 

İlk olarak Trump, ülkelere uyguladığı tarifeyi ABD ile yaptıkları ticaretin açığının büyüklüğüne göre belirleyerek “kılıcını” attı. Bu hamlesiyle “tek” patronun kendisi yani ABD olduğunu göstermeyi planlıyordu. Trump ithal mallara koyduğu yüksek vergilerle ABD’yi üretim merkezi yapmayı hedefliyor ve böylece diğer ülkelere yeni ticaret anlaşmaları dikte edebilmeyi, ticaret dengesini sağlamayı ve ABD pazarını genişletmeyi amaçlıyordu. Keza gümrük tarifelerini bankacılık, sigorta, yazılım vb. hizmetlere değil mal ithalatına yönelik yapması da ABD’nin hegemonik gücünü “üretim süreci” üzerinden kurmayı planladığına işaret ediyordu. 

Fakat halihazırda ABD’nin hegemonyasını sağlayan şey finansal altyapısı ve doların dünya parası olması. Bu durum ABD’yi seneler içerisinde ucuz ithalata bağımlı kıldı ve sanayisinin temelini zayıflattı. Bu zayıflama işgücüne de yansıdı ve hizmet sektörü ile finans ve teknolojide yoğunlaşmış istihdam yarattı. Şimdi ABD için gerekli olan ise üretimdeki işgücü. Ki Trump’ın seçimlerdeki en büyük vaadi de ülke içerisinde istihdamı artırmaktı ve ülkedeki işçi sınıfının desteğini böyle kazanmıştı. Dolayısıyla Trump’ı tarifeleri uygulamaya iten nedenler içerisinde “iç” etkenlerin payı büyük. 

“Dış” etkenlerin arasında ise “hegemonyayı sürdürme” kadar “hegemonyanın biçimi” de öne çıkıyor. Askeri harcamaları her yıl rekorlar kıran ABD, ekonomi dışı “zor” ile sorunlarını çözme stratejisinin sınırlarına gelmiş durumda. Yoğun askeri yardıma rağmen Ukrayna’da Rusya’ya geri adım attırılamaması, Afrika’daki darbelere rağmen Çin’in nüfuzunu yaymaya devam etmesi ABD’yi “üretime” odaklanmaya itiyor. Bu odaklanmanın içeriye etki eden bir yanı da var: Pentagon.

ABD’nin üstün silahlarına dayanan endüstriyi gerek NATO gerekse ikili anlaşmalar aracılığıyla dünyaya yayarak küresel yapı oluşturan Pentagon, “demokratlarla” birlikte Trump’a karşı güçlü bir duruş (suikast?) sergilemişti. Trump’ın gümrük tarifeleri ise ABD’nin müttefiklerine silah tedarikini azaltarak askeri endüstriye zarar verme olasılığını taşıyor. Bu da Trump’ın kendisine “darbe” yapılabileceği söylentilerini ciddiye alarak Pentagon’un “içerideki” gücünün maddi altyapısını “darbelemeyi” amaçladığını gösteriyor.

Etkiler ve Engeller

Trump’ın tarifelerinin, planlarının ve amaçlarının çeşitli etkileri ve karşılaştığı engeller ise “içeride” ve “dışarıda” birbirine karışarak kompleks bir durum oluşturmakta.

Trump tarifeleri ilan eder etmez 75’ten fazla ülkenin görüşme talep etmesi “engellerin” büyük olacağının bir göstergesi. Nitekim daha görüşmeler yapılmadan Çin hariç diğer ülkelere uygulanacak tarifelerin 90 gün ertelenmesi Trump’ın da “engelleri” fark ettiğine işaret ediyor. Bu ertelemede resesyon olasılığının güçlü olması da önemli bir etken. Keza tarife kararının ardından ABD tahvillerinin değerinin düşmesi ve finansal çöküş olasılığının artması Trump’a geri adım attırmış durumda.

Tarifelerin “içeriye” etkisi ise oldukça “sınıfsal”. İlk olarak tarifeler işçilerin ve emekçilerin yaşamını doğrudan etkilemekte. Çin’den yapılan ithalatı etkileyen tarifelerin en çok temel ihtiyaç ve tüketim maddeleri hakkında olması arz şokuna neden olacağı için resesyona ve enflasyona ve de dolayısıyla üretimin, ticaretin ve yatırımların azalmasına da yol açabilir. Bu da işçilerin ve emekçilerin işsiz kalmalarının yanı sıra daha da yoksullaşmalarına neden olabilir. ABD’nin ithal ettiği ve tarifelerin uygulanacağı metaların çoğunlukla emek yoğun işleri içermesi de düşük gelirli ve gelişmekte olan “güney” ülkelerini de benzer bir şekilde etkileyebilir. Dolayısıyla Trump’ın tarifelerin en önemli etkisi işçileri ve emekçileri daha da yoksullaştırmak olacaktır.

Tarifelerin bir diğer etkisi ise sermaye “içerisine”. ABD’nin ithal ettiği metaların büyük kısmının imalat girdileri olması ve bunların da büyük kısmının Çin’den geliyor olması ABD sanayi sermayesinin tepkisine neden oluyor. Trump’ın baş destekçilerinden ve Çin’de büyük yatırımları olan Musk ciddi itirazlarda bulunmasına rağmen henüz istediği sonucu alamıyor. Fakat telefonlardan bilgisayara kadar çeşitli elektrikli ekipmanların ve onların bileşenleri Çin’den ucuza geliyor olması, ABD’nin bunları üretebilmesi için yeni fabrikalar kurmasının gerekmesi ve bunun da pahalıya gelmesi tarifeleri “engelleme” yönünde ciddi bir etmen olarak ortada duruyor.

Öte yandan Kaliforniya Valisi ve Eyalet Başsavcısı öncülüğünde Trump’a tarifeleri uygularken gerekli koşullara uymadığı için dava açılması da ABD sermayesinin “içeriden” engellemeyi farklı araçlarla sürdüreceğini gösteriyor.

Tarifelerin dışarıdan “engellenmesi” de ciddi boyutlara ulaşmış durumda. Trump’ın tarife yükseltmelerine aynı sertlikte karşılık veren Çin, bir adım daha ileri gitti. Bu adımında Pekin, nadir toprak element ihracatını durdurarak ABD’nin savaş uçağından cep telefonuna kadar her alandaki üretimi etkilemiş durumda. 

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent’in bu ticaret savaşının “sürdürülemez” olduğunu ve “iki tarafın” da gerilimi düşürmesi gerektiğini bildirmesi, Trump’ın Çin’e karşı söylemlerinde “yumuşamaya” başlayarak özellikle teknolojik aletler için gerekli maddelerde muafiyetler tanıması Çin’in attığı ileri adımının sonuç aldığını gösteriyor.

Sonuç olarak Trump ortaya attığı tarifelerle uygulamak istediği planlar, etkileri ve karşılaştığı engeller nedeniyle şimdilik “kötürüm” haline gelmiş durumda. Ve Trump’ın sürekli tarife ve hamle değişikliğine gitmesi de bir “B” planı olmadığını gösteriyor. Ve bu durum da başta Çin’in olmak üzere diğer küresel ve bölgesel güçlerin yapacakları hamlelerin dünya çapındaki etkisini ve önemini giderek artırıyor. 

12 Mart 2025 Çarşamba

Görüşmeler, Gerilimler ve Çatlaklar

Trump’ın başkanlık koltuğuna oturmasıyla birlikte dünya çapındaki gelişmeler hız kazanmaya devam ediyor. Bunda Trump’ın “açık sözlülüğü” kadar kapitalizmin yapısal krizinin ekonomik alana ve dolayımıyla siyasal alan sirayet etmesinin payı büyük. Yüzyılımızın başından itibaren harekete geçen bu sirayet, şimdilerde değdiği yerde “düzeni” dağıtmayan düzensizliği ve çatlakları daha da büyütüyor. Fakat bu düzensizlik ve çatlaklar, kapitalizmin dünya çapında kazandığı bütünlük nedeniyle özneler tarafından belirli bir sınırda tutulsa da düzenin “organikleşmesini” de engelliyor. Organikleşmenin gerçekleşmemesi ise baş emperyalist ABD’nin hegemonyasının dünya çapında baskın olmasını engellemekle birlikte diğer emperyal güçlerin etkili olmasına ve Çin’in başa güreşmesine neden oluyor. Ve bu öznelerin yaptıkları her hamle de düzensizlikleri ve çatlakları büyüterek krizler sarmalını içinden çıkılamaz hale getiriyor.

Kissinger Değil Win-Win

Son günlerde dünya gündemini etkileyen hamleler ABD ve Rusya ikilisinden gelmekte. ABD ve Rusya heyetlerinin Riyad'da görüşmeleri, Trump'ın Rusya ile ateşkes yapmak istemeyen Zelenski'yi Beyaz Saray'da "aşağılaması" ve "barışa" zorlaması Moskova ile Washington arasında “yeni” bir sürecin açıldığı izlenimini verdi. Bunlara G7 zirvesi öncesinde ABD’nin üye ülkelerden Rusya’ya karşı tavırlarını yumuşatmalarını ve saldırgan olarak tanımlamamalarını istemesi, Rusya'nın ABD ile İran arasında arabulucu olmayı teklif etmesi ve Putin’in sözcüsü Peskov'un "ABD’nin dış politikası Rusya ile örtüşüyor" demesi eklendiğinde "yeni" bir sürecin başladığı izlenimi güçleniyor. 

Perde arkasındaki diğer gelişmeler ise sürece "serinkanlı" yaklaşılmasını salık veriyor.

Trump'ın ateşkese ve barışa varılana kadar Rusya’ya yaptırımların devam edeceğini belirtmesi ve Rusya'ya yönelik yaptırımları bir yıl uzatması ABD'nin ne düzden ne de tersten bir "Kissinger stratejisi" içinde olmadığını gösteriyor. ABD Rusya'yı Çin'e karşı yanına çekmekten çok ilk olarak Ukrayna ve Suriye'deki hammadde (nadir madenler) kaynaklarına "tek başına" çökmeyi istiyor. Bunun karşılığında Ukrayna'daki savaşı durdurarak Rusya ekonomisinin nefes almasını ve Moskova'nın toprak kazanımlarını kalıcılaştırmayı öneriyor ve bu da kabul görüyor.

Diğer yandan Rus ordusunun özellikle son günlerde saldırılarını artırması ve hatta Putin'in özellikle askeri üniforma ile Kursk Askeri Grubu’nun komuta merkezini ziyaret etmesi ise Moskova ile Trump'ın "ateşkes ve barış"tan farklı şeyler anladıklarına işaret ediyor. Putin Zelenski "durdurulana" kadar belirlediği hedeflerin önemli bir kısmına ulaşmayı ve kendisinin de "karar verici" bir "güç" olduğunu göstermek istiyor. 

Dolayısıyla Rusya ve ABD arasındaki "yeni" gelişmeler yan yana gelmekten çok iki tarafın da kazanacağı noktalara yönelen bir "win-win" stratejisine dayanıyor.

Avrupa vs. Trump

Trump'ın Rusya ile yakınlaşması "Batı"nın diğer öznesi Avrupa'da hâlihazırda var olan gerilimleri ve çatlakları daha da artırıyor. Çoğu ülkede iktidarda olan bir taraf Rusya'ya yönelik saldırgan politikaların artarak devam etmesini savunurken Trump yanlısı diğer taraf ise Rusya ile iyi ilişkiler kurulmasının yanı sıra "ulusal" çıkarlara önem verilmesini istiyor. Ve iki tarafın da son günlerde hamlelerini sıklaştırması gerilimi ve çatlakları daha da büyütüyor.

Rusya'ya yönelik saldırgan politikaların başını İngiltere ve Fransa çekiyor. Zelenski'nin "aşağılanmadan" hemen sonra Londra'ya uçması, Londra'nın Ukrayna’yı "barıştan" sonra da silahlandıracağını söylemesi ve barış gücü göndermek istemesi ile Amerikalı neoconların Avrupalıların yeni bir askeri blok kurması teklifini desteklemesi İngilizlerin 18. yüzyıldan beri uyguladıkları sömürgeci ve emperyalist politikalardan vazgeçmeyeceklerini ortaya koyuyor. Sömürgecilik ve emperyalizmde İngilizlerin ardında kalmayan Fransa ise askeri bütçeyi artırmaya çalışmakla birlikte Avrupa’yı Rusya’ya karşı nükleer silahla koruyabileceğini, Almanya’ya uçak konuşlandırabileceğini açıkça belirtiyor.

Bu iki ülkenin "saldırgan" politikalarının altında sömürgeci ve emperyalist gelenekleri-görenekleri olduğu kadar tekrardan emperyalist bir güç olma ve ülke içerisinde emekçilerin ve yoksulların artan tepkisini "ötekilere" kanalize etme amacı da yatıyor.

AB'nin başat gücü Almanya ise bu iki ülkeden farklı olarak "tereddüt" içerisinde. Geçtiğimiz ay yapılan seçimlerde Rusya ve Çin'e yönelik saldırganlığı doğru bulmayan ve "önce Almanya" diyen politikaların seçmen nezdinde güç kazanması tereddütü artırıyor. Seçimde yenilgi almalarına rağmen Sosyal-Demokratlar ve Yeşillerin savaşa devam demesi, Avrupa Parlamentosu'nun Rusya'yı AB için 'başlıca tehdit' olarak nitelendirmesi ve AB'nin Trump'ın gümrük vergilerine karşı ABD'den ithal edilen ürünlere vergi koyma kararı alması Berlin'i Londra ve Paris'in yanına gitmeye zorluyor.

Bununla birlikte Fransa ve İngiltere'nin aksine askeri sanayisi güçlü olmayan Alman sermayesi için Rusya ve Ukrayna'dan gelecek hammaddeler ve Çin pazarı daha büyük önem taşıyor. Bu bağlamda Berlin, "Avrupa da Ukrayna’nın nadir madenlerinin bir kısmını alsın" diyerek Trump'ı taklit eden seslere destek verirken Ukrayna'ya barış gücü göndermeyeceğini de belirtiyor. 

Öte yandan Rusya ile "iyi ilişkiler" kurulmasına ve "ulusal" çıkarlara önem verilmesini savunanların etki alanı da büyüyor. Almanya'da AfD'nin seçimlerde ikinci olması, Macaristan Başbakanı Orban Trump’tan yana olduğunu açıkça belirtmesi, Romanya ve Moldova'da "aykırı" seslerin artması ve son olarak NATO genel sekreteri Rutte'nin "Ukrayna'nın NATO’ya alınacağına dair hiçbir zaman söz vermediklerini” ifade etmesi bu cephenin de gücünün arttığını gösteriyor. Fakat Danimarka'nın Rusya'ya karşı kullanılacak nükleer silahları konuşlandırmaya gönüllü olması, AB Komisyonu Başkanı'nda Polonya, Baltık ülkeleri ve Çekya'ya kadar irili ufaklı ülkelerin "savaşa devam" demesi ve Avrupa sermayesinin "var olabilmesi" için ulusal sermaye olarak da değil bir bütün olarak "kendisi-için" harekete geçmek zorunda olması ikinci cephenin güç artışının sınırlı olabileceğini ortaya koyuyor.

Ve bu durum da önümüzdeki günlerde Avrupa ile ABD arasındaki gerilimlerin artacağına işaret ediyor.

Çin "Sessiz"

ABD, AB ve Rusya üçgeninde yaşanan "hızlı" gelişmelere karşın "Doğu"da görece sessizlik hâkim. Hamlelerini sessiz ve derinden yapmaya alışkın Çin için bu "gürültülü ortam" oldukça uygun. Nitekim Pekin de ABD ile başlayan görüşmeleri hemen kendisine haber veren Putin'e desteğini iletmekle birlikte eşit temelde "çok kutuplu dünyadan" yana olduğunu bir kez daha dünyaya ilan etti.

Çin'in görüşmeleri ve "Batı"daki karşılıklı hamleleri desteklemesinin esas nedeni ise "kutupların" güçlerini kendisine karşı harcamamaları ve böylece kendi olası hamlelerini engelleme ihtimallerinin azalması. Bu nedenle de Çin görünürde "okları kendi üzerine çekecek" hamleler yapmamaya ve her "kutubu" kendi özelinde değerlendirerek cazip hamleler yapmaya odaklanmış durumda. Fakat Pekin diğer yandan pazularını güçlendirmeyi de sürdürüyor. Rusya, Çin ve İran deniz kuvvetlerinin katılımıyla gerçekleşen 'Deniz Güvenlik Kuşağı-2025' tatbikatı başta Tayvan olmak üzere Pekin'i kuşatacak deniz aşırı ülkelere mesaj niteliği taşıyor.

Sonuç olarak krizlerin çözülmek bir yana derinleşerek farklı çatlaklara yol açtığı bir ortamda öznelerin yaptıkları her hamle, öznelerin kendilerine alan açmakla birlikte aralarındaki çatışmaları da güçlendiriyor. Özneler aralarındaki bu çatışmaların konumlandıkları dünya düzenini yok etmemesine dikkat etseler de  çatlakların büyümesini engelleyemiyorlar. Bu çatlaklardan sızacak "dikenli otlar" oluşmadığı durumda ise dünya düzeni kadar dünyadaki canlı yaşamın varoluşu da büyük bir yok oluşla karşı karşıya kalıyor.



12 Şubat 2025 Çarşamba

Çin: Bir Adım Daha İleri

Yüzyılımızın başlangıcından itibaren ABD’nin imparatorluk hayallerine ve hegemonyasına darbe vuran etmenlerin başında kapitalizmin yapısal krizi ve halkların direnişleri geliyor. Fakat bunlar kadar önemli olan ve hatta son yıllarda daha da etkili olan etmen ise Çin. 

Büyüyen ekonomisi, “esnek” siyaseti, zengin kültürü ve gelişen askeri gücüyle Pekin dünya siyasetinin artık tek kutuplu olmayacağını herkese kabul ettirmiş durumda. Kabul ettiriciliğini sağlayan ise ekonomik gücü.

90’lardan itibaren dünyanın fabrikası haline gelen Çin, bugün dünyadaki üretimin yüzde 33’ünü karşılarken ABD’nin üretimi yüzde 15 seviyesine geriledi.

Bu “başarıyı” ticarete de aktarabilen Çin’in 2024 yılında ihracatı yüzde 5,9 artarken ithalatı yüzde 1,1 arttı ve bunun sonucunda 992 milyar dolarla tüm zamanların en yüksek dış ticaret fazlasını gerçekleştirdi. Bunda Trump’ın vaat ettiği vergiler öncesi ön sevkiyatlara yoğunluk verilmesinin payı büyük. Nitekim yılın ilk yarısında yüzde 7 artış gösteren ihracat performansı, ikinci yarısında yüzde 12 civarında artış gösterdi. İhracatın yüzde 15’i ABD’ye, yüzde 19’u Güneydoğu Asya ülkelerine, yüzde 12’si AB ülkelerine ve yüzde 4’ü Rusya’ya gerçekleştirildi.

Ticaret hacmindeki bu büyümeye rağmen Çin’in 2024 yılında Gayri Safi Millî Hasılası’nın (GSMH) büyümesi yüzde 4,9 ile 90’lı yıllardan bu yana (pandemi yılları hariç) en düşük rakamda kaldı. Bunda kapitalizmin yapısal krizinin nedeni olan artı-değerin üretimi ve realizasyonu ile kâr oranlarındaki düşüşün etkisi büyük. 

Pekin de kâr oranlarını yüksek tutmak ve artı-değeri realize etmek için üretimden çok dolaşıma yoğunlaşmaya başlamış durumda. Çin ilk olarak Tek Kuşak Tek Yol (TKTY) ile Asya ve Afrika başta olmak üzere Avrupa’da özellikle altyapı yatırımlarına hız veriyor. Pekin bu yatırımlarla ticaret blokları oluşturarak kendi metaları için pazar yaratmayı da amaçlıyor. Nitekim Çinli BYD şirketi elektrikli otomobil üretiminde birinci olarak “Batı”nın otomotiv sektöründeki tekelini kırdı. 

Bununla birlikte Çinli Alibaba sitesinden sonra Temu sitesi de e-ticarette öne çıktı ve geçtiğimiz yıl dünyanın en çok ziyaret edilen ikinci e-ticaret sitesi oldu. Ayrıyeten Çinli satıcıların Amazon sitesindeki pazar paylarının da yüzde 50’nin üzerine çıktığı düşünüldüğünde Pekin’in “dolaşıma” da hâkim olmaya başladığı görülüyor. 

Bütün bunlara Çin’in döviz rezervlerinin artmaya devam ederek 3 trilyon doları geçtiği de eklendiğinde Pekin’in ekonomik gücünün dünya kapitalizmi için vazgeçilmez olduğu ortaya çıkıyor. Ve Çin’in önümüzdeki dönemde yürüteceği politikaları ekonomik gücüne dayandırarak bir adım daha ileri gideceğine de. 

Ve bu bağlamda “yeni” başkan Trump’ın söylemlerinde sürekli Çin’i, ekonomiyi ve vergileri vurgulaması tesadüf olmuyor.

Trump 2.0

İlk başkanlığı döneminde de Çin’i hedef almasına rağmen ciddi darbeler vuramayan Trump’ın ikinci döneminde Pekin’e yönelik politikalarının (ilk dönemde edindiği tecrübeden dolayı) daha sert olması bekleniyor. Nitekim kendisi Çin mallarına yeni vergiler uygulanması ve Panama Kanalı üzerindeki Çin’in kontrolünü kırmaya yönelik hamleler ile hızlı bir başlangıç da yaptı. Fakat Pekin’in “hızlı” karşı hamleleri Çin’in de “ikinci döneme” hazırlıklı olduğunu gösteriyor.

Trump’ın gelir gelmez Çin’den ithal edilen mallara yüzde 10’luk gümrük vergisi uygulamasına misilleme olarak Çin’in 10 Şubat’tan itibaren ABD’den ithal edilen LNG, kömür ve tarım ekipmanlarına gümrük vergisi getirdi ve Google’ın yanı sıra ABD merkezli biyoteknoloji devi Illumina ve Calvin Klein, Tommy Hilfiger gibi markaların çatı şirketi PVH’yi ticari kara listeye aldı. Keza Çin Biden’ın giderayak 140’tan fazla Çinli şirketi ticari kara listeye eklemesine karşı ABD’ye galyum vb. süper sert malzemelerin ihracatını yasaklamıştı.

Fakat bu hızlı hamlelerin içeriğine bakıldığında Çin’in “hesaplı” hareket ettiği görülüyor. İngiliz Capital Economics’e göre Trump’ın uyguladığı tarifelere tabi Çin mallarının değeri 450 milyar doları bulurken, Çin’in ek gümrük vergileri yıllık yaklaşık 20 milyar dolarlık ithalata denk geliyor. Hızlı karar almasına rağmen Pekin’in 10 Şubat’a kadar beklemesi de “diyaloglara” açık olacağını gösteriyor. Nitekim Trump’ın Şi Cinping ile yaptığı ilk telefon görüşmesinde “dünyayı güvenli kılmak için her şeyi yapacağız” demesi ve konuşmanın ardından TikTok yasağını kaldırması Pekin’e umut vermişti.

Pekin’in “umudunu” besleyen esas etmenler ise “ekonomik”.

Çinli şirketler ABD’nin en büyük iki LNG ihracatçısı olan Venture Global LNG ve Cheniere ile uzun vadeli sözleşmeler imzalamış durumda. Şu an dünyanın en büyük LNG ihracatçısı olan ABD bu sektöre büyük yaptırımlar yapmakta ve Trump'ın içerideki ekonomiyi canlandırma planında LNG önemli yer tutuyor. Öyle ki Trump’ın yaptığı ilk hamlelerden biri Biden'in çevresel etkileri nedeniyle izin vermediği LNG projelerine izin vermek oldu. Diğer yandan Elon Musk gibi Çin’in geniş ve büyük pazarıyla iş yapan büyük Amerikan burjuvazisinin iktidarda olması, Musk gibi “gençlerin” Batı teknolojisine ve sermayesine erişebilmenin devamı ve ekonomik ayrışmanın önlenmesinde önemli rolü olabileceği düşüncesi ve Çin karşıtlığıyla bilinen Başkan Yardımcısı Vance ve Dışişleri Bakanı Rubio’nun söylemlerini görece yumuşatması Pekin’in “umutlu” olmasını sağlıyor. Fakat “yaşamın altın ağacının yemyeşilliği” umutların sınırlı olacağına işaret ediyor.

Trump’ın Panama Kanalı’nı geri alacaklarını söylemesinin hemen ardından Panama’nın Çin ile 2017’de TKTY kapsamında imzalanan antlaşmayı uzatmayacağını belirtmesi bunun ilk göstergesi.

İkincisi ise Ocak ayının sonunda Japonya Savunma Bakanı Gen Nakatani ve Trump’ın çiçeği burnunda ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth arasında yapılan görüşmede iki ülkenin Doğu Çin Denizi’ndeki ortak askeri varlıklarını genişletme konusunda anlaşmaları. Bu anlaşma Trump’ın Biden’in Çin’i askeri yönden kuşatma politikasına devam edeceğini gösteriyor.

Üçüncü olarak Trump’ın Çin’e vergiler koymasının bir diğer nedeni de “Batı”nın yatırımlarını Güney Asya ve Hindistan’a çekerek ayrıca ekonomik bir kuşatma yaratmak istemesi. 

Dördüncü gösterge ise Grönland’dan. Grönland doğalgaz ve petrolün yanı sıra pil ve elektrikli araç üretiminde kullanılan grafit ve lityum gibi 25 önemli hammaddeyi barındırıyor. Halihazırda Çin lityum üretiminde önemli paya sahipken grafit üretiminin de yüzde 65’ini kontrol ediyor. Bu açıdan Grönland hem ABD’deki meta üretimi hem de Çin’in hakimiyetine zarar vermek açısından önemli. 

Grönland’a göz dikmenin yanı sıra imzaladığı ilk kararnamelerin iklim anlaşmalarından çıkarak hammadde çıkartmaya ve petrol ile doğalgaz üretimine yönelik olması da Trump’ın kaynakların paylaşımı konusunda Çin’e karşı sert olacağına işaret ediyor.

Trump’ın bu hamleleri ABD ile Çin arasındaki ilişkileri koparmaya ya da en azından azaltmaya istekli olduğunu gösteriyor. Bu da Çin’in “umutlarının” sınırlı olması gerektiğini ortaya koyuyor. Öte yandan Pekin’in bu durumlara karşı hazırlıklı olduğuna işaret eden gelişmeler de mevcut.

Huawei’ye yönelik Android yasağının ardından geliştirilen HarmonyOS’nin kullanıcı sayısının hızla artması, Deepseek’in yapay zeka alanında yarattığı etki, Pekin’in dünyanın en büyük amfibi saldırı gemisini denize indirip Tayvan’a askeri güç çıkarmasını sağlayacak mobil iskeleler inşa etmesi ve son olarak da Çin’in yapay zekayla donatılmış altıncı nesil savaş uçağının ilk uçuşunu başarılı şekilde yapması “hazırlıkların” güçlü olduğunu ortaya koyuyor.

ABD ve Çin’in bu karşılıklı hamleleri gerilimlere yol açsa da IMF’nin yaptırımların tedarik zincirlerini bozabileceğini söyleyerek "yapıcı yollar bulmanın" gerekliliğini söylemesinde olduğu gibi “sağduyu” çağrısı da giderek artıyor. Fakat kapitalizmin krizinin sürmesi neticesinde üretim ve dolaşım alanında yaşanan “sıkıntıların” yol açtığı paylaşım savaşları ve ticari bloklar “sağduyu”nun duyulmamasına neden olabilir. Bu noktada Avrupa ve Rusya’nın izleyeceği politikaların etkisi de artıyor.

AvRUSya

Çin, ABD ile “mücadelesinde” Avrupa ve Rusya ile olan ilişkilerinin önemli olacağının farkında olarak “ipleri koparmama” gayretini sürdürüyor. Ukrayna’yı işgali sırasında müttefiki Rusya’ya sert yaptırımlar uygulayan Avrupa ile ilişkilerini koruyan Çin, kendisine yönelik hamlelere karşı da aynı politikayı izliyor. Çinli şirketlere yönelik yaptırım planı hazırlığında olan Avrupa Birliği (AB), ilk hamleyi Çinli elektrikli otomobillere ek gümrük vergisi kararı alarak yaptı. Bununla birlikte AB uygulanacak tarifeler konusunda Çin ile anlaşabileceğini söyleyerek “açık kapı” da bıraktı. Gerçekleşmesi olası birçok gelişme bu kapının açık olmasını sağlıyor. 

Trump’ın Avrupa ülkelerinden “koruma parası” istemesi ve Ukrayna’dan desteğini çekip AB’ye ek vergi getireceğini söylemesi Avrupa’nın Pekin’den uzaklaşmasını engelliyor. Hatta AB’nin motor gücü Almanya’da yakında gerçekleşecek seçimde ikinci olması beklenen AfD Almanya’nın Rusya ve Çin ile ekonomik ilişkilerini geliştireceğini ve ucuz enerji alıp dış pazarları koruyacağını açıkça belirtiyor. Çin de TKTY kapsamında Avrupa’daki altyapı yatırımlarına devam ederek bu gelişmelerin “olgunlaşmasını” sabırlı bir şekilde bekleyerek açık kapıyı gözetlemeyi sürdürüyor. Olası gelişmeler gerçekleştiği takdirde kapının açılması sürpriz olmayabilir. 

Avrupa’daki bu olası gelişmelerden medet uman bir diğer ülke de Rusya. Moskova’nın Ukrayna ile savaşı bitirip Avrupa ile eski ticari ilişkilerini kurmayı istemesi Çin için de oldukça uygun. Moskova ile Pekin dünyada istikrarı sağlanması, BM’de iş birliğinin artması, Lavrov’un yayımlanan son makalesinde belirttiği üzere ABD’nin “kovboy baskınlarına” karşı beraber hareket edilmesi konusunda anlaştıklarını ilan ederek ilişkilerindeki “altın çağı” sürdürüyorlar. Rusya ile bu ilişkiler Pekin’in sadece Avrupa üzerindeki etkisini değil, dünyanın geri kalanı üzerindeki etkisini de artırmaya devam ediyor. Özellikle de BRICS üzerinden.

BRICS ve “Ötekiler”

Çin ve Rusya’nın “Batı”ya karşı kendilerini korumak amacıyla başlattıkları BRICS girişimi, artık dünyaya yön verecek düzeye geldi.

Yeni katılımlarla birlikte BRICS ülkeleri dünya nüfusunun yüzde 45’ine sahipler ve küresel üretimin yüzde 36’sını (G-7 ülkeleri yüzde 30) gerçekleştiriyorlar. Ek olarak BRICS üyesi ülkelerin nüfusun çokluğundan dolayı pazar büyüklüklerinin devasa olması, döviz rezervlerinin yarısına sahip olmaları, dünya tahıl ve et üretimin yarısından fazlasına, doğalgaz rezervinin yüzde 52’sine ve petrol ve kömür rezervlerinin yüzde 40’ına sahip olmaları güçlerine güç katıyor.

BRICS bu maddi kaynak gücüyle yetinmeyip BRICS-Clear ve BRICS Sigorta Şirketi’ni kurarak “mali” etkisini de artırmak istiyor. BRICS-Clear ile SWIFT’e alternatif yaratmanın yanı sıra ulusal para birimlerinin kullanılmasına olanak tanınmak isteniyor. Fakat finansman olanaklarının hâlâ kısıtlı olması önemli bir eksik ve bu alanda “Batı”ya mahkûmlar.

Diğer yandan BRICS geçtiğimiz yılın Ekim ayındaki toplantısında getirilen “partner ülkeler” uygulamasıyla Batı ile ilişkilerini koparmak istemeyen ülkelerle ilişkiler geliştirilmesi hedefleniyor. Böylece ekonomik ve siyasi etkinin artırılması ve dolayısıyla ABD ve AB’ye karşı kullanılması hedefleniyor. Burada da Çin inisiyatif alarak bu genişlemenin öncülüğünü yapıyor. Pekin olası genişlemeyle ekonomik gücünün küresel düzlemde hegemon güç olmasını ve kendisine yönelik kuşatmayı kırmak istiyor.

Fakat BRICS içindeki ve dışındaki gerilimler “gerçeklerin” toz pembe olmadığını gösteriyor. Brezilya’nın önce bölgesel sonra küresel güç olma çabasının bir ürünü olarak Venezuela ile yaşadığı gerginlik, Hindistan ile Çin arasındaki sınır anlaşmazlıkları, küresel ekonomide rekabet etmeleri ve Hindistan’ın QUAD’ın parçası olması, yine Brezilya ve Hindistan’ın ABD ile ilişkileri koparmamaya çalışmaları, diğer ülkelerin BRICS’i Batı’ya karşı pazarlık aracı olarak görmeleri ve BRICS’in anti-emperyalist olmaktan ve halkların çıkarlarını gözetmekten uzak “millî burjuvazilerin” çıkarlarına uygun olması gelecekte BRICS üyesi veya partner ülkeler arasında çatışmaların yaşanmasının olası olduğunu ortaya koyuyor. Çin’in maddi gücünün ve “esnek” politikalarının bunları engellemesi veya yönetebilmesi hegemon güç olup olamayacağı konusunda ciddi bir test olacaktır. 

Kuşatmayı Kırma

Pekin’in hegemon güç olma konusundaki önemli sınavlarından birisi de “çevresiyle” ilgili. Biden döneminde ABD’nin yoğun çabasıyla Çin’in çevresindeki ülkeler askeri ve ekonomik olarak belli bir hizaya getirilmişlerdi. Bu konuda bazı devamlılıkları sürdürse de Trump’ın “önce ABD” sloganı bölge ülkelerini Çin ile olan ilişkilerini “korumaya” itiyor.

Bunun farkında olan Pekin ise Filipinler ile görüşerek Güney Çin Denizi’ndeki anlaşmazlıkları gidermeye çalışıyor, Orta Doğu ile arasında artan ilişkiler sayesinde Çinli finans şirketleri Dubai’de ofis açıyor, “önce ABD” sloganından çekinen Güney Kore ve Japonya ile ilişkilerini koparmıyor, Sri Lanka ile 3,7 milyar dolarlık anlaşma imzalayarak TKTY’de yeni bir aşamaya geçiyor, Pakistan ile ekonomik koridoru geliştirme ve “terörle” mücadelede iş birliği konusunda anlaşıyor.

Bunlarında dışında ABD’nin “yeni” hamleleri Çin’e “yeni” hamleler için de fırsat tanıyor. ABD’nin dış yardımlarının yanı sıra USIAD üzerinden yardımları da azaltması özellikle küresel güneydeki ülkeleri Çin’e yakınlaştırıyor. Yüksek teknolojik ürünlerinin yanı sıra hammadde tedarik ağı ve “siyasi talep” olmadan sunduğu krediler Pekin’i cazip kılıyor. Diğer yandan “Batı”nın koyduğu vergilerden dolayı bu pazarlara giremeyen Çin mallarının bu ülkelerde üretilmesiyle duvarın delinebilmesi imkanını yaratması da kazancın karşılıklı olduğunu gösteriyor. Böylece Çin ekonomik gücünü koruyup büyütmenin yanı sıra nüfuzunu da artırma imkanını elde etmiş bulunuyor.

Sonuç olarak bakıldığında gerek on yılların getirdiği birikim gerekse de içinde bulunulan tarihsel koşulların zorunluluğu Çin’i bir adım daha ileri atmaya zorluyor. Bu adımı atarken ekonomik gücü korumayı ve büyütmeyi temel almak zorunda olsa da Pekin’in siyasi ve askeri gücü de önemli oranda kullanması gerekiyor. Bu noktada kendisinden daha “tecrübeli” ve “güçlü” ABD’nin karşısında ne kadar ve nasıl duracağı önemli kazanacak ve bu duruş dünya tarihinin şekillenmesinde önemli olacaktır. 

Encomienda'dan Luther'e: Parsellenmiş İktidar ve Direniş Doktrini

Encomienda, İspanya'nın Amerika kıtasında kurduğu ve yerlilerin dinî eğitim ile koruma karşılığında encomenderoya haraç ödeyerek çalıştı...