Kapitalizmin yapısal krizinin her alanda yeni biçimler aldığı ve hegemonya mücadelesinin yeni cephelere taştığı bu konjonktürde Ukrayna savaşına bakmak, küresel güçlerin savaşını kavramak açısından belirleyici bir imkân sunuyor.
Rusya’nın tam ölçekli saldırısının üzerinden dört buçuk yıl
geçtiği bu süreçte “Batı” defalarca “zafer” senaryosu yazdı, “Rusya çöküyor, Ukrayna
kazanıyor” söylemini dilinden eksik etmedi. Fakat bugün gelinen noktada savaş, hiçbir
tarafın kesin üstünlük kuramadığı ve her iki tarafın da yıpranmasına rağmen
sürdürdüğü uzun süreli bir hale dönüştü. Bu çıkmaz hali ise sadece askeri bir gerçek
değil, aynı zamanda kapitalizmin derinleşen krizinin ürettiği siyasal bir
sonuç. Ve en önemlisi bu sonucun
faturasını küresel güçler değil, başta Ukrayna ve Rus halkları olmak üzere milyonlarca
Avrupalı emekçi ödüyor.
Yıpranma Savaşı
Sahadaki savaş ise bütün şiddeti ve hızıyla devam ediyor.
Ukrayna uzun menzilli İHA’larla Rusya’nın derinliklerini vururken Moskova da
ağır füze saldırılarıyla Kiev yönetiminin altyapısını, limanlarını ve
kentlerini hedef almayı sürdürüyor. Her iki taraf da toprak kazanımı yerine
karşı tarafın dayanma kapasitesini eritmeyi öncelikli hedef olarak benimsemiş
durumda. Bu durum da sınırlı insan ve mühimmat kaynağına sahip olan Ukrayna’nın
direncini azaltıyor. Nitekim son aylarda yaşadığı komuta krizleri, ordu
komutanının görevden alınması ve sokak protestoları bu direncin yalnızca
cephede değil toplumsal zeminde de azaldığını açıkça gösteriyor. “Batı”
cephesinde yaşanan gelişmeler de bu durumun tersine dönme ihtimalini düşürüyor.
Çatlaklar ve Sermayeler
Bu gelişmelerin en başında NATO zirvesi geliyor. NATO’nun
Ankara’daki 36. zirvesi, ittifak içi dengelerin ne denli kırılgan bir noktaya
geldiğini ortaya serdi. Zirvenin sabahında ABD Başkanı Trump, İran savaşında
yanında durmayan Avrupa ülkelerine saldırdı, İspanya’yı ticari yaptırımla
tehdit etti, Grönland’ı yeniden talep etti. Öğleden sonra ise kapalı kapılar
ardından çıkarak “O odadaki birlik inanılmazdı, gerçek bir aşktı” dedi. Birkaç
saat içindeki bu salınım tesadüf değil, ittifaktaki çelişkilerin bir
yansımasıydı. Nitekim Avrupa, Ukrayna savaşını “varoluşsal tehdit” olarak
tanımlarken Trump bu savaşı bir pazarlık kozu olarak yönetiyor ve bu iki
yaklaşım arasındaki uçurum kapanmıyor.
Uçurumun oluşması ise Trump’ın tutarsızlığından çok, Avrupa
burjuvazisinin bu tutarsızlığa boyun eğmesinden kaynaklanıyor. Avrupa’nın “savunma
harcamalarını artırarak Washington’dan özerkleşeceğiz” anlatısı, somut pratikte
tam tersine işliyor. Zirve bildirgesi, GSYİH’nin yüzde beşlik savunma harcaması
hedefini Avrupalılara fiilen onaylatırken, Ukrayna’ya 2026’da taahhüt edilen 70
milyar avroluk yardım Avrupa kamu bütçelerinin üstüne ayrı bir yük bindiriyor.
Daha fazla silahlanma, Avrupa’yı ABD’den bağımsızlaştırmak bir yana, ittifak
içindeki hiyerarşik bağımlılığı pekiştiriyor.
Diğer yandan Avrupa’daki savunma harcaması sıçraması
milyarlarca dolarlık silah ve mühimmat sözleşmelerini beraberinde getiriyor, ki
bu sözleşmelerin birincil alıcısı ise ABD savunma sermayesi. Yani “Avrupa’nın
güvenliği” için ayrılan kaynak, pratikte ABD savunma sermayesine aktarılıyor.
Keza NATO’nun Ankara Zirvesi’nde imzalanan elli milyar doları aşkın silah
tedarik sözleşmesi, bu aktarımın en somut göstergesi. Böylece Avrupa halkları
hem savaşın enerji ve enflasyon maliyetlerini hem de silahlanma faturasını
öderken, savunma sermayesinin kâr rakamları sürekli büyüyor.
Hesaplar ve Diplomasi
Savaş sahasının dışında diplomatik kanallar da oldukça hareketli.
Trump hem Putin hem de Zelenski ile telefon görüşmeleri yapıyor, Witkoff ve
Kushner sahaya sürülüyor, Bakü’de gizli temaslar yürütülüyor. Zelenski ise
Kasım 2026’daki ABD ara seçimlerini “barış için fırsat penceresi” olarak görüyor.
Ne var ki tüm bu hareketliliğin altında “barış”tan çok “üç hesap” yatıyor.
İlk olarak ABD, İran savaşıyla meşgulken Ukrayna’daki savaşı
düşük seviyede tutmak istiyor. İkinci olarak Rusya, kazanımlarını koruyup güç
toplamak amacıyla zaman kazanmak için müzakere masasına oturmak istiyor. Üçüncü
olarak savaşın bitmesini ya da durmasını “Rusya’nın zaferi” olarak gören
Avrupa, “Batı” cephesini savaş ateşinin etrafında toplamaya çalışıyor. Bu üç
hesabın kesişme noktasının bulunması pek mümkün görünmüyor. Dolayısıyla
sahnelenen diplomasi trafiği aslında barışa giden yoldan çok savaşı yönetmenin trafiğidir.
Savaşın beşinci yılında ortaya çıkan tabloda ne Ukrayna’nın “zafer”e,
ne Rusya’nın “çöküş”e, ne de Batı’nın “birlik”e ulaştığı görülüyor. Fakat bu
gerçeğe rağmen “Batı” cephesinin gerek kapitalizmin derinleşen krizi gerekse
savunma sermayesinin “kâr ihtiyacı” nedeniyle savaşa devam etmekte ısrarcı
olacağı görülüyor. Bu ısrarın sonuç alıp alamayacağını Rusya’nın gücünün boyutu
kadar Avrupalı emekçilerin ve halkların direnişinin boyutu da gösterecektir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder