14 Ekim 2025 Salı

(Çeviri) Troçki'nin Marksizmi (1) - Nicolas Krassó

Çevirenin Notu: Nicolas Krassó’nun “Troçki’nin Marksizmi” adlı makalesi New Left Review’in Temmuz-Ağustos 1967 tarihli 44. sayısında yayımlanmıştı. Makalenin çevirisini uzunluğundan dolayı üç bölüm halinde paylaşıyorum.

1930-1986 yılları arasında yaşamış olan Macar Marksist Nicolas Krassó, 15 yaşında bir komünist gençlik yapılanmasına girerek devrimci mücadelesine başlamıştır. István Meszáros’un da arkadaşı olan Krassó, 18 yaşından itibaren Lukács ile birlikte çalışmaya başlamıştır. 1956 Macar ayaklanmasına katılan Krassó, ayaklanmanın bastırılmasının ardından İngiltere’ye geçmiş ve ölene kadar da orada kalmıştır.

 

Uzun yıllar boyunca Troçki, Marksistler için ele alınması imkansız bir konuydu. 1920'lerde Bolşevik Parti içinde yaşanan mücadele, uluslararası işçi hareketi içinde imajı üzerinden o kadar şiddetli bir kutuplaşmaya yol açtı ki, kişiliği ve eserleri hakkındaki bütün rasyonel tartışmalar sona erdi. Stalin'in ilan ettiği aforoz, adını dünyanın dört bir yanındaki milyonlarca militan için ihanetle eşanlamlı hale getirdi. Kutbun diğer tarafında ise, adanmış ve ayrılmış bir azınlık onun anısını kutsallaştırdı ve onun düşüncesinin "zamanımızın Leninizmi" olduğuna inandı. Bugün bile, ölümünden 30 yıl ve Stalin'in ölümünden on yıl sonra, komünist hareket içinde Troçki hakkında normal bir tartışma yapmak hâlâ tabu. Onun figürüne yönelik büyülü tavırlar devam ediyor - günümüz dünyasında çarpıcı bir anakronizm. Bu kuralın tek istisnası, elbette, Isaac Deutscher'in üç ciltlik biyografisidir — ki bu da daha büyük bir külliyatın sadece bir parçasıdır. Ancak burada, paradoksal olarak, Deutscher'in başarısının büyüklüğü, Marksizm içinde Troçki'nin gerçek tarihsel rolüne ilişkin tartışmaya katkıda bulunabilecek diğer tüm potansiyel isimleri gölgede bırakmış görünüyor. Deutscher'in eserinin, onun önemine yakışır nitelikte bir Marksist değerlendirmesinin hiç yapılmamış olması kesinlikle önemlidir. Eser, çağdaş tutumların çok ötesinde olduğu için henüz tam olarak özümsenmemiştir ve bu nedenle hiç tartışılmamıştır. Ancak, eserinin ima ettikleri, Sovyet tarihi içindeki farklı alanların sürekli tartışılmasıyla özümsenebilir — farklı görüşlerin ortaya çıktığı alanlarda bile. Devrimci destanın tamamını veya tarihçisini kavrayamama korkusuyla belirli sorunları ele almamak bir hata olur. Bu makalenin amacı, Troçki'yi bir Marksist olarak nasıl değerlendirmemiz gerektiği gibi bir soruna yaklaşmaktır. Bu, onu Lenin'le (Stalin'le değil) karşılaştırmak ve teorik yazıları ile politikacı olarak pratiğinin özgül birliğini görmeye çalışmak anlamına gelir. Bu bağlamda, Troçki'nin hayatı dört ayrı evreye ayrılır: 1879-1917, 1917-21, 1921-29 ve 1929-40. Bu makalenin tezi, dört dönemin de tek bir sorun çerçevesinde en iyi şekilde anlaşılabileceği yönündedir: Troçki'nin proletaryanın devrimci örgütü olarak Parti ile ilişkisi ve bunun gizli teorik temelleri. Bu odak noktasının, Troçki'nin bir Marksist olarak düşüncesinin tüm temel özelliklerini (kusurlarını ve erdemlerini) aydınlattığı ve siyasi kariyerindeki iniş çıkışları açıkladığı ileri sürülecektir.

1879–1917 "Lenin'in sopası"nda Menşeviklerin kurucu üyeliğine

Ekim Devrimi'nden önce Troçki, Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi'nin Bolşevik veya Menşevik fraksiyonlarından hiçbirinin disiplinli bir üyesi olmamıştı. Bu durum, kısmen Bolşevikler ve Menşeviklerle farklı dönemlerde yaşadığı siyasi anlaşmazlıklarla açıklanabilir. Ancak bu durum, şüphesiz bu dönemde eylemlerini yönlendiren daha derin bir teorik tercihi de yansıtıyordu. Deutscher'in aktardığına göre, kayda geçirilmiş ilk yazılarından biri, Sibirya'da parti örgütlenmesi üzerine yazılmış bir denemeydi. Bu yazıda Troçki, güçlü bir Merkez Komitesi tarafından devrimci hareket üzerinde acımasız bir disiplin denetiminin gerekliliğini savunuyordu. "Merkez Komitesi (disiplinsiz örgütlerle) ilişkilerini kesecek ve böylece o örgütü tüm dünya devriminden koparacaktır" diye yazmıştı.[1] Bu görüşle tutarlı olarak, Troçki 1902'de Rusya'yı terk ettiğinde, Temmuz 1903'te Brüksel'de düzenlenen RSDİP'nin Üçüncü Kongresi'nde Iskra ile Ekonomistler arasındaki anlaşmazlıkta başlangıçta katı bir disiplin sistemini savunmuştu. Partinin tüzüğü, partinin üyelere karşı "önderliğin örgütlü güvensizliğini" ifade etmeliydi, bu güvensizlik parti üzerindeki dikkatli ve dikey bir denetim ile uygulanmalıydı.

Bu formülasyon, Ne Yapmalı? kitabında bulunan her şeyden ruhen açıkça farklıdır. Bu evrede, sürgünden yeni çıkmış ve ulusal devrimci harekete yeni katılmış olan Troçki, "Lenin'in sopası" olarak biliniyordu ancak bu dönemde ikisinin yazdıklarını karşılaştırırsak, göreceğimiz gibi, Troçki'nin "proto-Bolşevik" evresinin, Lenin'in parti örgütlenmesi teorisinin sosyolojik içeriğini göz ardı ederek, yalnızca dışsal ve biçimsel yönlerini yeniden ürettiği ve dolayısıyla onu Lenin'e tamamen yabancı bir kavram olan militarize edilmiş bir komuta hiyerarşisi olarak karikatürize ettiği açıktır. Devrimci partiye dair herhangi bir organik teoriye dayanmadığı için, Troçki'nin aynı kongrede aniden tam tersi bir tutuma geçmesi ve sonunda Lenin'i "partiyi tasfiye eden" ve RSDİP'yi Rus işçi sınıfının değil, bir komplo grubuna dönüştürme planının mimarı olarak suçlaması şaşırtıcı değildir. Böylece "Lenin'in sopası" 1903 sonlarında Menşeviklerin kurucu üyesi oldu. Nisan 1904'te Troçki, Cenevre'de Menşevik Axelrod'a ithaf ettiği bir makale olan Siyasi Görevlerimiz'i yayımladı. Bu makalede, Lenin'in devrimci parti teorisinin tamamını açıkça reddetti ve sosyalizmin bir teori olarak devrimci entelijansiyayı da içeren bir parti aracılığıyla işçi sınıfına dışarıdan getirilmesi gerektiği şeklindeki Lenin'in temel tezini açıkça inkâr etti. Troçki bu teoriyi "ikamecilik" olarak eleştirdi ve onu şu çarpıcı sözlerle kınadı: "Lenin'in yöntemleri şuna yol açıyor: parti örgütü önce kendini bir bütün olarak partinin yerine koyuyor; sonra Merkez Komitesi kendini örgütün yerine koyuyor; ve sonunda tek bir 'diktatör' kendini Merkez Komitesinin yerine koyuyor." Troçki, Lenin'i "kötü niyetli ve ahlaki açıdan itici bir şüphecilik"le suçladı.[2]

Parti ve Sınıf

Troçki kendi Sosyal Demokrat Parti modelini Alman Partisi’nden ödünç almıştı ve işçi sınıfıyla aynı kapsamda bir partiyi ima ediyordu. Marksist bir bakış açısıyla böyle bir formülasyona yönelik bariz eleştiri, devrimci teorinin gerçek sorunlarının ve parti ile sınıf arasındaki ilişkilerin "ikame" kavramı ve onun ima ettiği zıt kavram olan "özdeşlik" ile bilimsel olarak ele alınamayacağıdır. Parti ve sınıf, toplumsal yapının farklı düzeylerine aittir ve aralarındaki ilişki her zaman bir eklemlenme ilişkisidir. Aralarında hiçbir değişim ("ikame") mümkün değildir, tıpkı aralarında hiçbir özdeşliğin mümkün olmadığı gibi — çünkü bunlar, tabakalı bir toplumsal bütünün zorunlu olarak farklı örnekleridir, belirli bir düzeyinin karşılaştırılabilir veya eşdeğer ifadeleri değildir. "İkame" veya "özdeşlik" gibi spekülatif kavramlar, Lenin'in teorileştirdiği gibi, işçi sınıfı üzerinde (ve içinde) devrimci partinin pratiğinin özgül niteliğinin doğru bir şekilde anlaşılmasını en baştan engeller. Bu kavramlar, genel olarak siyasi kurumların ve özel olarak da devrimci partinin kaçınılmaz özerk rolünü -elbette, son tahlilde ekonomi tarafından belirlenen bir toplumsal oluşum içinde kitle güçlerine göre özerkliğini- görmede radikal bir başarısızlık anlamına gelir

Siyasi örgütlerin özgüllüğünü ve devrimci partinin rolünü kavrayamama — başka bir deyişle parti teorisinin eksikliği — Troçki'nin bu yıllarda parti örgütlenmesine yönelik tutumlarındaki ani ve keyfi değişiklikleri açıklar. Bu değişikliklerin yalnızca psikolojik bir anlamı vardı — "otoriter" ve "özgürlükçü" tutumlar arasındaki ikilemin ifadesiydiler (daha sonra Savaş Komünizmi'ne karşı tutumundan "bürokrasi" ile mücadeledeki rolüne ani geçişinde yeniden ortaya çıktı) ve bu ikilemin soyut karşıtlığı, Marksizm öncesi bir soruna işaret ediyordu. Bu değişikliklerin, Troçki'nin düşüncesinde bir boşluk, bir eksiklik olduğunu gösteren işaretlerin ötesinde, gerçek bir teorik statüleri yoktu.

Ancak bu eksiklik, tuhaf bir şekilde kitlesel toplumsal güçlere ilişkin yoğun bir sezgiyle bağlantılıydı. 1904'ün sonlarında Troçki, Menşevik fraksiyonundan ayrıldı ve Alman SDP'sindeki bir Rus göçmen olan Parvus ile entelektüel bir ortaklık kurdu. Böylece, herhangi bir örgütsel grupla bağlarının aşırı istikrarsızlığı hızla teyit edildi. Ancak, paradoksal bir şekilde, 1905 Devrimi'ndeki hızlı yükselişini mümkün kılan da bu sabit olmayan konumuydu — hiçbir devrimci örgütün, devrimin ivmesi dağılmadan ve yenilmeden önce etkili bir kontrol sağlayacak zamanı olmadığı ve kendiliğinden patlak veren bir devrimdi bu. Hem Bolşevikler hem de Menşevikler devrim tarafından gafil gafil avlandılar ve liderleri Rusya'ya ancak bir gecikmeyle ulaşabildiler. Başından beri St. Petersburg'da bulunan Troçki, herhangi bir siyasi partinin yönlendirmediği Ekim’deki kitlesel ayaklanmaya çok daha hızlı uyum sağladı. Kısa sürede St. Petersburg Sovyeti'nin liderliğini ele geçirdi. Deutscher, tam da bu başarısında "hareketin olgunlaşmamışlığını somutlaştırdığını" doğru bir şekilde gözlemlemektedir. Bu olgunlaşmamışlık, elbette, beş ay sonra devrimin hızlı ve kesin bir yenilgiye uğramasına yol açtı — Rus işçi sınıfı hareketinin tarihinde kendiliğindenliğin cenaze törenine neden oldu.

"Sonuçlar ve Beklentiler"

Ancak, Troçki'nin 1906'da hapishanede yazdığı ilk ve en önemli eseri olan Sonuçlar ve Beklentiler’, bu deneyimden doğmuştur. Bu eser, 1928'de polemik amaçlı bir broşür olan Sürekli Devrim'de ortaya konan sonraki görüşlerin tüm unsurlarını içerse de bundan çok daha fazlasıdır. Bu eser, 1917 Ekim Devrimi'nin temel sınıf özelliklerinin tartışmasız bir şekilde parlak bir habercisidir. “Ekonomik olarak geri kalmış bir ülkede proletarya, kapitalizmin gelişmiş olduğu ülkelere göre daha erken iktidarı ele geçirebilir... Rus devrimi, iktidarın… burjuva liberalizminin politikacıları devlet adamı gibi dehalarını gerektiği gibi gösterme fırsatı bulamadan proletaryaya geçebileceği koşulları yaratır... İktidardaki proletarya, köylülüğün gözünde onun kurtarıcısı olarak görünecektir.”[3]

Sürekli Devrim

Troçki, Rusya'da köylülüğün atomizasyonu ve burjuvazinin zayıflığının, işçi sınıfının henüz ulusun azınlığıyken iktidarı ele geçirmesini mümkün kılacağını doğru bir şekilde öngörmüştü. İktidara geldikten sonra, her ne pahasına olursa olsun köylülüğün desteğini kazanmak zorunda kalacak ve ikisi arasında herhangi bir ara vermeden "demokratik" önlemlerden "sosyalist" önlemlere geçmek zorunda kalacaktı. Bu süreci "Sürekli Devrim" olarak adlandırdı — bu, en derin içgörülerinde bile bilimsel kesinlikten yoksun olduğunu gösteren yetersiz bir tanımlamaydı. Her zaman ve her yerde sürekli bir yangın fikrini -metafizik bir ayaklanma karnavalı- çağrıştıran bu terim, hem Troçki'nin muhaliflerinin hem de takipçilerinin polemiklerinde çarpıtılmaya yol açtı. Bu formülün romantik-idealist karakteri, o tarihte bile Troçki'nin kendi düşüncelerinde kaçınılmaz olarak eleştirel hatalara yol açtı. Her şeyden önce, bu formül, Rusya'da yaklaşan devrimin sınıf karakteri (demokratik taleplerden sosyalist taleplere kesintisiz ilerleme) ile Rus devriminin uluslararası alanda varlığını sürdürme becerisi gibi oldukça farklı iki sorunu birbirine karıştırdı. Çünkü bu makalede Troçki, Batı Avrupa'da eşzamanlı devrimlerin yardımı olmadan Rusya'daki devrimin karşı-devrimci saldırıya karşı direnmesinin imkansız olduğunu defalarca ilan etti. Bu varsayımın "mantığı", "Sürekli Devrim"in kafa karıştırıcı sözcük oyunlarından kaynaklanıyordu. Bu formül, Troçki'nin Rusya'daki devrimin ulusal karakterinden devrimin hayatta kalabilmesi için gerekli uluslararası koşullara, sanki tek bir yürüyen merdivendeki basamaklarmış gibi, "sürekli" yukarı doğru hareket ederek geçmesini sağlıyordu. Bu yaklaşımın gayrimeşru niteliği çok açıktır ve Troçki'nin tezlerini temelden çürütmüştür. Bu, Ekim Devrimi'nin temel niteliğini, devrim gerçekleşmeden 11 yıl önce, başka hiçbir Rus liderin Plekhanov'un klasik öngörülerini reddetmediği bir dönemde doğru bir şekilde tahmin etmesindeki başarısının büyüklüğünü azaltmaz. Bu başarıyı sadece Troçki'nin Marksizminin belirli koordinatları içinde konumlandırır.

Partinin Yokluğu

Sonuçlar ve Beklentiler, sınıf analizi açısından sıra dışı bir eserdir. Sosyalist mücadelede siyasi örgütün rolüne dair herhangi bir analiz içermemesi de aynı derece sıra dışıdır. Troçki'nin gelecekteki devrim senaryosunda parti bir kez daha tamamen yok sayılmıştır. Sosyalizmin önkoşullarını (planlı üretim, büyük ölçekli fabrikaların egemenliği ve proletarya diktatörlüğü) tartışırken, hiçbir yerde partiden veya onun rolünden bahsetmez. Blanquistleri ve anarşistleri eleştirir, ancak daha sonra sadece şöyle der: "Sosyal demokratlar, iktidarın ele geçirilmesini devrimci sınıfın bilinçli eylemi olarak görürler."[4] Öncüleri unutulmuştur.

Yüz sayfalık makalenin tamamında partilerle ilgili tek tartışma, Batı'daki Sosyal Demokrat Partilere yönelik tek ve zekice bir eleştiridir. Bu, bu örgütler hakkında doğru bir yorumdu, ancak genel uygulaması, devrimci bir partinin varlığına karşı tam bir düşmanlığı ima ediyordu.[5] Gerçekten de Troçki, Rusya'daki siyasi mücadele hakkında yazarken, devrimci örgütlerin rolünden hiç bahsetmiyor, sadece toplumsal güçlerden söz ediyor.

Bu öncü esere ilişkin bir başka yorumda daha bulunulmalıdır. Eserde, Parti sorununa ilişkin bariz bir bilgisizlik vardır. Buna karşılık Troçki, bürokratik ve askeri bir aygıt olarak Devlet konusunda büyük bir farkındalık sergilemektedir. Modern Rus toplumunun oluşumunda Rus devletinin tarihsel rolüne dair uzun ve ayrıntılı bir anlatım vardır. Troçki bu analizin çoğunu liberal tarihçi Miliukov ve ortağı Parvus'tan almıştır. Ancak bu ek bölümün etkileyiciliği, Troçki'nin Parti konusunda sergilediği sessizliği daha da belirgin hale getirmektedir. Bu zıtlık tesadüfi değildi ve daha sonraki bir evrede önemli bir pratik bağlamda yeniden ortaya çıktı.

Ancak, Troçki'nin düşüncesindeki bu kritik eksikliğin doğrudan sonuçları, hapisten çıktıktan sonra somut olarak ortaya çıktı. 1907'den 1914'e kadar Troçki'nin siyasi sicili, muhalif Sosyal Demokrat fraksiyonları bir araya getirmek için aralıklı ve sonuçsuz çabalarla doluydu ve bu amaçla sonunda ilkesiz ve kısa ömürlü Ağustos Bloğu'nu kurdu. Bu yıllarda Lenin'in üstlendiği Bolşevik Parti'nin inşası konusundaki belirleyici çalışmada hiçbir rol oynamadı. Böylece, çağdaşları Stalin, Zinovyev ve Buharin'in bu inşa döneminde edindikleri parti hayatı deneyimini hiç kazanamadı. Deutscher doğru bir şekilde şöyle yorumluyor: "1907 ile 1914 arasındaki yıllar, hayatında siyasi başarıdan yoksun bir bölümü oluşturur. ... Yazıları ... parlak gazetecilik ve edebi eleştirilerden oluşuyordu, ancak siyasi teori üzerine tek bir önemli eser bile içermiyordu ... Ancak bu yıllarda Lenin, takipçilerinin yardımıyla partisini kuruyordu ve Zinovyev, Kamenev, Buharin ve daha sonra Stalin gibi adamlar, 1917'de parti içinde liderlik rolünü üstlenmelerini sağlayacak bir konuma yükseliyorlardı. Troçki'nin 1904-1906 yıllarında ulaştığı konuma, bu dönem çok az bir katkı sağladı ya da hiç katkı sağlamadı." [6]

‘Aydınlar ve Sosyalizm’

Ancak, Troçki'nin bu uzun ara dönemde önemli yazılar üretmediğini düşünmek yanlış olur. Politik düşüncesinin gizli eksenlerini özellikle net bir şekilde aydınlatan çok önemli bir eser kaleme aldı. Bu, 1910'da yazdığı Aydınlar ve Sosyalizm adlı eserdir. Troçki bu eserde, sosyalist hareketin içindeki ve dışındaki entelektüellere karşı sert bir düşmanlık gösterir. Bu düşmanlık, onun aydın anlayışının bir yansımasıydı. Yazılarından, Troçki'nin aydınları tamamen Leninizm öncesi bir anlayışla, "fikirler" veya "edebiyat" ile ilgilenen, esasen proletarya ve siyasi mücadeleden kopuk burjuva kökenli bireyler olarak gördüğü açıktır. Eserlerinde aydının temel imajı her zaman “salon edebiyatçısı”dır. Bu imaj, burjuvazinin kendisinin yarattığı imajdır — burjuvazi, "sanat" ve "düşünce"yi "sıradan" faaliyetlerden (ekonomi ve siyaset gibi) ayırmış, entelektüeli bunlara uzak, ezoterik bir arayışa adanmış biri olarak idealize etmiştir. Dahası, işçiçi veya İşçi Partisi'ne mensup işçi sınıfının kaba anti-entelektüalizmi, bu burjuva anlayışının aynadaki görüntüsüdür: "aydın", amatör, asalak veya dönek anlamına gelen aşağılayıcı bir kategori haline gelir. Elbette bu kavramlar dizisinin Marksizm’le hiçbir ilgisi yoktur. Ancak bu, Troçki'nin 1903'te Lenin'in parti örgütlenmesi konusundaki tutumuna görünürdeki yakınlığının neden bu kadar biçimsel ve dışsal olduğunu açıklıyor. Çünkü Lenin'in Ne Yapmalı? adlı eserinde ortaya koyduğu parti örgütlenmesi teorisi, devrimci bir partide aydınların rolü ve doğası hakkındaki teorisinden ayrılamazdı. Bunun özü şuydu: 1) Burjuva kökenli aydınlar, devrimci bir partinin oluşumu için vazgeçilmezdir — yalnızca onlar işçi sınıfının bilimsel sosyalizmi kavramasını sağlarlar; 2) Devrimci partinin çalışması, kendi saflarında "aydınlar" ve "işçiler" arasındaki ayrımı ortadan kaldırır. Gramsci, elbette, Lenin'in teorisini, devrimci partiyi "Modern Prens" olarak ele aldığı ve tüm üyelerinin yeni tipte aydınlar haline geldiği ünlü analizinde geliştirmiştir.

Bu karmaşık anlayış, Troçki'nin geleneksel kategorileri ve bunlara eşlik eden önyargıları kabul etmesiyle tezat oluşturmaktadır. Aydınlar hakkında yazarken, daha sonra Edebiyat ve Devrim'de eleştireceği Moskova'daki ezoterik edebiyat çevrelerini düşünmekteydi; Bolşevik Partisi içinde ve aracılığıyla şekillenen yeni aydınları, yani parti üyelerini asla düşünmüyordu. Kısacası, aydınlar ve onların devrimci hareketle ilişkisi konusunda Marksist bir teorisi yoktu ve bu yüzden sadece tutumlarla yetiniyordu. 1910 tarihli makalesinde, Avrupa'da sosyalist hareket büyüdükçe, ona katılan aydınların sayısının giderek azaldığını açıkça belirtir. Bu kural öğrenciler için de geçerlidir: "Tarihleri boyunca... Avrupa'daki öğrenciler, burjuva sınıflarının hassas barometresi olmaktan öteye geçemediler."[7] Aydınlar ve işçi sınıfı arasındaki ilişkiye dair analizinin özü, aydınları tamamen reddetmesidir, bu da onun Ne Yapmalı?[8] kitabını özümsemekte ne kadar başarısız olduğunu göstermektedir. Şöyle yazmaktadır: "Toplum aygıtının fiili olarak ele geçirilmesi, daha önceden aydınların Avrupa proletaryasının partisine geçmesine bağlı olsaydı, kolektivizmin umutları gerçekten de içler acısı olurdu." Bu genel bakış açısı göz önüne alındığında, 1903'teki kısa süreli "merkeziyetçilik" anlayışının neden mekanik ve kırılgan olduğu açıktır. Bu, Leninizmin bir parodisiydi — içsel anlamı olmayan, disiplinini askeri bir taklitçilikle yansıtan — "işçilerin" ve "aydınların" birleşik bir siyasi pratikle devrimcilere dönüştürülmesiydi.[9] Troçki'nin aydınlara atfettiği tek siyasi rol, özellikle Rus aydınları üzerine yazdığı bir makalede "ikamecilik"ti. Troçki, Deutscher'in Rus tarihinin "kasvetli bir incelemesi" olarak adlandırdığı şeyde, Dekabristler, Narodnikler ve Marksistleri, temsil ettiklerini iddia ettikleri toplumsal sınıfların yerine kendilerini ikame eden gruplar olarak kayıtsızca kınadı. Bir kez daha, toplumsal yapının farklı düzeyleri veya örnekleri hakkında herhangi bir teorinin olmaması, "aydınlar" ve "sınıflar" arasında, birinin diğerinin yerine geçmesinin mümkün olduğu yatay bir değişim kavramına yol açar. Böylece, aydınların siyasete girmesi, zorunlu olarak bir gasptır— bu, ancak proletaryanın zararına olabilir. Bir kez daha eksik olan, aydınlar ve işçi sınıfı gibi iki farklı olguyu yeniden birleştiren ve dönüştüren özerk bir yapı olarak parti kavramıdır. Bu anlayış içinde, bir unsuru diğeriyle "ikame etmekten” söz etmek anlamsızdır, çünkü bunlar birbirleriyle değiştirilebilir olacak kadar ölçülebilir değildir. Bunlar, devrimci bir partide yeni bir siyasi pratikte değiştirilebilirler.

Troçki'nin 1917 öncesi tarihi şöyle özetlenebilir. O, işçi sınıfı hareketinin örgütlü safları dışında her zaman bir franc-tireur (silahşör) olmuştur. Rus Devrimi için bir araya gelen güçlerin sınıf karakterine dair eşsiz bir sezgisel kavrayış göstermiştir. Ancak buna, devrimci bir partinin doğasını ve rolünü anlamadaki derin ve tutarlı bir başarısızlık eşlik etmiştir — bu başarısızlık, onun Marksizm öncesi teori ve örgütlenme anlayışıyla bağlantılıdır. 1915 gibi geç bir tarihte bile, partinin sınıf mücadelesinde keyfi bir epifenomen olduğu inancı yazılarında açıkça görülmektedir: "Bir partinin konumu ile dayandığı toplumsal tabakanın çıkarları arasında, daha sonra derin bir çelişkiye dönüşebilecek belirli bir uyumsuzluk olabilir. Bir partinin davranışı, kitlelerin ruh hali altında değişebilir. Bu tartışılmaz bir gerçektir. Bu nedenle, hesaplamalarımızda, bir partinin sloganları ve taktikleri gibi daha az istikrarlı ve daha az güvenilir unsurlara güvenmeyi bırakıp, daha istikrarlı tarihsel faktörlere, yani ulusun toplumsal yapısına, sınıf güçlerinin ilişkilerine ve gelişme eğilimlerine başvurmamız için daha fazla neden vardır."[10] Leninist partinin rolünü kavrayamaması, 1907'den itibaren Bolşevik Parti'nin kritik kuruluşuna katılmaktan kaçınmasını açıklıyor. Kendisi daha sonra bu aşamadaki tutumunu büyük bir dürüstlük ve doğrulukla şöyle tanımladı: "Sürekli devrim fikirleri temelinde hiçbir zaman bir gruplaşma yaratmaya çalışmadım. Parti içindeki tutumum uzlaşmacıydı ve belirli anlarda gruplaşmaların oluşması için çaba gösterdiğimde, bu tam da bu temeldeydi. Uzlaşmacılığım, bir tür toplumsal-devrimci kadercilik anlayışından kaynaklanıyordu: Sınıf mücadelesinin mantığının her iki fraksiyonu da aynı devrimci çizgiyi izlemeye zorlayacağına inanıyordum. Lenin'in politikasının büyük tarihsel önemi, o zamanlar benim için henüz belirsizdi; onun, gerçek devrimci partinin çekirdeğini birleştirmek ve güçlendirmek amacıyla uzlaşmaz ideolojik ayrım ve gerektiğinde bölünme politikası... En önemli durumların hepsinde, taktik ve örgütsel olarak Lenin'le çeliştiğimde, haklı olan onun tarafıydı."[11]

Troçki'nin düşüncesinde gizli olan belirli teorik sapmayı tespit etmek artık mümkün. Geleneksel olarak Marksizm, sürekli olarak ekonomizm adı verilen bir deformasyona maruz kalmıştır. Bu, bir toplumsal oluşumun diğer tüm düzeylerinin ekonominin hareketine indirgenmesidir; ekonomi idealist bir “öz” haline gelir ve toplumsal gruplar, siyasi kurumlar ve kültürel ürünler sadece onun “tezahürleri” olur. Bu sapma, tüm pratik siyasi sonuçlarıyla birlikte, İkinci Enternasyonal'de yaygındı. Enternasyonal'e hakim olan Sağ'ın karakteristik özelliğiydi. Daha az dikkat çeken şey ise, Enternasyonal'in Sol'unun da sıklıkla benzer bir sapma sergilemesiydi. Kolaylık olması açısından buna sosyolojizm diyebiliriz. Burada, karmaşık tarihsel bütünlükten çıkarılan ve idealist bir şekilde herhangi bir siyasi durumun yaratıcısı olarak somutlaştırılan ekonomi değil, toplumsal sınıflardır. Sınıf mücadelesi, herhangi bir siyasi olayın doğrudan, içsel "gerçeği" haline gelir ve kitle güçleri, münhasır tarihsel aktörler haline gelir. Ekonomizm doğal olarak edilgenliğe ve kuyrukçuluğa yol açar; sosyolojizm ise tam tersine, gönüllülüğe yol açma eğilimindedir. Luxemburg, İkinci Enternasyonal içinde bu eğilimin aşırı teorize edilmesini temsil eder ve bu eğilim, kendiliğindenliğin açıkça yüceltilmesi biçimini alır. Troçki, bu akımın farklı bir varyantını temsil eder, ancak temel ilkesi buna paraleldir. Yazılarında kitlesel güçleri, toplumda sürekli baskın olarak sunar ve hiçbir siyasi örgüt veya kurum toplumsal oluşumun gerekli ve kalıcı düzeyleri olarak buna müdahale etmez. Buna karşılık, Lenin'in Marksizmi, tüm düzeylerin -ekonomik, sosyal, politik ve ideolojik- her zaman işlevsel olduğu ve aralarındaki ana çelişkilerin yer değiştirdiği karmaşık bir bütünlük kavramıyla tanımlanır. Troçki'nin bu karmaşık düzeylerden kitlesel güçlerini çıkarsaması, Devrim öncesinde ve sonrasında yaptığı teorik hataların nihai kaynağıydı.



[1] Bkz. Silahlı Peygamber, Isaac Deutscher, s. 45.

[2] Bkz. Silahlı Peygamber, Isaac Deutscher, s. 90 ve 92.

[3] Sonuçlar ve Beklentiler, s. 195.

[4] Sonuçlar ve Beklentiler, s. 229

[5] Sonuçlar ve Beklentiler, s. 246.

[6] Silahlı Peygamber, s. 176.

[7] Aydınlar ve Sosyalizm.

[8] Lenin'in devrimci parti teorisi elbette Ne Yapmalı? adlı eserinde tam olarak geliştirilmemişti. Onun olgun teorisi ancak 1905 Devrimi'nden sonra, parti inşası pratiğinde belirginleşti.

[9] Bkz. Silahlı Peygamber, s. 187 ff.

[10] İktidar Mücadelesi (italikler bana ait). Troçki'nin bu yıllarda partiye karşı tutumu, Luxemburg'unkine benzetilebilir. Luxemburg, Lenin'den çok önce Alman partisinin revizyonizminin farkındaydı, ancak SPD'yi bölmeyi başaramadı ve böylece devrimci bir parti kurma çalışmalarını geciktirdi. Bunun sonuçları ölümcül oldu: 1918 Spartakist ayaklanmasının yenilgisi. Hem Troçki hem de Luxemburg, kitlelerin devrimci coşkusuna güvenip, kitlelerin devrimci bir örgüt içinde seferber edilmesi sorununu göz ardı ettiler.

[11] Sürekli Devrim, s. 49.

10 Ekim 2025 Cuma

Derviş, Şövalye ve Komünist: Hikmet Kıvılcımlı

Türkiye Komünist Hareketinin önderlerinden Doktor Hikmet Kıvılcımlı'nın ölümünün 54. yıldönümündeyiz.

Hikmet Kıvılcımlı Marksist-Leninist düşüncenin Türkiye’de hem teorik hem de pratik alanda gelişmesine önemli ve özgün katkılarda bulunmuştur.

Türkiye'de Marksist-Leninist düşüncenin yayılıp gelişmesinde öncü rolünü oynayan Hikmet Kıvılcımlı, Marksizm Bibliotiği, Emekçi Kütüphanesi ve Günün Meseleleri isimli yayınevlerinin kuruluşunda yer almış; Marx, Engels ve Lenin'in eserlerini Türkçeye çevirerek yayınlanmalarını sağlamıştır. Bunlardan en önemlisini ise Kapital'in Almancadan Türkçeye çevrilmesinin ilk adımını atarak gerçekleştirmiştir.

Kıvılcımlı sosyalizm mücadelesinin teorisini "Batı" odaklı okumakla sınırlı kalanların aksine, yaşadığı toplumun orijinalitesini yakalamaya çalışmış ve bu konuda da öncü olmuştur.

Kıvılcımlı'nın özellikle Tarih Tezi hakkında yazdığı kitaplar ve yaptığı açılımlarla hem Marksizmin derinleştirilmesine katkıda bulunmuş hem de Türkiye güncelliğinin anlaşılmasında bugün de geçerli olacak bir kılavuz bırakmıştır.

Keza Hikmet Kıvılcımlı İslam'a yaklaşım konusunda da diğer "Marksistlerden" ayrılmaktadır. Aydınlanmacı bakışın İslam'a yönelik dar ve pozitivist yaklaşımını eleştirerek, İslam'ı tarihsel materyalizm yöntemiyle ele alarak bu konuda da öncü olarak çığır açmıştır.

Teori alanındaki birikimini ve özgünlüğünü güncel siyasal duruşuna da yansıtan Kıvılcımlı, işçi sınıfının varlığının tartışıldığı, hatta yok sayıldığı, zamanlarda sosyalizme sarsılmaz inancıyla, işçi sınıfının varlığında ve mücadelesinde ısrar etmiştir.

Her yazısına ve konuşmasına "Başta işçi sınıfımız gelmek üzere" sözüyle başlayarak sınıfın devrimci gücüne olan inancını ve bağlılığını vurgulamış, böylece sosyalizm mücadelesindeki duruşunu net olarak ortaya koymuştur.

Buna ek olarak Kürt halkının yok edilmeye çalışıldığı, Kürt ismini zikretmenin suç sayıldığı dönemde Kıvılcımlı, Kürt halkına yönelik imha, inkar ve asimilasyon politikalarını deşifre etmiştir.

Kıvılcımlı aynı zamanda teori-pratik birlikteliğinin nasıl olacağını göstermiştir.

Daha 17 yaşında Yörük Ali Efe çetesine katılarak emperyalizme karşı mücadele veren Kıvılcımlı, 19 yaşındayken Türkiye Komünist Partisi'ne (TKP) katılmıştır. 1925'te yani 23 yaşındayken TKP Merkez Komitesi'ne gençlik sorumlusu olarak seçilmiştir.

Bu mücadeleci kişiliğini yok etmek isteyen devlet ise çeşitli davalarla Kıvılcımlı'yı yıldırmaya çalışmış, fakat Kıvılcımlı her defasında komünist ve devrimci duruşunu ortaya koyarak bu saldırılara gereken cevabı vermiştir. Toplamda 22,5 yıl hapishanede kalmasına karşın, hapishaneleri her defasında üniversiteye çevirerek "Kızıl Profesörlerin" yetişmesini sağlamıştır.

Kıvılcımlı her türlü tasfiyeciliğe rağmen her daim örgütlü mücadelede ve örgütlü olmakta ısrar etmiş; 1954 yılında legal Vatan Partisi'nin, 1967'de İşsizlik ve Pahalılıkla Savaş Derneği'nin (İPSD) kurulmasını sağlamıştır.

Hikmet Kıvılcımlı gerek ortaya koyduğu teori zenginliğiyle gerekse de mücadeleci kişiliğiyle sosyalizm mücadelesinin nasıl yapılmasını gerektiğini göstermekle birlikte komünist bir kişiliğin nasıl olması gerektiğini de saf ve duru bir şekilde ortaya koymuş, düşünce ve davranış birliğini kendi bedeninde bir derviş ve şövalye kimliği ile bütünleştirmiştir.
Hikmet Kıvılcımlı’nın mücadelesi her yönüyle yolumuzu aydınlatmaya devam ediyor.

 

7 Ekim 2025 Salı

(Çeviri) Roma İmparatorluğu'nun Yavaş Yavaş Gerçekleşen Finansal İntiharı - Lawrence Reed & Marc Hyden

ABD’nin kurtarma paketleri ve sosyal yardım programlarından 2000 yıl önce, eski Romalılar da benzer planlar denemişlerdi. Roma hükümeti iflas eden kurumları kurtardı, kişisel borçları sildi ve sosyal yardım programlarına büyük miktarlarda para harcadı. Sonuç pek de iç açıcı olmadı.

Romalı politikacılar kazananları ve kaybedenleri belirledi, genellikle siyasi bağlantıları güçlü olanları kayırdı — bu uygulama, modern zamanların sosyal devletinde de merkezi bir rol oynuyor. Çok sayıda yazarın da belirttiği gibi, bu pahalı “Peter'ı soyup Paul'a ödemek” çabaları, Roma toplumunun iflas etmesinde önemli faktörlerdi. Bu çabalar kaçınılmaz olarak daha da yıkıcı müdahalelere yol açtı. Eski bir deyişin dediği gibi, Roma bir günde inşa edilmedi — yıkılması da bir süre aldı. Sonunda, cumhuriyet imparatorluk otokrasisine dönüştüğünde, imparatorlar tüm ekonomiyi kontrol etmeye çalıştılar.

Antik Roma'da borç affı, birçok kez yürürlüğe giren tartışmalı bir konuydu. Roma'nın ilk popülist reformcularından biri olan tribün Licinius Stolo, ekonomik belirsizliğin hâkim olduğu MÖ 367 civarında, esasen borçlara moratoryum getiren bir yasa tasarısını kabul ettirdi. Yasa, borçluların üç yıllık bir süre içinde kalan borcu ödedikleri takdirde, ödenen faizi borç anaparasından düşmelerine olanak tanıyordu. MÖ 352'ye gelindiğinde, Roma'nın mali durumu hala iç karartıcıydı ve devlet hazinesi, kredi veren talihsizlere ödenmemiş birçok kişisel borcu ödedi. Borçluların sonunda devlete borçlarını ödeyecekleri varsayılıyordu, ancak böyle düşündüğünüzde, muhtemelen Yunanistan'ın bugün iyi bir kredi notu olduğunu düşünüyorsunuzdur.

MÖ 357'de, krediler için izin verilen maksimum faiz oranı yaklaşık yüzde 8 idi. On yıl sonra, bu oran fazla görüldü ve Roma yöneticileri bu sınırı yüzde 4'e düşürdü. 342 yılına gelindiğinde, art arda yapılan indirimler borçluları yatıştırmaya veya ekonomik gerilimleri tatmin edici bir şekilde hafifletmeye yetmediğinden, kredilere uygulanan faiz tamamen kaldırıldı. Hiç kimseyi şaşırtmayan bir şekilde, alacaklılar para ödünç vermeyi reddetmeye başladı. Faizi yasaklayan yasa zamanla tamamen göz ardı edildi.

MÖ 133'te, gelecek vaat eden politikacı Tiberius Gracchus, Licinius'un önlemlerinin yetersiz olduğuna karar verdi. Tiberius, yoksullara devletin sahip olduğu tarım arazilerini ücretsiz olarak veren bir yasa tasarısını kabul etti. Ayrıca, hükümet yeni evlerinin inşasını ve tarım aletlerinin satın alınmasını finanse etti. Bu yasa sayesinde 75.000 ailenin ücretsiz arazi aldığı tahmin edilmektedir. Bu ücretsiz arazi, konut ve hatta küçük işletmeler sağlayan bir hükümet programıydı ve tüm masraflar muhtemelen vergi mükelleflerine yüklenmiş veya yeni fethedilen ülkelerden yağmalanmıştı. Ancak, izin verilir verilmez, birçok yerleşimci nankörlük ederek çiftliklerini sattı ve şehre geri döndü. Tiberius, bu faydacıların Roma'nın cömertliğini reddetmesini görecek kadar yaşamadı, çünkü bir grup senatör onu MÖ 133'te öldürdü, ancak küçük kardeşi Gaius Gracchus onun popülist mirasını devraldı ve reformlarını sürdürdü.

Gaius, bu arada, birçok vatandaşa indirimli tahıl sağlayan Roma'nın ilk sübvansiyonlu gıda programını da kabul etti. Başlangıçta, kendi kendine yeterlilik idealine bağlı Romalılar, zorunlu sosyal yardım kavramına şok oldular, ancak çok geçmeden, sadece muhtaçlar değil, on binlerce kişi sübvansiyonlu gıda almaya başladı. Tahıl kuyruklarında bekleyen her Romalı vatandaş yardım almaya hak kazanıyordu. Tahıl yardımı programına karşı çıkan zengin bir konsül olan Piso, indirimli gıda yardımı için sırada beklerken görüldü. O, servetinin yeniden dağıtılacağına göre, tahıl payını almayı planladığını belirtti.

MS 3. yüzyıla gelindiğinde, gıda programı birçok kez değiştirildi. İndirimli tahıl, tamamen ücretsiz tahıl ile değiştirildi ve programın en yoğun olduğu dönemde, Roma'nın üçte biri bu programdan yararlandı. Bu, ebeveynlerden çocuklara geçen kalıtsal bir ayrıcalık haline geldi. Zeytinyağı, domuz eti ve tuz gibi diğer gıda maddeleri de düzenli olarak yardıma dahil edildi. Program, imparatorluk bütçesinde askeri harcamalardan sonra ikinci en büyük harcama kalemi haline gelene kadar büyüdü. Geçici bir güvenlik ağı işlevi görmedi; birçok hükümet programı gibi, bu program da yardımlardan yararlanma hakkına sahip olduğunu düşünen kalıcı bir seçmen kitlesi için sürekli bir yardım haline geldi.

MÖ 88'de Roma, İtalya yarımadasındaki eski müttefikleriyle yaşadığı yıpratıcı bir çatışma olan İç Savaş'ın sarsıntısını yaşıyordu. Zafer kazanan komutanlardan biri, o yıl konsül (cumhuriyet döneminde en üst siyasi makam) olan ve daha sonra diktatör olarak hüküm süren Sulla adında bir adamdı. Ekonomik felaketi hafifletmek için Sulla, vatandaşların özel borçlarının bir kısmını, muhtemelen yüzde 10'unu iptal etti ve bu da borç verenleri zor durumda bıraktı. Ayrıca, muhtemelen MÖ 357 tarihli yasaya benzer şekilde, krediler için maksimum faiz oranını yeniden canlandırdı ve uyguladı. Kriz sürekli olarak kötüleşti ve MÖ 86'da durumu çözmek için Cinna ve Marius'un konsüllüğü altında kişisel borçları yüzde 75 oranında azaltan bir önlem alındı.

Sulla'nın ardından daha yirmi yıl geçmeden, kötü şöhretli popülist radikal ve Cicero'nun düşmanı Catiline, tüm borçların affedilmesi vaadiyle konsüllük için kampanya yürüttü. Fakat muhtemelen borçlarını gerçekten ödeyen bankacılar ve Romalıların adaylığına karşı çıkmasıyla yenilgiye uğradı. Hayatı, kısa bir süre sonra başarısız bir darbe girişiminde sona erdi.

MÖ 60'da, yükselen patrisyen Julius Caesar konsül seçildi ve kendi yenilikleriyle birçok popülist öncülünün politikalarını sürdürdü. Roma bir kez daha krizin ortasındaydı. Bu dönemde, vergi çiftçileri olarak adlandırılan özel müteahhitler devlete ödenmesi gereken vergileri topluyordu. Bu vergi tahsildarları, vergi çiftçiliği sözleşmeleri için teklif veriyorlardı ve sözleşme bedelinin üzerindeki fazlalığı ödeme olarak almalarına izin veriliyordu. MÖ 59'da, vergi tahsildarı sektörü çöküşün eşiğindeydi. Sezar, devletin alacaklarının üçte birini affetti. Vergi tahsildarlığı piyasasının kurtarılması, Roma bütçesini ve hatta vergi mükelleflerini büyük ölçüde etkilemiş olmalı, ancak bu yardım tedbirinin katalizörü, Sezar ve onun yakın arkadaşı Crassus'un bu zor durumdaki sektöre büyük yatırımlar yapmış olmasıydı.

M.S. 33 yılında, cumhuriyetin çöküşünden yarım asır sonra, İmparator Tiberius bankacılık sektöründe bir panikle karşı karşıya kaldı. Piyasayı istikrara kavuşturmak amacıyla bankacılara faizsiz kredilerle büyük bir kurtarma paketi sağladı. 80 yıl sonra, İmparator Hadrianus birçok Romalı'nın 225 milyon dinarlık vergi borcunu tek taraflı olarak affetti ve bu da vergilerini titizlikle ve aksatmadan ödeyen diğer Romalılar arasında hoşnutsuzluk yarattı.

İmparator Trajan, MS 2. yüzyılın başlarında Dacia'yı (günümüz Romanya'sı) fethetti ve devlet kasasını ganimetlerle doldurdu. Bu hazineyle, özel bankacılık kurumlarıyla rekabet edip toprak sahiplerine düşük faizli krediler sağlarken, faiz gelirleri yoksul çocuklara yarar sağlayan bir sosyal program olan alimenta'yı finanse etti. Trajan'ın halefleri, Roma para birimi denarius'un devalüasyonu alimenta'yı işlevsiz hale getirene kadar bu programı sürdürdüler.

MS 301'de, İmparator Diocletian iktidarı, orduyu ve ekonomiyi yeniden yapılandırırken, ünlü Maksimum Fiyatlar Kararnamesi'ni çıkardı. Roma, ekonomik sıkıntılarının çoğunu sözde açgözlü vurguncuların üzerine atan totaliter bir devlet haline gelmişti. Kararname, mal ve hizmetler için maksimum fiyatları ve ücretleri belirledi. Buna uymayanlar ölüm cezasına çarptırılacaktı. Yine, hiç kimseyi şaşırtmayan bir şekilde, birçok satıcı mallarını belirlenen fiyatlardan satmayı reddetti ve birkaç yıl içinde Romalılar bu kararnameyi görmezden gelmeye başladı.

Eski Roma'da devasa sosyal yardım programları da norm haline geldi. En yoğun döneminde, devletin en büyük harcaması 300.000-600.000 kişilik bir lejyoner ordusuydu. Askerler, Roma siyasetindeki rollerini ve gerekliliklerini fark ettiler ve sonuçta talepleri arttı. Ücretsiz tarım arazileri veya on yıllık maaşlarından daha fazla değerdeki büyük altın ikramiyeleri şeklinde fahiş emeklilik paketleri talep ettiler. Ayrıca ayaklanmaları önlemek için muazzam ve düzenli ikramiyeler beklediler.

Roma deneyimi önemli dersler barındırmaktadır. 20. yüzyıl ekonomisti Howard Kershner'ın dediği gibi, “Özerk bir halk, hükümetine bazılarından alıp diğerlerine verme yetkisi verdiğinde, bu süreç son vergi mükellefinin son kemiği bile kemirilene kadar durmayacaktır.” Kişinin geçimini oy satın alan politikacıların ellerine bırakmak, sadece kişinin kişisel bağımsızlığını değil, toplumun mali bütünlüğünü de tehlikeye atar. Bir kez başlatılan refah devleti, geri döndürülmesi zordur ve asla iyi sonuçlanmaz.

Roma, MS 476'da işgalcilerin eline düştü, ancak gerçek barbarların kimler olduğu hâlâ açık bir sorudur. Refah devletini destekleyen Romalılar ve onu yöneten politikacılar, toplumu o kadar zayıflattılar ki, Batı Roma İmparatorluğu o yıl olgun bir erik gibi düştü. Belki de gerçek barbarlar, yavaş yavaş mali intihar eden Romalılardı.

 

(Bu yazı İngilizceden Türkçeye Göksal Caner Malatya tarafından çevrilmiştir. Yazının orijinaline buradan erişebilirsiniz: https://fee.org/articles/the-slow-motion-financial-suicide-of-the-roman-empire/)

4 Ekim 2025 Cumartesi

NATO-Rusya Savaşı’na Doğru

Geçtiğimiz ayın ilk günlerinden itibaren açıkça dillendirilen NATO-Rusya savaşı, gün geçtikçe gerçeklik kazanıyor. Batılı yetkililer, bütün kıtayı Rusya ile savaşa sürükleyecek bir “Franz Ferdinand anı” olasılığını tartışıyor[1], NATO Avrupa ülkelerinin askeri girişimlerine hız vermeleri gerektiğini söylüyor.[2] Hem Avrupa ülkelerinin hem de Rusya’nın her geçen gün yaptıkları hamleler savaş olasılığını güçlendiriyor.

Rusya’nın Varlıkları ve Dron Duvarı

Avrupa ülkelerinin “hazırlıklara” yönelik hamlelerinin başında Rusya’nın dondurulan varlıkları ve dron duvarı konuları geliyor.

Rusya’nın dondurulan varlıklarını Ukrayna’ya verme konusunda Avrupa ülkeleri büyük ölçüde ortaklaşsalar da biçimi konusunda tartışmalar mevcut.

Fransa ve Belçika, Rusya’nın dondurulan varlıklarının Ukrayna için kullanılmasına “uluslararası hukuk” nedeniyle karşı çıkıyorlar.[3] Bu karşı çıkışın asıl nedeni ise iki ülkenin “hukuka” verdikleri değerden çok “mali” gerekçeler. Bu varlıkların Ukrayna’ya verilmesi sırasında AB ülkelerinin mali garanti vermesi ve bunun için de bütçelerinden pay ayırmaları gerekiyor. Halihazırda AB içinde en yüksek bütçe açığına sahip Fransa için bu ek mali yük demek olacağından yüksek sesle karşı çıkması oldukça normal. Diğer yandan Avrupa Merkez Bankası da sermaye çıkışına neden olabileceği ve avronun istikrarını bozabileceği nedeniyle bu plana karşı çıkıyor.[4]

Önerilen diğer yöntemde ise AB ülkelerinin çoğu ortaklaşmaya başlamış durumda. Bu yönteme göre AB, Rusya’nın dondurulmuş yaklaşık 140 milyar dolarlık varlığını Ukrayna’nın Avrupa’dan silah almasında kullanacak.[5] Yani Ukrayna AB’den silah alacak, silahların parası Rusya’nın dondurulmuş varlıklarından ödenecek. Rusya’nın varlıklarına çökmenin “uluslararası hukuk”a ve “serbest piyasanın kurallarına” uygun bir yöntem!

Dron duvarı konusunda da tartışmalar mevcut.

NATO’nun doğu kanadında bulunan ve Rusya ile sınırdaş olan ülkeler hem “savunmalarını” oluşturmak hem de askeri sanayilerini güçlendirmek için dron duvarını bir an önce ve kendileri üretmek istiyorlar.

Ukrayna’ya sağladığı fiili destekle Rusya’yla dolaylı yoldan savaşan İngiltere, Doğu Avrupa ülkelerinin bu projesine destek veriyor. Fakat Almanya bunu ABD’den “bağımsızlaşmak” (ve askeri sanayisini güçlendirmek) için bir fırsat olarak görüyor ve kendisi öncü olmak istiyor.[6] Fransa Cumhurbaşkanı Macron ise dron duvarı yerine erken uyarı sistemlerine ve balistik füzelere önem vermek gerektiğini söylüyor, ki Fransa ve Almanya bu konuda iş birliği yapıyor.[7] Keza Almanya Savunma Bakanı Boris Pistorius da daha kapsamlı bir savunma sisteminin oluşturulmasını talep ediyor.[8] Dolayısıyla dron meselesindeki tartışmalarda da “paylaşım” savaşının etkileri gözüküyor.

Tartışmalar devam ederken askeri sahadaki hamleler de sürüyor.

Fransa kara kuvvetleri komutanı Pierre Schill, önümüzdeki günlerde Romanya ve Bulgaristan’da düzenlenecek NATO tatbikatına 2 bin 400 asker göndereceklerini ve 2026 bütçesinde askeri harcamaların 3,3 milyar avro olacağını belirtiyor[9], NATO “Baltic Sentry” adını verdiği Baltık Denizi misyonunu güçlendireceğini açıklıyor[10], İsveç imkansıza yakın olduğunu bilse de “savunma” için nükleer silaha sahip olmayı tartışmaya açıyor.[11]

Kuşatma ve Çekinmeme

Avrupa’nın bu hamlelerine Rusya’yı kuşatma hamleleri de eşlik ediyor ve bu konuda en büyük destek ise ABD’den geliyor.

Trump Ukrayna’nın Rusya’nın enerji altyapısını vurması için gerekli istihbaratın paylaşımına izin vererek önemli bir adım attı.[12] Bu saldırılar için gerekli olan uzun menzilli füzelerin gönderilmesi ihtimali ise oldukça düşük, çünkü bu füzelere ABD donanmasının ihtiyacı var.[13]

Bunlara ek olarak ABD’nin Baltık Denizi’ne denizaltı savar keşif uçakları göndermesi ve bu uçakların Kaliningrad civarlarında keşif uçuşları yapması[14] da Trump’ın Putin’e yönelik sabrının sonsuz olmadığına işaret ediyor.

Paşinyan’ın Ermenistan’ın KGAÖ’den fiilen bağımsız hale geldiğini ileri sürmesi[15] ve Kazakistan’ın Çin’den Rusya’ya giden tırlara gümrüklerde zorluk çıkartması vb. hamleleri[16] ABD’nin batıdan kuşatma hamlelerine güneyden ve doğudan destek sunuyor.

Rusya bu kuşatma hamlelerine kendisini ve müttefikleriyle ilişkilerini güçlendirerek cevap veriyor.

Moskova, Ukrayna’ya destek veren ve Rusya’ya yönelik yaptırımlara katılan Tayvan’ı yarı iletken üretiminde önemli madde olan nafta maddesinde en büyük ithalatçısı yaparak[17] kendisine “bağlıyor”.

Yine Rusya, İran ile savunmada işbirliğini de içeren 20 yıllık kapsamlı stratejik ortaklık[18] ve 25 milyar dolarlık nükleer santralin inşa edilmesi anlaşmalarını imzaladı.[19] Bu anlaşmalar imzalanırken AB’nin İran’a yönelik yaptırımları yeniden yürürlüğe koyduğu[20] da göz önüne alındığında Rusya Avrupa’dan çekinmediğini açıkça ortaya koyuyor. Rusya’nın Patriot füzelerini etkisi hale getirecek şekilde füzelerini geliştirmiş olması[21] ve Belarus ile birlikte yaptığı Zapad 2025 tatbikatının[22] başarılı şekilde gerçekleşmesi Moskova’nın Avrupa’dan çekinmediğini gösteriyor.

ABD ve Çin

Buna karşılık Rusya’nın en güçlü müttefiki Çin’den gelen destek sınırlı.

Moskova’nın daha ucuz doğalgaz satmasına[23] rağmen Çin, Batı’nın yaptırımlarından çekindiği için Rusya’nın yuanla borçlanma planını engelliyor.[24] Bu da Çin’in savaş ateşinin artmasını istemediğini ve Rusya’yı dizginlemeye çalıştığını gösteriyor.

Öte yandan son zamanlarda Ukrayna’ya ve Avrupa’ya desteği artmasına rağmen “içerideki” gelişmeler ABD’nin desteğinin sınırlı olmasına neden olabilir.

Kongre’de bütçe konusunda anlaşılamaması nedeniyle hükümetin kapanması[25], Trump’ın ABD şehirlerinin de “askeri eğitim” alanı olarak kullanılacağını belirtmesine[26] ek olarak Trump yanlısı Pentagon yetkililerin hazırladığı savunma stratejisi belgesinde[27] önceliğin Rusya ve Çin’e değil de ABD’deki “iç tehditlere” verilmesi ve Avrupa ile Afrika’daki askerlerin geri çağırılmasının önerilmesi, ABD içerisindeki siyasi gerilimlerin askeri çatışmalara sıçrama riskinin yüksek olduğunu gösteriyor.

Dolayısıyla ABD’deki gelişmeler ve Çin’in temkinliliği NATO ve Rusya arasındaki olası savaşın geciktirilmesini ya da düşük seviyede olmasına neden olabilir. Ama nereye ve ne zamana kadar engelleyebilir?



[1] https://www.politico.eu/article/leaders-press-to-reshape-eu-under-vladimir-putin-russia-aggressive-shadow/

[2] https://www.bloomberg.com/news/newsletters/2025-10-01/nato-fund-to-borrow-from-covid-playbook-to-counter-russian-threat?srnd=homepage-canada

[3] https://www.theguardian.com/world/live/2025/oct/01/mette-frederiksen-denmark-europe-russia-vladimir-putin-volodymyr-zelenskyy-ukraine-hybrid-war-security-europe-live-news

[4] https://www.euractiv.com/news/why-the-eus-reparation-loan-for-ukraine-faces-default/

[5] https://www.politico.eu/article/eu-russia-billions-assets-european-arms-sales-ukraine-defense/

[6] https://harici.com.tr/kopenhagdaki-ab-zirvesinde-gundem-drone-duvari/

[7] https://www.politico.eu/article/france-emmanuel-macron-eu-drone-wall/

[8] https://www.politico.eu/article/german-defense-minister-boris-pistorius-skeptical-drone-wall-russia-airspace-violation/

[9] https://www.valeursactuelles.com/clubvaleurs/monde/etre-pret-a-tout-moment-a-sengager-et-des-ce-soir-sil-le-fallait-le-general-pierre-schill-detaille-les-priorite-de-larmee-de-terre

[10] https://www.german-foreign-policy.com/news/detail/10135

[11] https://www.thetimes.com/world/europe/article/sweden-nuclear-weapons-debate-russia-ukraine-war-rtrpt5qrl

[12] https://www.wsj.com/world/u-s-to-provide-ukraine-with-intelligence-for-missile-strikes-deep-inside-russia-ca7b2276

[13] https://www.reuters.com/business/aerospace-defense/us-tomahawk-missile-shipments-ukraine-unlikely-sources-say-2025-10-02/

[14] https://www.newsweek.com/us-submarine-hunters-russia-norway-kaliningrad-10801662

[15] https://harici.com.tr/pasinyan-ermenistan-kgaoden-fiilen-bagimsiz-hale-geldi/

[16] https://harici.com.tr/cinden-rusyaya-giden-binlerce-tir-kazakistan-sinirinda-mahsur-kaldi/

[17] https://www.theguardian.com/world/2025/oct/01/taiwan-biggest-importer-russian-naphtha-despite-ukraine-ally-report

[18] https://harici.com.tr/rusya-ile-iran-arasindaki-20-yillik-stratejik-ortaklik-anlasmasi-yururluge-girdi/

[19] https://www.interfax.ru/business/1049475

[20] https://www.consilium.europa.eu/en/press/press-releases/2025/09/29/iran-sanctions-snapback-council-reimposes-restrictive-measures/

[21] https://www.ft.com/content/078b8e70-a58c-47cc-b573-598850dd5685

[22] https://www.rusi.org/explore-our-research/publications/commentary/wartime-zapad-2025-exercise-russias-strategic-adaptation-and-nato

[23] https://harici.com.tr/rusya-cine-dogalgazi-diger-pazarlardan-ucte-bir-daha-ucuza-satacak/

[24] https://www.reuters.com/sustainability/boards-policy-regulation/sanctions-fears-stymie-russian-companies-panda-bond-sales-push-china-2025-10-01/

[25] https://harici.com.tr/kongre-butcede-anlasamadi-abdde-federal-hukumet-kapandi/

[26] https://www.ft.com/content/c23292f8-c69f-4162-8c78-83258a55b8a2

[27] https://www.washingtonpost.com/national-security/2025/09/29/hegseth-national-defense-strategy-trump-dissent/

Encomienda'dan Luther'e: Parsellenmiş İktidar ve Direniş Doktrini

Encomienda, İspanya'nın Amerika kıtasında kurduğu ve yerlilerin dinî eğitim ile koruma karşılığında encomenderoya haraç ödeyerek çalıştı...