9 Mayıs 2026 Cumartesi

Hürmüz Düğümü ve Küresel Kriz

Soykırımcı Epstein Koalisyonu'nun (ABD ve İsrail) 28 Şubat'ta İran'a karşı başlattığı savaş, her geçen hafta yeni bir yüzünü gösteriyor. Bu hafta sahnedeki tablo üç ayaktan oluşuyor: Petrol kıtlığı, Dubai'nin çöküşü ve Washington'ın tutarsız hamleleri. Her üçü de birbirini besleyen yapısal krizin parçaları.

Petrol Silahı

Hürmüz'ü fiilen kapatan ve çift taraflı bir abluka geriliminin sahnesi olan bu savaş, son iki haftada enerji piyasalarında somut eşiklerin aşıldığını ortaya koydu. 4 Mayıs'ta Goldman Sachs, küresel petrol stoklarının 101 günlük tüketime kadar gerilediğini ve mayıs sonuna kadar 98 güne düşebileceğini açıkladı. Bu son sekiz yılın en düşük seviyesi.[1] Ertesi gün Chevron CEO'su Mike Wirth, petrol kıtlığının artık kaçınılmaz olduğunu vurguladı ve Hürmüz’ün kapanmasının etkisini 1970'lerin arz şoklarıyla kıyaslayarak "ekonomilerin arzı karşılayacak biçimde yavaşlaması gerekiyor" dedi.[2]

Böylece İran Hürmüz Boğazı’nı kapatarak sadece “petrol silahı”nı kullanmakla kalmıyor, istemeden de olsa petrol aracılığıyla küresel kapitalist üretime doğrudan zarar veriyor.

Dubai’nin Çöküşü

Hürmüz krizinin etkileri enerji piyasalarının çok ötesine geçerek kendisini Dubai'de gösterdi. Dubai ve Abu Dabi borsaları toplam 120 milyar dolar piyasa değeri yitirirken, Burj Khalifa'nın inşaatçısı Emaar Properties’in hisseleri yüzde yirmi beşin üzerinde geriledi.[3] Otel doluluk oranları yüzde yetmişten yüzde yirmiye düştü, bölge genelinde 30 binden fazla uçuş iptal edildi. 7 Mayıs'ta Singapore Airlines, Dubai uçuşlarını Ağustos 2026'ya kadar askıya aldığını açıkladı, sermaye ise Dubai'den Singapur ve Hong Kong'a akmaya devam ediyor.[4]

Dubai’nin çöküşü, aynı zamanda herhangi bir sanayi temeli ya da tarımsal üretim kapasitesi olmaksızın yalnızca sermaye dolaşımı, lüks tüketim ve finans hizmetleri üzerine kurulmuş bir modelin de çöküşü anlamına geliyor.

Fakat bu çöküş bölgeyle sınırlı kalmıyor, dünyayı da etkiliyor. LVMH Başkanı Bernard Arnault, 30 Nisan'da çatışmanın uzaması halinde "dünya felaketi" yaşanabileceği konusunda uyarıda bulunurken şirketinin 2026 rakamları da bu kaygıyı somutlaştırıyor. Şirketin CFO’su (Finans Direktörü) Cécile Cabanis, Orta Doğu'daki satışların yüzde otuz ile yetmiş arasında gerilediğini açıklarken LVMH hisseleri yılbaşından bu yana yüzde yirmi yedinin üzerinde değer kaybetti.[5]

Trump’ın Geri Adımı

Tüm bu tablonun siyasi yansıması Washington'ın tutarsız hamlelerinde kendini gösteriyor. Trump yönetimi, Hürmüz Boğazı'ndaki gemi geçişlerini güvenceye almak amacıyla ilan ettiği "Özgürlük Projesi"nden sessiz sedasız geri adım attı.[6] Operasyon için Suudi Arabistan'dan hava sahası ve üs izni talep eden ABD, Riyad’ın reddetmesi üzerine yaya kaldı.[7] Başlangıcından yalnızca 36 saat sonra fiilen sona eren "Özgürlük Projesi", ABD'nin bölgedeki en eski ortaklarından birinin Washington'a bu denli açık "hayır" diyebilmesini mümkün kılan yeni siyasi dengeleri de gözler önüne seriyor.

Trump bunun yanı sıra İran ile "mutabakata varıldığını" ilan etti, ama Tahran bunu hemen ve net bir şekilde yalanladı.[8] Böylece ABD'nin psikolojik baskı araçlarıyla süreci yönlendirmeye çalıştığı ama sahada bunu karşılayacak somut bir zemin bulamadığı da ortaya çıktı. Diğer yandan Dışişleri Bakanı Rubio ise Savaş Yetkileri Yasası'nın "bütünüyle anayasaya aykırı" olduğunu savunarak yürütmenin yasama üzerindeki denetimden kaçınma çabasını açığa vurdu[9] Bu savaşın ne denli meşru zeminden yoksun olduğunun itirafı olmakla birlikte ABD içerisinde büyüyen çatlaklara da işaret ediyor.

Hürmüz Alev Alev

Bu gelişmelere rağmen 7 Mayıs'ı 8 Mayıs'a bağlayan gece Hürmüz’deki kriz bir kez daha alevlendi. Üç ABD destroyeri boğazdan geçerken İran kuvvetlerinin saldırısına uğradı. ABD misilleme olarak İran'ın güney kıyı şeridindeki stratejik noktaları vururken, USS George H.W. Bush uçak gemisinden kalkan savaş uçakları İran tankerlerine saldırdı.[10] Son durumda Hürmüz’deki gerilim sürüyor. İran boğazı kapatıyor, ABD boğazı abluka altında tutuyor.

Aynı süreçte Basra Körfezi'nde çok daha sessiz bir gerçek ortaya çıktı. İran'ın ana ham petrol ihracat terminali Harg Adası'nın batı yakasından kaynaklandığı düşünülen büyük bir petrol sızıntısı uydu görüntüleriyle tespit edildi. 8 Mayıs itibarıyla petrol sızıntısı 71 kilometre kareyi aşmış ve denize yaklaşık 80.000 varil petrol karışmış durumda.[11] Sızıntının nedeni bilinmemekle birlikte aktif savaş alanında temizlik operasyonunun başlatılması fiilen imkânsız. Sızıntının iki hafta içinde BAE, Katar ya da Suudi Arabistan kıyılarına ulaşabileceği uyarısı yapıldı. Böylece savaşın ekolojik yıkımı da gözler önüne seriliyor.

Savaşın yanı sıra arka planda diplomatik mücadele de devam ediyor. İran'ın boğazdan geçişleri denetleyip vergilendiren "Basra Körfezi Boğaz Otoritesi" adlı resmi bir kurum oluştururken Rubio bunu "kabul edilemez" buldu.[12] İran dini liderinin danışmanı Muhammed Muhteber’in Hürmüz'ü "atom bombası kadar değerli bir fırsat" olarak tanımlaması boğazın hukuki statüsü konusunda da savaşın devam edeceğini gösteriyor.

Sonuç olarak son gelişmeler Hürmüz'de yaşananların etkilerinin bölgesel bir çatışmanın çok ötesine taşarak küresel düzeni vurmaya başladığını ortaya koyuyor. Petrolün silaha dönüşerek küresel kapitalist üretimi kırılgan hale getirmesi, spekülatif sermayeye dayalı kent modellerinin bir çırpıda çözülmesi ve ABD’nin hegemonyasını artık kendi müttefiklerine bile doğrudan dayatamaması kapitalizmin yapısal krizinin şiddetlenerek süreceğine işaret ediyor.


[1] https://www.investing.com/news/commodities-news/goldman-says-global-oil-stocks-approaching-eightyear-low-depletion-speed-a-concern-4657132

[2] https://www.energyconnects.com/news/oil/2026/may/chevron-ceo-warns-oil-shortages-could-slow-global-economies-as-hormuz-disrupted/

[3] https://economy.ac/news/2026/04/202604288867

[4] https://nomadlawyer.org/middle-east-aviation-crisis-2026-singapore-airlines-dubai-cancellation

https://www.cnbc.com/2026/04/22/uae-economy-travel-tourism-dubai-abu-dhabi-war.html

[5] https://www.thestreet.com/retail/lvmh-ceo-warns-of-fallout-from-middle-east-tensions
https://www.cnbc.com/2026/04/14/lvmh-stock-luxury-sales-recovery-iran-war.html

[6] https://harici.com.tr/trump-yine-geri-adim-atti-ozgurluk-projesini-durdurdu/

[7] https://www.nbcnews.com/politics/white-house/trumps-abrupt-u-turn-plan-re-open-strait-hormuz-came-backlash-allies-rcna343845

[8] https://ydh.com.tr/d/39320/amerika-nin-iran-la-anlastik-iddiasina-tahran-dan-kesin-yalanlama

[9] https://harici.com.tr/rubio-savas-yetkileri-yasasi-butunuyle-anayasaya-aykiridir/

[10] https://www.pbs.org/newshour/world/u-s-fires-on-and-disables-2-more-iranian-tankers-as-tensions-rise-in-the-strait-of-hormuz

[11] https://dnyuz.com/2026/05/08/a-large-oil-slick-is-detected-off-a-key-iranian-oil-depot/

https://www.zerohedge.com/geopolitical/massive-oil-slick-spotted-irans-kharg-island-cause-unknown

[12] "https://www.npr.org/2026/05/08/g-s1-121061/iran-war-updates
https://www.cbsnews.com/live-updates/iran-war-trump-us-attacks-qeshm-island-ceasefire/

5 Mayıs 2026 Salı

(Çeviri) Türk Zaferi - Manabendra Nath Roy

Çevirmenin Notu: Bu yazı, Komünist Enternasyonal'in (Komintern) resmi yayın organı olan International Press Correspondence adlı derginin 17 Ekim 1922 tarihli 89. sayısında yayımlanmıştır. Einde O’Callaghan tarafından İngilizceye çevrilen yazıya şu linkten ulaşabilirsiniz: https://www.marxists.org/archive/roy/1922/10/turk-vict.htm

Büyük Yunanistan hayali paramparça oldu. Kral Konstantin, “sadık tebaasının istekleri doğrultusunda ve çok sevdiği Yunanistan’ın yararı için” bir kez daha cömertçe tahttan çekildi.

Venizelos henüz kamuoyu önünde yönetimi eline almamış olsa da, perde arkasından ipleri elinde tutuyor. Sık sık yaptığı ziyaretlerinde her seferinde sunduğu yeni ve gizemli önerilerle, Manş Denizi’nin iki yakasındaki Dışişleri Bakanlıklarını sürekli meşgul ediyor. Kurnaz Giritli, Büyük Yunanistan hayallerini canlı tutmak için vazgeçilmez olan askeri desteğe sahip olduğundan emin olmadıkça Yunanistan'ı kurtarma görevini üstlenmeyecektir. Baş düşmanı Tino'nun ikinci kez düşüşünün ertesi günü Atina'ya dönmemesinin nedeni, Downing Street'ten[1] koşulsuz destek sözünü alamamış olmasıydı.

Türk Ordusu’nun zaferi o kadar eziciydi ki, İngiliz Hükümeti, barbar Türkleri Avrupa’nın dışında tutmak için “Yunan halkının büyük ve kararlı mücadelesini” yönetmesi üzere Venizelos’u görevlendirmeden önce iki kez düşünmek zorunda kaldı. Bu, İngiliz Emperyalizmi’nin belli bir tereddüt duymadan göze alamayacağı, çok ciddi askeri sonuçlar doğuracaktı. Ancak kraliyet muhalifinin aksine, Venizelos her iki kampta da dostlara sahip olduğu için şanslıydı. O, Quai d’Orsay’ın[2] himayesindeydi ve Sir Basil Zaharoff[3] aracılığıyla Lloyd George-Churchill klikinin de güvenini kazanmıştı. Böylece, Fransızların antipatisinden muzdarip olan Konstantin’e göre daha avantajlı bir konumdan oyunu oynayabiliyordu.

Fransız desteğinin Yunan emperyalizminden tamamen çekilmemesi için Konstantin tahttan çekilmek zorunda kaldı. Kraliyet bayrağı altındaki bir “Büyük” Yunanistan yalnızca İngiliz desteğine güvenebilirken, Venizelos yönetimindeki bir Büyük Yunanistan ise Manş Denizi’nin öteki yakasındaki iki rakibe de güvenebilirdi. Venizelos bu oyunu oynuyor ve 21 Eylül tarihli Müttefiklerin Ortak Notu, onun diplomasisinin en azından kısmi başarısını gösteriyor. Türkiye'nin arkasında beliren Sovyet Rusya hayaletine bakıldığında, Fransız ve İngiliz finans çevreleri arasındaki rekabetin keskinliği azalmış görünüyor. Kemalist ordunun arkasındaki görünmez güç, Milliyetçi Türkiye'nin koruyucusu rolünü üstlenerek Yakın Doğu'yu tekeline almak isteyen Fransız sermayesinin kalbine korku salmış gibi görünüyor. İngiltere yerine Sovyet Rusya'nın İstanbul’a yerleşmesi, Fransa için pek de hoş bir ihtimal değildir. Bu nedenle Fransa tereddütlü bir tutum sergilemektedir; bu nedenle de M. Franklin Bouillon[4], Fransız hükümetinin Kemal ile ne kadar ileri gidebileceğini anlayabilmek amacıyla Ankara'ya ani bir ziyaret gerçekleştirmiştir.

Yunan kuvvetlerinin morali tamamen bozulmuştu; Boğaz’ın Asya yakasındaki İngiliz birlikleri, Türklerin ilerleyişine direnmek için son derece yetersizdi; Ankara ordusunun önünde İstanbul’a giden yol neredeyse açıktı. Yine de Mustafa Kemal, genel bir duraklama emri vermek ve düşmanlarıyla müzakereye hazır olduğunu ilan etmek zorunda kaldı. O, askerî açıdan bu politikanın intihar anlamına geldiğini bilecek kadar iyi bir komutandır; zira bu, düşmana kuvvetlerini seferber etmek için zaman kazandırıyordu. İki hafta önce yapılabilecek olan şey, bugün artık kesinlikle imkânsız hale gelmişti. Kemalist kuvvetler artık Boğazlara saldırıp İstanbul’u ele geçirecek durumda değillerdi. Türk komutanlığı neden böyle bir şeyin olmasına izin verdi? Neden zaferin meyvelerinin parmaklarının arasından kayıp gitmesine izin verdiler?

Bu Yakın Doğu oyununun piyonlarının Londra ve Paris’teki gizemli eller tarafından yönlendirildiğini bilenler için cevap çok basittir. Kemal, kurtuluşun eşiğindeki Türk köylülerinin devrimci toplumsal gücüne güvendiği sürece bir zaferden diğerine ilerledi; ancak devrimci bir ilhamdan ya da bakış açısından yoksun bir askeri diktatör gibi, İngiliz emperyalizmine karşı entrikalar çeviren Fransız emperyalizminin boyunduruğuna girdi. Böylece, Türk köylülerinin kanı ve acısıyla kazanılan zafer, pratikte geçersiz kılınma tehlikesiyle karşı karşıya kalacak ve Kemal'in Türk köylülerinin devrimci gücünden çok güvendiği iki emperyalist grubun rekabeti, emperyalizmin dünya çapında bir etken olarak konumunu korumak için etkisiz hale getirilecektir. Sık sık yapılan nota alışverişlerinin, zaman zaman yapılan ancak sadece tehdit sınırlarını aşmayan tehditlerin, gizli ve açık konferansların gerçek anlamı budur; bu konferanslar, Türklerin muhteşem zaferi ve Yunanistan'ın en az o kadar muhteşem çöküşüyle sonuçlanmıştır.

Yakın Doğu’daki bu çatışmanın nihai sonucu ne olursa olsun, Hindistan’a kadar uzanan Doğu ülkelerindeki siyasi ve manevi etkisi büyük olmuştur. Emperyalist rekabetin ağlarına yakalanan Kemal, Batı Avrupa diplomasisinin bağlarından tamamen kurtulma cesaretini göstermedikçe, askerî açıdan zaten savunulamaz hale gelmiş olan hâkim konumunu terk etmek zorunda kalabilir. Çünkü Batı Avrupa diplomasisinin dostluğu ve desteği, bankacıların ve finans devlerinin çıkarlarına göre belirlenmektedir.

Ancak, muzaffer İtilaf Devletleri’nin onayıyla kurulan ve Londra’nın koşulsuz desteğini alan Büyük Yunanistan’ın artık geçmişte kaldığı gerçeği, sadece tüm Küçük Asya’nın değil, Trakya’nın bir kısmının da Türk olacağı gerçeği ve bir Doğu ulusunun, kendisini sonsuz köleliğe mahkûm etmeyi isteyen Avrupa emperyalizmine karşı başarıyla mücadele edebileceğini kanıtlamış olması, başlı başına tüm ezilen halklar için büyük bir ilham kaynağıdır. Örneğin, bu deneyimin, Hintli Müslümanları, Hilafetin sürdürülmesine yardımcı olmak için şimdiye kadar gösterdikleri çabanın boşuna olduğuna ikna edeceği beklenebilir. Türklerin, İtilaf Devletlerini Milletler Cemiyeti tarafından onaylanan Antlaşma'nın bir bölümünü reddetmeye zorlama yeteneği, şüphesiz Iraklı Arapları, Sir Percy Cox'un[5] mandacı diktatörlüğüne karşı isyan etmeye teşvik edecektir. İngilizlerin İran’daki etkisi çoktan geçmişte kaldı. Mısır, üst sınıf politikacıların ihanetine rağmen kronik bir isyan halindedir. Burjuva milliyetçiliğinin acımasız baskısı ve iflası sonucunda bir ölçüde demoralize olan bu isyan, yeniden canlanma belirtileri göstermektedir. Türk zaferinin manevi etkisi genel olarak budur. Ancak daha derin sonuçlar da beklenmelidir; bu sonuçlar, Doğu ülkelerindeki devrimci milliyetçi unsurların bakış açısında köklü bir değişime yol açacak ve hatta ezilen halkların isyanının toplumsal karakterini bile dönüştürebilecektir.

Milliyetçi Türkiye’nin Sovyet Rusya ve Fransa tarafından desteklendiği, İngiltere’nin ise Yunanistan’ın arkasında durduğu bilinmektedir. Fransa’nın, İngiliz muhalefetine rağmen Sevr Antlaşması’nı fiilen reddetmesi, Doğu ülkelerindeki burjuvazi üzerinde son derece olumlu bir etki yarattı. Böylelikle, baş emperyalist hükümetlerin baskısına karşı demokratik ulusların dostluğunu kazanma yönündeki eski fikir –ki bu fikir, Dünya Savaşı deneyimiyle büyük ölçüde sarsılmıştı– yeniden canlanmaya başladı. Bu fikrin sinsi etkileri iyi bilinmektedir. Bu fikir, mevcut emperyalizmin yerini almaya çalışan yeni bir emperyalizmin nüfuzuna zemin hazırlamaktadır. Türkiye, kendi diplomatları ve askeri kliklerin körüklediği bu emperyalist rekabet yüzünden paramparça olmuştur; bu kişiler, kendi konumlarını güçlendirme umuduyla, halkı emperyalist açgözlülüğün sunağında kurban ettiler. Bu suç niteliğindeki politikaların sonucu, Türkiye'nin bir ulus olarak parçalanması oldu ve bu parçalanma tehdidine karşı halkın ayaklanması, bugünkü milliyetçi hareketi doğurdu.

Ankara’da yeni kurulan Milliyetçi Hükümet, tüm İtilaf Devletleri tarafından yok edilmekle tehdit edildiğinde, tek yardım eli Devrimci Rusya’dan geldi. Ancak çok geçmeden Fransa, Türkiye’yi rakibi İngiltere’ye saldırmak için bir araç olarak gördü. Fransızların mandası altındaki topraklardan çekilmesi büyük yankı uyandırdı, ancak Franklin Bouillon tarafından imzalanan Ankara Anlaşması’nın altında yatan gerçek anlaşma, sıradan halk tarafından bilinmiyordu. Türk aydınlar ve militaristler, ki militaristler Prusyalı meslektaşlarıyla işbirliği yapmanın daha kârlı olduğunu fark edene kadar, hepsi de Fransa yanlısıydı. İngiliz liberalizminin ardındaki ticari çıkarların geleneksel Türk karşıtı politikası, Fransız finans sermayesinin Türkiye'ye girişine izin verdi. Osmanlı borcunun yüzde 70'inden fazlası Fransız bankalarının elindeydi. Bu muazzam meblağın geri kazanılması, kronik olarak kapatılamayan büyük bir bütçe açığı çeken Fransa için, mandası altındaki toprakları elde etmesi karşılığında yapılan pek de elverişsiz bir anlaşma değildi. Ardından gelen büyük demiryolu ve madencilik imtiyazları, tüm Türkiye'yi Fransız finans sermayesinin diktatörlüğüne kazandırmak için çok iyi bir başlangıç oldu.

Böylece Fransız-Türk Anlaşması, diğer muzaffer imzacı devletler açısından Sevr Antlaşması’nın ölüm fermanını imzaladı; ancak zaferin tamamını Fransa’ya mal edecek bir dönemi başlattı. Ankara Hükümeti, Paris’in pek de özverili olmayan bu dostluğunu, önce askeri bir zorunluluk olarak, sonra İngiltere’yi korkutmak için diplomatik bir hamle olarak kabul etti. Ancak bu aslında, Türk egemen sınıfının devrimci sonuçlarından korktuğu Rusya’yla yakınlaşmaya karşı bir denge bulmak içindi. Türk egemen sınıfı, Milliyetçi devrimin belkemiğini oluşturan köylüleri, İşçi ve Köylü Hükümeti’nin yardımıyla yönetirken, iç politikada üst sınıf egemenliği teorisine bağlı kalmanın uzun vadede sürdürülebilir olmayacağından korkuyordu. Bu korku doğal olarak bir güvensizlik yarattı ve Fransızlar bu güvensizliği kendi çıkarları için kullandılar.

Ancak mevcut kriz durumu netleştirmiştir. Fransız dostluğunun yüzeyselliği ortaya çıkmıştır. Türk liderler, Fransız patronlarının kendilerinden oynamalarını istedikleri gerçek rolü hâlâ fark etmedilerse, gerçekten de çok kalın kafalı olmalılar. Onlar, Manş Denizi’nin iki yakasında yer alan iki emperyalist hükümetin oynadığı oyunda birer piyon olmalılar. İngiltere, Avrupa'daki Fransız militarizminin taleplerine ve tüm dünyanın ekonomik sömürüsünden önemli bir pay alma talebine boyun eğdiği anda, iki emperyalist güç arasındaki rekabetin şiddeti azalır. Sonuç olarak Türklere durmaları emredilir ve böylece kesin bir zafer şansı kaçırılır. Bu, Franklin Bouillon'un Kemal'e ilettiği ve onu, askeri zafer kesinleşmişken müzakere lehine bir bildiri yayınlamaya zorlanan, Ankara'daki Büyük Millet Meclisi'ne iletmesi için ikna ettiği mesajın aynısıydı. Bu mesaj göz ardı edilseydi, Türkler Paris'teki dostlarının emirlerine aykırı davranacak kadar cesur olsalardı, Avrupa siyasetinde defalarca ölmüş ve gömülmüş olan İtilaf Devletleri'nin birleşik muhalefetiyle karşı karşıya kalacaklardı.

Ezilen Doğu halkları arasındaki devrimciler, bu olaydan büyük bir ders çıkaracaklardır. Emperyalizmin şu ya da bu ulusun sınırlarıyla sınırlı olmadığını, hiçbir ulusun doğuştan emperyalist olmadığını ve emperyalizmin uluslararası ölçekte bir ekonomik olgu olduğunu öğrenecekler ve bu da onlar için büyük bir kazanç olacaktır.

Amerika’nın Boğazları savunmak için Müttefikler’in yanında yer alacağı ve Hıristiyan azınlıkları korkunç Türklerden korumak gibi kutsal bir görevi üstleneceği yönündeki açıklaması, tabloyu tamamlıyor. Çeşitli emperyalist güçler arasında ganimetin paylaşımı konusunda rekabet var, ancak yağma konusunda hepsi birlikte hareket ediyor. Çünkü, örneğin, Fransızların Türk milliyetçi davasına koşulsuz desteği, İngiliz siyasetinin olduğu kadar Fransız siyasetinin de temelini oluşturan emperyalizmin haklarına bir meydan okuma olacaktır. Doğu halkları, bu acı derslerden ve hayal kırıklıklarından, ulusal özgürlüklerinin soygun çetesinin hiçbir üyesi tarafından olumlu karşılanmayacağını öğreneceklerdir. Sadece Avrupa işçi sınıfı, emperyalistlerin ortak muhalefetine rağmen devrimin bayrağını dalgalandırmaya devam ettiği için ezilen halkların özgürlüğünün gerçek dostu olabilir; çünkü her ikisinin de refahı, emperyalizmin yok edilmesine bağlıdır.

Milliyetçiliğin üst sınıflardan olan liderleri, emperyalizme karşı doğrudan bir tavır almamaktadırlar. Onların muhalefeti, ya bir tarafa ya da diğerine yöneliktir; bu nedenle kaçınılmaz olarak emperyalist diplomasinin bir tarafının ya da diğerinin elinde birer araç olarak hareket etmektedirler.

Türk halkı, liderlerini entrikacı emperyalist diplomatlarla oyalanmaktan vazgeçip Devrimci Rusya'nın dostluğuna cesurca güvenmenin gerekliliğini anlamaya zorladığında, Türk zaferi ancak o zaman tamamlanmış olacaktır.

Aynı durum, Türk deneyiminden çok şey öğrenecek olan diğer Doğu halkları için de geçerlidir.


[1] Londra'nın Westminster semtinde bulunan ve Birleşik Krallık Başbakanı'nın resmi konutu ile ofisine ev sahipliği yapan tarihi bir sokaktır. (ç.n.)

[2] Fransa Dışişleri Bakanlığı'nın ana binasına ev sahipliği yapan tarihi rıhtım caddesidir. (ç.n.)

[3] Muğla doğumlu Osmanlı Rumu asıllı, 20. yüzyılın başlarında dünyanın en zengin ve etkili uluslararası silah tüccarlarından biri olan sanayicidir. (ç.n.)

[4] Kurtuluş Savaşı sırasında Fransa ile Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) arasındaki ilişkilerde kilit rol oynamış bir Fransız siyasetçi ve diplomattır. 20 Ekim 1921'de Fransa adına imzaladığı Ankara Antlaşması'nı Franklin-Bouillon Antlaşması olarak da bilinir. (ç.n.)

[5] Birinci Dünya Savaşı sonrası Orta Doğu'nun, özellikle de Irak ve Basra Körfezi bölgesinin siyasi sınırlarının şekillenmesinde en önemli rolü oynayan Britanyalı bir asker ve diplomattır. (ç.n.)

2 Mayıs 2026 Cumartesi

Yönetim Üzerine Üç Soru (1) - Yönetimin Kökeni: Artık, Eşitsizlik ve Tarihsel Zorunluluk

Elinizdeki yazı, “Yönetim Üzerine Üç Soru” başlıklı yazı dizisinin ilk durağıdır. Üç yazı boyunca yönetimin nereden geldiğini, kimin yönetmesi gerektiğini ve otoritenin nasıl işlediğini birbirinden farklı düşünürler üzerinden ele alacağız. Bu ilk yazıda soruyu en temelden sormaya çalışıyoruz: Yönetim neden var? Engels, Rousseau ve Şeriati bu soruya sırasıyla materyalist, toplum sözleşmeci ve teolojik perspektiflerden yanıt verirken ortak bir zemin de paylaşırlar: Yönetim, insanın özgün doğasından değil tarihin içinden gelir.

Engels, yönetimin kökenini üretim ilişkilerinin tarihsel dönüşümünde arar. Anaerkil toplumda insanlar yalnızca kendi gereksinimlerini karşılamak üzere işbirliği içinde geçimlerini sağlamış, bu süreçte herhangi bir artık da oluşmamıştır. Kan bağının toplumsal ilişkiler üzerindeki belirleyiciliği güçlüyken otorite, işbölümü ve hiyerarşi oldukça sınırlı kalmıştır. Ne var ki neolitik devrimle birlikte avcılık-toplayıcılıktan "üretim" ekonomisine geçiş, bu dengeyi köklü biçimde değiştirmiştir. Hayvan gücünün tarıma koşulması ve dayanıklı madenlerin kullanılmasıyla birlikte üretimde artık giderek büyümüş; artığa el koyan askeri şef, önce savaş şefine, ardından soylu sınıfın temelini atan arkhon'a dönüşmüştür. Engels'in deyimiyle devlet, toplumun sınıflara bölünmesiyle zorunlu hale gelmiştir. Dolayısıyla yönetme ve yönetilme, insanın özgür iradesinin değil, toplumsal işbölümünün bir dayatmasıdır.

Rousseau bu soruya farklı bir kapıdan girer. Ona göre insan, ilkel durumda kimseye ihtiyaç duymaksızın kendi varlığını sürdürebildiği için doğası gereği özgürdür. Toplumsallaşmayı başlatan şey ise bu özgürlüğe içkin bir istek değil, doğal afetler ve vahşi hayvanlar gibi dışsal zorunluluklardır. Bir arada yaşamak hem hayatta kalmayı kolaylaştırmış hem de maddi zenginlik yaratmıştır; ancak bu süreç insanı alışkanlıklarını yitirerek "soysuzlaştırmıştır" da. Toplumsallaşmayla birlikte mülkiyetin ve kanunun kurumsallaşması tarihsel bir süreç içinde adım adım gerçekleşmiş, eşitsizlik derinleştikçe yönetme-yönetilme ilişkisi de meşruiyet kazanmaya başlamıştır. Rousseau'ya göre bu durumdan çıkış, insanların ortaklaşa yapacağı bir toplumsal sözleşmeden geçmektedir; yalnızca bu sözleşmeyle toplumsal özgürlüğe kavuşulabilir.

Şeriati ise ahlakın, dilin ve toplumsal kurumların içinde bulunulan iktisadi ve sosyal koşullara göre değişip dönüştüğünü vurgulayarak tarihselliği başka bir düzlemde ele alır. Peygamberlerin kitap ve mesaj aracılığıyla insanlara "Sen kimsin?" sorusunu yöneltmesi, onların içindeki sorumluluğu ve gerçekliği açığa çıkarma çabasıdır. Bu bağlamda Şeriati, yönetilmeyi salt bir iktidar ilişkisi olarak değil, insanın Allah'a tabi kılınması yoluyla gerçekleştirilen varlıksal bir edim olarak konumlandırır. Doğu'nun Allah-merkezli anlayışında insan, büyük ezeli bir kutba tabidir; dolayısıyla yönetilmek bu anlayışta insan olmanın ontolojik bir zorunluluğuna dönüşür.

Üç düşünür de farklı yollardan aynı soruya yanıt arar: yönetim nereden gelir? Engels için yanıt, artığın yarattığı sınıf çelişkisindedir; Rousseau için doğal özgürlüğü aşındıran toplumsallaşma sürecindedir; Şeriati içinse ilahi bir zorunluluktur. Bu farklılıklar, yönetimin kökenine ilişkin materyalist, toplum sözleşmeci ve teolojik açıklamaların birbirini tamamlayan gerilimini ortaya koyar. Yönetme ve yönetilmenin tarihsel bir olgu olduğu konusunda üçü de hemfikirdir; ancak bu tarihin ne anlama geldiği ve nasıl aşılacağı konusunda yolları birbirinden keskin biçimde ayrılır.

Bu soruların izini sürdükten sonra, bir sonraki yazıda bir adım öteye geçiyoruz: Yönetim tarihsel bir olguysa, kimin yönetmesi gerektiği sorusu da bir o kadar acildir.

Kaynakça

Engels, F. (2012), Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, (Çev. Kenan Somer),Sol Yayınları, Ankara.

Fişek, K. (2015), Yönetim, Kilit Yayınları, Ankara (5. Baskı).

Rousseau, J. J. (2013), İnsanlara Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı ve Temelleri Üzerine, (Çev. R. N. İleri), Say Yayınları, İstanbul.

Şeriati, A. (2000), Dinler Tarihi 1, (Çev. Ejder Okumuş), Fecr Yayınları, Ankara.

Şeriati, A. (2013), Kur'an'a Bakış, (Çev. Hicabi Kırlangıç- Ejder Okumuş- Murat Demirkol-Kenan Çamurcu-Doğan Özlük), Fecr Yayınları, Ankara.

Woods, A., & Grant, T. (2011), Aklın İsyanı, (Çev. Ufuk Demirsoy, Ömer Gemici), Tarih Bilinci Yayınları, İstanbul (3. Baskı).

28 Nisan 2026 Salı

(Çeviri) Boğazlar Savaşı - Karl Radek

Çevirmenin Notu: Bu yazı, Komünist Enternasyonal'in (Komintern) resmi yayın organı olan International Press Correspondence adlı derginin 29 Eylül 1922 tarihli 83. sayısında yayımlanmıştır. Einde O’Callaghan tarafından İngilizceye çevrilen yazıya şu linkten ulaşabilirsiniz: https://www.marxists.org/archive/radek/1922/09/straits.htm

Diplomatik Durum

Boğazlar üzerindeki mücadeleyle ortaya çıkan diplomatik durum, tazminat meselesiyle ilgili diplomatik durumla tam bir paralellik göstermektedir. Sadece İngiltere ve Fransa’nın rolleri değişmiştir. İngiltere, Almanya karşısında barışsever ve itidalli bir unsur rolünü oynarken, Türk meselesinde bu rolü üstlenen Fransa’dır. Fransız basını şu anda askeri maceranın aptallığı, kılıç sallamanın yararsızlığı ve ihtilaflı meselenin müzakere ve karşılıklı mutabakat yoluyla çözülmesi gerektiği konusunda yazılar yazmaktadır.

Her iki durumda da barışçıl açıklamalar, emperyalist çıkarları örtbas etmek için yapılan ikiyüzlü bir maskelemeden ibarettir. Alman pazarına ihtiyaç duyan ve Almanya’yı Fransa’ya karşı bir denge unsuru olarak kullanmak isteyen İngiltere, Batı’da barış meleği olarak görünürken, Doğu’da ise Versay’ın Shylock’u[1] rolünü oynamaktadır. Müslüman dünyasını İngiltere’ye karşı kışkırtmak, Türkiye’yi Mısır ve Hindistan’daki İngiliz konumuna karşı güçlendirmek ve Doğu’daki baskı aracılığıyla İngiliz emperyalizmini Avrupa’daki yağma seferberliğinde daha uysal hale getirmek için Fransa, Doğu’da barış meleği olarak görünmektedir.

M. Poincaré, İngiliz rolünü şaşırtıcı bir ustalıkla oynamaktadır. Fransa, Almanya’nın Tazminat Komisyonu’nun kararlarını uygulamayı reddetmesi durumunda Ruhr havzasını işgal etme tehdidini kullandığında, İngiltere, Almanya’nın Versay Barış Antlaşması’nı yerine getirmesi gerektiği konusunda prensipte hemfikir olmasına rağmen, Almanya’ya karşı herhangi bir askeri girişimde yer almayacağını ilan etti. Bugün Fransa da benzer bir açıklama yapıyor. Fransa, Mart ayında Paris’te düzenlenen Müttefikler Konferansı kararlarının uygulanmasına prensipte katılıyor; ancak buna rağmen, Çanakkale Boğazı’nın Asya kıyısından birliklerini geri çekiyor; bu da, Türkiye’de meydana gelebilecek olası askeri çatışmaların tüm sorumluluğunu İngiltere’ye yüklemek istediği anlamına geliyor. Bu şekilde Fransa, sadece İngiltere'yi tecrit etmek ve Türkiye’nin baskısını güçlendirmekle kalmıyor, aynı zamanda İtilaf Devletleri'nin ittifakının sürdürülmesini İngiliz siyasetinin en önemli noktası olarak gören Muhafazakar Parti'deki unsurların Lloyd George'a karşı hoşnutsuzluğunu da körüklüyor.

Elbette bu, İtilaf Devletleri'nin ittifakının henüz dağıldığı anlamına gelmez. Fransa sadece Türk meselesine karışmasının bedelini ödemek istemektedir. Ve bu bedel giderek artmaktadır. Berliner Lokalanzeiger[2], İngiliz-Fransız anlaşmazlıklarında her zaman bedelini ödeyen Almanya'nın, büyük olasılıkla bu bedeli de ödemek zorunda kalacağını iddia ederken tamamen haklıdır.

Askeri Durum

Asıl soru, Türk ordusunun başarı umuduyla İstanbul’u ve Boğazları ele geçirmeyi göze alıp alamayacağıdır. İngiliz hükümetinin önemli miktarda askeri ve deniz takviyesi gönderdiği gerçeği, bize bu soruya olumlu yanıt vermemiz için bir neden sunmaktadır. Şimdiye kadar İngiltere’nin Çanakkale bölgelerinde emrinde 12.000’den fazla askeri yoktu. Böylesine küçük bir ordu, elbette Kemal’in kuvvetlerinin ilerleyişini durduramaz. Şimdi soru, Kemal’in birliklerinin Çanakkale Boğazı’nı geçip geçemeyeceğidir. Evet, geçebilirler. Çanakkale Boğazı’nın her iki yakasındaki kaleler büyük ölçüde yıkılmış olsa da, boğazın kayalık Asya kıyısına konuşlandırılmış ağır toplar, İngiliz savaş gemilerini başarıyla bombalayabilirler. Çanakkale Boğazı çok dardır; birçok noktada kıyılar birbirinden 1.000 metreden daha az mesafededir. Kemalist topçuların ateşi altında böyle bir boğazda savaş gemilerini manevra ettirmek son derece zordur. Kemalistler, Gelibolu'ya birlikler gönderip Edirne-Dimotika hattını işgal ederek, Trakya'da Vlachopul komutasındaki 40.000 kişilik Yunan ordusunu kuşatabilirlerdi. Küçük Asya'daki Yunanların çöküşüyle morali bozulmuş olan bu ordu, o zaman sadece Kemal'in düzenli birlikleriyle değil, aynı zamanda Türk ve Bulgar isyancılarla da uğraşmak zorunda kalacaktı. Yunan işgali altındaki Trakya'dan yaklaşık 200.000 Türk, İstanbul ve çevresine göç etti. Bu kitlenin tamamı, memleketlerine dönme imkânını sabırsızlıkla beklemektedir. Bulgarlar konusunda ise, Bulgar hükümetinin tarafsızlığını korumaya yönelik çabalarına rağmen, önemli sayıda Bulgar’ın sadece Makedonya’da değil, Trakya’da da devrimci ulusal örgütlerde aktif olduğu şüphe götürmez bir gerçektir. Bulgarlar Ege Denizi’ne erişim arzulamaktadır ve Dedeağaç limanı Bulgarların hedefindedir.

Kemalist ordunun Boğazları ele geçirmeyi hedefleyip hedeflemediği henüz kesinleşmemiştir; ancak bu görevi yerine getirebilecek güçtedir. Boğazların ele geçirilmesi, İngiltere ile savaşın devam etmesi anlamına gelir. Kemal’in bu konuda kararlı olup olmadığını bilmiyoruz. Onun kararı sadece askeri güçlerinin gücüne ve ülkenin ekonomik kaynaklarına değil, aynı zamanda Kemal Paşa'nın Fransa'nın desteğine ne ölçüde güvenebileceğine de bağlıdır. Kemalistlerin Boğazlara yönelik saldırıdan vazgeçip, İngiliz egemenliğinin en zayıf noktası olan, İngiliz kuvvetlerinin çok zayıf olduğu ve hiçbir savaş gemisinin gönderilemeyeceği Mezopotamya'ya bir darbe vurmaları da ihtimal dahilindedir.

İngiltere Ne Yapacak?

Boğazlar meselesinin yakın gelecekte hangi yöne gideceği, askeri mi yoksa diplomatik yollarla mı çözüleceği konusunda, İngiltere'nin amaçlarına bir göz atmak önemlidir.

İngiliz basını, Trakya'daki Bulgar ve Yunan nüfusunun Türklerin eline bırakılmaması gerektiğini ilan ediyor. İngiliz siyasetini ulusal motiflere dayandırıyorlar. Bu nedenle, Manchester Guardian'da[3] Arnold Tombey'in yazdığı makaleyi okumak çok ilginç. Bu makale, şu karakteristik gerçeğe dikkat çekiyor: İngiltere, Kıbrıs'ı 78 yıldır kontrolü altında tutuyor. İngilizler, gizli bir anlaşma ile Kıbrıs'ı Türkiye'den aldıklarında, Ruslar tarafından işgal edilen Kars ve Ardahan'ın tekrar Türklerin eline geçmesi halinde Kıbrıs'ı iade etmeye söz vermişlerdi. Kars ve Ardahan zaten Türkiye'nin elindedir. Ancak Kıbrıs, Yunan nüfusuna bakılmaksızın bir İngiliz kolonisidir. İngilizler, Türklerle yaptıkları müzakerelerde milliyet ilkelerine atıfta bulunduklarında, onlara şu İngiliz atasözüyle cevap verilebilir: “Hayırseverlik önce evden başlar.”

İngiliz basını, “Milletlerin Özgürlüğü”nün yanı sıra “Seyir Özgürlüğü” ilkesine de atıfta bulunmaktadır. Ancak Çanakkale Boğazı, Cebelitarık, Süveyş, Aden veya Singapur’dan ne açıdan daha iyi ya da daha kötüdür? İngiltere, Akdeniz’e, Kızıldeniz’e veya Hindistan’dan Pasifik Okyanusu’na girişlerde kendi gemileri dışında hiçbir geminin girmesini engelleyebilecek konumda ise, seyir özgürlüğünün anlamı nedir?

İngilizlerin son argümanı daha da ilginçtir, çünkü bizi İngiliz emperyalizminin propagandacı mitlerinden İngiltere’nin gerçek amaçlarının alanına götürür. Lloyd George’un yayın organı The Daily Chronicle[4], “İngiltere, Karadeniz’e girişinin kendisine kapatılmasına izin vermeyecektir” diye ilan etti.

Bu açıklamanın anlamı nedir? 1914'te İngilizler, Türklerden İngiliz gemilerinin Çanakkale Boğazı'ndan geçiş iznini aldıklarında, o sırada Almanya'ya karşı savaşan Rusya ile ittifak halindeydi. İngiltere artık Rusya ile ittifak halinde değil ve Rusya da artık kimseyle savaşmıyor. Son yıllarda ticaret gemilerinin serbest geçişinin önündeki en büyük engel, istediği zaman Rusya’ya giden gemilerin geçişine izin veren ya da alıkoyan İngiltere olmuştur. İngiltere bunu yapmayı bıraktığında, Ege Denizi’nden Karadeniz’e gelen tüm ticaret gemileri barış zamanlarında serbest geçiş hakkına sahip olacaktır. Savaş zamanlarına gelince, İngiltere'nin gelecekte bizimle ittifak halinde diğer güçlere karşı savaşacağımızı mı yoksa Türkiye'nin İngiltere'nin Sovyet Rusya'ya yardım etmesini engelleyebileceğini mi düşündüğünü sormalıyız... Türkiye ile İngiltere'den daha yakın bir ilişki içindeyiz ve İngiltere'nin yakın gelecekte müttefikimiz olacağını düşünmesini gerektirecek hiçbir işaret görmüyoruz. Her halükârda, İngiltere bize bu tür işaretlerin varlığına dair hiçbir bilgi vermemektedir. Siyaset ile aşk arasında bir ayrım vardır; siyasette hiçbir şeyin kendiliğinden anlaşılır değildir, aksine kesin bir beyan gerektirir.

İngiltere'nin, Sovyet Rusya'ya sözde düşmanlarına karşı yardım etmesinin engellenme olasılığından çok, Boğazları Türkler ve Sovyet Rusya'ya karşı baskı uygulama aracı olarak nasıl elinde tutabileceği ile ilgilendiğinden endişe duyuyoruz.

İstanbul Türkiye'nin başkenti olduğu sürece, Gelibolu'da bir İngiliz garnizonunun varlığı ve İngiliz savaş gemilerinin Çanakkale Boğazı'ndan serbest geçişi Türkiye için acil bir tehdit teşkil etmektedir. Rus donanmasının zayıflığı nedeniyle bu durum, Rusya için de tehlike anlamına gelmektedir. Ve İngiltere'nin Boğazlar için verdiği tüm mücadele, İngiltere'nin, İngiliz emperyalizminin Türkiye ve Sovyet Rusya üzerinde silahlı baskı uygulayabilme imkânı için verdiği mücadeleden başka bir şey değildir.

Sovyet Rusya ve Çanakkale Boğazı

Rus hükümeti, Dışişleri Halk Komiserliği aracılığıyla bir nota göndererek, Karadeniz’e kıyısı olan tüm ülkelerin katılımının vazgeçilmez olduğu bir uluslararası konferansla Yakın Doğu’da bir savaşın önlenebileceği gerçeğine İngiliz hükümetinin dikkatini bir kez daha çekti. İngiliz basını bu notaya çok görkemli bir şekilde yanıt verdi. Lord Balfour, Karahan’ın[5] notasına hiçbir yanıt vermedi. Ancak bu, çok inatçı olan gerçekleri hiç de değiştirmez.

Askeri durum, İngiliz gemilerinin Çanakkale Boğazı'ndan geçmeyi başarsalar bile Marmara Denizi'nden çıkmalarını engellemeyi mümkün kılıyor. Sovyet Rusya'sının dahil olmadığı tüm çözümler, basitçe gerçek güç dengesini hesaba katmadıkları için uygulanamaz olacaktır. Müttefiklerin, Rusya ve Türkiye olmadan Yakın Doğu meselesini Sevr Antlaşması’nda çözmeyi umdukları zaman çok da uzak değildir; Sevr Antlaşması’ndan bu yana sadece iki yıl geçmiştir. Ancak o zamandan beri Sovyet Rusya, Beyaz Rusya’yı nihayet yok etmiş ve artık sadece bugünkü Rusya’nın emekçi kitleleri adına değil, aynı zamanda gelecek nesiller adına da konuşmaktadır.

Bu arada, yenilgiye uğramış ve zayıflamış Türkiye, hayatta olduğunu ve harekete geçebileceğini kanıtladı. Bu nedenle, Kemal Paşa nefes alabilmek için Türk halkının çıkarlarına aykırı bir şekilde Boğazlar sorununun çözümüne girmeye zorlansa da, İngiltere her iki ülkenin hayati çıkarlarını ilgilendiren bu meselelerde Türkiye ve Rusya ile ortak bir çözümü reddetse de reddetmese de, böyle bir çözümün geçerliliği Sevr kararınınkinden daha uzun sürmeyecektir. Çünkü bu çözümler, önümüzdeki birkaç yıl içinde güçleri artmaya devam edecek olan Rus ve Türk halklarının çıkarlarına aykırı olacaktır. Ve bu türden her çözüm, yeni bir savaşın başlangıç noktası haline gelecektir.

İngiliz hükümeti, Fransızlara, belirli bir anda adaletsiz bir barışı dayatmanın kolay, ancak bunu uygulamaya koymanın çok zor olduğu konusunda pek çok kurnazca sözler sarf etmiştir.

İngiliz hükümetinin, kılıç sallamak ve Gelibolu'da ölen İngiliz emperyalizminin kurbanlarının ruhları adına yemin etmek yerine, Yakın Doğu'daki barışı şimdiye kadar dayandığı temelden daha sağlam bir temele oturtmanın faydalı olup olmayacağını sakin bir şekilde düşünmesi çok daha iyi olurdu.


[1] Shylock, William Shakespeare'in Venedik Taciri adlı oyununda yer alan kurgusal, Yahudi bir tefecidir. Oyunda hem zalim bir kötü adam hem de maruz kaldığı ırkçılık nedeniyle trajik bir kurban olarak resmedilmektedir. (ç.n.)

[2] 1883-1944 yılları arasında Berlin'de yayımlanan, zamanının en yüksek tirajlı ve etkili Alman günlük gazetelerinden biriydi.(ç.n.)

[3] 1821 yılında Manchester'da kurulan, liberal çizgisiyle tanınan köklü bir İngiliz günlük gazetesidir. 1959'da The Guardian ismini alan gazetenin yayın hayatı bugün de sürmektedir. (ç.n.)

[4] 1872-1930 yılları arasında İngiltere'de yayınlanan, liberal/sol görüşüyle bilinen günlük gazetedir. (ç.n.)

[5] Lev Mihayloviç Karahan (1889–1937), Sovyetler Birliği’nin en önemli diplomatlarından biridir ve 1934-1937 yılları arasında SSCB'nin Ankara Büyükelçisi olarak görev yapmıştır. (ç.n.)

27 Nisan 2026 Pazartesi

(Söyleşi) Solun Kaçtığı Sahaya Giren Adam: Hikmet Kıvılcımlı

1) Tanımayanlar için kısaca Hikmet Kıvılcımlı kimdir?

Hikmet Kıvılcımlı (1902-1971), Türkiye'nin en özgün Marksist düşünürlerinden biridir. Hikmet Kıvılcımlı, genç yaşlarda sosyalist harekete katılmış ve ömrünün büyük bölümünü cezaevlerinde, sürgünde ve yeraltında geçirmiştir. Kendi deyimiyle "50 yıl Marksizm-Leninizm sancağı altında dövüştüğünü" söyleyen Kıvılcımlı, yalnızca bir eylemci değil, aynı zamanda son derece üretken bir teorisyendir.

Kıvılcımlı'yı bilindik bir sosyalist figürden ayıran şey, ürettiği kuramsal çerçevenin derinliği ve özgünlüğüdür. Marx ve Engels'in antika tarih üzerine bıraktığı eksik ve taslak halindeki birikimi devralan Kıvılcımlı, bunu "Tarih Tezi" adını verdiği kapsamlı bir teoriye dönüştürmüştür. Bu tezde insanlık tarihini iki temel dönemde ele alır: teknik üretici gücünün belirleyici olduğu "Modern Tarih" ve coğrafya, insan ile tarih (gelenek-görenek) üretici güçlerinin baskın olduğu "Antika Tarih." Bu ayrıma dayanan özgün tarih okuması, onu Türkiye'deki solun çok ötesine taşır.

"Dini siyasete alet etmekle" yargılanan ilk ve tek sosyalist olması ise onun ne denli cesur ve farklı bir devrimci olduğunun simgesidir. Tüm bu özellikler Kıvılcımlı'yı yalnızca Türkiye değil, dünya ölçeğinde de ilgi çekici ve incelenmeye değer bir figür haline getirmektedir.

2) Kıvılcımlı'yı "anlamak" noktasında, onun İslam'ı sistematik ve maddeci bir şekilde analiz eden ilk ve tek sosyalist olması, onu "geleneksel" Marksizm’den ne ölçüde ayırır?

Bu soruyu yanıtlamak için önce "geleneksel Marksizm"in dine nasıl yaklaştığını netleştirmek gerekir. Türkiye'deki sosyalist gelenekte —ve büyük ölçüde dünya genelinde de— Marksist çevrelerin dine ilişkin tutumu ağırlıklı olarak iki eksende şekillenmiştir: ya dini sınıf bilincinin önünde bir engel olarak görmek ya da onu iktidar bloğunun ideolojik bir aleti olarak tanımlamak. Her iki durumda da din, özsel olarak "gerici" bir kategori sayılmış; üstesinden gelinmesi ya da aşılması gereken bir şey olarak konumlandırılmıştır.

Kıvılcımlı tam bu da noktada köklü bir kırılma yaratır. O, dini yalnızca bir üstyapı unsuru ya da sınıf tahakkümünün aracı olarak değil, içinde doğduğu toplumun maddi üretim koşullarını, tarihsel çelişkilerini ve sınıfsal mücadelelerini barındıran canlı bir toplumsal kayıt olarak okur. Bunu yaparken dini "anlamaya" çalışır. Bu anlamaya çalışma dini reddetmek ya da aşmak için değil, içindeki tarihsel gerçekliği ortaya çıkarmak içindir.

Bu yaklaşım onu geleneksel Marksizm’den üç temel açıdan ayırır. Birincisi, yöntemsel özgünlüktür: Kıvılcımlı diyalektik materyalizmi yalnızca ekonomik ilişkilere değil, dinî söylem ve pratiklere de uygular. İkincisi, içerik özgünlüğüdür: İslam'ı yalnızca bir üstyapı unsuru olarak değil, Yukarı Barbarlık konağından medeniyete geçişin hem ürünü hem de taşıyıcısı olarak ele alır. Üçüncüsü ise siyasi cesarettir: Türkiye'deki sol, İslam'ı büyük ölçüde "düşman saha" olarak gördüğü bir dönemde Kıvılcımlı, bu sahada derinlemesine düşünmeyi göze alır.

Kıvılcımlı’nın yaklaşımı Marksizm'den bir kopuş değildir. Çünkü kendisinin de belirttiği üzere Marx ve Engels'in din üzerine söylediklerinde ve özellikle antika tarih ve İslam meselesine dair yazdıklarında ciddi boşluklar mevcuttu. Kıvılcımlı bu boşlukları Marksist yöntemle, Marksist kavramlarla, ama Marksist gelenekte daha önce gidilmemiş bir yola girerek doldurmaya çalıştı. Bu, bir kopuş değil, bir derinleşmedir.

3) Kıvılcımlı'nın din analizini klasik Marksist "din halkın afyonudur" önermesinin bir ötesine taşıdığını görüyoruz. Onun için din ne anlam ifade eder?

"Din halkın afyonudur" ifadesinin bağlamını doğru anlamak gerekir. Marx bu cümleyi dini sadece bir afyon olarak değil, aynı zamanda hayattaki gerçek acılara karşı bir protesto olarak da tanımladığı daha kapsamlı bir pasajın içinde kullanır. Ne var ki Türkiye'deki sol hareket, bu bütünlüklü okumayı büyük ölçüde görmezden gelmiş ve yalnızca "afyon" metaforuyla yetinmiştir.

Kıvılcımlı ise dini çok daha zengin bir içerikle kavrar. Ona göre din, en genel tanımıyla "toplumcul bir olay"dır. Toplum dini, din de toplumu etkiler. Daha özgül anlamda ise din, insanların kişiler üstü güçlerin etkilerini yorumlayarak kendilerine ve toplumlarına uygulanan teorik bir dünya görüşü ile pratik bir evren düzenidir.

Kıvılcımlı'nın din anlayışının merkezinde "tarihsel determinizm" kavramı yer alır. İnsanlar, üretim ve üreyim ihtiyaçlarını karşılamak için hem doğayı hem de toplumu anlamak zorundadır. Bu anlama çabası, binlerce yıl boyunca birikmiş ve belirli yorumlama pratikleri doğurmuştur. İşte bu birikimin —yani "tarihin gidiş kanunları"nın— bilince tam çıkarılamadığı ve bilinçaltına bastırıldığı dönemlerde, bu bastırılmış bilginin kendine ifade alanı açtığı yer dindir.

Yani din, Kıvılcımlı'ya göre yanlış bir bilinç değildir, aksine henüz bilimsel dile dönüştürülememiş bir bilginin sembolik dilidir. Bu çerçevede Kıvılcımlı dinin şu boyutlarını öne çıkarır: İlk olarak, totemizm ve çok tanrıcılıktan tek tanrıcılığa uzanan süreç, yalnızca dinsel değil, aynı zamanda insan düşüncesinin maddi koşullarla gelişiminin bir göstergesidir. İkincisi, her peygamber kendi çağının tarihsel determinizminin yüksek sesli sözcüsü ve toplumunu barbarın komünal kökleriyle medeni dünyanın gerçekliğini sentezlemeye çalışan bir öncüdür. Üçüncüsü, dinin "gerici" ya da "ilerici" olması tarih dışı bir nitelik değil, içinde bulunduğu toplumsal yapıya ve sınıf ilişkilerine göre değişen tarihsel bir konumdur.

Bu yaklaşım dini ne kutsayan ne de şeytanlaştıran, onu üretim güçleri ve sınıf ilişkilerinin aynasında okuyan özgün bir tarihsel maddecilik anlayışıdır.

4) Kıvılcımlı’nın, İslam’daki "Allah" kavramını "Tarihsel Determinizm" (tarihin gidiş kanunları) ile özdeşleştirmesi ve "Esma-ül Hüsna"yı evrimsel yasalar olarak okuması, dini sadece Marksist terminolojiyle "sekülerleştirme" çabası değil midir? Kıvılcımlı'nın "Allah"ı "Tarihsel Determinizm" ile özdeşleştirmesini nasıl okumalıyız? Bu, teolojiyi sosyolojiye indirgemek değil midir?

Bu soru, Kıvılcımlı'ya en sık yapılan eleştirilerden birine dokunuyor. Yanıt vermek için önce Kıvılcımlı'nın ne yaptığını net biçimde ortaya koymak gerekir.

Kıvılcımlı'nın temel tezi şudur: Hz. Muhammed, içinde yaşadığı toplumun tarihsel dönüşümünü anlama çabası içinde, üretim biçimi ve sınıf mücadeleleri tarafından belirlenen tarihin gidiş kanunlarını keşfetmiştir. Ancak bu keşfi, toplumun o günkü düzeyine göre kutsallaştırmak zorunda kalmış ve "Allah" adıyla ifade etmiştir. Dolayısıyla Müslümanların Allah dedikleri şey, Kıvılcımlı'ya göre özünde tarihsel determinizmdir.

Bu yaklaşımı "indirgemecilik" olarak eleştirmek mümkündür; ama bu eleştiri birkaç önemli noktayı gözden kaçırır.

Her şeyden önce Kıvılcımlı, Allah'ın "gerçekte" ne olduğunu belirlemeye çalışmaz. Kıvılcımlı, insan toplumlarının Allah kavramını nasıl ürettiğini ve bu üretimin hangi maddi koşullardan beslendiğini araştırır. Bu, teolojik bir soruya felsefî değil, tarihsel-maddeci bir yanıttır. İkincisi, Kıvılcımlı'nın Allah kavramına getirdiği yorumlarla tarihsel determinizmin çeşitli veçhelerini betimler. Bu okuma teolojik bir metnin içinden geçerek onu anlama çabasıdır.

Üçüncüsü ve en önemlisi ise Kıvılcımlı’nın bu yaklaşımıyla, Müslümanların inanç dünyasını "boş ya da yanıltıcı" olarak nitelendiren geleneksel sol tavrın tam tersine, bu inanç dünyasının içinde gerçek bir maddi anlam taşıdığını savunmasıdır. Yani "Allah'a inanan kitleler zaten doğru bir şeyin —tarihin nesnel yasalarının— farkında ama bunu henüz bilimsel dille ifade edemiyor. Edemediği için de kutsallaştırma yoluna gidiyor" demektedir. Bu, dini ciddiye almanın ve onu inanlar için anlaşılır bir dilden ele almanın yoludur.

Şüphesiz bu yaklaşım tartışmalıdır ve teoloji ile sosyoloji arasındaki sınırı bulanıklaştırır. Ama Kıvılcımlı'nın amacı bu sınırı korumak değil, din ile maddi tarih arasındaki köprüyü kurmaktır. Bu köprü, hem Marksist hem de Müslüman kimliğini taşıyan toplumsal kesimlere seslenen bir dil inşa etme çabasının ürünüdür.

5) Kıvılcımlı’nın Hz. Muhammed’i (s.a.v.) "tarihsel bir devrimci" olarak nitelendirmesinin altında yatan temel mantık nedir?

Kıvılcımlı'nın tarih anlayışında "tarihsel devrim", bir medeniyetin iç çelişkilerinden kaynaklanan çürüme sürecini, dışarıdan gelen komünal geleneklere sahip barbar bir toplumun yarattığı kırılmayla aşan köklü dönüşümleri ifade eder. Bu çerçevede her tarihsel devrimcinin belirli özellikleri vardır. Tarihsel devrimci içinde bulunduğu toplumun maddi koşullarını derinlemesine kavrar, sınıfsal çelişkilerini doğru okur, ezilen kesimleri örgütler ve tarihsel gidişin belirlediği görevi üstlenir.

Hz. Muhammed, Kıvılcımlı'ya göre tam da bu çerçeveye oturur. O, 7. yüzyıl Arabistan'ında Güney Ticaret Yolu'nun önem kazandığı, Bizans ve Sasani imparatorluklarının birbirini tüketerek orta ticaret yolunu tıkadığı ve Mekke'de tefeci-bezirgânların Bedevileri ile köylüleri giderek yoksullaştırdığı bir konjonktürde ortaya çıkar.

Bu koşullarda Hz. Muhammed, Bedevileri, Mekke'nin yoksullarını ve Medineli topraksız köylüleri bir araya getirir ve Kureyşli Patrisyenler, Ebu Süfyan ve Yahudi tefeci-bezirgânlara karşı harekete geçirir. Bu mücadele yalnızca dinî bir içerik taşımaz, esasında Mekke patricileri ile pleb kitleleri arasındaki sınıfsal bir çatışmadır. Tıpkı Spartaküs'ün ya da Hz. İsa'nın kendi döneminin devrimci görevini üstlenmesi gibi, Hz. Muhammed de kendi çağının sınıf çelişkilerini çözmeye yönelir.

Kıvılcımlı'nın bu tanımlamayı yaparken dikkatle vurguladığı bir sınırlılık da vardır. Hz. Muhammed bir tarihsel devrimcidir, ama sınırlı ve dönemsel bir devrimcidir. Medeniyete geçişle birlikte komünal değerlerin aşınması kaçınılmaz olur ve Hz. Muhammed bu gidişin farkında olsa da tarihin nesnel akışını tersine çeviremez. Nitekim Hudeybiye Antlaşması bu uzlaşmanın simgesidir ve Emevi saltanatının kuruluşu ise bu sınırlılığın acı sonucudur.

Bu yaklaşım, Hz. Muhammed'i ne kutsal bir figür olarak yücelten ne de onu sadece bir siyasi lider olarak küçülten bir yaklaşımdır. Tam tersine onu kendi tarihsel koşulları içinde anlamaya ve değerlendirmeye çalışan özgün bir okumadır.

6) Kıvılcımlı'nın "Antika Tarih" kurgusunda "Barbarlık" neden bu kadar merkezi bir öneme sahip? Neden medeniyetlerin kaderini dışarıdan gelen bu "barbar topluluklar" belirler?

Bu soruyu yanıtlamak için Kıvılcımlı'nın medeniyetin "çürüme" dinamiğini nasıl kavradığını anlamak şarttır.

Kıvılcımlı'ya göre medeniyet, tefeci-bezirgânlığın gelişmesiyle birlikte kaçınılmaz bir sınıflaşmayı beraberinde getirir. Bu sınıflaşma derinleştikçe toplum, birbirinin çıkarlarına göre düşman bloklara ayrışır. Sömürülen kesimler yeterli kolektif aksiyon gücüne ve sınıf bilincine sahip olamadığı için sistemi içten deviremezler ve bu da medeni toplumun çürümesine yol açar. Böylece medeniyetin iç çelişkilerinin yol açtığı çürüme, dışarıdan gelen barbar gücün tarihsel devrim yapmasının zeminini hazırlar.

Barbarlık Kıvılcımlı'nın Tarih Tezi’nde ve Tarihsel Devrimler tespitinde ciddi bir öneme sahiptir, çünkü barbarlar medeniyetin çürümeyle yitirdiği ama korunması gereken üç temel üretici güce — insan, tarih ve coğrafya — sahiplerdir. Özellikle insan üretici gücü (kolektif aksiyon) ve tarih üretici gücü (gelenekler-görenekler), barbarların medenilere karşı üstünlük kurmasının maddi temelidir. Teknik olarak geri olan barbarlar, sınıfsal çıkarların parçaladığı medeniyetlerin bütünlüklü kolektif gücüne karşı koyabilirler, çünkü onlar henüz sınıflara ayrışmamıştır.

Bu çerçeve, Marx ve Engels'in barbar istilaları üzerine saptamalarını sistematik bir tarihe dönüştürme çabasıdır. Engels de Cermenler ve Roma İmparatorluğu ilişkisini benzer biçimde değerlendirmiştir. Ki Kıvılcımlı da bu çerçeveyi İslam'ın doğuşuna, Osmanlı tarihine ve antika tarihteki birçok gelişmeye uygulamıştır.

Eleştirilere karşı şunu söylemek gerekmektedir. Kıvılcımlı hiçbir zaman barbar = iyidir ve medeni = kötüdür gibi basit bir karşıtlık üretmez. Barbarların tarihsel devrimci rolü, belirli koşullara bağlıdır: Medeniyetteki sınıf çelişkilerinin keskinleşmesi, barbarların tarih ve insan üretici güçlerinin medenilerinkinden üstün olması ve yeni teknik ile coğrafya güçlerini ele geçirebilecek düzeyde olmaları. Her barbar saldırısı tarihsel devrim değildir ve tarihsel devrim ancak bu koşulların bir araya geldiği özgül tarihsel anlarda gerçekleşir.

7) Kıvılcımlı’nın Marks, Engels ve Morgan’dan alıp harmanladığı "Barbarlık" kavramını, yalan ve eşitsizlik bilmeyen bir "ilkel sosyalizm" olarak idealize etmesi, sizce tarihsel bir gerçekliğe mi dayanıyor yoksa Murat Belge’nin de eleştirdiği gibi "romantik bir efsane" mi yaratıyor?

Bu soru, Kıvılcımlı'ya yöneltilen en iddialı eleştirilerden birini içeriyor ve dürüstçe yanıtlanmayı hak ediyor.

Murat Belge başta olmak üzere çeşitli eleştirmenler, Kıvılcımlı'nın barbar topluluklardaki "ortak mülkiyet" ve "komünal değerler" vurgusunu abartılı ve idealleştirilmiş bulmaktadır.

Ancak birkaç noktayı da göz önünde bulundurmak gerekmektedir.

İlk olarak, Kıvılcımlı bu noktada yalnız değildir. Engels'in "Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni" ile Morgan'ın "Ancient Society" adlı eserleri, benzer tezleri savunur. Kıvılcımlı bilimsel incelemelere dayanan bu geleneği “romantize etmeden” olduğu gibi devralır.

İkincisi, Kıvılcımlı'nın "ilkel sosyalizm" kavramı, modern sosyalizmin öngörüldüğü ya da fiilen var olduğu iddiası değildir. “İlkel sosyalizm”, özel mülkiyetin henüz toplumsallaşmadığı, üretimin ortaklaşa gerçekleştiği bir evreye verilen bir addır. Bunu bir erdem takdimi olarak değil, tarihsel bir adlandırma olarak kullanmaktadır.

Üçüncüsü ve en önemlisi ise Kıvılcımlı'nın asıl amacı barbar toplumları yüceltmek değildir. Onun vurgulamak istediği şey, medeniyet tarafından tasfiye edilen bu komünal değerlerin ne tamamen yok olduğu ne de tamamen korunduğudur. Bu komünal değerler, sınıflı toplumun içinde bastırılmış bir biçimde yaşamaya devam eder ve her büyük tarihsel devrimde yeniden yüzeye çıkar. İşte Kıvılcımlı'nın "ilkel sosyalizm" vurgusunun asıl işlevi burada yatmaktadır: Geçmişteki komünal değerlerin izini bugüne ve geleceğe taşımak.

Dolayısıyla “ilkel sosyalizm” tanımlamasının tarihsel açıdan kısmen romantik bir efsane olduğu ileri sürülebilir, ama politik açıdan son derece tutarlı bir siyasi-teorik hamle olduğu kuşku götürmez bir gerçekliktir.

8) Son olarak, günümüze dair bir şey sormak istiyorum. Kıvılcımlı'nın İslam analizinden bugünkü sosyalist hareketlerin alabileceği bir "ders" var mı? Kıvılcımlı’nın eserlerinden günümüz Türkiye’si için nasıl bir ders çıkarılmalıdır?

Kıvılcımlı'nın önemi, yazdıklarının tarihsel doğruluğundan daha fazla, benimsediği yöntemin güncelliğinden kaynaklanmaktadır.

Türkiye bugün, din ile siyaset arasındaki ilişkinin son derece çetrefilli bir görünüm aldığı, İslam'ın hem egemen ideoloji hem de ezilenlerin dili olarak işlev gördüğü bir toplumsal gerçeklikle yüz yüzedir. Sol, bu gerçekliği ya görmezden gelmiş ya da onu "gericilik" etiketiyle geçiştirmiştir. Bu tutum, onlarca yıl boyunca solun dindar emekçi kesimlerle kurduğu ilişkiyi körelten, siyasi izolasyonunu derinleştiren bir hatadır.

Kıvılcımlı'nın derslerinden birincisi şudur: Dinin "gerici" ya da "ilerici" olması, özsel bir tanımlama değil, tarihsel bir konumdur. İslam'ın içinde hem Emevi saltanatının meşruiyet kılıfı hem de başta Ebû Zer el-Gıfârî ve Şeyh Bedrettin'in isyanı olmak üzere ezilenlerin söylemleri yan yana yaşar. Sol, bu çelişkili içeriği görerek hareket etmek zorundadır.

İkinci ders, siyasi dil meselesidir. Kıvılcımlı, dindar kitlelerin kavramsal dünyasını "yanlış bilinç" olarak değil, içinde maddi gerçekliklerin gizlendiği bir semboller dünyası olarak ele alır. Bu yaklaşım, sosyalist siyasetin bu kitlelerle kurduğu iletişimi köklü biçimde dönüştürme potansiyeli taşır.

Üçüncü ders ise teorik cesaret meselesidir. Kıvılcımlı, "dini siyasete alet etmekle" yargılanma pahasına düşündüklerini açıkça yazmıştır. Bugün de Türkiye'deki sol, "dindar kitlelerle nasıl buluşulur?" sorusunu cevaplamaktan kaçınmaktadır. Bu kaçınmanın bedeli, milyonlarca emekçinin kaderinin AKP gibi partilere bırakılmasıdır.

Sonuç olarak Kıvılcımlı'dan alınacak en temel ders şudur: Dini anlamadan onu aşmaya çalışmak, haritasız denize açılmak gibidir. Türkiye'nin toplumsal gerçekliğini şekillendiren bu büyük kültürel nehri görmezden gelen bir sol, sadece güçsüz kalmaz, aynı zamanda kendi kendini tarihin dışına iter.

Teşekkürler.

Ben teşekkür ederim.

https://fikircografyasi.com/makale/solun-kactigi-sahaya-giren-adam-hikmet-kivilcimli

25 Nisan 2026 Cumartesi

Irak’ta Kuşatma ve Yükselen Direniş

Soykırımcı Epstein Koalisyonu’nun (ABD ve İsrail) 28 Şubat’ta İran’a karşı başlattığı savaşın etkileri, yalnızca İran sınırları içinde kalmadı. Bugün Irak, bir yandan ABD’nin ekonomik ve askeri kuşatması altında ezilirken, diğer yandan emperyalist saldırganlığın yarattığı lojistik krizleri aşmak için tarihi adımlar atıyor. Bölgesel denklemin en kritik aktörlerinden biri haline gelen Irak'ta, Direniş Ekseni'nin meydan okuması da giderek yükseliyor.

Suriye Rotası

ABD ve İsrail'in İran'a saldırısının ardından Tahran'ın Hürmüz Boğazı'nı fiilen kapatması, bölgedeki enerji akışını altüst etti. Deniz yoluyla ihracatı büyük ölçüde duran Irak, bu krizi aşmak için 15 yıl aradan sonra Suriye üzerinden karayoluyla petrol ihracatına başladı. "Siyah petrol" olarak bilinen fuel-oil taşıyan ilk Irak tanker konvoyu, uluslararası pazarlara sevk edilmek üzere Suriye'nin Tartus kıyısındaki Banyas Rafinerisi'ne ulaştı. Irak Petrol Bakanlığı, fuel-oilin tankerlerle Suriye üzerinden ihraç edilmeye başlandığını resmen doğruladı.[1]

Bu hamle, Irak için yalnızca bir ihracat sorununun çözümü değil, aynı zamanda bütçe gelirlerinin ve üretimin sürdürülebilirliği açısından oluşan krize verilen stratejik bir yanıt. Zira Hürmüz Boğazı'nın kapanmasıyla Irak'ın güneyindeki ana petrol sahalarında üretimin yüzde 80 oranında düştüğü ve günlük üretimin yaklaşık 800 bin varil seviyesine kadar gerilediği belirtiliyor. Ayrıca bu sevkiyat planının geçici bir refleks değil, haziran ayına kadar geçerli olmak üzere dört farklı şirketle anlaşma imzalanan organize bir ihracat programı olduğu da ifade ediliyor.[2]

Bu gelişmeler, HTŞ lideri Ahmed Şara'nın Suriye’yi Hürmüz’e alternatif bir kara güzergâhı olarak yeniden konumlandırma çabasıyla da örtüşüyor.  Dolayısıyla ABD’nin de.

ABD’nin Vesayeti

Irak’taki son yasama seçimleri, ABD işgali sonrası kurulan ve kimliklere dayalı siyasi sürecin kısır döngü içinde devam ettiğini bir kez daha gösterdi. Asaib Eh el-Hak gibi bazı Şii silahlı grupların sandalye sayısındaki belirgin artış dikkat çekerken, Başbakan Sudani’nin İmar ve Kalkınma Koalisyonu 45 sandalye ile Şii partiler içinde en büyük blok haline geldi.[3]

Fakat seçimlerin üzerinden aylar geçmesine rağmen başbakanlık makamı hâlâ doldurulamadı. Şii Koordinasyon Çerçevesi, eski Başbakan Nuri el-Maliki’yi yeniden aday göstermek isteyince Trump yönetimi doğrudan müdahale ederek petrol gelirlerini bloke etme tehdidinde bulundu. Maliki bu ağır şantaj üzerine geri adım atarak yerine Basim Bedri’yi önerdi, karşısına ise mevcut Başbakan Muhammed Şia es-Sudani’nin desteklediği İhsan Avadi çıktı. Yapılan iç toplantıda Bedri 7, Avadi 5 oy almasına rağmen kesin karar çıkmadı. ABD’nin Irak siyaseti üzerindeki tahripkâr vesayeti, başbakanlık krizini kronikleştirmiş durumda.[4]

Bu siyasi restleşmeye İran sessiz kalmadı. Devrim Muhafızları Kudüs Gücü Komutanı Tuğgeneral İsmail Kaani, ateşkes sürecinden bu yana ilk yurt dışı ziyaretini Bağdat’a yaparak, “Irak, başkalarının müdahale edemeyeceği kadar büyüktür” mesajıyla Washington’a yüklendi.[5]

Bu mesaja ABD silah gücüyle yanıt verdi. ABD güçleri Enbar, Kerbela ve Necef gibi çeşitli yerlerde Irak Sınır Muhafızları’nı ve Haşdi Şabi güçlerini hedef aldı.[6] Böylece ABD İran’a giden lojistik hatları kesmek ve Irak’ı savaşın lojistik üssüne çevirmek için silah gücünü kullanacağını göstermiş oldu.

Direniş Ekseni

Ancak ABD emperyalizmine karşı Direniş Ekseni’nin mücadelesi de sürüyor. Irak’taki İslami Direniş grupları, ABD ile gayri resmi ateşkesin sona erdiğini ilan etti. Nuceba Hareketi’nden Haydar el-Lami, “Irak içindeki tüm ABD üsleri hedeftedir” derken, bu tehdit hemen sahaya yansıdı. Direniş güçleri bugüne dek 170’ten fazla düşman hava aracı ve seyir füzesini etkisiz hale getirdi ve 12 Mart’ta da bir KC-135 tanker uçağını imha etti. Saraya Awliya al-Dam grubu ise ABD’nin bölgedeki tüm üslerini hedef alan saldırılarını artırmaya hazır olduğunu duyurdu.[7]

Diğer yandan Yemen’deki Ensarullah güçleri ABD-İran müzakereleri çöktüğü ve savaşın yeniden alevlendiği takdirde Babülmendep Boğazı’nı ve Kızıldeniz’i uluslararası trafiğe kapatma tehdidinde bulundu. Bu da İran’ın Direniş Ekseni kapsamında Irak ve Yemen cephelerini de stratejik bir bütünlük içinde gördüğünü ortaya koyuyor.

İran’ın hamlelerine karşı ise ABD Irak’a tam anlamıyla bir kuşatma uyguluyor. Bir yandan dolar şantajıyla hükümeti teslim alıp başbakanı belirlemeye çalışırken, diğer yandan askeri işgalle Irak’ı doğrudan egemenliği altına almak istiyor. Ancak başbakan düğümünün çözülememesi, direniş eksenindeki grupların saldırıları ve İran’ın savaşı bölgeye yayma stratejisi Washington’un Irak’ta işinin hiç de kolay olmayacağına işaret ediyor.


[1] https://t24.com.tr/dunya/hurmuz-bogazi-krizi-irak-i-petrol-sevkiyatinda-suriye-ye-yoneltti-irak-15-yil-sonra-suriye-uzerinden-siyah-petrol-ihracatina-basladi,1311585?_t=1777143379790

[2] https://www.gzt.com/ekonomi/irak-petrol-uretimi-son-durum-26-mart-2026-hurmuz-bogazi-neden-kapali-ekonomi-haberleri-4026411/2

[3] https://bianet.org/haber/irak-hukumeti-kurmakla-muhammed-siya-es-sudani-nin-gorevlendirilmesi-bekleniyor-313523

[4] https://x.com/kursunmuhammet/status/2046304666905108893

[5] https://www.indyturk.com/node/776028/d%C3%BCnya/washington-ve-tahran-ba%C4%9Fdat-%C3%BCzerindeki-bask%C4%B1y%C4%B1-art%C4%B1r%C4%B1yor

[6] https://www.rudaw.net/turkish/middleeast/iran/0404202617

[7] https://ydh.com.tr/d/37452/d/38410/tahran-dan-washington-a-sartli-yesil-isik

Encomienda'dan Luther'e: Parsellenmiş İktidar ve Direniş Doktrini

Encomienda, İspanya'nın Amerika kıtasında kurduğu ve yerlilerin dinî eğitim ile koruma karşılığında encomenderoya haraç ödeyerek çalıştı...