16 Eylül 2025 Salı

(Çeviri) Nepal'in “Z Kuşağı Devrimi” - Shovan Bhattarai

Son birkaç gün içinde, “Z kuşağı devrimi” olarak adlandırılan kitlesel gençlik protestoları Nepal sokaklarında patlak verdi ve siyasi bir krizin yaşanmasına ve Başbakan K.P. Sharma Oli'nin istifasına neden oldu.

Protestolar, siyasi sınıfın zenginliğine ve yolsuzluğuna duyulan öfkenin doruk noktasına ulaşmasıyla başladı. Son haftalarda #nepobaby hashtag'i viral oldu ve politikacıların çocuklarının lüks yaşam tarzları ortaya çıkarıldı. Bir gönderide, bir bakanın oğlu, Louis Vuitton ve Cartier kutularından oluşan bir Noel ağacının yanında poz veriyordu. Nepal'de kişi başına yıllık gelir 1.400 ABD doları ve her dört kişiden biri yoksulluk sınırının altında yaşarken, bu kutular çoğu insanın hayatı boyunca göremeyeceği kadar pahalı.

4 Eylül'de Nepal'in yönetici eliti, WhatsApp, Facebook, Instagram ve YouTube dahil 26 sosyal medya platformunu yasakladığını duyurdu. Bu, siyasi yolsuzluğa yönelik eleştirileri bastırmak için yapılan açık bir girişim olarak anlaşıldı ve protesto örgütleyicilerini 8 Eylül Pazartesi günü Nepal gençliğini sokağa çıkmaya çağırmaya sevk etti.

Sosyalist öğrenci aktivisti Kisan, protestoların başlamasından birkaç gün sonra Red Flag'e telefonla verdiği demeçte, “Maithighar'dan Baneshwor'a kadar uzanan yaklaşık iki kilometrelik alan protestocularla doluydu” dedi. On binlerce protestocu parlamento binasına yürüdü, polis ise göz yaşartıcı gaz attı ve tazyikli suyla protestocuları dağıttı. Bu yöntem protestocuları geri püskürtmede başarısız olunca, polis kalabalığa ateş açtı. Sosyal medyada yayımlanan videolarda, barışçıl protestocuların polis tarafından yakın mesafeden gerçek mermiyle vurulduğu görülüyor. Günün sonunda 19 kişi öldü, 400 kişi yaralandı. Bu, Nepal tarihindeki en kanlı protesto günüydü. Bir lise öğrencisi, okul üniforması üzerindeyken sokakta ölü bulundu.

Şok dalgaları ülke çapında yayıldı. Nepal'in siyasi elitleri, ayrıcalıklarını korumak için uygulayacakları zulmü açıkça ortaya koymuşlardı. Ancak kan dökülmesi protestoları durdurmadı. Katmandu, Rupandehi, Biratnagar, Pokhara ve Chitwan'da protestocular polis barikatlarını yıktı ve hükümet binalarına, parti ofislerine ve bakanların evlerine baskın düzenledi. Sokağa çıkma yasağı sokakları boşaltmaya yetmedi. Protestocular “KP Chore, Desh Chor” (Hırsız K.P., ülkeyi terk et) sloganları attı.

Videolar protestoların coşkusunu yansıtıyor. Bir videoda, gökyüzünden para yağar gibi enerji bakanının evinin penceresinden banknotlar atılırken aşağıdaki kalabalık coşkuyla bağırıyordu. Bir diğerinde ise Nepal Maliye Bakanı Bishnu Prasad Paudel iç çamaşırlarına kadar soyuldu, evinden kovuldu ve yakındaki bir nehre atıldı. Bir zamanlar bir nepo bebeğin kutularından Noel ağacı yaptığı marka ayakkabılar, politikacı babasının evinin balkonundan dışarıya atıldı.

Daha pek çok hikâye var. Parlamento binasında polis barikatları yıkıldı ve protestocular içeri girdiler. Birkaç saat boyunca, lüks odalar yırtık kot pantolonlar ve parmak arası terlikler giyen gençlere ait oldu. Yolsuzluk yapan yetkililerin evleri ateşe verildi; yanan binalar TikTok danslarının arka planı olarak kullanıldı.

Bu sahneler, üç yıl önce Sri Lanka'daki Rajapaksa rejiminin simgesi olan sarayın kitlesel bir hareket tarafından yağmalanmasını hatırlatıyor. Nepal'deki protestocular da bu bağlantıyı gözden kaçırmıyor. Sosyal medya, 2022'de Sri Lanka'da, geçen yıl Bangladeş'te ve Arap Baharı'nda yaşananlardan çıkarılan dersleri paylaşma girişimleriyle dolup taşıyor. Protestoların ana sembolü, anime dizisi One Piece'den “Straw Hat Jolly Roger”dir ve bu sembol, son birkaç haftadır Endonezya'daki protesto hareketleri sırasında Cakarta sokaklarında yaygınlaşmıştı.

Pazartesi akşamı, durumu tersine çevirmek için son bir çaba olarak hükümet sosyal medya yasağını kaldırmayı kabul etti. Ancak artık çok geçti ve protestocular ikinci gün sokaklara geri döndüler. Sabahın ortasında, hükümet bakanları aceleyle istifa edip ülkeden kaçmaya çalışırken Tribuvan Uluslararası Havaalanı özel jetler ve helikopterlerle doldu. Sonunda, gençlerin protestosu başladıktan sadece bir gün sonra, K.P. Oli başbakanlık görevinden istifa etti.

Hükümetin bu kadar çabuk devrilmesinin nedenlerinden biri, zaten istikrarsız olan durumuydu. 2006'da monarşi devrildiğinden beri bir dizi kısa ömürlü hükümet kurulmuştu. Kisan, “Halkın hayal kırıklığı uzun zamandır artıyordu” dedi. “Son birkaç on yıldır, K.P. Sharma Oli (Nepal Komünist Partisi-Birleşik Marksist-Leninist), Sher Bahadur Deuba (Nepal Kongresi) ve Prachanda (Nepal Komünist Partisi-Maoist Merkez) adlı üç adamın başbakanlık koltuğunu defalarca değiştirdikleri bir tür müzikli sandalye oyunu oynanıyordu.”

Bu partilerin arka arkaya gelen liderlikleri altında eşitsizlik hızlandı ve son yıllarda artan işsizlikle daha da kötüleşti. Nepal'de gençlerin işsizlik oranı yüzde 20'ye ulaştığı için milyonlarca genç Körfez ülkeleri, Malezya ve Güney Kore'de inşaat veya ev işlerinde çalışmak zorunda kaldı. Kisan'a göre, "Köylerdeki bir nesil, Körfez'de modern köleler olmak için yurtdışına gitmek zorunda kaldıklarından tamamen yok oldu. Ayda yaklaşık 30.000 rupi (yaklaşık 210 ABD doları) kazanıyorlar ve 15.000 rupiyi memleketlerine gönderiyorlar. Bu para yoksulluk sınırının altında, ama Nepal'deki koşullar o kadar kötü ki başka seçenekleri yok."

Bu arada, kendilerini “Komünist” veya “Maoist” renklerle süsleyen Nepalli liderler, ülkenin GSYİH’sinin yaklaşık yüzde 30’unu oluşturan bu gönderilen paralardan toplanan vergilerle ceplerini dolduruyorlar. Bu, her gün devam eden açık dolandırıcılık ve yolsuzluğa ek olarak gerçekleşiyor. Hükümetin kendi verilerine göre, toplam bütçesinin yaklaşık yüzde 15-50'sini müteahhitler, bakanlar ve memurlar zimmetlerine geçiriyorlar.

K.P. Oli'nin ani istifası, harekete katılan birçok kişiyi şaşırttı. Geride bıraktığı siyasi boşluk, kısa sürede eski Başyargıç Sushila Karki tarafından dolduruldu. Nepal'in küçük sağcı monarşi yanlısı azınlığı, bu fırsatı değerlendirerek kralın yeniden tahta çıkarılması gerektiğini savunmaya çalıştı, ancak bu, genç protestocuların hoşuna gitmedi.

Kisan'a göre, önde gelen “Z kuşağı devrimi” aktivistlerinin çoğu, yeni seçimler yapılana kadar Karki'nin geçici bir hükümet kurmasını destekliyor. Ancak, dünyanın en yoksul ülkelerinden birinin çoğunluğunun karşı karşıya olduğu ciddi sorunlar, iktidar koltuklarının değiştirilmesiyle çözülemez.

Başka tehlikeler de var. Nepal ordusu, kısa sürede “kanun ve düzen”in uygulayıcısı ve “Z kuşağı” temsilcileriyle liderler arasındaki müzakerelerde arabulucu olarak kendini dayattı. Generaller bu anı daha fazla güç kazanmak için kullanmaya çalışabilirler. Benzer şekilde, güçlü bir sol siyasi alternatifin yokluğunda, daha sağcı Nepal partilerinin gelecek seçimlerde güç kazanması da mümkündür.

Henüz belirsiz olan çok şey var, ancak Nepal'in gençleri yoksulluk, baskı ve eşitsizlik sisteminden bıkmış durumda. Salı günü Al Jazeera'ya konuşan eylemci bir öğrenci protestocu bunu açıkça ve heyecanlı bir şekilde dile getirdi:

“Uluslararası dostlarımıza şunu söylüyoruz: Başbakanın istifası yeterli değil. Yarın, tüm ulusal partiler yine aynı masada toplanarak kolayca başka bir koalisyon kurabilirler. Ama biz tüm bunları, bu döngüyü kırmak için buradayız. O masayı kıracağız.”

(Bu yazı İngilizceden Türkçeye Göksal Caner Malatya tarafından çevrilmiştir. Yazının orijinaline buradan erişebilirsiniz: https://redflag.org.au/article/nepals-gen-z-revolution)

13 Eylül 2025 Cumartesi

Doğu Asya’daki İsyanlar

Ağustos ayının son günlerinde Endonezya’da ve geçtiğimiz hafta Nepal’de halk kitlelerinin gerçekleştirdikleri eylemler, “büyük güçlerin” hamlelerinin işgal ettiği dünya gündemini alt üst ederek öne çıktılar. “Bir anda” ortaya çıkan bu eylemlerin sarsıcı olmasının altında kapitalizmin yapısal krizinin “çevre” ülkelerinde daha fazla şiddetlenmesi ve küresel hegemonya mücadelesinin yayılan etkisi yatıyor.

Gençliğin ve Yoksulluğun İsyanları

8 Eylül’de Nepal’de başlayan barışçıl gösterilerin ilk olarak hedefinde yolsuzluklar ve sosyal medya yasakları bulunuyordu. Fakat kısa süre sonra kolluk kuvvetlerinin şiddete başvurarak 20 kişiyi katletmesiyle gösteriler isyana dönüştü ve önce İçişleri Bakanı’nın, ardından Nepal Başbakanı K.P. Sharma Oli’nin istifasıyla iktidarın düşmesine neden oldu. 10 Eylül’den itibaren kontrolü eline alan Nepal ordusu ise “taraflarla” görüşerek geçiş sürecini idare edeceğini açıkladı.[1]

Kendilerini “Z Kuşağı” olarak adlandıran gençler, genel olarak komünist partilerde reform yapılmasını isteyenler ve monarşiye geri dönülmesini savunanlar olarak bölünmüş olsalar da yolsuzlukların, yoksullukların ve eşitsizliklerin bitirilmesi konusunda hemfikirler. Nitekim hemfikir oldukları konuların yıllardır süregelmesi isyanların “bir anda” ortaya çıkarak büyümesini sağladı.

30 milyonluk nüfusunun yüzde 43’ü genç olan Nepal’de genç işsizlik oranının yüzde 20[2] olması, kişi başına düşen gayri safi yurtiçi hasılanın 1.447 ABD doları anca bulması ve her yıl yüzbinlerce Nepallinin mevsimlik göçmen işçi olarak çalışmak için yurtdışına çıkması[3] isyanın geç bile kaldığını gösteriyor. Ayrıyeten çoğu işsiz olan, iş bulsa da güvencesiz ve uzun süreli çalışan gençlerin öncü olmasına da şaşırmamak gerek.

Endonezya’daki eylemler de benzer nedenlere sahip.

28 Ağustos’ta Endonezya’nın Cakarta kentinde polisin “kurye” Affan Kurniawan’ı ezip öldürmesiyle başlayan gösteriler kısa sürede isyana dönüştü. Kolluk kuvvetlerinin uyguladığı şiddet 10 kişinin ölümüne neden olurken isyan bütün ülkeye yayıldı. İsyanın yayılmasının nedenleri arasında yolsuzluğa ve yoksulluğa karşı tepki olmakla birlikte Endonezya maliye bakanı Indrawati’nin güvencesiz ve “kayıt dışı” çalışanları vergilendirme çabası (ki bu onun sonunu getirdi[4]) ve Endonezya işçilerinin asgari ücretin yükseltilmesini talep etmesi de bulunuyor.

Nepal’de ve Endonezya’daki egemen güçlerin kapitalizmin derinleşen yapısal krizinin bedelini işçilere ve gençlere ödetmek için onları güvencesiz ve kölece şartlarda çalışmaya zorlanmasının perde arkasında yatan bir diğer neden ise emperyalist güçlerin paylaşım ve hegemonya mücadelesi. Küresel güç olma mücadelesi “merkez” ülkeleri “çevredeki” ülkelerde artı-değer sömürüsü ve transferi yapmaya zorluyor. Nitekim bölgede yaşanan “siyasi gelişmeler” de bunun en büyük göstergesi.

Büyük Güçlerin Savaşı

Coğrafi olarak Hindistan ve Çin’in arasında bulunan Nepal, siyasi ve ekonomik olarak da bu iki ülke arasında sıkışmış durumda.

13 Mart 2024’te Nepal Başbakanı Pushpa Kamal Dahal Prachanda’nın liderliğini yaptığı Nepal Komünist Partisi(Maoist Merkez)’nin politika değişikliğine giderek Çin’e yakınlığıyla bilinen Nepal Komünist Partisi (Birleşik Marksist-Leninist) ile ittifak yapması ve Hindistan’a yakın duran Nepal Kongresi’ni iktidardan uzaklaştırmasıyla Nepal Çin’e yakınlaşmıştı. Temmuz 2024’te iktidardan düşen Prachanda’nın yerine Nepal Komünist Partisi (Birleşik Marksist-Leninist) lideri K.P. Sharma Oli’nin geçmesi bu durumu değiştirmedi.

Dış politikada benzer çizgiyi sürdüren Oli, Çin ile siyasi ve ticari ilişkileri geliştirmek için Aralık 2024’te Tek Kuşak ve Tek Yol projesine katılmaya yönelik çerçeve anlaşmasını imzaladı.[5] Keza Oli Temmuz 2024’te göreve başladığında Nepal başbakanlarının ilk olarak Hindistan’ı ziyaret etme geleneğini yıkarak Çin’i gitmişti.

Bu gelişmeler haliyle Hindistan ve ABD’nin tepkisini çekmişti. Nitekim bu yılın Ocak ayında mitinglerle başlayıp sosyal medyaya sıçrayan monarşi yanlısı siyasi eylemlerde Nepal’i Hindu devletine dönüştürmek isteyen Nepal Kongresi’nin öne çıktı[6] ve “Z Kuşağı” gençleri etkileyerek “monarşinin” geri getirilmesi fikrini gündemde tutuyor.

Diğer yandan ABD ise “demokrasi” yoluyla müdahale derdinde. 2024’te Demokrasi İçin Ulusal Kazanım Fonu’nun (NED) yayınladığı belgeye göre Nepal’deki “sivil toplum” örgütlerini desteklemek için milyonlarca dolar fon ayrılmış[7] olması ABD’nin açıkça “renkli devrim” arayışında olduğunu gösteriyor. ABD’nin bu arayışının bir diğer nedeni de “duygusal”. ABD, Eylül 2017’de imzalanan anlaşma ile Millennium Challenge Corporation’ın (MCC) Nepal Compact programı aracılığıyla Nepal’deki altyapı projelerine yaklaşık 500 milyon dolar yatırım yapmıştı.[8] Ve ABD ne Nepal’in ne de milyonlarca dolarının Hindistan ya da Çin’in kontrolüne geçmesini istemiyor. Bu nedenle isyanları kendi çıkarları doğrultusunda manipüle etmekten de çekinmiyor.

Benzer manipülasyon Endonezya’nın “içinde” görülmekte. Şimdiki devlet başkanı Subianto (ki kendisi eski devlet başkanı Suharto’nun damadıdır), eski Cumhurbaşkanı Jokowi ve PDİ-P lideri Megawati[9] arasındaki paylaşım savaşı doğrultusunda halkın haklı isyanı çalınmaya çalışılıyor.

İsyanın Çalınması

Kapitalizmin yapısal krizinin derinleşmesi sadece küresel emperyalist güçler arasındaki paylaşım ve hegemonya savaşını şiddetlendirmekle kalmıyor, “çevre” ülkelerde de yoksulluğu, eşitsizlikleri ve yolsuzlukları artırıyor.

Bu nedenle Nepal ve Endonezya’da olduğu gibi işçilerin ve gençlerin önderliğinde güvencesiz ve kölece şartlarda çalışmaya karşı isyanların her an başka bir ülkede ortaya çıkması oldukça muhtemel. Bu haklı isyanlar, işçi sınıfı öncülüğündeki sosyalist/komünist partiler tarafından örgütlenmediği takdirde “demokrasi” ve çeşitli “kimliklerin” hakları adı altında sivil toplum örgütleri aracılığıyla emperyalist güçlerce çalınması oldukça muhtemel olacaktır. Fakat Nepal’de halkın komünistlere olan güveninin azaldığı da göz önüne alındığında sosyalist/komünist partilerin işçi sınıfından ve halktan kesinlikle kopmamayı da ilke edinmesi gerektiği görülüyor.



[1] https://thehimalayantimes.com/nepal/nepali-army-urges-public-not-to-rely-on-rumors

[2] https://harici.com.tr/nepal-protestolarina-dair-yolsuzluk-z-kusagi-ned-fonlari-ve-jeopolitik-rekabet/

[3] https://harici.com.tr/nepal-basbakani-oli-yolsuzluga-karsi-protestolarin-tirmanmasi-uzerine-istifa-etti/

[4] https://www.haberhurriyeti.com/haber/26231979/endonezyanin-mehmet-simseki-gorevden-alindi

[5] https://turkish.cgtn.com/2024/12/03/ARTI1733216827951440

[6] https://halktv.com.tr/makale/ulkenin-basbelasi-hindutva-nepalde-abdhindistan-parmagi-971004

[7] https://www.ned.org/wp-content/uploads/2025/04/Asia-Grant-Listing-FY24.pdf

[8] https://thediplomat.com/2025/07/why-the-mccs-continuation-is-in-the-interest-of-nepal-and-the-us/

[9] https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/ergin-yildizoglu/endonezya-da-isyan-2433104

9 Eylül 2025 Salı

(Çeviri) Eleştirel Araştırmanın Eleştirisi (6) – Jean-Paul Sartre

Çevirenin Notu: Jean-Paul Sartre’nin Diyalektik Aklın Eleştirisi kitabının ilk cildinin ikinci kısmı olan “Eleştirel Araştırmanın Eleştirisi”nden bu hafta “Birey ve Tarih” ve “Anlayış ve Kavrayış” başlıklı bölümlerinin çevirisini yayımlıyorum.

 11 - Birey ve Tarih

Eleştirel araştırmamızın bağı, bireysel yaşam ile insanlık tarihi arasındaki temel özdeşlikten (ya da metodolojik bakış açısıyla, “bakış açılarının karşılıklılığı”ndan) başka bir şey değildir. Kesin konuşmak gerekirse, bu iki bütünleştirici sürecin özdeşliği bizzat kanıtlanmalıdır. Ama aslında eleştirel araştırma tam da bu hipotezden hareket eder ve gerilemenin (ve daha sonra ilerlemenin) her anı doğrudan bu hipotezi sorgular. Eğer ontolojik özdeşlik ve metodolojik karşılıklılık aslında her zaman hem gerçek hem de gerekli ve anlaşılabilir Hakikat olarak görünmeseydi, gerilemenin sürekliliği her düzeyde kesintiye uğrardı. Gerçekte, eleştirel soruşturmayı mümkün kılan hipotez, tam da araştırmanın kanıtlamayı amaçladığı hipotezdir. Eğer bir diyalektik varsa, ona bizi bütünleştiren bütünleştiricinin kaçınılmaz disiplini olarak boyun eğmeli ve onu özgür pratik kendiliğindenliği içinde, olduğumuz bütünleştirici praksis olarak kavramalıyız; araştırmamızın her aşamasında, sentetik hareketin anlaşılabilir birliği içinde, zorunluluk ve özgürlük arasındaki çelişkiyi ve çözülmez bağlantıyı yeniden keşfetmeliyiz, her ne kadar her an bu bağlantı farklı biçimlerde ortaya çıksa da. Her halükarda, eğer yaşamım derinleştikçe Tarih haline geliyorsa, özgür gelişiminin derin bir düzeyinde kendisini tarihsel sürecin katı zorunluluğu olarak ortaya koymalıdır ki daha da derin bir düzeyde kendisini bu zorunluluğun özgürlüğü ve nihayetinde özgürlüğün zorunluluğu olarak yeniden keşfedebilsin.[1]

Eleştirel araştırma, göreceğimiz üzere Prens'in bizzat kendisi olsa bile, bütünselleştiren her zaman aynı zamanda bütünselleştirilen olduğu sürece, bu yönlerin etkileşimini ortaya çıkaracaktır. Ve eğer araştırma başarılı olursa ve özgür bireysel praksisin yarı saydamlığının altındaki zorunluluğun kayalık altyapısını ortaya çıkarırsak, doğru yolda olduğumuzu umabiliriz. O zaman bu iki cildin birlikte kanıtlamaya çalışacağı şeyi bir an için görebileceğiz: diyalektik araştırmanın apodiktik yapısı olarak zorunluluk, ne içselliğin özgür gelişiminde ne de dışsallığın hareketsiz dağılımında bulunur; kaçınılmaz ve indirgenemez bir moment olarak kendini dışsallığın içselleştirilmesinde ve içselliğin dışsallaştırılmasında ortaya koyar. Bu çifte hareket, tüm gerilemeci araştırmamızın hareketi olacaktır: Bireysel praksisin kapsamlı bir incelemesi bize onun dışarıyı içselleştirdiğini gösterecektir (eylemin kendisi aracılığıyla pratik bir alanın sınırlandırılmasında); ama tersine, alette ve emek yoluyla nesnelleştirmede içselliğin kasıtlı bir dışsallaştırılmasını kavrayacağız (ki mühür bunun hem sembolü hem de örneğidir) ; Benzer şekilde, bireyin pratik yaşamının araştırma sırasında kendisini sosyolojik ya da tarihsel bütünselleştirmeler içinde eritmek zorunda olduğu hareket, bütünselleştirici failin yarı saydam içselliğini, yaşamın nesnel gerçekliği (seri, grup, sistem, süreç) olarak görünen yeni formda korumaz. Daha az kesin olsa da daha canlı bir şekilde ifade etmek gerekirse, özgür öznellik nesnelliğini, onu bütünselleştiren (onu sentetik gelişen formlara entegre eden) bütünselleştirmeler içinde bir perspektif olmanın anlaşılabilir gerekliliği olarak ilk başta kendi içinde keşfeder. O halde öznellik, tüm soyutluğuyla, 'gelişen' bir toplumun üzerimizde ilan ettiği ve bizi varlığımızda a priori olarak tanımlayan hükmü özgürce ve kendimiz aracılığıyla yerine getirmeye bizi zorlayan karar olarak görünür. Bu, pratik-atıl ile karşılaşacağımız düzeydir.

Bununla birlikte, praksisin maddi bir faili (organik birey) ve madde üzerinde ve madde tarafından yapılan bir işlemin maddi örgütlenmesini varsaydığı anlaşılmalıdır. Dolayısıyla, farklı maddi bölgelere aracılık ederken aynı zamanda madde tarafından dolayımlanmayan insanları asla bulamayız. Pratik bir çokluk, tıpkı bizi çevreleyen nesneler topluluğunun bizi bütünleyen pratik çokluğa kendi dolayımını dayatması gibi, atıl olanı işlenmiş maddeye dönüştüren praksisin dolayımıyla maddenin kendisiyle olan belirli bir ilişkisidir. Dolayısıyla, insanın tarihi doğanın bir macerasıdır, sadece insan maddi ihtiyaçları olan maddi bir organizma olduğu için değil, aynı zamanda içselliğin dışsallaşması olarak işlenmiş madde, ürününün dışsallığını, onu bütünselleştiren çokluğun bütünselleştirici hareketi içinde yeniden içselleştirmeye zorlandığı ölçüde bu işlenmiş maddeyi üreten ya da kullanan insanı ürettiği için. İster mühür ister yasa tarafından olsun, eylemsiz olanın dışsal olarak birleştirilmesi ve eylemsizliğin praksisin kalbine yerleştirilmesi, gördüğümüz gibi, insan ilişkilerinin kalbinde katı bir belirlenim olarak zorunluluğun üretilmesiyle sonuçlanır. Ve beni kontrol eden bütünselleştirme, onu özgürce yaşadığım bütünselleştirme içinde keşfettiğim ölçüde, yalnızca iki temel nedenden ötürü zorunluluk biçimini alır: birincisi, beni bütünselleştiren bütünselleştirme, emeğin atıl ürünlerinin aracılığını kullanmak zorundadır; ikincisi, pratik bir çokluk her zaman kendi dış ataletiyle, yani ayrık bir nicelik olarak karakteriyle yüzleşmek zorundadır. Sayının içselleştirilmesinin her zaman mümkün olmadığını ve gerçekleştiğinde de niceliğin, diyalektik olarak içsellik içinde yaşansa da, bir grubun her bir üyesinde kalın bir eylemsizlik katmanı (içsellik içinde dışsallık) ürettiğini göreceğiz. Sonuç olarak, eleştirel araştırmamızın bir yapısı olarak hemen verilen zorunluluk sorunu, bizi zorunlu olarak antropolojinin temel sorununa, yani pratik organizmaların inorganik maddeyle ilişkilerine götürür. Dışsallığın (yani niceliğin ya da başka bir deyişle Doğanın) her failler çokluğu için hem dışarıdan hem de içeriden bir tehdit olduğu (anti-diyalektikteki rolünü göreceğiz) ve bütünselleşmenin hem kalıcı aracı hem de derin vesilesi olduğu gerçeğini asla gözden kaçırmamalıyız. Ayrıca, özün aşılmış geçmiş olarak hareketsiz olması ve pratik failin aşılmış nesnelleşmesi haline gelmesi anlamında insanın özü olduğunu da göreceğiz (böylece herkesin içinde ve her çoklukta üretici olarak insan ile ürün olarak insan arasındaki sürekli çözülen ve sürekli yenilenen çelişkiyi üretir).[2] İkinci ciltte ayrıca dışsallığın Tarih'in hareketsiz itici gücü olduğunu, çünkü ona mührünü vuran ve hem indirgenemez bir an hem de İnsanlığın bir anısı olarak koruduğu yeniliğin tek olası temeli olduğunu öğreneceğiz. İster atıl itici güç ister yaratıcı bellek olarak olsun, inorganik madde (her zaman bizim tarafımızdan örgütlenmiştir) organik maddeselliklerimizin tarihinde asla eksik değildir; tarihi mümkün kılmak için içselleştirilmiş dışsallığın koşuludur ve bu temel koşul, tarihte anlaşılabilirliğin tam kalbinde bir zorunluluk olması gerektiğine dair mutlak gerekliliktir - ve pratik anlayışın hareketi içinde sürekli olarak çözülür.[3] Dolayısıyla, eleştirel araştırmamız bize organik ve inorganik olanın - her bütünselleştirici ve bütünselleştirilmiş düzeyde - bu bağlantının alabileceği tüm biçimler aracılığıyla (inorganik olanın organizmanın kendi içinde ve etrafındaki mevcudiyetinden, inorganik olanın örgütlenmesine ve örgütlü pratik çokluk tarafından içselleştirilmiş sayı içinde saf dışsallık olarak sayının mevcudiyetine kadar) çözülmez birliği olarak apodiktikliği sunmalıdır. İşte bu şekilde eleştirel araştırmanın şemasını yeniden keşfediyoruz. Gerileme anında, kurucu diyalektiği, anti-diyalektiği ve oluşturulmuş diyalektiği bulacağız. Sentetik ilerleme anında ise, bu üç kısmi hareketi bir bütünsel bütünselleştirme içinde bütünleştiren bütünselleştirici hareketin izini süreceğiz. Bu temelde, tarihte (ve genel olarak praksiste) olasılık ve tarihsel zorunluluk sorununu gerçek ışığında ortaya koyabileceğiz. İşte bu ilerici anda, asıl sorunumuzu nihayet anlayacağız: Sentetik birleşme pratiği olarak Hakikat nedir ve Tarih nedir? Neden insanlık tarihi diye bir şey vardır (etnografya bizi tarihi olmayan toplumlarla tanıştırmıştır)? Ve tarihsel bütünselleştirmenin, gelişim halindeki Tarih içinde yer alan (bütünselleştirici ve bütünselleştirilmiş) bir fail için bugün kendini ortaya koyabildiği ölçüde pratik anlamı nedir?

12 - Anlayış ve Kavrayış

Yöntem Sorunu'nda tanımladığım şekliyle anlama (la compréhension) ile diyalektik diye bir şey varsa tanımlayabilmemiz gereken şekliyle düşünme (I' intellection) arasındaki yakın bağlantı şüphesiz fark edilmiş olacaktır. Kavrama, ister kendini oluştururken kendi açıklığını üretsin, ister ötekinin praksisinde kendini tanısın, basitçe praksisin kendine karşı saydamlığıdır. Her iki durumda da, edimin kavranması (üretilen ya da yeniden üretilen) edim tarafından gerçekleştirilir; ve etkinliğin teleolojik yapısı ancak kendisini hedefiyle, yani geleceğiyle tanımlayan ve aşılmış geçmişin olumsuzlanması olarak şimdiyi aydınlatmak için bu gelecekten geri dönen bir proje içinde kavranabilir. Bu bakış açısından, her praksis pratik alanın kısmi bir yeniden toplamasıdır (bu, olumsuzlamasıyla tanımlandığı ölçüde - fail ya da pratik çokluk tarafından gerçekleştirilen ilk toplamadır) ve hayatım sürekli (yatay ve dikey) bir yeniden toplamadan ibaret olduğu içindir ki ötekinin geleceğine dayanarak onun bugününe erişebilirim. Şimdi, diyalektik anlaşılabilirlik, gördüğümüz gibi, gelişen bütünselleştirmenin şeffaflık derecesiyle tanımlanır ve pratik fail anlaşılabilir bir kesinliği ancak bu bütünselleştirme içinde konumlandığı, kendisi hem bütünselleştirici hem de bütünselleştirilmiş olduğu ölçüde zamansallaştırabilir. Bu nedenle, “anlama” yalnızca kavrama için başka bir kelime gibi görünebilir - bu durumda işe yaramaz gibi görünecektir. Bununla birlikte, (analitik Akıl süreçleriyle sınırlı olan) anlama ile (yalnızca insan bilimlerinde ortaya çıkan) kavramayı karşı karşıya getirmek olağandır.

Bu ayrım, her ne kadar sıradan olsa da, oldukça anlamsızdır. Doğa bilimlerinde anlaşılabilirlik diye bir şey yoktur: praksis eylemsizliğin dışsallığının bir bölgesine mührünü bastığında, söz konusu olguların olduklarından başka türlü olmalarının imkânsızlığı biçiminde zorunluluğu üretir ve açığa çıkarır; ve gördüğümüz gibi, Akıl daha sonra dışsallıktaki dizileri yeniden keşfetmek ve bunların tek dışsal birliği olarak zorunluluğu hem üretmek hem de keşfetmek için kendisini bir eylemsizlik sistemi haline getirir. Dışsallıkta ardışıklık olarak zorunluluk (anlar birbirinin dışındadır ve farklı bir düzende meydana gelemezler) yalnızca zihnin kendi sınırını üretmesi ve keşfetmesidir, yani dışsallıkta düşünmenin imkânsızlığını üretmesi ve keşfetmesidir.[4] İmkânsızlık olarak düşüncenin keşfi, anlamanın tam karşıtıdır, çünkü anlama ancak gerçek olanın rasyonel bir praksise erişilebilirliğinin tanınması olabilir. Öte yandan, insan bilimlerinde bu erişilebilirliği tanıyan anlama, yeterince temellendirilmemiştir ve açıklanmasıyla birlikte kendini üreten praksise indirgenmediği sürece, irrasyonel ya da mistik sezgiye (sempati vb.) dönüşme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Eğer kavrayışı bir praksis anı olarak göreceksek, o zaman onun bütünselleştirici olduğunu ve pratiklerin zamansallaştırıcı ve zamansallaştırılmış kesinliğini, nerede olurlarsa olsunlar, bütünselleştirici oldukları ölçüde kavradığını söylemeye gerek yoktur.

Anlaşılabilir olan ile kavranabilir olan arasındaki karşıtlık gerçekten de reddedilmelidir. Sanki temelde iki farklı kesinlik türü varmış gibi değil. Buna rağmen iki terimi muhafaza ediyorsak, bunun nedeni idrakin, kavrayışın cinsi olduğu bir tür olmasıdır. Aslında 'kavranabilir' terimini (ister bir bireyin ister bir grubun olsun) herhangi bir niyetli praksisi belirtmek için muhafaza edeceğiz. Ve elbette duygulanımın kendisi de pratiktir. Dolayısıyla, kavrayışı salt doğrudan eylem ve emekle sınırlandırmak istemiyoruz. Bir praksis, pratik bir organizmanın ya da bir grubun niyetine kadar izlenebiliyorsa, bu niyet failin kendisi için örtük ya da belirsiz olsa bile, kavrama vardır. Bununla birlikte, eleştirel araştırma faili olmayan eylemleri, üreticisi olmayan üretimleri, toplayıcısı olmayan toplamları, karşı sonlulukları ve cehennemi döngüsellikleri ortaya çıkaracaktır. Ayrıca, kendilerini oluşturan bireylere atıfta bulunmadan, hatta onlar bunun farkında bile olmadan, bütünselleştirilmiş düşünce ve eylemler üreten çoklukları da keşfedeceğiz. Bu gibi durumlarda ve zamanı geldiğinde ortaya çıkacak olan diğer pek çok durumda, ya Tarihin Hakikati birleşik değildir ya da bütünleştirici düşünce mümkün olmalıdır. Bir toplumu ya da onun ölü kurumlarını altüst edebilen ve her zaman anlamını yitirmiş (ve belki de yeni bir anlam kazanmış) bu özgür eylemler, serseri ve otoritesiz, bütünleştirilebilir olmalı, gelişen Tarih içinde yabancı cisimler olarak kalamamalı; sonuç olarak anlaşılabilir olmalıdırlar. Daha karmaşık olan düşünce, gelişen bütünselleştirme temelinde, bu tür şeylerin kaynağını, insanlık dışı olmalarının nedenlerini (Tarih içinde) ve bu şekilde bütünselleştirici bir antropolojiye erişebilirliklerini kavrayabilmelidir: diyalektik bir sürecin bütünlüğü içinde, yani praksisin kendisiyle doğrudan bağlantılı olarak ve bir içselliğin geçici dışsallığı olarak ortaya çıktıklarını ve çözüldüklerini görmelidir. Bu nedenle, tüm pratik gerçeklikleri bütünleştirebildiği ölçüde, her zamansallaştırıcı diyalektik kesinliğe entelektüel diyeceğim ve kavrama terimini, yazarı ya da yazarları tarafından kasıtlı olarak üretildiği ölçüde, bütünleştirici grup ya da praksis için saklı tutacağım.



[1] Bu gerçeklikler arasındaki nihai ilişkiyi bu şekilde sunmama rağmen, karşılaştırmanın iki terimi nedeniyle bu çelişkili birliklerin sıralanmasını durdurmuyorum: hiçbir şey bizi, bahsedilen birliklerin ardı ardına sıralanmasının tam tersi bir düzende gerçekleşeceği başka diyalektik anları döngüsel olarak tasarlamaktan alıkoyamaz. Saymayı burada kesiyorsam, bunun nedeni yapısal ve tarihsel bütünselleştirme hareketinin, göreceğimiz gibi, bu birliklerin ve yalnızca bunların araştırmamızın anlarını işaretlemesini gerektirmesidir.

[2] İnsanın nesneleştirilmesi, hareketsiz olanın üzerine bir mühür vurur. Dolayısıyla, aşılmış bir nesneleştirme, pratik insanın alanı olduğu ölçüde, son tahlilde bir robottur. Tarif ettiğimiz tuhaf dünyada robot insanın özüdür: kendini özgürce geleceğe doğru aşar, ama geçmişine bakar bakmaz kendini bir robot olarak düşünür. Kendini atıl olanın içinde tanımaya başlar ve bu nedenle tüm yabancılaşmadan önce bile şeyleşmiş imgesinin kurbanıdır.

[3] Aslında anlaşılabilirlik ile zorunluluk arasında bir çelişki vardır. Anlaşılabilirlik, yeniyi eskinin temelinde mükemmel bir şekilde açık hale getirir; daha önce tanımlanmış faktörler temelinde ve bütünselleştirmenin ışığında yeninin şeffaf pratik üretimine tanık olmamızı sağlar. Bununla birlikte, tam da bu ışık her yere yayıldığı için, göreceğimiz gibi, düşünce süreçlerinde bile zorunluluk olan ve öyle kalan dışsal kontrolü ortadan kaldırır. Çünkü zorunluluk, y ve ζ verildiğinde x'in meydana gelmemesinin imkânsızlığını (ve elbette bu imkânsızlık düşünce süreçleri için de geçerlidir) dışarıdan ortaya koyarak tüm olasılıkları ortadan kaldırır. Diyalektik anlayış, y ve ζ'nin sadece içsellik bağlantıları yoluyla (gelişen bütünselleştirme içinde) x'te birleştiği örgütleyici hareketin tam, zamansallaştırılmış bir sezgisini sunduğu ölçüde, bu kesinliğin zamansallaştırılması içine çekilme eğilimindedir. Şeffaflık kendi garantisidir ve temel sorun olasılıkları dışlamak değil, her bir anında ve gelecekteki bir bütünlük temelinde bir olasılığın tam olarak gerçekleşmesini kavramaktır. Kesinlik, zorunluluğun kesinliği püskürtme eğiliminde olduğu ölçüde apodiktisiteden kaçınma eğilimindedir. Ancak tarihsel kesinlik her zaman içselliğin bağlarını göstermek zorunda olduğu ölçüde, bunlar dışsal bir çeşitliliği (her unsuru diğerlerine dışsal, kendine dışsal ve dıştan kontrol edilen) birleştirdiği ve kısmen dönüştürdüğü ölçüde, aynı zamanda bu içsel bağlar kendi etkinlikleri yoluyla yarı-dışsallıkla etkilendiği ölçüde, zorunluluk kesinlik içinde anlaşılabilirliğin biçimsel ataleti olarak görünür; Her ayarlama, hareketsiz çeşitliliği çevreleyen ve bir an için ona içsel ve özerk bir güç bahşeder gibi görünen hareketin içinde onu çözme eğilimindedir. Ancak zorunluluk, kısmi bütünselleştirmenin en sonunda kemiksi yapı, kesinliğin iskeleti olarak yeniden ortaya çıkar: böylece praksisin anlaşılabilirliği, hem öngörüldüğü gibi hem de her zaman farklı olan praksisin sonucuna bağlı hale gelir ve bu sonuç, farklılaştığı ölçüde (yani, o da bütüne dışsallıkla bağlandığı ölçüde) olduğundan farklı olamayacakmış gibi görünür (ve aynı şekilde tüm bütünselleştirici düşünce süreçleri de olduklarından başka türlü olamayacakmış gibi görünür). Roman ve oyun okumanın (tıpkı okuyucunun hayatı gibi) bir bütünselleştirme olduğunu -örnekten ziyade bir örnek olarak- hatırlamakta fayda var. Okur, Tarih tarafından gerçekleştirilen çifte bütünselleştirme temelinde ve kendi bireysel yaşamı olarak, esere kendi bireyselliği içinde yeniden bütünselleştirilecek bir bütünlük olarak yaklaşır. Eylemlerin ya da diyalogların anlaşılması, eğer eser zihni tatmin edecekse, hem öngörülemeyenin saydamlığı (örneğin durumun ve çatışmaların kısmi olarak yeniden bütünleştirilmesi olarak bir tepkinin anlaşılabilir doğuşuna tanık olunur) hem de her anın bir eylemsizlik geçmişi içinde yer aldığı ölçüde, anlık belleğin maruz kaldığı, bu anın farklı olması gerektiği imkansızlığı olmalıdır.

[4] 'Üretmek' dediğimde Kantçı 'kategoriler'i düşünmediğim açıktır. Dışsallık üzerine vurulan mühür yalnızca pratik bir işlemdir (mekanik bir modelin ya da deneysel bir sistemin inşası gibi).

6 Eylül 2025 Cumartesi

ABD “Kaptırıyor” mu?

Geçtiğimiz günlerde Truth Social isimli sosyal medya platformunda paylaştığı fotoğrafa "Görünüşe göre Hindistan ve Rusya'yı en derine ve en karanlığa, Çin'e kaptırdık. Umarım birlikte uzun ve müreffeh bir gelecekleri olur!" yorumunu yapan ABD Başkanı Donald Trump, uzun zamandır tartışılan bir meseleye parmak basmış oldu: ABD hegemonyasının güç kaybetmesi meselesi. Trump yaptığı yorumla ve bulunduğu başkanlık konumu nedeniyle bu meselenin en üst düzeyde de kabul edildiğini ortaya koymuş olmakla birlikte son dönemdeki ekonomik ve askeri gelişmeler de ABD hegemonyasının güç kaybına dair önemli göstergeler sunuyor.  

Hindistan’ı Trump kaybetti

Hindistan son zamanlarda Trump’ın “özel” olarak hedefindeydi. Trump Hindistan’ı Rusya ile askeri ilişkilerini geliştirdiği ve petrol ticaretini artırdığı gerekçesiyle birkaç defa “uyarmıştı”. Fakat Hindistan Başbakanı Modi bu uyarıların haksız ve mantıksız olduğunu[1] söyleyip Trump’ı eleştirmiş, hatta Rusya ile stratejik ortaklık sağlayan bir protokol imzalayıp[2] ABD’den silah alımlarını da durdurmuştu.[3]

Buna karşılık Trump en popüler kozunu kullanarak birçok Hint ürününe yönelik yüzde 50'lik gümrük vergisi uyguladı. Bu yaptırıma rağmen Hindistan petrol alımını sürdürme kararı aldı[4] ve Modi Çin’in Tiencin kentinde düzenlenen Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) zirvesine katılarak 7 yıl sonra Çin’e gitti.

İktidara gelmesinden bu yana ABD ile ilişkileri geliştirmeye çalışan ve kimi zaman Çin’i karşısına almaktan çekinmeyen Modi’nin bu hale gelmesinde Trump’ın baskıları ve Hint sermayesinin gelişiminin payı büyük. Bu sene Japonya’yı geçerek dünyanın en büyük dördüncü ekonomisi olan Hindistan’ın burjuvazisi de artık “Batı”nın çevresindeki “müttefik” olmaktan çıkıp küresel bir güç olmayı istiyor. Bunun için ucuz petrol sağlayan ve hem bölgesel hem de küresel rakibi Çin’i dengeleyen Rusya’yla iyi ilişkilere ihtiyacı var. Rusya’nın sunduklarını sunmak ve ticareti geliştirmek yerine sömürgeci Batı refleksiyle Hindistan’a ticari buyruklar verip Modi’den de kendisini Nobel’e aday göstermesini isteyen Trump’ın Hindistan’ı “kaptırması” kendisine şaşırtıcı gelse de sürpriz olmasa gerek.

Rusya gardını alıyor

Trump’ın Çin’e kaptırdığı diğer ülke olan Rusya ile ilişkileri ise çift yönlü ilerliyor.

Alaska’da gerçekleşen görüşmede Trump’ın Rusya’nın toprak taleplerini kabul etmesi, Putin’in ise görüşmeyi tamamen reddettiği Zelenski ile “koşullar sağlandığı” taktirde görüşmeyi kabul edeceğini söylemesi ilişkilerin iyiye gittiğini gösteriyordu.

Öte yandan Trump’ın Rusya ile petrol ve doğalgaz ticareti yapan Hindistan ve Brezilya’yı sürekli uyarması, Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki Zengezur koridoru meselesini çözüp güzergaha kendi adını koydurtması ve bu koridorla hem Rusya’nın hem de İran’ın kuşatılmasının sağlanması esas niyetinin “kötü” olduğuna işaret ediyor. Nitekim Trump sürekli “Rusya’daki ekonomik fırsatlardan” bahsederek Rus pazarını gözüne kestirdiğini itiraf etmekten geri kalmıyor.

Buna karşı Rusya ise Trump’ı ürkütmeden hamlelerini yapıyor. Rus ordusunun Azerbaycan devlet petrol şirketi SOCAR’ın Ukrayna’nın Odessa kentindeki enerji altyapısını iki defa hedef alması[5] ve Hindistan gibi Rusya’dan petrol aldığı için Trump’ın tehdit ettiği Brezilya ile memorandum imzalanması Moskova’nın askeri ve ekonomik olarak Trump’a karşı gardını alarak zaten “kaptırıldığını” ortaya koyuyor.

Çin ile “iyi geçinme”

Trump’ın Rusya ve Hindistan’ı kapmakla itham ettiği ve en derin ve en karanlık diyerek hor gördüğü Çin ile ilişkileri ise oldukça ironik. Çin ile özellikle ticarette yaşanan restleşmelere karşı ipleri koparmamaya çalışan Trump, son olarak gümrük vergisi ateşkesini de Kasım ayına kadar uzattı.[6]

Buna ek olarak “Çin ile iyi geçineceğiz” diyerek 600 bin Çinli öğrencinin ABD’ye gelmesini de eleştirilere rağmen savunuyor.[7] Bununla yetinmeyen Trump Nvidia ve AMD’nin Çin’e çip satmasını gelirlerinin yüzde 15’ini devlete vermeleri karşılığında izin veriyor.[8]

Diğer yandan Trump Çin’i kuşatmaktan da geri kalmıyor. ABD donanması Çin’in etrafındaki denizlere yayılırken Japonya’yı da bir vekil güç gibi savaşa hazırlıyor. Japonya’nın 2025 yılı savunma bütçesi geçen yıla göre yüzde 7,4 artışla 59 milyar dolara çıkarken[9] Trump’ın danışmanlarından Steve Bannon, “Japonya ve Güney Kore, Tayvan meselesindeki hesaplaşmaya doğrudan katılmalı” diyerek niyetini açıkça ortaya koyuyor.[10]

Çin ise bu kuşatmaya karşı gücünü ortaya koyarak bir kutup olduğunu fiilen ilan ediyor.

İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndaki Çin’in zaferinin ve Japonya’nın yenilgisinin 80. yıldönümünde yapılan törende Pekin askeri gücünü gösterme fırsatını kullandı. 6. nesil jet avcı uçakları, su altı insansız hava araçları, gemi savar füzeleri ile gövde gösterisi yapan Çin, Rusya ile birlikte Japonya’ya gözdağı vererek ağustos ayı başında “Deniz Etkileşimi 2025” isimli askeri tatbikatı gerçekleştirdi.[11]

Ek olarak Trump’ın tarifelerine karşı Rusya ile Çin aralarındaki ticareti geliştirerek hem birbirlerinin pazar ihtiyaçlarını karşılıyorlar hem de yerel paralarla yapılan ticaretle dolara bağımlılıklarını azaltıyorlar.[12]

Öte yandan Çin 2020’deki çatışmadan dolayı ilişkilerinin gerilimli olduğu Hindistan’la ilişkilerini Trump’ın sunduğu “fırsatla” düzeltiyor, Şi Cinping ile Modi yaptıkları görüşmede ABD’nin yaptırımlarına karşı işbirliğini karşılıklı derinleştirmeyi kararlaştırılıyorlar.[13]

Ayrıca Çin Tayvan ile arasında gerilim konusu olan çip üretiminde ise yerli üretime yoğunlaşıyor[14] ve kendi topraklarında gerçekleşen Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) zirvesinde çok kutuplu dünyayı savunup “kalkınmaya” önem verdiğini ifade ederek dünya ülkelerine ABD’ye alternatif olduğu mesajını veriyor.

Bu gelişmeler Çin’in kendisini ABD’nin alternatifi olarak dünyaya gösterdiğini, Trump’ın ise Çin’in gücünü istemeden de olsa kabul ettiğini ve Çin’in gücünü azaltmak ve yayılmasının önlemek için bölgedeki “müttefiklerini” kullanarak kuşatmayı sürdüreceğini gösteriyor.

Avrupa’yı “kullanma”

Hindistan, Rusya ve Çin’in güç kazanmasını engelleyemeyen ABD, güç devşirmek için müttefiklerine, özellikle de Avrupa’ya yöneliyor.

Alaska görüşmeleri sonrası Zelenski’ye ve Avrupalı liderlere Rusya’nın şartlarını dayatan Trump, yine yoğun baskısıyla AB’yi ticaret anlaşmasını imzalamak zorunda bıraktı.[15] Bununla yetinmeyen Trump, Ukrayna’ya 3350 adet uzun menzilli ERAM füzesi satarken bunun parasını Avrupalıların sağladığı 850 milyon dolarlık paketten alacak[16] ve ABD ayrıca Rusya’ya komşu Doğu Avrupa ülkelerine yönelik askeri yardım programını durduracak.[17]

Böylece Trump, ABD’nin Avrupa’ya yaptığı “karşılıksız” askeri harcamalara son vermekle kalmayıp Avrupa’yı kendi müşterisi ve “çevresi” yaparak “servetlerini” kendisine aktarmaya başarıyor.

Fakat Trump’ın Avrupa’ya yönelik “baskıcı” politikaları “merkezkaç” politikalara da neden oluyor.

ABD’nin silah satma politikasına karşılık Avrupa kendi silah fabrikalarını inşa ediyor ve fabrikalar şimdiden 7 milyon metrekareyi aşan yeni sanayi alanları oluşturmuş durumda.[18] Bu alanlar bir Avrupa Birliği (AB) programı olan ve 500 milyon avroluk bütçeye sahip ASAP (Mühimmat Üretimini Destekleme Eylemi) tarafından oluşturulurken Alman Rheinmetall şirketi de 500 milyon avroluk yatırımla Avrupa’nın en büyük mühimmat fabrikasını açıyor.[19] Askeri alandaki bu açılıma ek olarak da AB Latin Amerika ülkelerinin birliği Mercosur ile büyük ticaret anlaşması imzalayarak[20] kendisine pazar yaratmaya çalışıyor.

Bu askeri ve ekonomik hamleler ABD’nin Avrupa üzerindeki “hegemonyasına” yönelik ciddi tehditler oluşturma potansiyelini de taşıyor.

Trump’ın Savaşı

ABD’nin hegemonya mücadelesi dışarıyla sınırlı kalmıyor, “içeriye” de nüfuz ediyor. Trump iktidarını konsolide etmek için bundan faydalanmaya çalışıyor.

Trump güvenliği sağlamak bahanesiyle Washington’da ulusal muhafızları kullanırken[21] Demokratların valisinin yönettiği Chicago’ya da ulusal muhafızları gönderiyor.[22] Bunları yaparken büyük mali destek sunduğu savunma şirketlerinin desteğini de alıyor.[23]

Yasal alandaki “engelleri” aşmak için ise senatoyu bypass etmek amacıyla savcıları kendi atamaya çalışıyor, gümrük vergilerini engelleyen yargı kararlarına boyun eğmeyip Yüksek Mahkeme’ye başvuruyor.[24]

Bütün bunlarla birlikte Trump savunma bakanlığının adını savaş bakanlığı olarak değiştiren kararnameyi imzalayarak[25] bütün hazırlıklarını savaş üzerine kurduğunu açıkça gösteriyor.

Ve ABD’nin hegemonyasını tam anlamıyla “kaptırmamak” için de eninde sonunda tekrar savaşa yöneleceğini de.



[1] https://www.mea.gov.in/Speeches-Statements.htm?dtl/39945

[2] https://ddnews.gov.in/en/india-russia-sign-protocol-to-deepen-industrial-ties-at-11th-working-group-session/

[3] https://harici.com.tr/hindistandan-trumpin-rusya-petrolu-suclamalarina-yanit/

[4] https://www.reuters.com/business/energy/indias-russian-oil-imports-set-rise-september-defiance-us-2025-08-28/

[5] https://harici.com.tr/rusya-azerbaycanin-ukraynadaki-petrol-tesisini-10-gunde-ikinci-kez-vurdu/

[6] https://www.cnbc.com/2025/08/11/trump-china-tariffs-deadline-extended.html

[7] https://www.politico.com/news/2025/08/31/trump-policy-chinese-international-students-00538998

[8] https://www.bbc.com/news/articles/cvgvvnx8y19o

[9] https://www.savunmatr.com/japonyadan-rekor-savunma-butcesi-talebi-ihalar-ve-uzun-menzilli-fuzeler-on-planda/

[10] https://harici.com.tr/abd-japonyayi-asyanin-ukraynasi-rolune-hazirliyor/

[11] https://www.ntv.com.tr/dunya/rusya-ve-cin-donanmalarindan-japon-denizinde-ortak-tatbikat,kW5InNYu9U-sHslqSpqqdQ

[12] https://www.scmp.com/economy/global-economy/article/3324077/despite-dip-chinas-exports-russia-new-deals-show-room-grow-amid-us-pressure

[13] https://oxu.az/tr/dunye/si-cinping-ve-narendra-modi-abdye-karsi-birlesme-sozu-verdiler

[14] https://www.theinformation.com/articles/china-demands-companies-halt-nvidia-chip-orders-security-concerns

[15] https://www.weforum.org/stories/2025/07/the-eu-us-trade-deal-explained-eu-competitiveness/

[16] https://www.wsj.com/politics/national-security/pentagon-has-quietly-blocked-ukraines-long-range-missile-strikes-on-russia-432a12e1?mod=hp_lead_pos1

[17] https://www.ft.com/content/0157d5f9-1b27-4d6c-b44e-f0a77da59b5d

[18] https://www.ft.com/content/ce617187-43ed-4bec-aebf-b1b346c4cfb1

[19] https://www.ft.com/content/d36111bb-e85a-4ec7-b19c-078312ea3616

[20] https://www.politico.eu/article/europe-latin-america-trade-deal-france-win-reassurance/

[21] https://thehill.com/homenews/administration/5447217-five-takeaways-as-trump-seizes-control-of-dc-police-deploys-national-guard/

[22] https://www.politico.com/news/2025/09/02/trump-chicago-national-guard-00540357

[23] https://x.com/Hazal_Yalin/status/1952973815719575868

[24] https://www.axios.com/2025/09/02/trump-tariffs-appeal-scotus?utm_source=newsletter&utm_medium=email&utm_campaign=newsletter_axiosmarkets&stream=business

[25] https://tr.euronews.com/2025/09/06/trumpin-karari-savunma-bakanliginin-adi-savas-bakanligi-oluyor

Encomienda'dan Luther'e: Parsellenmiş İktidar ve Direniş Doktrini

Encomienda, İspanya'nın Amerika kıtasında kurduğu ve yerlilerin dinî eğitim ile koruma karşılığında encomenderoya haraç ödeyerek çalıştı...