7 Şubat 2026 Cumartesi

Diplomasi mi, Zaman Kazanma mı?

Orta Doğu, bir kez daha Washington ve Tahran arasındaki "kontrollü gerginlik" ile "topyekûn savaş" arasındaki o ince çizgide salınıyor. Son günlerde Umman’ın başkenti Maskat’tan gelen haberler, nükleer müzakerelerin yeniden başladığını ve tarafların en azından "konuşma" niyetinde olduğunu gösteriyor. Ancak sahada namluların ucundaki gerçeklik, diplomatik masadaki iyimserlikten çok daha soğuk.

Talepler ve Haklar

Müzakere masasına oturan tarafların pozisyonları arasındaki uçurum, kalıcı bir anlaşmanın ne kadar güç olduğunu açıkça ortaya koyuyor. ABD yönetimi, özellikle Trump’ın "maksimalist" yaklaşımıyla, sadece nükleer programın durdurulmasını değil; İran’ın balistik füze programının kısıtlanmasını ve "Direniş Ekseni" olarak adlandırılan bölgesel müttefikleriyle bağlarını koparmasını talep ediyor. Bu talepler, Washington’ın İran’ı sadece nükleerden arındırmak değil, aynı zamanda bölgesel bir güç odağı olmaktan çıkarmak istediğinin ilanıdır.

Tahran ise bu baskıya net bir yanıt veriyor: Nükleer zenginleştirme oranları yaptırımların kaldırılması karşılığında müzakere edilebilir ancak füze savunma sistemleri ve bölgesel ittifaklar birer egemenlik hakkıdır ve asla pazarlık konusu yapılamaz. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’nin "haklarımızdan taviz vermeden diplomasi" vurgusu, bu kararlılığın diplomatik dildeki karşılığı oluyor.

Caydırıcılık ve "Dehşet Dengesi"

Diplomasinin gölgesinde ise devasa bir askeri yığınak birikiyor. USS Abraham Lincoln uçak gemisi grubunun bölgeye sevki ve yaklaşık 5.700 ek ABD askerinin konuşlandırılması, Tahran üzerinde bir "sopayla ikna" politikası yürütüldüğünü gösteriyor. Ancak bu askeri gövde gösterisinin İran cephesindeki karşılığı bir geri çekilme değil, aksine bir "dehşet dengesi" inşası.

İran’ın elindeki "Hürremşehir 4" gibi hipersonik füzeler ve insansız hava araçları, olası bir savaşın maliyetini hem İsrail hem de bölgedeki ABD üsleri için katlanılamaz hale getiriyor. Tarafların birbirini "taş devrine" döndürebilecek kapasiteye ulaşmış olması, paradoksal bir şekilde sıcak çatışma ihtimalini dizginliyor.

Bölgesel ve Küresel Denklem

Müzakerelerin başlangıçta Türkiye’de yapılmasının planlanması, ardından Umman’a kayması, bölgesel arabuluculuk çabalarının ne kadar hassas olduğunu kanıtlıyor. Türkiye, Katar ve Umman gibi aktörler, bölgeyi ateşe atacak bir savaşı önlemek için yoğun mesai harcıyor.

Küresel düzlemde ise İran, Batı’nın "müstekbir" ve güvenilmez tavrına karşı Rusya ve Çin ile stratejik ilişkilerini derinleştirerek bir "nefes alanı" yaratıyor. Çin’in İsrail’e yönelik sessiz yatırım yasağı ve Rusya ile nükleer konulardaki olası iş birliği, Washington’ın yaptırım gücünü kıran önemli unsurlar olarak öne çıkıyor.

Umman’daki görüşmelerin "başarılı" olup olmadığını zaman gösterecek. Ancak şu anki manzara, tarafların birbirini teslim alamadığı, bu yüzden masaya mecburen döndüğü bir "gergin bekleyiş" safhasına işaret ediyor. Ve bu “gergin bekleyiş” savaşın bir süre daha ertelenmesiyle de sonuçlanabilir ya da Hamaney’in de uyardığı gibi, bölgeyi içine alacak devasa bir "bölgesel savaş"ın fitilinin ateşlenmesiyle de.

3 Şubat 2026 Salı

(Çeviri) Anayasal Bir İmparatorluk Olarak Türkiye - Max Beer

Çevirenin Notu: Max Beer’in 1908 yılında yazdığı bu yazı, Alman Sosyal Demokratlarının haftalık dergisi “Die neue Zeit”in 1908’deki 52. sayısında yayımlanmıştır.

Şah Muhammed Ali'nin İran parlamentosunu şiddetle yıkmasından yaklaşık dört hafta sonra, Padişah Abdülhamid bir ferman yayınlayarak, o zamana kadar despotik bir şekilde yönetilen Türkiye'yi anayasal bir imparatorluğa dönüştürdü. Şah'ın darbesi nasıl cesaretimizi kırmadıysa, Padişah'ın tek başına hüküm sürmekten vazgeçmesi de umutlarımızı gereğinden fazla büyütmemelidir. En eski ve en büyük kıtanın yeniden doğuşuna tanık olmak, Goethe'nin şiirsel yaratıcılığına veya Shelley'nin kanatlı hayal gücüne layık, dokunaklı bir olaydır. Ancak soğukkanlı, analizci gözlemciler olarak, daha az parlak bir görevi yerine getirmemiz gerekiyor: Sebepleri bulmak, nedenleri ortaya çıkarmak ve ayrıntıları özetlemek.

Türkiye, günümüz küresel ilişkilerinde Batı ile Doğu arasında bir bağlantı noktası olarak her zamankinden çok daha önemli bir rol oynamaktadır. Bir zamanlar Doğu olarak bilinen Osmanlı İmparatorluğu, son yıllarda Yakın Doğu haline gelmiştir. Avrupa-Asya ilişkilerinin gelişmesiyle birlikte, bu ülke bir aracı ülke, güvenliği ve istikrarı tüm ticaret yapan ülkeler için önem taşıyan bir köprü haline geldi. Bu ülkenin coğrafi-ekonomik rolü, en yoğun haliyle Konstantinopolis'in konumunda ifadesini bulmaktadır.

Türkiye'nin konumu, politikasını belirlemektedir. Halkların bu kadar önemli bir ticaret yolunu düzenli tutmak ve korumak için Türkiye yeterince güçlü olmalıdır. Ancak, aşırı derecede güçlü olmasına izin verilemez, aksi takdirde üstünlük kazanabilir ve Avrupa siyaseti üzerinde aşırı derecede güçlü bir etkisi olabilir. On dokuzuncu yüzyılda Türkiye bu görevi yerine getiremediğinde ve Rusya gücünün zirvesindeyken bu görevi ele geçirmek istediğinde, Batı Avrupa güçleri müdahale ederek Rusya’nın planını bozdu ve Türkiye'ye reformlar yapmasını ve kendini güçlendirmesini tavsiye etti.

Bu, esasen Kırım Savaşı'nın (1854-1856) ve 18 Şubat 1856 tarihli Abdülmecid’in Hatt-ı Hümâyun’unun (Reform Fermanı) tarihinin öyküsüdür. Reform planları, kısmen halkın olgunlaşmamışlığı, kısmen de Rus entrikaları ve Balkan Slavlarının ulusal bağımsızlık hareketleri nedeniyle başarısız oldu. Kırım Savaşı ve Hatt-ı Hümâyun, Osmanlı İmparatorluğu'nun memur kesiminde liberal bir hareketi uyandırmış ve bu hareket, 1876 yılında Mithat Paşa'nın anayasasını ilan etmesiyle ilk, ancak geçici başarısını kutlamıştı. Türkiye bir parlamento kazanmıştı, ancak bu kısa ömürlü oldu. Anayasanın yürürlüğe girmesinden birkaç ay sonra, Rusya-Türkiye savaşı patlak verdi ve Türkiye'nin yenilgisiyle sonuçlandı.

Savaştan sonra Osmanlı İmparatorluğu'nda her türlü özgürlükçü reform girişimi durdu; Mithat Paşa Güney Arabistan'a sürgün edildi ve 1883'te öldürüldü. Kendilerini Jön Türkler olarak adlandıran takipçileri, Batı Avrupa'ya kaçarak zulümden kurtuldular ve burada yavaş yavaş propaganda faaliyetlerini örgütlediler. Merkezleri Paris'ti ve 1895'ten itibaren Ahmed Rıza'nın editörlüğünde, Türkçe ve Fransızca olarak iki haftada bir yayımlanan "Meşveret" adlı bir dergi çıkardılar.

"Meşveret"in yıllıkları ve 1903 yılında İngilizce yayımlanan Mithat Paşa'nın biyografisi, Jön Türk hareketinin karakterini göstermektedir. Jön Türkler ulusal liberalizm yanlısıdır. Ancak, henüz mücadele halinde oldukları ve doğrudan kapitalist çıkarları temsil etmedikleri için, propagandaları, Osmanlı İmparatorluğu'nun refahına ilgi duyan tüm unsurları coşturan idealist bir ivme kazanmıştır. Onları ayıran idealizmlerine rağmen, yakın hedeflere ulaşmayı ve somut, pratik siyasi görevleri çözmeyi amaçladıkları için oldukça pragmatik politikacılardır.

Sınıf geçmişleri ve yetiştirilme biçimleri göz önüne alındığında – Jön Türkler çoğunlukla Küçük Asya ve Arnavutluk'taki asker ve memur ailelerinden gelmektedir– Batı Avrupa'daki sürgün hayatlarına rağmen, tüm radikal fikirlerden ve sosyal reform planlarından kaçınmak zorundaydılar. Sürgünde bile Türk olarak kaldılar; medeniyetle ve vatanlarının ihtiyaçlarıyla bağlantılarını hiç kaybetmediler. Osmanlı İmparatorluğu, keskin sınıf karşıtlıklarının olduğu kültürel açıdan gelişmiş bir toplum değil, feodalizmden ulus devletine geçiş sürecinde takılıp kalmış bir ülkedir. Bu nedenle Jön Türkler, vatanlarının kesintiye uğramış yaşam sürecini yeniden başlatmayı ve bir aşama daha ileriye götürmeyi görev edindiler. Onlar milliyetçidir: imparatorluklarının birliğini ve bölünmezliğini isterler; liberaldirler: imparatorluğun gelişimini sağlamak için, hukukun üstünlüğüyle kişisel özgürlük ve mülkiyetin güvence altına alınmasını isterler. Başlangıçta savaş sloganları "Düzen ve İlerleme" idi; daha sonra, aşağıda anlatılacak olan dış politika koşullarının bir sonucu olarak, hareket Makedonya'da konuşlanmış orduyu ele geçirdi ve Selanik'te bir Jön Türk komitesi kuruldu, savaş sloganları "Birlik ve İlerleme" oldu.

Ilımlı liberal ve monarşik tutumlarına rağmen, Jön Türkler uzun yıllar boyunca ağır zulüm gördüler. Abdülhamid, imparatorluğunun çökmekte olduğunu hissediyordu, ancak despotizm ve dini fanatizm yoluyla onu kurtarabileceğine inanıyordu. Jön Türklerin sürgüne gönderilmesi, casusluk faaliyetleri, Ermenilerin katledilmesi, Pan-İslamizmin teşvik edilmesi ve Alman hükümetine imtiyazlar verilmesi, ona göre imparatorluğuna eski ihtişamını geri kazandırmak için en iyi yöntemlerdi. Yunanistan'a karşı kazanılan zafer (1897) dışında, Yıldız Sarayı'nın politikası sadece yenilgilerle sonuçlandı. Türk halkı daha da fakirleşti, eski küçük sanayiler Avrupa'dan gelen ithal mallara karşı mücadelede yenik düştü, devlet borçları arttı, maliye giderek Avrupalı kapitalistlerin hakimiyeti altına girdi, yabancı güçlerin Türk işlerine müdahalesi daha sık hale geldi. Son on yılda, Fransız, İngiliz, Avusturya-Macaristan ve İtalyan savaş gemileri Türk sularında düşmanca bir tavır sergileyerek Abdülhamid'in iradesini kırdı ve Alman tanrılar bile ona yardım edemedi. Padişahın itibarı o kadar azaldı ki, bazen Küçük Asya'daki bütün topluluklar onun emirlerine başarıyla karşı çıkabildiler.

Son olarak, Türk ordusunun büyük bir kısmını Jön Türklerin fikirlerine açık hale getiren iki olay meydana geldi: 1. Mürzsteg Programı ve Makedonya'daki İngiliz-Rus reform planları; 2. Japonya'nın Rusya'ya karşı zaferi. Avrupa güçlerinin Makedonya'daki kargaşaya müdahalesi, Avrupa subay ve memurlarının Makedonya'ya gönderilmesiyle sonuçlandı ve bu Türk birliklerinin Bulgaristan'a karşı Makedonya'da yoğun bir şekilde toplanmasıyla aynı zamana denk geldi. Böylece Türk subayları Abdülhamid rejiminin sonuçlarını görme fırsatı buldular: Makedonya'nın Avrupa’nın kontrolüne girmesi. Aynı zamanda, Asya devleti Japonya'nın Rusya'ya karşı kazandığı zaferler hakkındaki haberler, Türk subayları ve tüm Asya entelektüellerinin umutlarını canlandırdı ve içlerinden bir Türk Mikado'nun[1] hükümdar olmasını arzulamalarına neden oldu.

"Meşveret"te ifade edildiği gibi, Jön Türk hareketi de benzer bir programa sahipti. Bu nedenle Paris yönetimi, 1905 yılında Selanik'te İttihat ve Terakki Komitesi'ni kurdu. Komite, tüm casusların ve Avrupalı subay ve memurların varlığına rağmen, Makedonya'daki Türk ordusunun en yetenekli unsurlarını kendi saflarına çekip örgütleyebildi ve Yıldız Sarayı veya Avrupa bu gizli faaliyetlerden haberdar bile olamadı. Komitenin en yetenekli ve kararlı üyeleri, ilkel demokratik koşullarda yetişmiş ve özgürlük duygularını ve enerjilerini en iyi şekilde koruyabilmiş Arnavutlardı.

3 Temmuz'da, Arnavut asıllı Binbaşı Niyazi Efendi, Ohri yakınlarındaki Resne garnizonunu terk ederek komitenin manifestosunu halka okuduğunda ayaklanma başladı. Garnizon ona katıldı. General Şemsi Paşa, Sultan adına Niyazi'nin teslim edilmesini talep ettiğinde, henüz kimliği bilinmeyen bir Jön Türk tarafından vuruldu. Ardından casuslara ve güvenilmez subaylara yönelik birkaç başarılı suikast daha gerçekleştirildi. 21 ve 22 Temmuz'da Komite, Makedonya'da 1876 Anayasası'nın yeniden yürürlüğe girdiğini ilan etti. Başlangıçta Yıldız Sarayı şiddet kullanmayı planlıyordu, ancak ayaklanmanın boyutunu öğrenince Abdülhamid pes etti ve komiteye kılıç çekmeden boyun eğdi. 24 Temmuz sabahına gelindiğinde Türkiye anayasal bir devlet olmuştu.

Türkiye'deki özgürlüğün ilk günleri tarihte silinmez bir iz bırakacaktır. Uluslar arasındaki çekişme ve nefret, kabuslar gibi ortadan kayboldu; yıllardır Makedonya'da acımasız ve kanlı bir yönetim süren Bulgar, Sırp ve Yunan çeteleri dağıldı; Molla, rahip ve hahamlar kucaklaştılar; haydut çeteleri ve Jön Türk subayları aynı kürsüden özgürlük, eşitlik ve kardeşlik adına coşkulu konuşmalar yaptılar; Türk kadınları Konstantinopolis sokaklarına peçesiz olarak çıktılar ve vatansever gösterilere katıldılar. Evrensel özgürlük ilkesi içinde ırk ve din farklılıkları ortadan kalktı ve dün birbiriyle düşman olan farklı tebaalar, eşit haklara sahip Osmanlılar olarak birleşik bir kardeşler topluluğu oluşturdular.

Komitenin otoritesi her yerde kabul gördü. Şeyhülislam, Sultan'dan anayasaya sadakat yemini aldı. Eski hükümet: Sadrazam ve bakanlar görevden alındı ve komite tarafından atanan kişiler, aralarında bir Yunan ve bir Ermeni’nin de bulunduğu bakanlıklara atandılar. En yozlaşmış eski bakanlardan bazıları, yurtdışına kaçarak veya haksız yollarla elde ettikleri servetlerini iade ederek halk mahkemesinden kurtuldular.

Kasım ayında, yeni seçim yasası ile oluşturulan yeni parlamento toplanır. Seçimler dolaylıdır. 500 veya en az 250 seçmen bir seçmen temsilcisi gönderir. Seçim bölgeleri sancaklarla (idari bölgeler) aynıdır. 50.000 erkek nüfusa bir milletvekili düşer. Bu erkek nüfus sayısına ulaşamayan sancaklar, en az 25.000 erkek nüfusa sahipse bir temsilci gönderir. 75.000 ila 125.000 nüfusa sahip sancaklar iki, 175.000 nüfusa sahip sancaklar üç, 220.000 nüfusa sahip sancaklar dört temsilci gönderir. Yirmi beş yaşını doldurmuş, vergi ödeyen, medeni haklara sahip her Osmanlı vatandaşı oy kullanma hakkına sahiptir. Aktif görevdeki askeri personel de oy kullanma hakkına sahiptir. Seçimde aday olmak için en az otuz yaşında olmak gerekir. Devlet memurluğu ve bakanlık görevleri, milletvekili göreviyle bağdaşmaz. Seçimler, siyasi makamların katılımı olmaksızın seçim komisyonları tarafından yürütülür. Türk Anayasası ılımlı liberal bir anayasadır; Mithat Paşa tarafından tasarlanan ilk anayasa ile aynı değildir, çünkü ilk anayasa daha demokratikti ve 1876'da ilan edilmeden önce bile Abdülhamid ve danışmanları tarafından zayıflatılmış ve daha çok Prusya-Alman modeline yakın hale getirilmiştir.

Türk devriminin hızlı ve kan dökülmeden gerçekleşmesi, Osmanlıların tek sesli ve coşkulu gösterileri Avrupa'da derin bir etki yarattı. Avrupa güçleri de yeni duruma karşı bekleme gör yaklaşımını sergileme konusunda anlaştılar. Bu övgüye değer karara birkaç etken katkıda bulunmuştur: Makedonya'daki karışıklıkların yol açtığı diplomatik zorluklar giderek savaş tehdidine dönüşürken, Jön Türklerin ortaya çıkışı Makedonya üzerinde özgürleştirici ve kurtarıcı bir etki yarattı; ayrıca Osmanlı reformcularının ılımlı liberal tutumu, devrimden korkan Avrupa hükümetleri üzerinde sakinleştirici bir etki yarattı; son olarak, Almanya'nın Türkiye'deki baskın rolünün artık sona erdiği görüşü yaygınlaştı - bu sayfalarda vurgulandığı gibi, bu rol Slavları, Latinleri ve İngilizleri tedirgin ediyordu.

Doğu Sorunu'nda bir sükûnet döneminin başladığının görünür işareti, Makedonya için İngiliz-Rus reform planının ertelenmesidir. Rus Dışişleri Bakanı'nın bu gerçeği Avrupa'nın büyük güçlerine bildirdiği genelge, Orta Doğu'nun geçmişteki ve şimdiki durumuna ilişkin okunmaya değer iyi bir genel bakış sunmaktadır. Genelge aynı zamanda, Avrupa güçlerinin son dönemde geçirdiği dönüşümü de göstermektedir. Balkan Yarımadası'ndaki Rus-Avusturya işbirliğinin tarihçesi ile başlayan genelge, Makedonya için Mürzsteg Programı'nın oluşturulmasına yol açtı: bir genel müfettişin atanması, Avrupa subayları tarafından jandarma teşkilatının yeniden yapılandırılması, iki sivil yöneticinin (bir Rus ve bir Avusturyalı) istihdam edilmesi, uluslararası bir mali komisyonunun oluşturulması. Ne yazık ki, durum tatmin edici derece iyileşmedi, çünkü Mürzsteg Programı'nın yargı sisteminin reformunu öngören dördüncü maddesi, güçler arasındaki anlaşmazlık nedeniyle uygulanmadı ve uluslar arasındaki mücadele giderek daha keskin bir hal aldı. Bu durum karşısında İngiliz hükümeti müdahale ederek büyük güçlere, bir genel valinin atanmasını ve Makedonya'nın yeni bir şekilde örgütlenmesini öngören bir reform planı önerdi. Ancak İngiliz reform planının diğer güçlerin onayını alamayacağından korkuluyordu. Bu koşullar altında Rus hükümeti, İngiliz önerilerine daha pratik bir biçim verebileceğine inanıyordu. İngiliz hükümeti planın Rus versiyonunu kabul etti, ancak bu versiyon diğer güçlere bildirilmek üzereyken, tamamen yeni bir durum yaratan olaylar meydana geldi. Büyük güçlerin Türklerin iç işlerine müdahalesi, Türkiye'deki gayrimüslim halkların bugüne kadar ikinci sınıf muamele görmesi nedeniyle gerekli hale gelen antlaşmalara dayanmaktadır. Ancak şimdi Avrupa, tüm Osmanlıların eşit haklara sahip olmasını, kamusal yaşamın reformunu ve iyi ve dürüst bir yönetimi garanti eden bir Türk anayasasıyla karşı karşıya. Bu ilkelerin uygulanması, Makedon halklarının durumunu iyileştirecektir. Bu nedenle Rus hükümeti, reform planını ertelemek ve Türkiye'deki yeni duruma karşı güvensizlik olarak yorumlanabilecek her şeyden kaçınmaya hazırdır.

"İngiliz hükümetinin örneğini takip ederek, reform planını Bâb-ı Âli’ye sunmaktan şimdilik vazgeçiyoruz... Rusya, Türkiye'nin yeni düzeni hayata geçirme çabalarını en sempatik dikkatle izleyecek ve bu görevi zorlaştırabilecek hiçbir şey yapmayacaktır. Ayrıca Balkan ülkelerinde de nüfuzunu kullanarak, bu ülkelerin Türkiye'deki gelişmelere müdahale etmelerini engelleyecektir. Ancak Rusya, geleneklerine sadık kalarak, yeni Türk politikası Makedonya'daki durumu gerçekten iyileştirmedikçe, reformcu rolünün sona erdiğini kabul etmeyecektir. Kısacası, Rusya, Türk reformlarının etkinliği hakkında yargıda bulunma hakkından vazgeçemez ve Makedonya'daki durumun düzelmemesi halinde, Makedonya'daki reform faaliyetlerinin yeniden başlatılması gerektiği konusunda ilgili güçlere rapor vermekle yükümlü olacaktır."

Türk anayasasına karşı bu iyi niyetli tarafsızlık tutumu, tüm büyük güçlerin de tutumudur. Hiçbir devlet, en azından şimdilik, başarılı Jön Türklerle ilişkilerini bozmak istememektedir. Sadece Makedonya'nın bir sonraki varisi olduğunu düşünen Bulgaristan memnuniyetsiz görünmektedir. Anayasanın kabul edilmesi ve çetelerin dağıtılması Makedonya'yı sakinleştirmiş ve şimdilik onu Osmanlı İmparatorluğu'nun sağlam bir parçası haline getirmiştir.

Türkiye'nin dış ve iç durumu, son elli yılda olduğundan çok daha elverişli. Bu ideal durumun ne kadar süreceği, Jön Türklerin siyasi zekâsına ve imparatorluk kurma yeteneklerine bağlı. Yeni Osmanlı hükümeti, büyük güçlerle olan dış ilişkilerinde şimdilik her türlü devrimci politikadan kaçınmalıdır. Tüm diplomatik entrikalardan uzak durmalı ve liberal Batı Avrupa ile daha yakın ilişkiler kurmaya ne kadar meyilli olursa olsun, tüm büyük güçlerle dostane ilişkileri sürdürmelidir. Kartlarını aceleyle açmamalıdır. Bulgaristan üzerinde dizginleyici bir etkiye sahip olan Rusya'nın dostluğuna ihtiyacı vardır. Aynı şekilde, Alman ve Avusturya diplomasisinin iyi niyetini korumak için Almanya'nın Küçük Asya'daki ekonomik çıkarlarına zarar vermemelidir. Güçlü ve liberal bir Türkiye, İngiltere ve Fransa'nın sempatisini zaten kazanacaktır. İngiliz-Alman ve Fransız-Alman düşmanlıkları bunu sağlayacaktır. En büyük zorluklar, Makedonya'nın yönetimi ve devlet maliyesinin düzeltilmesi olacaktır.

Makedonya'nın en önemli faktörü, Bulgarların "iç örgütlenmesi"ydi. Jön Türkler, bu örgütlenmeyle hemen temasa geçtiler ve onları yenilenmiş, anayasal bir Türkiye için kazanmaya çalıştılar. Bulgar çete liderleri, yeni olayların heyecanına kapılarak Jön Türklere dostluk elini uzattılar. İlk olarak Makedonya'nın özerkliğini talep ettiler. Ancak Jön Türkler, ulusal karakterleri gereği merkeziyetçidirler. Makedonya Bulgarları pes ettiler ve bağımsız bir yerel yönetimle yetindiler. Ancak dil sorunu hâlâ zorluklara neden olmaktadır. Jön Türkler, yine ulusal karakterleri gereği, ortaokullarda, merkezi yönetimde ve imparatorluk parlamentosunda tek dil olarak Türkçe'yi savunuyorlar. Ancak bu konu Osmanlı parlamentosu tarafından düzenlenecek. Makedonyalı Bulgarların Jön Türklerle olan ilişkilerine dair dünyaya gönderilen haberler farklıdır: Sofya'dan gelenler karamsar, Selanik'ten gelenler ise oldukça umutluydu. Şimdiye kadar neredeyse bağımsız olan Arnavutluk'un, özellikle de Kuzey Arnavutluk'un Osmanlı İmparatorluğu'na dahil edilmesinin de zorluklar olmadan gerçekleşmesi olası görünmüyor.

Devlet maliyesinin iyileştirilmesi, idari reformlara, tarımın geliştirilmesine ve imparatorluğun maden kaynaklarının bilimsel olarak değerlendirilmesine bağlıdır. Tüm bu görevler, birinci dereceden örgütlenme yeteneği, olağanüstü derecede karakter gücü ve zeka gerektirir. Ancak bu adeta Herkül'ün görevleri gibi zorlu görevler çözüldükten sonra Osmanlı hükümeti, kapitülasyonları ortadan kaldırmayı ve Avrupa'nın vesayetinden kurtulmayı düşünebilir.

Sosyal politika alanını tamamen göz ardı ettik, çünkü birincisi Türkiye bir tarım ülkesidir ve Jön Türk reform hareketi tamamen burjuva hareketidir. Osmanlı İmparatorluğu'nda proleter bir hareketten ancak yıllar sonra söz edilebilir. Evet, Jön Türklerin hızlı başarısı, kısmen Türkiye'nin üst ve orta sınıflarının henüz sosyalizmin "tehlikesinin" farkında olmamalarına bağlanabilir. Jön Türklerin zaferinin bir yan etkisi de muhtemelen Siyonist hareketin yeniden canlanması olacaktır, çünkü anayasal bir Türkiye, Filistin'in Yahudiler tarafından kolonileştirilmesi fikrine daha olumlu bakacaktır. Jön Türkler, şüphesiz Yahudilerin mali ve gazetecilik alanındaki etkisini kendi lehlerine kullanmaya çalışacaklardır.


[1] Mikado Japon İmparatoruna verilen isim. (ç.n.)

31 Ocak 2026 Cumartesi

Çin Ordusuna “Neşter”

Pekin’den gelen son haberler, Çin Komünist Partisi (ÇKP) içindeki güç mücadelesinin ve devlet aygıtının yeniden yapılandırılmasının yeni bir evreye girdiğini gösteriyor. Merkez Askerî Komisyonu’nun (CMC) birinci sıradaki başkan yardımcısı General Cjan Yusya ve Müşterek Kurmay Dairesi Başkanı Lyu Çjenli hakkında başlatılan soruşturmalar, basit birer yolsuzluk dosyası olmanın çok ötesinde anlamlar taşıyor.

“İki Çizgi”

Cjan Yusya, sıradan bir asker değil; Şi Cinping’in "güçlü ordu" vizyonunun en önemli uygulayıcılarından biriydi ve CMC Başkan Yardımcılığı gibi bir Savunma Bakanı'ndan çok daha kritik, icracı bir makamı işgal ediyordu. Onun tasfiyesiyle birlikte, genelde yedi üyeden oluşan Merkez Askeri Komisyonu'nda sadece Şi Cinping ve General Cang Şangmin kaldı. Diğer üyeler, ardı ardına gelen "yolsuzlukla mücadele" dalgalarıyla tasfiye edildiler.

İddialara göre Cjan, nükleer programla ilgili teknik bilgileri sızdırarak bir ulusal güvenlik açığına neden olmakla suçlanıyor. Ancak meselenin Çin Halk Kurtuluş Ordusu (PLA) içindeki "merkezileşme" eğilimiyle ilgili olduğunu düşünenler de bulunuyor. Onlara göre PLA içinde uzun süredir varlığını koruyan yarı özerk klikler, bölgesel sadakat ağları ve devasa ekonomik çıkar alanları ile partinin merkezi otoritesini tehdit eder hale geldiler.

Şi Cinping’in son dönemde izlediği politikalar da göz önüne alındığında, bu tasfiyelerin komuta bütünlüğünü sağlama ve siyasal sadakati mutlak kılma girişimi olduğu görülüyor. Tasfiye edilenlerin "temkinli" ve savunmacı doktrinleri içselleştirmiş "eski kadrolar” olması ve yerlerine daha genç, günümüzün teknolojik hibrit harbini yönetebilecek ve siyaseten sadık ve radikal isimlerin monte edilmesi ile “merkezin” hakimiyeti artırılıyor.

Bu gelişmeler, Çin içerisinde "iki çizgi mücadelesinin" var olduğunu ortaya koyuyor. Bir tarafta Çin’in finans-kapital düzeni içinde "dünya fabrikası" olarak kalmasını ve bu uğurda ABD ile (Tayvan meselesi dahil) uzlaşmacı bir ton tutturulmasını isteyenler, diğer tarafta ise Şi’nin 2020’de formüle ettiği, iç pazarı ve alım gücünü geliştirmeyi önceleyen, daha atak ve egemenlikçi bir hattı savunanlar.

Ve bu tasfiyeler, ikinci grubun, yani ulusal egemenlik ve stratejik otonomi yanlılarının, ordu ve bürokrasi üzerindeki kontrollerini konsolide ettiklerini gösteriyor. Bu sürecin sonunda Çin ordusunun, daha az "pazarlıkçı" ama çok daha merkezi, kararlı ve risk almaya yatkın bir aktöre dönüşeceği öngörülebilir.

Tayvan’a Hazırlık mı?

Ordu içindeki bu yeniden yapılanma, gözleri Tayvan meselesine de çevirmiş durumda. Tasfiye edilen generallerin bir kısmının Tayvan konusunda "yüksek risk" almaya isteksiz olduğu biliniyordu. Dolayısıyla Şi’nin bu hamlesi, 2026 ve 2027 yıllarında bölgede beklenen sıcak gelişmeler öncesinde, ordudaki tereddütleri ortadan kaldırma hazırlığı olarak da okunabilir.

Ancak Pekin, sadece askeri sopayı değil, diplomasi havucunu da masada tutuyor. 10 yıl aradan sonra ÇKP ile Tayvan ana muhalefet partisi Kuomintang (KMT) arasındaki diyalog kanallarının yeniden açılması kritik bir gelişme. KMT’nin yeni lideri Cheng Li-wun’un "Şi ile görüşmek istiyorum" çıkışı, Tayvan meselesinin kan dökülmeden çözümü için Pekin’in elini güçlendiriyor. İktidardaki Demokratik İlerici Parti’nin (DPP) itirazlarına rağmen Pekin’in KMT ile kuracağı "sanayi ve ticaret işbirliği" köprüsü, adanın barışçıl entegrasyonu için oldukça stratejik bir hamle.

Batı’daki “Çatlaklar”

Tüm bu iç gelişmeler yaşanırken, dış dünyada da rüzgârın yönü Şi’nin “aktif” politikalarını destekleyecek şekilde değişiyor. Trump’ın "Önce Amerika" politikaları, ABD’nin geleneksel müttefiklerini Çin’e itiyor.

Kanada’nın ardından Finlandiya Cumhurbaşkanı ile İngiltere Başbakanı Starmer Pekin’le ilişkileri geliştirmeye yöneldi ve Almanya Şansölyesi Merz de Şubat ayında Çin’i ziyaret etmeyi planlıyor. Bu gelişmeler Avrupa’nın ABD’nin baskılarını ve Trump’ın “Britanya-Çin ilişkilerinin resetlenmesi çok tehlikeli” söylemini “umursamamaya” başladığını ortaya koyuyor. “Umursamamanın” altında Çin’in 20 trilyon dolarlık ekonomisi ve 45 trilyon dolar değerindeki hisse ve tahvil piyasalarının desteği ile Şi Cinping’in Avrupa’ya "rakip değil ortağız" mesajını vermesinin payı büyük.

Buna ek olarak Rusya’nın Çin’e altın ihracatındaki %800’lük artış ve Pekin’in dolarsızlaşma hamleleri de Avrasya bloğunun ekonomik altyapısının güçlendiğini kanıtlıyor.

Özetle Pekin’deki tasfiyelerin yaklaşan fırtınaya yönelik hazırlığın bir parçası olduğu görülüyor. Daha merkezi, teknolojik olarak daha yetkin ve siyasi olarak Şi’ye sadık bir ordunun inşa edilmesi, Trump yönetimi "kontrollü rekabet" arzulasa da, Çin’in kendi takvimini ve kurallarını dayatacağı, risk almaktan çekinmeyeceği yeni bir döneme girildiğine işaret ediyor.

28 Ocak 2026 Çarşamba

(Çeviri) Osmanlı İmparatorluğu ve 1908 “Jön Türk” Devrimi - Neil Faulkner

Devrimler bulaşıcıdır. 1848, 1917, 1989 ve 2011 devrimlerinin hepsi küresel çapta yayıldı. Rusya'nın 1905 Devrimi de bir istisna değildi. Özellikle İran'da (1906), Türkiye'de (1908), Meksika'da (1910) ve Çin'de (1911) bir devrim dalgasını başlattı.

1908'de Türkiye'de yaşananlar, sonraki yirmi yıl boyunca Orta Doğu'yu dönüştürecek bir süreci başlattı.

1908'de bölge hâlâ Türkiye, Suriye, Irak ve Batı Arabistan'ı yöneten Osmanlı İmparatorluğu'nun egemenliği altındaydı.

14. yüzyılda Anadolu'da (antik Türkiye) Türkçe konuşan bir savaş beyi tarafından kurulan Osmanlı İmparatorluğu, 16. yüzyılın ilk yarısında doruk noktasına ulaşan iki yüzyıllık emperyal fetihlerle şekillenmişti.

Eski Bizans başkenti Konstantinopolis 1453'te ele geçirilmişti. Bundan sonra Osmanlı orduları Balkanlar'ı geçerek Orta Avrupa'ya, Viyana kapılarına kadar ilerlemiş; doğuda Hazar Denizi ve Basra Körfezi'ne kadar yayılmış; Kızıldeniz'in her iki kıyısını da ele geçirerek burayı Osmanlı gölü haline getirmiş; ve Mısır, Libya, Tunus ve Cezayir'in tamamını Osmanlı eyaletleri haline getirerek Kuzey Afrika'nın neredeyse tamamını işgal etmişti.

İmparatorluk, mutlakiyetçi bir sultan ve askerler ile memurlardan oluşan askeri-bürokratik bir yapı tarafından yönetiliyordu. Modern toplar ve tüfeklerle donatılmış ordusu, paralı askerler, profesyonel askerler ve feodal devlet unsurlarının bir karışımıydı.

Osmanlı sivil toplumu – kırsaldaki toprak sahipleri ve köylüler, şehirlerdeki tüccarlar ve zanaatkarlar – idari amaçlar için muhafazakâr topluluk liderleri tarafından kontrol edilen ayrı etnik-dini "milletlere" bölünmüştü.

Osmanlı devletinin başlıca iç işleri, ülke içerisindeki düzeni sağlamak ve vergileri toplamaktı. Sivil toplum, askeri-bürokratik devletin yararına varlığını sürdürüyordu. Ekonomi, siyasete hizmet ediyordu.

Ekonomik ve toplumsal güçlerin serbestçe gelişmesi, geleneksel iktidarlarını ve ayrıcalıklarını savunmaya kararlı askeri-bürokratik ve feodal elitler tarafından engelleniyordu. Bu nedenle 18. Yüzyıldaki jeopolitik güç, durgun Osmanlı İmparatorluğu'ndan daha dinamik olan Avrupa rakiplerine kaydı.

Merkezi iktidar zayıfladıkça imparatorluğun coğrafi veya ulusal bütünlüğün eksik olması gibi içsel zayıflıkları ortaya çıktı. 19. yüzyılın başlarında Mısır, yereldeki hidivlerin yönetimi altında fiilen bağımsızlığını kazandı ve Yunanistan silahlı ayaklanma yoluyla bağımsızlığını kazandı.

Osmanlı İmparatorluğu, “Avrupa'nın Hasta Adamı” haline geldi. İç isyanlar ve dış saldırılar nedeniyle artan parçalanma tehdidine rağmen, Osmanlı yönetici sınıfı reform ve modernleşmeye direndi. “Yukarıdan bir burjuva devrimi” gerçekleştirme yönündeki girişimler ardı ardına başarısızlıkla sonuçlandı.

19. yüzyılda Osmanlıları kurtaran şey, büyük güçlerin rekabeti ve yabancı krediler ile yatırımların akışı oldu.

İngiltere ve Fransa, Kırım Savaşı'nda (1853-1856) Rusların güneye doğru genişlemesine karşı kalkan olmaları için Türkleri desteklediler. Ve daha sonra İngiliz ve Fransız bankacılar demiryollarını ve silahlanmayı finanse etmek için krediler verdiler.

Bu nedenle 19. yüzyılın sonlarındaki modernleşme, Osmanlı İmparatorluğu'nu yarı-sömürge bir hale getirdi. Sultan II. Abdülhamid rejimi (1876-1909), devlet gelirlerinin %60'ını ordu ve idareye, %30'unu ise yabancı bankacılara faiz ödemelerine harcadı.

1905-1907 yılları arasında, Rus örneğinden ilham alan Türkiye'nin doğusundaki Ermeni tebaası, yeni vergilere ve askerlik hizmetine karşı ayaklandı. Osmanlı rejimi isyanı bastıramadı. Vergiler iptal edildi ve af ilan edildi. Bu iptal ve aftan önce isyan imparatorluğun diğer bölgelerine de yayıldı.

Balkanlarda görev yapan genç subaylar arasında bir yeraltı muhalefet ağı – İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC) – kurulmuştu. Bu “Jön Türk” hareketinin merkezi, Osmanlı egemenliğindeki Selanik'ti.

İTC, Abdülhamid rejiminin zayıflığına ve yozlaşmasına öfkelenen orta sınıf milliyetçilerinden oluşan bir partiydi. Liberal bir anayasanın ve büyük güç statüsüne ulaşmak için gerekli reformların ve modernleşmenin sağlanmasını istiyorlardı.

3 Temmuz 1908'de, asi bir ordu binbaşısı, devrimci bir manifesto yayınlayarak tek başına eyleme girişti. Harekete geçen kişi olan İttihat ve Terakki Partisi lideri Enver Paşa, 23 Temmuz'da (askıya alınmış) Osmanlı anayasasının yeniden yürürlüğe girdiğini ilan etti.

İsyan hemen Balkanlar'daki Osmanlı ordularına yayıldı. Enver'in bildirisinden bir gün sonra Sultan Abdülhamid parlamento seçimlerinin yapılacağını ilan etti. Ordusu isyan halinde olan diktatörlük teslim olmuştu.

Bu bir askeri darbe miydi yoksa halk devrimi miydi? İkisi de. Devrim, ordunun subayları tarafından yönetildi. Rejimin ordusundaki askeri disiplin tersine işlemişti: erler isyan etmediler; sadece subaylarının hükümete karşı harekete geçme emirlerine itaat ettiler.

Ancak sıradan askerler, ödenmemiş maaşlar ve yaygın yolsuzluk nedeniyle derin bir hoşnutsuzluk içindeydi. Devrim bir grev dalgasını tetikledi ve Ağustos-Aralık 1908 tarihleri ​​arasında 111 grev kaydedildi. Bu grevler ortalama %15'lik maaş artışıyla sonuçlandı.

Devrim, vergilendirme ve zorunlu askerlik hizmetine karşı bir köylü isyanı olarak başladığı kırsal kesimde de devam etti. Devrimi Ermeniler başlatmıştı, ancak Türkler ve Araplar da kısa süre sonra onlara katıldılar.

Yani bu devrim, orta sınıf ordu subayların önderlik ettiği bir halk devrimiydi. Peki Jön Türk Devrimi neden bu kendine özgü biçimini aldı?

Sanayi gelişmemişti ve yabancı sermayeye bağımlıydı. Bu nedenle hem burjuvazi hem de proletarya son derece zayıftı. Büyük şehirlerin dışında Osmanlı toplumu coğrafi olarak dağınık, toplumsal olarak parçalanmış ve kültürel olarak çeşitlilik gösteriyordu.

Ordu subaylarının merkezinde olduğu devlet memurlarından oluşan orta sınıf, devrime önderlik edebilecek birlik, örgütlenme ve vizyona sahip tek toplumsal gruptu. Osmanlı İmparatorluğu askeri bir devletti: bu nedenle Osmanlı Devrimi askeri bir önderlikle başarı oldu.

Modernitenin güçleri tarafından tehdit edilen ve gerilemekte olan geleneksel bir imparatorluk, böylece kendine özgü bir burjuva devrimi biçimi ortaya çıkardı: Fransız (“aşağıdan”) ve Prusya (“yukarıdan”) devrimlerinin bir karışımı.

Diktatörlük çökmüştü, ancak diktatör görevde kalmıştı. İTC devrimin başındaydı, ancak devlet iktidarından dışlanmıştı. Temmuz 1908 ile Nisan 1909 arasında Osmanlı İmparatorluğu istikrarsız bir ikili iktidar tarafından yönetildi.

Nisan 1909 ortalarında kriz patlak verdi. İslamcı muhafazakârlar İstanbul'da yeni reformcu hükümete karşı kitlesel gösteriler düzenlerken, rejime bağlı paramiliter güçler Adana'da 17.000 Ermeni’yi katlettiler.

İTC, karşı-devrim girişimini bastırmak için harekete geçti. 22 Nisan'da Balkanlardan gelen birlikler İstanbul'a girerek anayasayı yeniden yürürlüğe koydular. Bir hafta sonra Yıldız Sarayı'nı işgal ederek Abdülhamid'i istifaya zorladılar.

Bu ikinci devrim, fiili devlet iktidarını İTC liderliğinin eline verdi. Ancak Osmanlı İmparatorluğu'nun birikmiş çelişkilerinin İTC rejimi için de çözümsüz olduğu ortaya çıktı. 1909-1914 yılları, sürekli siyasi krizlerin yaşandığı yıllar oldu.

Devrim kuvvetli toplumsal güçleri harekete geçirmişti. İTC'nin modern bir kapitalist ulus devleti kurabilmesi için Türkiye'deki proleter ve köylü ayaklanmalarının kontrol altına alınması gerekiyordu. Ve ayrıca imparatorluğun daha geniş coğrafyasındaki boyun eğdirilmiş tebaasının -Sırplar, Rumlar, Bulgarlar, Ermeniler, Araplar- ulusal özlemlerinin bastırılması gerekiyordu.

Devrim savaşın dönüştüreceği bir hal almıştı. Türkiye, 1911 ile 1923 yılları arasında hızla ardı ardına gelen savaşlara sürüklendi ve bu savaşların sonucu eski Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılması ve yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması oldu.

Yıkım süreci hızlı ve aşırıydı. Osmanlılar 1912'de Libya'nın ve 1913'te Makedonya'nın kontrolünü kaybettiler. Zor durumdaki İTC liderleri giderek otoriterleşmeye başladılar ve demiryolları inşa etmek ve silahlı kuvvetleri modernize etmek için yabancı kredilere ve uzmanlara büyük ölçüde bağımlı hale geldiler.

Ocak 1913'te anayasal hükümet askeri bir darbeyle devrildi ve yerine üç üst düzey İTC liderinin diktatörlüğü geldi. Alman sermayesine ve Alman askeri danışmanlarına artan bağımlılık, Ağustos 1914 başlarında Berlin ile gizli bir askeri ittifakın kurulmasına yol açtı.

İTC liderleri artık pan-Türk milliyetçiliğini ilan ediyordu. Bu, hem imparatorluk içindeki tebaa halklar hem de Çarlık Rusyasının Orta Asya'daki çıkarları için bir tehditti. Ulusal azınlıklara yönelik yoğunlaşan baskı, Kafkasya'daki savaş kışkırtıcılığı ve Osmanlı İmparatorluğu'nun Alman emperyalizminin kalesi haline gelmesiyle bağlantılı hale geldi.

1908-1909 Jön Türk Devrimi, burjuva-milliyetçi amaçlara sahip orta sınıf bir liderlik tarafından "saptırıldı". İşçilerin, köylülerin, askerlerin ve ulusal azınlıkların halk devrimi bastırıldı.

Bunun bedelini eski Osmanlı İmparatorluğu halkı, liderlerinin onları modern ve sanayileşmiş bir dünya savaşının cehennemine sürüklemesiyle korkunç bir şekilde ödeyecekti.

Yazının orijinali için: https://www.counterfire.org/article/a-marxist-history-of-the-world-part-66-the-ottoman-empire-and-the-1908-young-turk-revolution/

24 Ocak 2026 Cumartesi

Davos’un Ardından

Bu hafta Davos’ta gerçekleşen Dünya Ekonomik Forumu, Batılı emperyalist güçler arasındaki çatlakların yarığa dönüştüğünü açıkça ortaya koydu. Forumda yapılan konuşmalarda katılımcılar, İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın ardından kurulan küresel düzenin sona erdiğini sıkça ifade ettiler.

Kanada Başbakanı Carney’in kürsüden dile getirdiği ve katılımcılardan büyük alkış alan “Bu geçiş dönemi değil, bir kopuş” ifadesi[1] ile ABD Ticaret Bakanı Lutnick’in “Küreselleşme başarısız oldu” diyerek “Önce Amerika” vurgusunu yinelemesi[2] bu durumun açık birer itirafı niteliğindeydi.

Kopuş

Bu “kopuşun” itici gücünün ABD olduğu, son gelişmelerde de görülüyor. Özellikle ABD Başkanı Trump ve adamları, Avrupa’yı eşit bir ortak değil de bir tebaa gibi gördüklerini her fırsatta göstermekten çekinmiyorlar.

Trump’ın Davos’ta Grönland konusunda Avrupa’ya ültimatomda bulunması[3] ve Fransa Cumhurbaşkanı Macron ile NATO Genel Sekreteri Rutte’nin mesajlarını ifşa etmesi[4], ABD Maliye Bakanı Bessent’in Avrupa “zayıf” olduğu için Grönland’ı kendilerinin almaları gerektiğini söylemesi[5], Beyaz Saray Genel Sekreter Yardımcısı Steven Miller’in “Avrupa kendini yok ediyor” demesi[6] ve JPMorgan CEO’sunun Trump yönetimine toz kondurmayıp Davos “elitlerini” eleştirmesi[7] ABD emperyalizminin Trump nezdindeki nobranlığını gözler önüne seriyor.

Trump’ın ve ABD emperyalizminin nobranlığına karşı Avrupa’da da sesler yükseliyor. Trump’ın Davos’ta dayattığı ve imzalarını attırdığı “Gazze Barış Kurulu”na Avrupa ülkelerinin mesafeli durması[8], Avrupa’da “Amerikan rüyamız sona erdi” düşüncesinin yayılması[9], Avrupa Birliği’nin ABD’ye karşı ticari yaptırım misillemelerini gündeme alması[10], Avrupa’nın nükleer caydırıcılığa yönelme arayışları[11] ve Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in ABD’nin Grönland tehdidine Avrupa’nın “birleşik, orantılı ve kararlı” cevap vereceğini ifade etmesi[12] Avrupa’nın kendi stratejik bağımsızlığını aradığını ve yeni bir direnç hattı kurmaya çalıştığını gösteriyor.

Çin ve Süreç

Öte yandan bu “kopuş” süreci, Çin’in Avrupa’daki gelişmelere etkisini artırıyor.

Trump’ın hamlelerine karşı Batı ülkelerinin Çin ile ilişkilerini güçlendirmeye çalışmaları[13] dikkat çekiyor. Trump’ın “Gazze Barış Kurulu”na katılması için Kanada’ya yaptığı daveti geri çekmesinde, Carney’in Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ile görüşerek ikili ilişkileri geliştirme çabasının etkili olması ve Macron’un Çin ile “yeniden dengelenme” vurgusu yapması[14] önümüzdeki dönemde Pekin’in Avrupa’ya daha fazla ilgi göstermesine zemin hazırlayabilir.

Bütün bunlarla birlikte Avrupa ile ABD arasındaki “kopuş”un sancılı bir süreç olarak devam edeceği görülüyor.

Avrupa’nın ABD doğalgazına bağımlılığının artması[15], Almanya Şansölyesi Merz’in “radikal reform” çıkışında bulunarak NATO’nun Danimarka ve Grönland’ı “Rusya’ya karşı” koruyacağını belirtmesi[16], Davos’ta varılan anlaşma neticesinde Trump’ın gümrük vergisi tehdidini geri çekmesi[17], BlackRock CEO’su ve Dünya Ekonomik Forumu (WEF) geçici başkanı Larry Fink’in “işbirliği yapmazsak Çin kazanır” diyerek kapitalizmin devamı için “paydaş kapitalizmini” öne çıkarması[18] ilişkilerin bir anda koparılamayacağına işaret ediyor. Tabii bu süreç, emperyalist güçler arasındaki paylaşım ve hegemonya mücadelesinin şiddetlenmesine bağlı olarak şekillenecektir.


[1] https://www.ft.com/content/7d9609d4-14cd-4b0c-b48c-0b3f2e4f6611

[2] https://www.newsweek.com/us-tells-davos-globalization-failed-us-11392980

[3] https://harici.com.tr/trumptan-davosta-gronland-ultimatomu/

[4] https://www.forbes.com/sites/siladityaray/2026/01/20/trump-shares-private-texts-sent-by-macron-and-nato-secretary-general-on-greenland/

[5] https://www.reuters.com/world/europe/us-needs-greenland-because-european-weakness-bessent-says-2026-01-18/

[6] https://www.jordannews.jo/Section-111/All/White-House-Europe-Is-Slowly-Destroying-Itself-48310

[7] https://fortune.com/2026/01/21/jamie-dimon-davos-making-world-better-place/

[8] https://www.politico.eu/article/europe-backs-away-from-donald-trumps-board-of-peace-gaza/

[9] https://harici.com.tr/avrupa-baskentlerinde-stratejik-kirilma-amerikan-ruyamiz-sona-erdi/

[10] https://harici.com.tr/abden-abdye-gronland-misillemesi-93-milyar-euroluk-ticari-yaptirim-gundemde/

[11] https://www.nbcnews.com/politics/white-house/doubting-us-resolve-europe-looks-bolster-nuclear-arsenal-rcna254925

[12] https://ec.europa.eu/commission/presscorner/detail/en/speech_26_150

[13] https://www.german-foreign-policy.com/news/detail/10273

[14] https://www.weforum.org/stories/2026/01/davos-2026-special-address-by-emmanuel-macron-president-of-france/

[15] https://www.politico.eu/article/europe-soaring-dependence-us-gas-imports/

[16] https://www.viory.video/en/videos/a3434_22012026/we-will-protect-denmark-greenland-the-north-from-threat-posed-by-russia-merz-at-davos

[17] https://harici.com.tr/abd-gronland-anlasmasi-ile-ne-alacak/

[18] https://www.axios.com/2026/01/19/davos-larry-fink-opening-remarks-blackrock

20 Ocak 2026 Salı

(Çeviri) Türk Devrimi – Karl Kautsky

Çevirenin Notu: Karl Kautsky’nin 1908 Devrimi’ni değerlendirdiği bu yazı, 1917’de yayımlanan “Serbien und Belgien in der Geschichte” (Tarihte Sırbistan ve Belçika) adlı kitabının 10. bölümünde yer almaktadır.

Türkiye'deki ayaklanma, şüphesiz ki Japonya'nın 1904 ve 1905 yıllarında Rusya'ya karşı kazandığı zaferlerle ve ardından gelen Rus Devrimi ile bağlantılıdır. Japonya, Türkiye'nin gerilemesinden beri yenilmez olarak kabul edilen Avrupalıların Orta Doğu'daki, Müslüman dünyasındaki, Hindistan'daki ve Çin'deki prestijini yok etti. Rus Devrimi ise, Orta Doğu’da doğal devlet biçimi olarak görünen mutlakiyetçiliğin prestijini yok etti.

Çin, Hindistan, İran ve Mısır'da olduğu gibi, bu durum Türkiye için de güçlü bir itici güç oldu. Ancak, 1908'de Türkiye'de tetiklediği devrim demokratik bir devrim değildi. Gerekli tüm ön koşullar eksikti. Modern sanayi, modern ulaşım ve eğitim sistemi olmadığından bu devrim, halk kitlelerine devlet politikalarına ilgi duymalarını ve anlamalarını sağlayacak tüm faktörlerden yoksundu. Devrim küçük bir üst sınıfın ayrıcalığı olarak kaldı ve yalnızca bu sınıf tarafından gerçekleştirildi. Başlangıçta, ekonomik ve siyasi gelişmenin bu aşamasındaki tüm siyasi ayaklanmalar gibi (antik Bizans İmparatorluğu ve Roma İmparatorluğu'ndaki ayaklanmalar gibi, Türkiye'deki önceki ayaklanmalar gibi) sadece bir saray ve asker devrimiydi. Ancak, seleflerinden tamamen farklı bir Avrupa ortamında gerçekleşti.

Türkiye'nin yöneticileri devletlerinin modernleşmesine ne kadar direnmiş olsalar da, dış politika, diplomasi ve ordu araçlarını en azından diğer güçlerinkine bir nebze de olsa eşdeğer hale getirmek için çaba sarf etmek zorundaydılar. Bu amaçla, subaylar ve üst düzey bürokratlar yurtdışına eğitim almaları için gönderildiler. Çoğu zaman, Batı medeniyetinin yalnızca yüzeysel yönlerini -ve pek de umut verici olmayan yönlerini- öğrenip ülkelerine geri döndüler. Ancak edindikleri bu bilgiler, devlete Avrupa tarzında reformlar yapmayı ve gençleştirmeyi amaçlayan subaylar ve bürokratlar arasında bir hareketin ortaya çıkmasına yetti: Yeni Osmanlılar veya Jön Türkler. 1908 devrimi onlardan kaynaklandı ve bu nedenle devrim sadece iktidardaki kişilerin değişmesinden ibaret kalmadı. Devrim Türkiye'yi modern yapılara sahip, en önemlisi de seçilmiş bir parlamentoya sahip bir devlete dönüştürdü.

Elbette, bu biçimlerin içeriği hâlâ eksikti. Türkiye'de demokratik bir devrim için gerekli ön koşullar henüz mevcut olmadığı gibi, parlamenter bir rejim için de mevcut değildi. Çoğu seçim bölgesinde hükümet seçim sonuçlarını istediği gibi manipüle edebiliyordu ve parlamentoda yer alabilen az sayıdaki muhalif, halk arasında destek bulamıyordu. Parlamentarizm, kitlelerin devlet politikasına güçlü bir şekilde katılabildiği yerlerde ne kadar önemliyse, kitlelerin böyle bir katılıma ne muktedir ne de istekli olduğu yerlerde de o kadar anlamsızdır.

Bununla birlikte Türk devrimi, modern sanayi kapitalizmi, modern ulaşım sistemi, modern eğitim sistemi, yasal ve yasadışı soygunculara karşı kişilerin mal ve can güvenliğinin sağlanması ve bu kadar yoksul bir devletin verimsiz harcamalarının sınırlandırılması yönünde etkili olursa, devleti gençleştirmenin ve canlandırmanın bir aracı haline gelebilir.

Reformcuların elbette bu niyeti vardı. Ancak kısmen kendi kendilerine koydukları, kısmen de koşulların dayattığı ilk görevleri; orduyu güçlendirmek ve masraflarını artırmak, o zamana kadar sadece Müslümanlara uygulanan askerlik hizmetini Hristiyanlara da genişletmek ve Makedonya'yı feodal sömürüyü ortadan kaldırarak değil, en acımasız askeri güç kullanımıyla yatıştırmaktı, ki bu güç kısa süre sonra Arnavutlara karşı da uygulandı. Buna ek olarak artan dış çatışmalar, silahlanmanın giderek artması ve nihayetinde 1911'de İtalyanların Trablusgarp'ı işgaliyle başlayan bir dizi savaş yaşandı. O zamandan beri Türkiye neredeyse sürekli bir savaş halinde oldu. Bunlar, ülkenin ekonomik kalkınmasını sağlayabilmek için pek de elverişli koşullar değildi. 

 

17 Ocak 2026 Cumartesi

Avrupa’nın Grönland Mücadelesi

Yeni yılla birlikte ABD Başkanı Trump’ın hamleleri hız kesmeden devam ediyor. Venezuela’dan sonra Grönland dosyasını açan Trump yönetimi, Avrupa’nın her türlü tavizi sunmasına rağmen[1] kimseyi dinlememeye kararlı olduğu görülüyor.

Beyaz Saray sözcüsünün Avrupa’nın Grönland’a birliklerini konuşlandırıp tatbikat yapmasının görüşlerini değiştirmeyeceğini söylemesi[2], ABD ve Danimarka arasında yapılan görüşmelerden sonuç çıkmaması[3] ve Grönland’ı ilhak etmeye yönelik yasa tasarısının ABD Kongresi’ne sunulması[4] Trump’ın adayı işgal etmek dışında bir fikri olmadığını gözler önüne seriyor. İzlanda’nın 52. eyalet olacağına dair yapılan “şakalar”[5] da ABD’nin Avrupa’yı artık basit bir parya olarak gördüğünün açıktan bir itirafı oluyor.

Avrupa’nın Kimlik ve Güç Mücadelesi

ABD’nin adayı işgal etmede kararlı olduğunu göstermesine rağmen Avrupa’nın bir kısmının ortaya koyduğu tavırlar, bir farsın oynandığı hissiyatını yaratıyor.

Hiçbir kuralı ya da kurumsallığı umursadığını açıkça söyleyen Trump’a karşı NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin “sakin olun, sorun yok” demesi[6] bunun bir örneği. Avrupa Birliği (AB) içindeki kimi diplomatların Ukrayna’daki Zelenski yönetimini garanti etmesi ya da Çin ile Rusya’nın Arktik Okyanusu’nda cirit atmalarını önlemesi karşılığında Grönland’ın ABD’ye verilebileceğini söylemesi[7] de bir başka örneği.

Bunlarla birlikte Trump’ın “nobranlığına” karşı Avrupa’da harekete geçmeye başlayanlar da var.

Almanya’nın Grönland için NATO misyonu önermesi[8], Danimarka ve Fransa başta olmak üzere bazı ülkelerin az sayıda da olsa adaya asker göndermesi[9], Danimarka Genelkurmay Başkanı’nın “Grönland’ı savunmaya hazırım” demesi[10], Danimarka’nın İspanya’yı “sıra sizde” diye uyarması[11], ABD’nin adayı işgal etmesini önleyemeyecek olsa da Avrupa’nın bir kimlik ve güç ortaya koyması açısından önem taşıyor.

Öte yandan 100 bin kişilik Avrupa ordusu kurulması fikri[12], AB’nin Amerikan teknoloji devlerine karşı yaptırım hazırlığında olması[13], Almanya’nın savunma sanayisinin devasa boyutlara ulaşması[14] ve Almanya Başbakanı Merz’in “Rusya bir Avrupa ülkesidir” çıkışında bulunması[15] ise Avrupa’nın Almanya öncülüğünde ABD’den ayrı ve özgün bir güç olma çabasını başlatıp hızlandırabilir.

Fakat Ukrayna’ya alınacak silahlar konusunda Almanya ve Fransa’nın anlaşmazlık içinde olması[16] ve ABD’nin ekonomik baskılarına karşın iç pazarı güçlendirme çabalarına rağmen AB üyeleri arasındaki ticaret hacminin 10 yıl sonra daralması[17], Avrupa’nın içerideki birliğinin sağlanmasının pek de kolay olmayacağını gösteriyor.

Ve içeride birlik sağlanmadıkça da Avrupa’nın ABD’den “parya” muamelesi görmemek için ortaya koymaya çalıştığı kimlik ve güç kazanma mücadelesinin de zafere ulaşması pek mümkün gözükmüyor.


[1] https://www.politico.eu/article/europe-greenland-donald-trump-deal-nato-friedrich-merz/

[2] https://www.politico.eu/article/donald-trump-greenland-white-house-troops-europe-defense-drills/

[3] https://www.politico.com/news/2026/01/14/denmark-greenland-failed-trump-problems-00729246?utm_source=dlvr.it&utm_medium=twitter

[4] https://harici.com.tr/gronlandi-ilhak-tasarisi-abd-kongresine-sunuldu/

[5] https://www.politico.com/newsletters/inside-congress/2026/01/14/more-floor-meltdowns-threaten-funding-bills-00727023

[6] https://harici.com.tr/rutteden-gronland-aciklamasi-sakin-olun-sorun-yok/

[7] https://english.nv.ua/nation/ukraine-guarantees-may-be-tied-to-possible-us-role-in-greenland-50574918.html

[8] https://www.bloomberg.com/news/articles/2026-01-11/germany-to-pitch-nato-mission-in-arctic-to-ease-greenland-strife?srnd=homepage-europe

[9] https://www.bild.de/politik/ausland-und-internationales/groenland-erste-nato-soldaten-lande-in-nuuk-6968420ae954401861ee0f1c

[10] https://www.theatlantic.com/national-security/2026/01/denmark-army-greenland-arctic-trump/685612/

[11] https://harici.com.tr/danimarkadan-ispanyaya-gronland-uyarisi-sira-sizin-topraklariniza-gelebilir/

[12] https://harici.com.tr/abden-100-bin-kisilik-avrupa-ordusu-plani-ingiltere-de-dahil-edilecek/

[13] https://harici.com.tr/ab-trumpin-gronlandi-ilhak-etme-girisimlerine-karsi-teknoloji-devlerine-yaptirim-hazirliyor/

[14] https://harici.com.tr/almanyada-savunma-sektorunde-istihdam-patlama-yasiyor/

[15] https://tass.com/world/2071741

[16] https://www.politico.eu/article/germany-france-clash-us-weapon-90-billion-loan-ukraine/

[17] https://www.ft.com/content/fbc7a2e8-0adb-494b-9a1e-267d06ebd446

Encomienda'dan Luther'e: Parsellenmiş İktidar ve Direniş Doktrini

Encomienda, İspanya'nın Amerika kıtasında kurduğu ve yerlilerin dinî eğitim ile koruma karşılığında encomenderoya haraç ödeyerek çalıştı...