“Yönetim Üzerine Üç Soru” yazı dizisinin ilk yazısında yönetimin kökenini üretim ilişkilerinde, doğal özgürlüğün yitirilişinde ve ilahi düzende aramıştık. Ancak kökenden sonra gelen soru en az onun kadar yük taşır: Eğer yönetim kaçınılmazsa ya da en azından tarihsel bir gerçeklik olarak karşımızda duruyorsa, kim yönetmeli? Bu ikinci yazıda Platon’un bilgelik iddiasını, İbn Haldun’un asabiyet kuramını ve Kropotkin’in meşruiyeti bütünüyle reddeden dayanışma anlayışını bir arada okuyacağız.
Platon'a göre devletin
yönetimi filozofa aittir. Bu tercih keyfi değildir; filozof yaratılışından
gelen ruh üstünlüğüyle ve en yüksek bilgilere ulaşmayı mümkün kılan akıl
gücüyle doğuştan ayrışmıştır. Dolayısıyla insanların böyle bir filozof
tarafından yönetilmesi hem doğaldır hem de insan olmanın zorunlu bir gereğidir.
Platon'da iktidarın meşruiyeti soy ya da servetle değil, bilgelikle belirlenir;
yönetmenin siyasal içeriği yönetenin yaratılıştan gelen nitelikleriyle
temellendirilebilir. Bu yaklaşım, yönetimi bir ayrıcalık olarak değil, felsefî
bir yükümlülük olarak çerçeveler.
İbn Haldun ise yönetimin
kaynağını bambaşka bir zeminde, insan topluluklarının varlığını sürdürme
biçiminde bulur. İnsanlar geçim darlığı ve verimsiz coğrafyalar gibi
zorunluluklar nedeniyle soy-sop bağı kurarak bir araya gelmiş, bu
birliktelikten dayanışma ve savunma coşkusu doğmuştur. Topluluk içinde güçlü
olan ve diğerlerine üstün gelen kişi, saldırıları ve haksızlıkları önleyecek
bir başkana dönüşmüştür. Asabiyetin ulaşmayı hedeflediği son basamak olan
devletle birlikte bu başkan, Tanrı hükümlerini kullar arasında yürütmeyi
üstlenen kişi konumuna yükselir. Böylece İbn Haldun'da yönetilmek önce
toplumsal bir işbölümünün dayatması olarak başlar ve zamanla ilahi bir
zorunluluk olarak meşrulaşır. Platon'dan farkı şudur: meşruiyet, doğuştan gelen
bir ruh üstünlüğünde değil, tarihsel süreç içinde oluşan güç ve dayanışma
dinamiklerinde aranır.
Kropotkin ise bu
meşrulaştırma girişimlerinin tamamına karşı çıkar. Din adamlarının, yasa
koyucuların ve yöneticilerin yönetilmeyi "insan olmanın zorunluluğu"
olarak sunduklarını, çocuk eğitimi yoluyla otoriteye boyun eğme alışkanlığını
kuşaktan kuşağa aktardıklarını söyler. Oysa karıncalar, serçeler ve ilkel
insanlar bencilce değil, dayanışma içinde hayatta kalabilmişlerdir. Hayal
gücünün bastırılması yönetimin en temel araçlarından biridir; çünkü hayal gücü
ne kadar gelişkinse başkasının acısını anlama kapasitesi o kadar genişler ve bu
da otoriteye karşı durmayı mümkün kılar. Kropotkin'e göre toplumsal işbölümü
yönetme-yönetilme ilişkisini dayatmaz; dayanışma, türün iyiliği için yeterli
bir örgütlenme biçimidir. Yönetim insanın özgürce eylemesini engelleyerek onu
sakatlar; bu yüzden Kropotkin yönetilmeye karşı dayanışmayı öne çıkarır.
Üç yaklaşım bir arada
okunduğunda, "kim yönetmeli?" sorusunun aslında "yönetim meşru
mudur?" sorusunu barındırdığı görülür. Platon bilgelikle, İbn Haldun
tarihsel güçle meşrulaştırırken Kropotkin meşrulaştırmanın kendisini reddeder.
Bu gerilim yalnızca antik ya da klasik bir sorun değildir; yönetimin hangi
temeller üzerine kurulduğuna dair sorular bugün de aynı aciliyetle gündemdedir.
Meşruiyet sorusu yanıtsız
kalsa bile yönetimin fiilen nasıl çalıştığını, bizi nasıl bağladığını ve neden
sürdüğünü sormaktan vazgeçemeyiz; üçüncü yazı tam buradan başlıyor.
Kaynakça
Akbulut, Ö. Ö. (2002,
Mart). Türkiye'de Planlama Kültürü Üzerine Bir Deneme. Amme İdaresi Dergisi,
35(1), s.29-54.
Akbulut, Ö. Ö. (2009).
İktisadi Zorunluluk ve Politik Bir İnşa Olarak Mekan: Merkezin ve Yerelin
Yerselliği. Toplum ve Hekim, 24(4-5), s.275-279.
Akbulut, Ö. Ö. (2012).
Kapitalizmde Siyasetin Siyasal Halleri. Memleket Siyaset ve Yönetim,
7(17), s.178-199.
Akbulut, Ö. Ö. (2012).
Yönetilmenin Dayanılmaz Ağırlığı. URAY Yerel Yönetimler Bülteni, s.
24-27.
İbn Haldun (1977), Mukaddime-İbretler
Kitabı, Haberler Divanı, (Çev. Turan Dursun), Onur Yayınları, Ankara,
(s.309-340).
Kropotkin, P. (2003), Anarşist
Etik, (Çev. İ. Ergüden), Doruk Yayınları, İstanbul.
Platon (2008), Devlet,
(Çev. S. Eyüboğlu ve M. Ali Cimcoz), Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul,
(s.484-508).
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder