27 Temmuz 2026 Pazartesi

(Çeviri) Savaşı Durdurun – Sylvia Pankhurst

Çevirmenin Notu: Sylvia Pankhurst (1882-1960), İngiliz kadın hakları (süfrajet) hareketinin en radikal ve öncü liderlerinden biri olan feminist, sosyalist ve sömürgecilik karşıtı militandır. Hak mücadelesini sadece oy hakkıyla sınırlamayıp işçi sınıfının, ezilen halkların ve anti-faşizmin sesi olan Pankhurst, ömrünü mücadeleye adamış tarihi bir figürdür. Sylvia Pankhurst’in 1917 yılında kaleme aldığı bu yazı ilk olarak kuruculuğunu ve editörlüğünü yaptığı Workers' Dreadnought gazetesinin 28 Temmuz 1917 tarihli sayısında yayımlanmıştır. Yazıya şu linkten ulaşabilirsiniz:

https://www.marxists.org/archive/pankhurst-sylvia/1917/v04n18-jul-28-1917-WD.pdf

 

“Bu Konferans, savaşa artık hiçbir destek vermeyeceğini taahhüt eder ve tüm İşçi, Sosyalist ve Demokrat kuruluşları, milletvekillerine Savaş Kredisi’ne karşı oy kullanmaları ve derhal ateşkes talep etmeleri talimatını vermeye çağırır.”

Yukarıdaki karar, Kienthal’da düzenlenen Uluslararası Sosyalist Konferansı’nın kararlarına dayanmaktadır ve izin verilmesi halinde, İngiliz İşçi ve Asker Delegeleri Sovyeti’ni kurmak üzere düzenlenen konferanslarda İşçi Seçme Hakkı Federasyonu tarafından gündeme getirilecektir. Önerilen Sovyetin başarısının ya da başarısızlığının, burada ortaya konulan politikaya bağlı olacağına inanıyoruz. Bunun, işçilerin karşı çıkması gereken kapitalist bir savaş olduğu açıkça kabul edilmedikçe ve yeni Sovyetler bu temele dayandırılmadıkça, Sovyetlerin politikası kaçınılmaz olarak kararsız ve çelişkili olacaktır. “Ya ülkeyi kral yönetsin ya da barış yapın”[1] sözü ebedi bir gerçektir.

Bugün Rusya, korkunç bir sefalete gömülmüş durumda ve yeni kazandığı özgürlüğünü bile yitirebilir; çünkü her şeye gücü yeten İşçi ve Asker Delegeleri Sovyeti, bir bütün olarak bu gerçeği kavrayamamıştır. Savaşı tamamen kapitalist-emperyalist ve ahlaki bir amaçtan yoksun olarak görünüşte kabul etseler de delegelerin çoğunluğu hâlâ savaştan çıkma cesaretinden yoksundur ve her ne kadar savaşın her bir günü devrime ek bir tehlike getirse de, Rus halkının boş bir zafer hayalinin peşinden sürüklenmesine izin vermeye devam etmektedir. Savaşın kaçınılmaz bir sonucu olan gıda kıtlığı, kapitalizm altında aynı derecede kesin bir sonuç olan vurgunculuk ve hem savaşanların hem de savaşmayanların öldürülmesi ve sakat bırakılması, uzun vadede herhangi bir savaş hükümetini kesinlikle sevilmeyen bir hükümet haline getirecektir.

Rus İşçi ve Asker Sovyeti’nden gelen delegeler, İngiliz konferanslarında konuşma yapacaklar. Eğer bu Rus delegeler, politikalarını ve son haftalarda ülkelerinde yaşanan kafa karıştırıcı ve trajik olayları özgürce anlatma imkânı bulurlarsa, anlatacak çok şeyleri olacaktır. Politikalarını doğru anlıyorsak, bu politika diğer Müttefiklerin halklarından harekete geçmelerini beklemektedir; bu politika, Fransızların, İtalyanların ve biz İngilizlerin ulusal savaş hedeflerimizin yeniden şekillendirilmesinde ısrar etmeleri umuduyla Rusya’nın savaşı sürdürmesini dikte etmektedir; böylece bu hedefler Rusların şu ifadesiyle özetlenebilir: “ne ilhak ne de tazminat; halkların kendi kaderlerini belirleme hakkı”. Ruslar, ortak savaş hedeflerinin gözden geçirilmesi için Müttefik Hükümetler Konferansı’nın toplanmasında ısrar ettiler. Şüphesiz, Müttefiklerin demokrasilerinin, Konferans toplanmadan önce hükümetlerini kapitalist saldırganlık hedeflerinden vazgeçmeye zorlayacaklarını umuyorlar.

Genç Özgür Rusya, bizim gecikmiş adımlarımızı beklerken, kendisi de imkânsız bir görevi yerine getirmeye çalışıyor: Tüm çağların en devasa savaşını yürütmede öncü bir rol üstlenmek ve aynı zamanda otokratik geçmişin yıkıntıları üzerinde özgür bir toplum kurmak.

Anayasaları kâğıt üzerinde ne kadar güvence verirse versin, hükümetler savaş sırasında giderek otokratik hale gelir: Makine gibi bir disiplin gerektiren modern savaşları ancak otokrasiler başarıyla yürütebilir. Rusya’yı savaşta tutmak isteyenlerden bazıları bunu kabul ederek şöyle der: “Özgür kurumların gelişmesi savaştan sonra olsun.” Ancak insan ihtiyaçları ve tutkularının dalgası beklemeyecektir; halk aç ve savaştan bıkmış durumda; özgürlüğü arzuluyor. Tüm kapitalist basın haberlerini renklendiren önyargıların arasından, gerçeğin izleri sızmaktadır. “Daily Chronicle” gazetesi temsilcisi Dr. Harold Williams, Leninistleri hoşnutsuzluğu körükledikleri için eleştiriyor, ancak Petrograd kaldırımlarında çömelmiş, ertesi günün ekmeği için bütün gece uzun kuyrukta bekleyen halktan hiç bahsetmiyorlar. Açlık çekenler, zafer söylemleriyle sonsuza dek susturulamaz. Halk, kapitalistlerin reddettiği muazzam ücret artışları talep ediyor; bunun üzerine grevler ya da lokavtlar yaşanıyor, ancak işçiler istedikleri her şeyi elde etseler bile, yükselen fiyatlar yine de onları gıda sıkıntısına düşürecektir. Yolsuzluk, kötü yönetim ve kapitalist sistemin her zaman beraberinde getirdiği kötülükleri daha da belirgin hale getiren savaşın kendisi, Rusya’da ezici bir boyut alma tehlikesi taşıyan bir sanayi krizi yaratmıştır.

Hem bu ülkede hem de Rusya’da kapitalistler ve onların basını, Özgür Rusya’yı felç eden ekonomik zorlukları aşmak için sosyalist çözüme başvuranları vatan haini olarak yaftalıyor; aynı acımasızlıkla, Rusya’yı savaştan çıkararak kurtarmak isteyenleri de kınıyorlar — Müttefikler barış yapmaya razı olursa onlarla birlikte, reddederse Müttefikler olmadan. Kerenski’nin yayın organı olan “Dien”, İngiliz Büyükelçisi Sir George Buchanan’ın Çarlık rejimini yeniden kurmak için gericilerle entrika çevirdiğinden şikâyet ediyor. İtalyan “Corriere della Sera” gazetesi ise İngiliz Büyükelçisinin, işçilerin Rus sanayisini kamulaştırmasını önlemek amacıyla, Rus fabrikalarına yatırılmış İngiliz sermayesini korumak için hükümetimizi harekete geçmeye çağırdığını bildiriyor. Bu haberler uğursuz işaretlerdir. İngiliz halkı, bakanlarımızın o kadar çok boş övgü yağdırdığı genç demokrasiye karşı hükümetinin hainlik yapmasına izin vermemelidir.

Müttefiklerin kapitalist hükümetleriyle savaşta işbirliği yapmak zorunda kalarak elleri kolu bağlı kalan İşçi ve Asker Delegeleri Sovyeti, tuhaf tutarsızlıklara sürükleniyor. Sosyalist bir yönetim kurma gücüne sahip olmasına rağmen bir koalisyon hükümeti kurmakta, hatta sürdürmektedir; oysa Leninistlerin Sovyetleri Rusya’nın tek yürütme organı haline getirmek için şiddet veya şiddet tehdidi kullandıkları iddia edilmektedir. Sovyet, yetersiz bulduğu delillere dayanarak Lenin’i Alman Genelkurmayı’nın ajanı olmakla suçlayan Adalet Bakanı M. Pereveiezeff’i istifaya zorlamaktadır. (Eski rejimin anıları nedeniyle, Konsey belki de bu kanıtları kendisinin uydurduğuna inanmaktadır.) Aynı zamanda Sovyet, siperleri terk edip evlerine dönen çok sayıdaki askerin, merhamet gösterilmeyecek vatan hainleri olarak kabul edilmesi gerektiğini ilan ediyor. Kerenski, firarilerin vurulmasını emretmiş ve mesajında askerlerin savaşa karşı ayaklanmasının ne kadar yaygın olduğunu ortaya koymuştur. Şöyle diyor:

“Askeri birliklerin çoğu tam bir dağınıklık halindedir, taarruz ruhu tamamen ortadan kalkmıştır ve artık komutanlarının emirlerine uymamaktadırlar… ‘aceleyle harekete geçme’ emri… toplantılarda saatlerce tartışılmıştır.... bazı unsurlar düşmanın yaklaşmasını beklemeden bile gönüllü olarak mevzilerini terk etmektedir…”

Rus birliklerinin zafer kazanmış olsalar bile ele geçirdikleri siperleri terk ettikleri bildiriliyor. Bu gelişmeler, Doğu Cephesinde siperlerdeki ateşkesin yakında yeniden tesis edilebileceği ve askerlerin, savaşı sona erdirmek için ülkedeki yetkilileri kararlı adımlar atmaya zorlayabileceği umudunu beslememize neden oluyor. İngiliz kapitalist gazeteleri, Leninistlerin sokaklarda linç edildiğini ve halkın Sosyalistlere karşı döndüğünü bildiriyor. Muhtemelen bu, bir temenni olmaktan öteye geçmez, ancak muhafazakârlar Eylül ayında yapılacak Kurucu Meclis seçimlerinde oy kazanmak için var güçleriyle mücadele edeceklerdir.

Bu arada, kapitalist partileri temsil eden Prens Lvoff ve diğer bakanlar, Sosyalist Tarım Bakanı Chernoff’un toprak kamulaştırma planını ilerletmesi ve Ukrayna’ya özerklik sözü edilmesi nedeniyle istifa ettiler. “Daily Chronicle” gazetesi, iktidarın Sosyalist bakanların elinde olmasına rağmen, “deneyim açısından üstün olanların, hükümetin teknik meseleleri ve idaresi konusunda sürekli olarak tavsiyelerine muhtaç oldukları Sosyalist olmayan meslektaşları” olduğunu kibirli bir şekilde belirtiyor. Sosyalist bakış açısına göre bu tavsiyelerin değeri muhtemelen şüpheliydi. “Chronicle”, Sosyalist bakanların Ukrayna’nın özerkliğini tanıma ve toprağın kamulaştırılması politikasının, “Sosyalist olmayanların iktidarda hiçbir pay sahibi olmadan sorumlulukta ortak olarak kalmalarının imkânsızlığını doruğa çıkardığını” ekliyor. Oysa bu, demokrasi ve küçük ulusların özgürlüğü için bir savaş olarak lanse ediliyor!

İmparatorluk içindeki küçük bir ulusun özgürlüğü ve toprağın tarım işçilerine devredilmesi gibi bu iki konuda, Rusya’da ilerleme galip gelmiş gibi görünüyor. İngiltere’de ise gericilik her iki noktada da zafer ilan ediyor. Hindistan’daki özerklik hareketi acımasızca bastırılıyor ve gizliliği zorunlu kılan ve İrlanda Konvansiyonu’nun görüşmeleri hakkında kamuoyunda yorum yapılmasını yasaklayan yeni Krallığı Koruma Yönetmeliği, umutsuz bir alamettir. İrlanda’da ise toprak sahipleri tüm ganimeti ele geçirmiş durumda.

Tarım işçilerinin asgari ücretini haftada 25 şilinden 30 şiline çıkarmayı öngören Bay Wardle’ın önergesi, resmi İşçi Partisi’nin, partinin kendini bağladığı gerici koalisyondan işçileri korumak için yaptığı ilk girişimdir; ancak bu son derece mütevazı çabasına bile kendi partisindeki kişiler karşı çıkmıştır: I.L.P.[2] temsilcisi olarak seçilen Bay Barnes, Bay Brace, Bay Hodge, Bay Parker; ve tarım sektörünü temsil eden Bay G.H. Roberts. Partinin beş üyesi değişiklik önergesine karşı oy kullandı, sadece 16’sı lehte oy verdi, birçoğu ise oylamaya katılmadı. Bay Hembrson, Rus halkının –kendi deyimiyle– “Fransız ve İngiliz işçilere, sırf ‘burjuvazi’ ile aynı politikayı destekledikleri için” şüpheyle yaklaştığına şaşırmamalıdır. Rusya’da sosyalist bakanlar işçiler için toprak elde etmek için mücadele ederken; bu ülkede ise işçi liderlerinin, çalışan tarım işçilerine uygulanacak ve savaş öncesinin 18 şilininden fazla olmayacak bir önergeye karşı oy verdikleri görülüyor. Beş çocuğu olan bir askerin eşi 285 şilin 6 peni alıyor ve kocasını geçindirmek zorunda olmasa bile geçimini sağlamakta zorlanıyor. Bay Prothero, asgari ücretin sefalet sınırında tutulmasına karşı çıkarak, savaş öncesinde işçinin ortalama ücretinin sadece 175 şilin olduğunu ve buğday ile yulaf fiyatlarının savaş öncesi seviyesi olan sırasıyla 32 şilin 6 peni ve 198 şilin 4 peni seviyesine düşerse, hükümetin çiftçilere ödemesi gereken tutar sadece 68.000.000 olurken, asgari ücreti 30 şiline çıkarmak çiftçilere 100.000.000’a mal olacak; oysa asgari ücret 25 şilin olarak belirlenirse bu maliyet 59.455.000 sterlin olacaktır. Prothero, “Yasa Tasarısını kabullenmiş ancak asgari ücreti hiç beğenmeyen” çiftçilerden bu koşulları kabul etmeleri istenemez diyor ve İşçi Partisi bakanları, oylarıyla onun görüşünü benimsemiştir. Oysa 25 şilinlik asgari ücret sadece açlık sınırının altında kalmakla kalmıyor, aynı zamanda yasa tasarısının tamamı halka karşı bir aldatmacadır; bu aldatmaca sayesinde halk, bu rezil yasanın sözde gerekçesi olan üretim artışına dair hiçbir garanti olmaksızın, 1920 yılına kadar ekmeğinin bedelini ağır bir şekilde ödemek zorunda kalacaktır. İşçi Partisi liderlerinin ittifak kurduğu kapitalist partilerin yayın organları, 30 şilinlik değişiklik önergesinin reddedilmesinden açıkça sevinç duymaktadırlar. Ne yazık ki işçi kesimi tarafından çok okunan bir gazete olan “Daily Express”, Başbakan’ı “sorunla yüzleştiği” ve tarım işçilerinin aylarca süren mücadeleleriyle gündeme getirdikleri 30 şilinlik değişiklik önergesine karşı “ezici bir çoğunluk” elde ettiği için tebrik ediyor. “Times” gazetesi, tarım işçilerinin uzun süredir mücadele ettikleri bu yasa değişikliğine ve genel olarak Corn Hill’e yönelik saldırıya, “niyetleri şüpheli” olarak atıfta bulunmakta ve bunların, “samimi oldukları ölçüde”, “hayırsever sosyal idealleri ekonomik teorilerle birleştirme” girişimlerinden ilham aldığını belirtmektedir. “Daily Chronicle” gazetesi, “soğukkanlı gözlemcilerin” yasa değişikliğinin reddedilmesinden başka bir sonuç bekleyemeyeceğini ve hükümetin “her ne pahasına olursa olsun yasa tasarısının bir an önce kabul edilmesi konusunda ısrarcı olmasının son derece haklı olduğunu” belirtiyor. İşçi Partisi’nin ilk günlerinde biz sosyalistler, işçilerin hiçbir kapitalist partiden yardım beklememesi gerektiği konusunda hemfikirdik. Düşüncelerin kafa karışıklığına uğradığı bu günlerde bu nokta yeniden vurgulanmalıdır; ancak işçilerin bunu fark edememesi her zamankinden daha tuhaftır.

Bay Henderson’ın Rusya ziyareti, Sosyalist Enternasyonal hareketinin artık cezasız bir şekilde göz ardı edilemeyeceği gerçeğini gözleri önüne sermiştir. Görünüşe göre, savaşı sürdürmek için kapitalist partilerle işbirliği yapma fırsatı uğruna sosyalizmin ve işçilerin çıkarlarını feda eden müttefik ülkelerin eski kafalı İşçi Partisi liderleri olan meslektaşları aracılığıyla, yeniden doğan Enternasyonal’in kontrolünü ele geçirmeyi kendine görev edinmiştir. Bay Henderson, şüphesiz, Müttefik ülkelerin şovenist-sosyalist-İşçi Partisi mensuplarının, herhangi bir konferansta “düşman” ülkelerdeki benzer grupları oy çokluğuyla alt edebileceğini hesaplamaktadır; zira Müttefik ulusların sayısı, elbette, karşı tarafta savaşan ülkelerin sayısından fazladır. Muhtemelen, Müttefik hükümetlerinin aklanıp merkez güçlerin hükümetlerinin şiddetle kınandığı bir Uluslararası İşçi Konferansı’nın, tüm ulusların işçilerinin savaşa karşı çıkması gerektiğini ilan eden Enternasyonalist Sosyalistlere karşı yararlı bir cevap oluşturacağını düşünmektedir. Bay Henderson kurnaz bir politikacıdır: Niyeti ne olursa olsun, kapitalizmin vicdansız güçleriyle ortak bir cephe oluşturmuştur. Onun manevralarına etkili bir şekilde karşı koymanın tek yolu, geçici siyasi çıkar hesaplarıyla bozulmamış, açıkça tanımlanmış bir temele dayalı yeni bir İşçi Sosyalist Enternasyonali kurmaktır. Bay Henderson, önerilen İngiliz İşçi ve Asker Sovyetlerinin Rus modeline göre kurulması halinde, kendisinden “daha sert bir muhalif” olmayacağını açıklamıştır. Şöyle diyor:

“Rusya’da yaşananlar, ordunun siyasi tartışmalara katılmasına izin vermenin ne kadar aptalca olduğunu göstermiştir ve bu bizim için bir uyarı olmalıdır. Rusya’nın askeri gücünü felç ettiği gibi, bizim askeri gücümüzü de felç edecek her türlü eyleme karşı şiddetle mücadele edeceğim.”

Ancak bu ülkede ve her ülkede askeri gücün felç edilmesi, militarizmin karşıtları olarak tam da ulaşmak istediğimiz hedeflerden biridir. Asker olmayı reddeden vicdani retçiler, siperlerde ateşkes ilan eden askerler ve hükümetini barış yapmaya zorlayan halkın –ister ayrı bir barış ister genel bir barış olsun– hepsinin aynı mücadeleyi verdiğine inanıyoruz; onların mücadelesi bizim mücadelemizdir; medeniyet ve insanlığın ileriye doğru evrimi için verilen mücadeledir.

Bu ülkede, Rusya’da başarılanın gerçekleşmesini, yani ister haki ister fistan giysinler, işçilerin ulusal meseleleri kontrol edebilecek kadar güçlü bir sovyette bir araya getirilmesini arzuluyoruz. Rusya’da yapılan, yeni doğan demokrasinin birliğini ve yapıcı gücünü, onu felaket getiren kapitalist bir savaşın sürdürülmesine dahil ederek dağıtma hatasından kaçınmak istiyoruz. Dileğimiz, İngiliz demokrasisinin savaşın durdurulmasını sağlamak için güçlü ve acil adımlar atması ve tüm erkek ve kadınlara eşit haklar tanıyan Uluslararası Sosyalizmi kurmak için Rusya, Almanya ve diğer ulusların işçileriyle birleşmesidir.



[1] Bu ifade, Fransız devlet adamı Marcel Sembat'nın I. Dünya Savaşı'nın hemen öncesinde (1913) yayımladığı aynı isimli broşürden alınmıştır. Sembat, cumhuriyet rejimlerinin çok sesli yapısı nedeniyle savaş dönemlerinde karar alma mekanizmalarının hantal kalacağını ileri sürer. Yazara göre bir ulus ya savaşı verimli yönetebilmek için mutlak bir monarşi kurmalı ya da cumhuriyet olarak kalmak istiyorsa radikal bir barış politikasını benimsemelidir. (ç.n.)

[2] Independent Labour Party, Bağımsız İşçi Partisi. ç.n.

25 Temmuz 2026 Cumartesi

Savaşın Beşinci Yılında Batı’nın Hesapları

Kapitalizmin yapısal krizinin her alanda yeni biçimler aldığı ve hegemonya mücadelesinin yeni cephelere taştığı bu konjonktürde Ukrayna savaşına bakmak, küresel güçlerin savaşını kavramak açısından belirleyici bir imkân sunuyor.

Rusya’nın tam ölçekli saldırısının üzerinden dört buçuk yıl geçtiği bu süreçte “Batı” defalarca “zafer” senaryosu yazdı, “Rusya çöküyor, Ukrayna kazanıyor” söylemini dilinden eksik etmedi. Fakat bugün gelinen noktada savaş, hiçbir tarafın kesin üstünlük kuramadığı ve her iki tarafın da yıpranmasına rağmen sürdürdüğü uzun süreli bir hale dönüştü. Bu çıkmaz hali ise sadece askeri bir gerçek değil, aynı zamanda kapitalizmin derinleşen krizinin ürettiği siyasal bir sonuç.  Ve en önemlisi bu sonucun faturasını küresel güçler değil, başta Ukrayna ve Rus halkları olmak üzere milyonlarca Avrupalı emekçi ödüyor.

Yıpranma Savaşı

Sahadaki savaş ise bütün şiddeti ve hızıyla devam ediyor. Ukrayna uzun menzilli İHA’larla Rusya’nın derinliklerini vururken Moskova da ağır füze saldırılarıyla Kiev yönetiminin altyapısını, limanlarını ve kentlerini hedef almayı sürdürüyor. Her iki taraf da toprak kazanımı yerine karşı tarafın dayanma kapasitesini eritmeyi öncelikli hedef olarak benimsemiş durumda. Bu durum da sınırlı insan ve mühimmat kaynağına sahip olan Ukrayna’nın direncini azaltıyor. Nitekim son aylarda yaşadığı komuta krizleri, ordu komutanının görevden alınması ve sokak protestoları bu direncin yalnızca cephede değil toplumsal zeminde de azaldığını açıkça gösteriyor. “Batı” cephesinde yaşanan gelişmeler de bu durumun tersine dönme ihtimalini düşürüyor.

Çatlaklar ve Sermayeler

Bu gelişmelerin en başında NATO zirvesi geliyor. NATO’nun Ankara’daki 36. zirvesi, ittifak içi dengelerin ne denli kırılgan bir noktaya geldiğini ortaya serdi. Zirvenin sabahında ABD Başkanı Trump, İran savaşında yanında durmayan Avrupa ülkelerine saldırdı, İspanya’yı ticari yaptırımla tehdit etti, Grönland’ı yeniden talep etti. Öğleden sonra ise kapalı kapılar ardından çıkarak “O odadaki birlik inanılmazdı, gerçek bir aşktı” dedi. Birkaç saat içindeki bu salınım tesadüf değil, ittifaktaki çelişkilerin bir yansımasıydı. Nitekim Avrupa, Ukrayna savaşını “varoluşsal tehdit” olarak tanımlarken Trump bu savaşı bir pazarlık kozu olarak yönetiyor ve bu iki yaklaşım arasındaki uçurum kapanmıyor.

Uçurumun oluşması ise Trump’ın tutarsızlığından çok, Avrupa burjuvazisinin bu tutarsızlığa boyun eğmesinden kaynaklanıyor. Avrupa’nın “savunma harcamalarını artırarak Washington’dan özerkleşeceğiz” anlatısı, somut pratikte tam tersine işliyor. Zirve bildirgesi, GSYİH’nin yüzde beşlik savunma harcaması hedefini Avrupalılara fiilen onaylatırken, Ukrayna’ya 2026’da taahhüt edilen 70 milyar avroluk yardım Avrupa kamu bütçelerinin üstüne ayrı bir yük bindiriyor. Daha fazla silahlanma, Avrupa’yı ABD’den bağımsızlaştırmak bir yana, ittifak içindeki hiyerarşik bağımlılığı pekiştiriyor.

Diğer yandan Avrupa’daki savunma harcaması sıçraması milyarlarca dolarlık silah ve mühimmat sözleşmelerini beraberinde getiriyor, ki bu sözleşmelerin birincil alıcısı ise ABD savunma sermayesi. Yani “Avrupa’nın güvenliği” için ayrılan kaynak, pratikte ABD savunma sermayesine aktarılıyor. Keza NATO’nun Ankara Zirvesi’nde imzalanan elli milyar doları aşkın silah tedarik sözleşmesi, bu aktarımın en somut göstergesi. Böylece Avrupa halkları hem savaşın enerji ve enflasyon maliyetlerini hem de silahlanma faturasını öderken, savunma sermayesinin kâr rakamları sürekli büyüyor.

Hesaplar ve Diplomasi

Savaş sahasının dışında diplomatik kanallar da oldukça hareketli. Trump hem Putin hem de Zelenski ile telefon görüşmeleri yapıyor, Witkoff ve Kushner sahaya sürülüyor, Bakü’de gizli temaslar yürütülüyor. Zelenski ise Kasım 2026’daki ABD ara seçimlerini “barış için fırsat penceresi” olarak görüyor. Ne var ki tüm bu hareketliliğin altında “barış”tan çok “üç hesap” yatıyor.

İlk olarak ABD, İran savaşıyla meşgulken Ukrayna’daki savaşı düşük seviyede tutmak istiyor. İkinci olarak Rusya, kazanımlarını koruyup güç toplamak amacıyla zaman kazanmak için müzakere masasına oturmak istiyor. Üçüncü olarak savaşın bitmesini ya da durmasını “Rusya’nın zaferi” olarak gören Avrupa, “Batı” cephesini savaş ateşinin etrafında toplamaya çalışıyor. Bu üç hesabın kesişme noktasının bulunması pek mümkün görünmüyor. Dolayısıyla sahnelenen diplomasi trafiği aslında barışa giden yoldan çok savaşı yönetmenin trafiğidir.

Savaşın beşinci yılında ortaya çıkan tabloda ne Ukrayna’nın “zafer”e, ne Rusya’nın “çöküş”e, ne de Batı’nın “birlik”e ulaştığı görülüyor. Fakat bu gerçeğe rağmen “Batı” cephesinin gerek kapitalizmin derinleşen krizi gerekse savunma sermayesinin “kâr ihtiyacı” nedeniyle savaşa devam etmekte ısrarcı olacağı görülüyor. Bu ısrarın sonuç alıp alamayacağını Rusya’nın gücünün boyutu kadar Avrupalı emekçilerin ve halkların direnişinin boyutu da gösterecektir.

22 Temmuz 2026 Çarşamba

(Çeviri) Türk Devrimi - Otto Bauer

Çevirmenin Notu: Otto Bauer’in 1911 yılında kaleme aldığı bu yazı ilk olarak Der Kampf gazetesinin 1 Mart 1911 tarihli sayısında yayımlanmıştır. Yazıya şu linkten ulaşabilirsiniz:

https://www.marxists.org/deutsch/archiv/bauer/1911/03/oest-ung-ital.htm

1853 yılında Karl Marx şöyle yazmıştı: “Diğer pek çok sorunun çözümü gibi, Türk sorununun çözümü de Avrupa Devrimi’nin tekelindedir. Bu iddiada hiçbir küstahlık yoktur. 1789’dan beri devrim giderek daha geniş topraklara yayılıyor, sınırları giderek genişliyor. Devrimin son dönüm noktaları Varşova, Debrecen ve Bükreş’ti; bir sonraki devrimin en uç noktaları ise Petersburg ve İstanbul olmalıdır. Bunlar, devrim karşıtı Rus devinin saldırısına uğraması muhtemel en savunmasız iki noktadır.”[1] Yarım yüzyıl sonra, Marx’ın öngördüğü şey gerçekleşti. Devrim, 30 Ekim 1905’te Petersburg’da, 24 Temmuz 1908’de ise İstanbul‘da zafer kazandı.

Rus Devrimi, Büyük Fransız Devrimi’nin Avrupa halkları üzerinde yarattığına benzer etkilerle tüm Doğu’yu sarsmıştır. Devrim dalgası ilk olarak Kafkasya üzerinden İran’a sıçradı. 5 Ağustos 1906’da Şah, halk ayaklanmasına boyun eğmek zorunda kalarak İran halkına bir anayasa vermek zorunda kaldı. Gerici güçler kısa sürede toparlandı: 23 Haziran 1908’de Şah, Rus Albay Liachoff’un komutasındaki İran Kazak Tugayı’na parlamento binasını bombalatırdı. Milletvekilleri kaçmak zorunda kaldı ve devrimin önderleri tutuklandı. Ancak gericiliğin zaferi uzun sürmedi. Taşra ayaklandı. 13 Temmuz 1909’da Tahran, iki devrimci ordu tarafından ele geçirildi. Şah, Rus elçiliğine sığındı. Devrimciler, reşit olmayan oğlunu tahta çıkardılar, anayasayı yeniden yürürlüğe koydular ve iki devrimci ordunun liderlerinin başa geçtiği bir hükümet kurdular.

Avrupa için İran Devrimi’nin ilk etkisi, Büyük Britanya’nın Rusya’ya yakınlaşması oldu. On yıllardır Rusya ve İngiltere birbirleriyle savaşıyordu. İran Devrimi’nin başlangıcında bile İngiltere, İran sarayındaki Rus etkisini kırmak için devrimcileri desteklemişti. Ancak olayların ilerleyişi içinde devrim, her iki güç için de bir araç olarak kullanılamayacak kadar tehlikeli hale geldi. Rusya, 1905 ve 1906 yıllarında imparatorluğun diğer tüm bölgelerinden daha fazla sarsıldığı Kafkasya’da, İran’daki olayların yaratacağı yankılardan korkuyordu. İngiltere ise kendini daha da büyük bir tehdit altında hissediyordu. Japonya’nın Mançurya’daki zaferinden bu yana güçlü bir yükseliş göstermiş ve ancak kanlı olağanüstü hal yasaları ile adaletin acımasız misillemeleriyle bastırılabilecek Hindistan ve Mısır’daki devrimci partiler, İran Devrimi’nin zaferlerini kendi davalarının zaferleri olarak karşıladılar. Karşı-devrimci çıkarlar, bu iki Asya süper gücünü bir araya getirdi. 30 Ağustos 1907’de İngiltere ve Rusya, Asya’da ortak hareket etme konusunda bir anlaşma imzaladılar.

Karşı-devrimci niyetle imzalanan Rus-İngiliz Antlaşması, devrimi daha da ileriye taşıdı. Makedonya meselesi üzerine Rusya ile Avusturya-Macaristan arasında yapılan anlaşma, 27 Ocak 1908’de Baron Aehrenthal’ın Sancak Demiryolu’nun inşasını duyurmasıyla feshedildi. Artık Rusya ve İngiltere, Türkiye’de de ortak hareket etme konusunda anlaştılar. 10 Haziran 1908’de VII. Eduard, Reval’da [Tallinn-ç.n.] Çar’ı ziyaret etti. Bakanları, Makedonya için bir reform programı hazırlayarak Sultan’dan bunun uygulanmasını talep ettiler. Bu hamle, beklenmedik bir etki yarattı. Türkiye’deki milliyetçi üst sınıf, özellikle de Avrupa’da eğitim görmüş subaylar, Rus-İngiliz taleplerinin Türkiye’nin bağımsızlığını tehdit ettiğini düşündüler. Devrim dalgası Türkiye’ye de sıçradı. Temmuz 1908’de Makedonya’da ordu ayaklandı. Sultan, Şah’ın boyun eğdiği gibi boyun eğmek zorunda kaldı. Burada da isyan girişimi [31 Mart-ç.n.] silah zoruyla bastırıldı. Devrimci ordu, Türkiye’de diktatörlüğünü kurdu.

Balkan sorunu çözüldü. Avusturya-Macaristan, Bosna’yı ilhak etti. Bulgaristan bağımsızlığını ilan etti. Girit, Yunanistan’a katılacağını duyurdu. Büyük güçler silahlanmaya başladı. Ancak Japonya Savaşı ve devrim nedeniyle zayıflamış olan Rusya, savaşa girme cesaretini gösteremedi. Barış korundu.

Dıştaki zorluklar aşıldıktan sonra, Jön Türk askeri hükümeti iktidarını sağlamlaştırmaya girişti. Türkiye, halkları hâlâ doğal tarım ve hayvancılıktan geçimini sağlayan, kadim kabile ve klan yapılarını hâlâ koruyan, Türk makamlarına ve mahkemelerine henüz boyun eğmemiş, vergi tahsilatı ve asker alımı uygulamalarının henüz yürürlüğe giremediği geniş bölgeleri kapsıyordu. Türkiye, modern bir idareye ve güçlü bir orduya sahip modern bir devlet olmak istiyorsa, topraklarında ekonomik kalkınmanın koşullarını yaratmak istiyorsa, bu halklar karşısında devletin merkezi otoritesi tesis edilmelidir. Arnavutluk’ta ve Doğu Lübnan’da, Kürdistan’da ve Arabistan’da, aile reislerinin, kabile büyüklerinin ve aşiret reislerinin yerine Türk makamlarının idaresini, klanların kan davalarının yerine Türk mahkemelerinin yargı yetkisini getirmek, halkları silahsızlandırmak ve bu bölgelerde askerlik ve vergi tahsilatını uygulamak gerekir. Devrim, burada eski klan ve aşiret düzenine karşı modern devlet iktidarının uygulanmasını başlatmaktadır. Ancak bu girişimler, artık merkezi devlet otoritesine boyun eğmeleri beklenen halklar arasında öfkeye yol açıyor. Lübnan’ın doğusundaki Dürzi bölgesinde, Türk hükümeti isyancılarla bir uzlaşma sağlamak zorunda kalıyor. Arnavutluk ancak büyük zorluklarla boyun eğdirilip silahsızlandırılıyor. Arabistan büyük bir kargaşa içinde... Türkiye için tehlike son derece büyük. Arabistan’da bir yenilgi – ve Makedonya’da Bulgarlar, Sırplar, Ulahlar ve Yunanlıların birbirlerine ve ortak efendilerine karşı mücadelesinin yeniden alevlenmesine neden olacak. Ve Bulgar birlikleri Edirne’nin kapılarına dayanacak!

Türk devlet otoritesini güçlendirmenin en önemli yolu, demiryolu ağının genişletilmesidir. Demiryolu, asker naklini kolaylaştırır, taşrayı başkente yaklaştırır, ülkenin tek elden siyasi yönetimi ve ekonomik olarak kalkınmasını kolaylaştırır. Bay v. Gwinner, Anadolu Demiryollarının inşasının etkilerini çok canlı bir şekilde anlatmaktadır. Demiryolu inşaatı başlamadan önce, “İstanbul ve Türk ordusu, Rus tahılından yapılmış ekmek yiyordu; bugün ise kendi ülkelerinin hasadından elde edilen tahılı yiyorlar”. Demiryolu inşaatının başlamasından önce “Küçük Asya’daki güvenlik, bugün Kürdistan’dakinden pek de fazla değildi. Deustche Bank mühendisleri, Marmara Denizi kıyısındaki İzmit’in biraz ötesindeki bir istasyona ulaştıklarında, Çerkes haydutlar bölgede kargaşa yaratıyordu; bu haydutların lideri bugün Anadolu Demiryolu Şirketi’nde istasyon şefi olarak çalışmaktadır”. Böylece demiryolu öncelikle kişi ve mal güvenliğini sağlıyor, ülkenin üretici güçlerini geliştiriyor ve demiryolu inşaatı sayesinde ulaşılabilir hale gelen bölgelerden elde edilen vergi gelirlerindeki artış, demiryolu inşaatı için verilen devlet sübvansiyonlarından çok daha fazla.[2] Bu nedenle Türkiye bugün her şeyden önce demiryolu ağının geliştirilmesine önem vermelidir. Ancak bu çabasında, Avrupa güçlerinin çıkar çatışmalarıyla karşı karşıya kalıyor ve bu da iç sorunlarını daha da karmaşık hale getiriyor.

Bu demiryolu projeleri arasında en önemlisi Bağdat Demiryolu’dur. Türk hükümeti, Konya’dan Basra’ya kadar bir demiryolu inşa etmek üzere, Deutsche Bank’ın liderlik ettiği bir şirkete imtiyaz vermiştir. Demiryolunun başlangıç noktası, İzmir (Ege Denizi kıyısında) ve Haydarpaşa (Boğaz kıyısında) ile halihazırda demiryollarıyla bağlantılı olan Küçük Asya şehri Konya’dır. Demiryolu hattı, Konya’dan büyük bir kömür havzasının merkezi olan Ereğli’ye (Kilikya Toros Dağları’nın kuzeybatısında) kadar halihazırda uzanmaktadır. Ereğli’den Adana üzerinden Kilis’e uzanan Toros hattı inşa halindedir; buradan Şam’a giden bir yan hattın da inşası planlanmaktadır; Şam, halihazırda faaliyette olan Mekke Demiryolu (Beyrut-Şam-Medine-Mekke) üzerinde yer almaktadır. Kilis’ten Bağdat Demiryolu’nun Harran, El Hille, Musul ve Bağdat üzerinden Basra’ya kadar uzatılması ve buradan da Basra Körfezi’ndeki limanlardan birine bağlanması planlanmaktadır.

İngiltere bu demiryolu inşaatına düşmanca yaklaşmaktadır. Her şeyden önce, Basra Körfezi’ndeki egemen konumunu kaybetmekten korkmaktadır. İngiltere için Basra Körfezi’ndeki egemen konumu, Hindistan üzerindeki hakimiyetinin bir parçasıdır; Bağdat Demiryolu bu tekel konumunu tehlikeye atacaktır. Türkiye’nin Basra Körfezi üzerindeki bugün kâğıt üzerinde kalan egemenliği, ancak demiryolu Türkiye’nin Basra Körfezi kıyılarına asker sevk etmesine imkân verirse anlam kazanacaktır. Ayrıca, Bağdat Demiryolu’nu inşa eden Alman sermayesi Basra Körfezi’ne yaklaşırsa, İngiltere’nin buradaki ticaret egemenliği tehlikeye girecektir. İngiltere’nin Basra Körfezi’ndeki hakimiyete ne kadar önem verdiği, İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Landsdowne’un 7 Mayıs 1903’te yaptığı şu meşhur açıklamadan anlaşılmaktadır: “İngiltere, başka hiçbir ulusun Basra Körfezi’nde liman veya demiryolu istasyonlarına sahip olmasına izin veremez; herhangi bir gücün oraya yerleşmeye yönelik her türlü girişimi savaş sebebi sayılacak ve silah gücüyle püskürtülecektir.”

Ancak İngiliz emperyalizmi sadece Basra Körfezi’ndeki konumuyla ilgilenmiyor. Gözü aynı zamanda Mezopotamya’ya da dikilmiş durumda. Sir William Willcocks, Bağdat’ta bulunuyor ve Fırat ile Dicle arasındaki bölgeleri eskiden olduğu gibi dünyanın tahıl ambarı haline getirmek amacıyla devasa sulama tesislerinin inşasına başlıyor. Tahıl, pamuk, yün, petrol, maden yatakları orada bulunuyor! İngiliz politikası, İngiliz sermayesinin bu bölgedeki doğal kaynakları sömürmesini güvence altına almak istiyor. Ancak Batı’dan, Bağdat Demiryolu’nun inşası ilerledikçe, Alman sermayesi bu gelecek vaat eden topraklara yaklaşıyor!

Türkiye için Bağdat Demiryolu’nun inşasının hızlandırılması şüphesiz hayati bir önem taşıyor – bu, devletin gücünün artması için en önemli ön koşul. Almanya bu konuda Türkiye’ye destek veriyor: Alman bankaları tarafından inşa edilecek bu demiryolu, Alman sermayesi için Yakın Doğu’nun ekonomik olarak fethedilmesinin başlangıç noktası olacak. Ancak İngiltere, Fransa’nın desteğiyle demiryolu inşaatının önündeki en büyük engelleri oluşturuyor. Londra ve Paris Borsaları, sermaye artırımı sürecine katılmamaktadır. Fransa, Türkiye’ye gelirinin bir kısmı demiryolu inşaatının hızlandırılması için kullanılacak olan bir krediyi vermeyi reddetmektedir. İngiltere ise aynı gerekçeyle, Türkiye’nin ithalat gümrük vergilerini yüzde 11’den yüzde 15’e çıkarma talebine onay vermemektedir. Son olarak İngiltere, Basra Körfezi’ndeki Kuveyt çevresindeki bölgenin kendi koruması altında olduğunu ve bu bölgede demiryolu inşasına izin vermeyeceğini açıkladı ... Böylece Bağdat Demiryolu meselesi, bugün bir yanda Büyük Britanya, diğer yanda Alman İmparatorluğu ve Türkiye arasında en önemli gerilim kaynağı haline gelmiştir.[3]

Türkiye için durum son derece tehditkâr. Arnavutluk, Arabistan, Doğu Lübnan ve Kürdistan’daki ayaklanmalar Türkiye’nin gücünü felç ederken, Türkiye büyük güçlerin çekişme konusu haline geliyor. Türkiye demiryolu inşaatlarında Alman sermayesini tercih ederken, İngiltere (kredi vermeyi reddederek ve gümrük vergilerinin artırılmasına karşı çıkarak) Türkiye’nin mali güçlenmesinin önündeki en büyük engelleri oluşturuyor; Asya’daki isyancı kabileleri (en azından Kızıldeniz’de silah kaçakçılığına göz yumarak) destekliyor ve Makedonya’daki devrimcileri (örneğin, Makedonya’nın silahsızlandırılması sırasında işlenen zulümler üzerine Avam Kamarası’nda yapılan son tartışma gibi) cesaretlendiriyor. Ancak Türkiye, Almanya’dan uzaklaşıp Batılı güçlerden destek aramak istese bile, durumu pek de iyi olmazdı; çünkü İngiltere, çok güçlü bir Türkiye’yi istemez; zira Müslüman bir devletin yeniden canlanması, Mısır’daki devrimci hareketleri güçlendirir, İran, Afganistan ve Belucistan’da İngiliz egemenliğine karşı direnişi pekiştirir ve belki de Hindu devrimci hareketine herhangi bir taviz verilmesinden rahatsız olan Hindistan'daki Müslümanları cesaretlendirir.

Dolayısıyla Türkiye, iç ve dış nedenlerden ötürü son derece kırılgan bir durumdadır. Arnavutluk’tan Basra Körfezi’ne kadar çözülmemiş çok sayıda iç ve dış sorun devam ediyor! Bugün hiç kimse, Türk devriminin bir yeniden doğuşun başlangıcı mı, yoksa Türkiye’nin dağılmasının başlangıcı mı olduğunu söylemeye cesaret edemiyor. Bugün Londra’da, Berlin’de, Viyana’da ve Roma’da Türkiye’nin çöküşü ihtimali değerlendiriliyor. Mirasçılar, miras için savaşmaya hazırlanıyor. Uluslararası silahlanmanın en önemli nedeni budur.

Avusturya-Macaristan ve İtalya’nın silahlanmalarının da nedeni, Türk egemenliğinin sarsılmasıdır. Avusturya-Macaristan ve İtalya da Türkiye’nin çöküşünün miras mücadelesi doğurması ihtimaline karşı silahlanmaktadırlar.


[1] Marx, “Was soll aus der Türkei in Europa werden?”, Neue Zeit. XXVIII. 2. s. 10.

[2] Artur v. Gwinner, “The Baghdad and the question of british cooperation”, The XIXth century, Haziran 1909.

[3] Bağdat Demiryolu’nun yanı sıra, uluslararası politikada benzer bir rol oynayan başka demiryolu planları da bulunmaktadır; örneğin, halihazırda inşaatı devam eden Samsun’dan (Karadeniz kıyısında) Sivas’a uzanan demiryoluna, bir yandan batıya doğru, halihazırda Haydar Paşa’ya (Boğaz kıyısında) bağlı olan Sivas’tan Ankara’ya bir bağlantı hattı eklenecek, diğer yandan da güneye doğru Sivas-Ereğli demiryolu ile Bağdat Demiryolu’na bağlanacaktır. Her iki demiryolunun da yine Alman sermayesiyle inşa edilmesi planlanmaktadır. Buna karşılık Almanya, Trabzon-Erzurum-Van (aynı adı taşıyan gölün kıyısında) demiryolu inşaatı planını Potsdam’da açıkça rafa kaldırmıştır; Rusya, Türkiye’nin Kuzey İran’a karşı konumunu güçlendirecek olan bu demiryolunun inşasını istememektedir. Bunun yerine Rusya, Bağdat Demiryolu’nun devamına engel çıkarmayacağını ve Kuzey İran’da inşa etmeyi planladığı demiryollarını Hanekin’de (Bağdat’ın kuzeydoğusunda) Bağdat Demiryolu’na bağlayacağını taahhüt etmektedir.

18 Temmuz 2026 Cumartesi

Hegemonya Krizinde Pekin'in Hesapları

Kapitalizmin yapısal krizinin derinleştiği ve küresel hegemonya mücadelesinin yeni aşamalara ulaştığı bu dönemde Çin'in son bir ayda attığı adımlar, büyük güç çekişmesinin nasıl işlediğini somut bir biçimde gözler önüne seriyor. Pyongyang'a yedi yıllık aradan sonra gerçekleştirilen ziyaretten Japonya ve ABD'ye yönelik nadir toprak elementleri kısıtlamalarına, NATO'nun Ankara zirvesindeki "stratejik rakip" damgasına verilen anında yanıttan Suudi Arabistan ile sürdürülen diplomatik trafiğe ve Shanghai'de kurulan yapay zekâ zirvesine dek uzanan bu hamle dizisi, Çin’in sistemin krizlerinden yararlanarak kendi güç alanını genişletmeye çalıştığının birer göstergesi olarak karşımızda duruyor.[1]

Piyon Değil Özne

8-9 Haziran'da Şi Cinping, 7 yıllık bir aradan sonra Pyongyang'a indi.[2] Çin liderinin 2026'nın ilk yurt dışı ziyaretini Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’ne (KDHC) yapması tesadüf değil. Kim Jong Un'un son yıllarda Moskova ile kurduğu askeri-ekonomik ilişkiler (Ukrayna'ya asker ve mühimmat sevkiyatı, Rus silah teknolojisine erişim, enerji anlaşmaları) Pekin'in "geleneksel müttefiki" üzerindeki belirleyiciliğini önemli bir oranda sarsmıştı. Bu nedenle Şi'nin Pyongyang'da Kim Jong Un ile görüşmesi, bu gelişmeye karşı Çin'in bir hamlesi.

Ne var ki bu ziyaret, Pekin'in Pyongyang üzerindeki otoritesini sorunsuzca yeniden tesis ettiği anlamına gelmiyor. KDHC liderliği, Şi'nin varışından bir gün önce balistik ve seyir füzesi üretim kapasitesini artıran bir fabrikanın kapılarını Batı medyasına açarak nükleer kuvvetlerini "geometrik bir hızla" büyütme planlarını resmen açıkladı.[3] Bu açıklamayla Pyongyang, Moskova ile kurduğu stratejik ilişkiden vazgeçmemekle birlikte Pekin'in hâmiliğini kabul etse de “tek güçlü müttefik” politikasına razı olmadığını belirtiyor. Şi "hegemonyayla birlikte mücadele edelim" derken, Kim hem Çin hem de Rusya ile ilişkilerini geliştirerek “piyon” değil özne olarak kalmanın hesabını sürdürüyor.

Nadir Toprak Elementleri

Haziran 2026'nın en kritik gelişmelerinden biri, Çin'in nadir toprak elementlerinin ihracatına yönelik kısıtlamalarını yeni bir aşamaya taşımasıydı. Ocak 2026'da Japonya'ya yönelik çift kullanımlı ihracatı fiilen kesen Pekin, Haziran'da gözünü ABD'ye çevirdi ve MP Materials ile USA Rare Earth dahil 10 Amerikan kuruluşunu ihracat kontrol listesine ekledi.[4] Çin, küresel nadir toprak elementlerini işleme kapasitesinin yüzde doksan kadarını elinde bulunduruyor ve elektrikli araçlardan füze sistemlerine, rüzgâr türbinlerinden radar donanımına uzanan kritik teknolojilerin hammaddesi bu elementlere bağlı.

Japonya cephesindeki tablo giderek ağırlaşıyor. Temmuz başındaki haberlere göre Omron ve Citizen Watch gibi Japon sanayi devleri tedarik risklerini resmen raporlamaya başlarken mühendislik sektörü alarm veriyor.[5] Üstelik Mayıs-Haziran 2026'da Çin'in Dalian limanında gözaltına alınan iki Japon vatandaşının nadir toprak elementleri kaçakçılığıyla suçlanması, Pekin'in kısıtlamaları yalnızca kâğıt üstünde değil, sahada da hayata geçirdiğini gösteriyor.[6] ABD Japonya'ya nadir toprak elementleri satışlarının yeniden başlatması için Pekin'e başvursa da bu talebi geri çevrildi. Ve bu da Çin’in nadir toprak elementlerini politikalarında bir koz olarak kullandığını ve kullanacağını açıkça gösteriyor.

NATO'nun Ankara Bildirgesi

Çin'in Batı ile çekişmesi yalnızca ekonomik cephede sürmüyor, güvenlik cephesinde de devam ediyor. 7-8 Temmuz'da Ankara'da toplanan NATO Zirvesi’nde ABD-Avrupa gerilimi ile Çin meselesi odak noktası oldu.[7] Zirve bildirgesi, Çin'i "Avro-Atlantik güvenliğine yönelik uzun vadeli stratejik rakip" olarak nitelendirirken Pekin'in Rusya'ya verdiği ekonomik desteği hedef aldı.

Pekin'in buna yanıtı sert ve hızlı bir şekilde geldi. NATO'yu "Soğuk Savaş zihniyeti" taşımakla suçlayan Çin Dışişleri Bakanlığı, ittifaka "Çin'e ilişkin algısını düzeltmesini" tavsiye etti.[8]

Öte yandan NATO zirvesindeki önemli meselelerden birisi belirginleşen ABD-Avrupa arasındaki çatlaktı. Trump'ın zirve boyunca müttefikleri rahatsız eden açıklamaları, olası bir sonraki zirvenin yapılıp yapılmayacağına ilişkin soru işaretleri, ittifakın iç uyumunun ne denli kırılgan olduğunu gözler önüne sermişti.[9]

Bu çatlak, Pekin'in iyi bildiği ve iyi değerlendirdiği bir fırsat olarak ortaya çıkıyor. Çin de bu fırsatı değerlendirmek adına Avrupa'daki diplomatik çabalarını yoğunlaştırıyor. Ve NATO'nun içindeki bu çatlak büyüdükçe Pekin'in Avrupa ülkeleriyle ikili ilişkilerini derinleştirme ve genişleme fırsatı da oluşuyor.

Orta Doğu ve Rusya

Pekin, Batı ittifakının iç çatlaklarından faydalanma hesabıyla yetinmiyor, aynı zamanda Orta Doğu ve Rusya ekseninde de önemli hamleler yapıyor.

30 Haziran-1 Temmuz'da Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Ferhan, Pekin'i ziyaret etti ve Dışişleri Bakanı Wang Yi ile görüştü.[10] Ziyaret, İran savaşının sürdüğü ve Körfez enerji güvenliğinin tartışma konusu olmaya devam ettiği bir eşiğe denk geldi. Riyad, bir yanda ABD ile güvenlik ilişkisini, öte yanda Çin ile ticaret bağlarını yönetmeye devam ederken Pekin de Körfez ülkesiyle ilişkisini derinleştiriyor.

Pekin'in bu ilişkideki kazanımı salt ekonomik olmaktan öte İran savaşının uzun vadeli sonuçlarına göre şekillenecek Orta Doğu denklemi üzerinde söz sahibi olma kaygısından da besleniyor. Haziran ortasında Çin Dışişleri Bakanlığı, ABD-İran arasında imzalanan mutabakata destek verirken Şi Cinping'in dört maddelik Orta Doğu barış önerisine atıfla kalıcı barışın mimarı olarak konumlanma isteğini de pekiştirdi.[11] Çin, İran savaşında Tahran'a açıktan silah desteği vermekten kaçınırken, çift kullanımlı teknoloji transferinden istihbarat paylaşımına uzanan daha örtük kanallardan desteğini sürdürüyor.[12] Bu tutum hem İran'la ilişkiyi korumayı hem de savaş sonrası dönemin "arabulucusu" olma pozisyonunu birlikte gözetme hesabından kaynaklanıyor.

Çin'in Orta Doğu'daki bu çok cepheli konumlanması, Rusya ile ilişkisindeki dinamiklerden bağımsız okunamaz.

Çin-Rusya ilişkisi “stratejik ortaklık” söylemi bağlamında sürüyor. Fakat bu söylem, iki ülke arasındaki gerçek çıkar çatışmalarının üstünü örtüyor. Rusya'nın Ukrayna savaşında harcanan ekonomik kapasitesi, Moskova'yı Pekin'e daha bağımlı kılıyor ve bu asimetri Pekin'e kâr, Moskova'ya maliyet biçiminde işliyor. Öte yandan Orta Asya'da Çin'in artan ekonomik nüfuzu, Rusya'nın "arka bahçesinde" gerçek bir rekabet zemini oluşturuyor. "Stratejik ortaklık" söylemi, iki küresel güç arasındaki ilişkileri şimdilik belirli bir dengede tutmaya yarıyor. Ancak bu dengeyi "kalıcı ittifak" gibi okumak yanıltıcı olabilir.

Yapay Zekânın Jeopolitiği

Temmuz 2026'nın en somut gelişmesi ise Yapay Zeka ile ilgili. Şi Cinping, 2018'den bu yana ilk kez bizzat katıldığı Dünya Yapay Zeka Konferansı'nda dört temel ilke çerçevesinde Çin'in teknoloji politikasını dünyaya ilan etti.[13] İnovasyon merkezli kalkınma, güvenlik odaklı yönetişim, kapsayıcılık ve küresel işbirliği. Bu dört ilkenin her biri, ABD'nin yapay zekâ alanında Çin'e uyguladığı kısıtlamalara dolaylı bir yanıt niteliği taşıyor.

Şi'nin "yapay zekânın tek bir ülkenin egemenliğinde olmaması gerektiği" söylemi bir değerler beyanı gibi sunulmakla birlikte son derece somut bir siyasi hesap içeriyor. ABD, Çin'i en ileri yarı iletken teknolojilerinden koparmak için Hollanda, Japonya ve Güney Kore gibi kilit ülkelerin şirketlerine baskı uyguluyor ve NVIDIA'nın en gelişmiş çip serisi Çin'e satılmıyor. Buna karşılık Pekin, teknoloji erişimini "küresel kamu malı" söylemiyle çerçeveleyerek Küresel Güney'e şu mesajı veriyor: "Sizi de dışarıda bırakan ABD politikalarına karşı biz kapsayıcı bir alternatif sunuyoruz." Konferansta açıklanan "Yapay Zeka İşbirliği ve Kalkınma Eylem Planı" ile gelişmekte olan ülkelere 5.000 kişilik eğitim kontenjanı, ASEAN, Afrika Birliği ve BRICS ülkelerine kurulacak YZ uygulama merkezleri ise bu stratejinin somut araçları.[14]

Pekin'in "açık kaynak, açık işbirliği" söylemi, özellikle Küresel Güney'deki ülkeler için (tarihsel olarak Batı'nın teknoloji tekellerinden dışlanmış olanlar) önemli bir çekicilik taşıyor. Fakat Çin'in Yapay Zeka altyapısı, veri akışları ve standart belirleme süreçleri üzerindeki kontrol kapasitesi, "herkes için teknoloji" anlatısının gerçekte ne ölçüde kapsayıcı olduğu sorusunu da beraberinde getiriyor.

Kurtuluşun Rotası

Son gelişmelere bakıldığında Çin’in askeri, diplomatik ve teknolojik alanları birbirine bağlayan çok katmanlı bir dış politikayı sürdürdüğü görülüyor. KDHC’de Rusya'nın genişleyen nüfuzuna panzehir arıyor, nadir toprak elementleri kısıtlamaları ile hem Japonya'yı hem ABD'yi hem de G7'yi baskı altında tutmaya devam ediyor, İran savaşının yarattığı belirsizliği "arabulucu" konumuyla değerlendirmeye çalışıyor, NATO'nun iç çatlağını diplomatik manevra alanına çeviriyor, Yapay Zeka zirvesiyle teknoloji politikasını küresel bir anlatıyla çerçeveliyor.

Bu tabloyla Çin, kendi sermaye birikimi modelini, kendi devlet çıkarlarını ve kendi büyük güç hırslarını küresel bir "alternatif düzen" söylemiyle sunmaktadır. Bu söylem, emperyalist Batı hegemonyasına karşı kimi somut manevra alanları açmakla birlikte, ezilen ve sömürülen halkların kurtuluşunun rotasını çizmiyor.

Kurtuluşun rotası, bu denklemin dışına adım atabilecek, hem ABD hegemonyasına hem de onun rakiplerinin sundukları "alternatiflere" karşı bağımsız bir hat inşa edebilecek, örgütlü toplumsal güçlerin varlığından geçmektedir. O güçlerin bugün ne kadar zayıf, ne kadar dağınık olduğunu görmek, umudu terk etmek için değil, daha acil bir görev olduğunu hatırlamak için gereklidir.


[1] https://www.euronews.com/next/2026/07/17/xi-calls-for-global-ai-cooperation-as-us-restrictions-squeeze-chinas-tech-access

[2] https://www.npr.org/2026/06/05/g-s1-126481/xi-jinping-will-travel-to-north-korea-next-week-in-first-visit-since-2019

[3] https://www.cnn.com/2026/06/07/asia/china-xi-jinping-north-korea-kim-jong-un-intl-hnk

[4] https://www.morganlewis.com/pubs/2026/07/recent-china-export-control-actions-signal-active-enforcement-for-rare-earths-and-strategic-minerals

[5] https://www.spokesman.com/stories/2026/jul/06/corporate-japans-rare-earth-warnings-get-louder-as/

[6] https://www.upi.com/Top_News/World-News/2026/06/24/japan-rare-earths-export-controls-supply-chains/4251782345946/

[7] https://www.congress.gov/crs-product/R49018

[8] https://turkish.cgtn.com/2026/07/09/ARTI1783589510738240

[9] https://www.atlanticcouncil.org/dispatches/eleven-takeaways-from-the-nato-summit-in-ankara/

[10] https://www.fmprc.gov.cn/eng/xw/fyrbt/202606/t20260629_11954304.html

[11] https://www.fmprc.gov.cn/mfa_eng/xw/fyrbt/202606/t20260618_11948720.html

[12] https://youtu.be/KElUkniu2NA?si=CO_VcpRq_n1rJJer

[13] https://www.scmp.com/tech/article/3360404/xi-jinping-attend-world-ai-conference-first-time-china-elevates-tech-push

[14] https://www.cgtnturk.com/yapay-zeka-alaninda-isbirligi-ve-kalkinma-eylem-plani-yayimlandi

14 Temmuz 2026 Salı

(Çeviri) Yıkıcı Karakter – Walter Benjamin

Çevirmenin Notu: Walter Benjamin’in 1931 yılında kaleme aldığı bu deneme ilk olarak Frankfurter Zeitung gazetesinin 20 Kasım 1931 tarihli sayısında yayımlanmıştır. Yazıya şu linkten ulaşabilirsiniz:

https://www.textlog.de/benjamin/kleine-prosa/denkbilder/destruktive-charakter

Bir insan, geriye dönüp hayatına baktığında, yaşadığı neredeyse tüm derin bağların, herkesin “yıkıcı karakteri”nin iyi bilindiği konusunda hemfikir olduğu insanlardan kaynaklandığını fark edecektir. Bir gün, belki de tesadüfen, bu gerçeğiyle karşılaşır ve bu durumun yaratacağı şok ne kadar şiddetli olursa, yıkıcı karakteri geliştirme şansı da o kadar artacaktır.

Yıkıcı karakterin tek bir sloganı vardır: Yer açın; tek bir eylemi: temizlik. Temiz havaya ve açık alana duyduğu ihtiyaç, her türlü nefretten daha güçlüdür.

Yıkıcı karakter genç ve neşelidir. Çünkü yıkmak kendi çağımızın izlerini ortadan kaldırdığı için gençleştirir; her bir ortadan kaldırma eylemi, yıkıcıya kendi durumunun tam bir indirgenmesini, hatta köküne inmesini ifade ettiği için neşelendirir. Dünyanın, yok edilmeye layık olup olmadığına göre ne kadar muazzam bir şekilde basitleştiğinin farkına varmak, bizi bu Apolloncu yıkıcı imgeye daha da yaklaştırır. Bu, var olan her şeyi uyumlu bir şekilde kucaklayan büyük bir bağdır. Bu manzara, yıkıcı karaktere en derin uyumun sergilendiği bir gösteri sunar.

Yıkıcı karakter her zaman taze bir enerjiyle çalışır. Hızını belirleyen doğadır, en azından dolaylı olarak: çünkü o, doğadan bir adım önde olmak zorundadır. Aksi takdirde yıkımı doğanın kendisi üstlenecektir.

Yıkıcı karakterin zihninde hiçbir görüntü canlanmaz. İhtiyaçları azdır ve en önemsiz ihtiyacı da, yıkılanın yerine neyin geçeceğini bilmektir. Başlangıçta, en azından bir an için, o şeyin durduğu boş alan, kurbanın yaşadığı yerdir. Onu işgal etmeden önce ona ihtiyaç duyan biri mutlaka çıkacaktır.

Yıkıcı karakter işini yapar, sadece yaratıcı işlerden kaçınır. Yaratıcının yalnızlığı aradığı gibi, Yıkıcı da sürekli olarak kendini insanlarla, eylemine tanık olanlarla çevrelemelidir.

Yıkıcı karakter bir işarettir. Tıpkı her yönden rüzgara maruz kalan bir dağın tepesi gibi, o da her yönden dedikodulara maruz kalır. Onu bundan korumaya çalışmak anlamsızdır.

Yıkıcı karakter, anlaşılmakla hiç ilgilenmez. Bu yöndeki çabaları yüzeysel bulur. Yanlış anlaşılmak ona zarar veremez. Aksine, tıpkı kehanetler, bu yıkıcı devlet kurumları gibi, yanlış anlaşılmayı kışkırtır. En küçük burjuva olgusu olan dedikodu, ancak insanların yanlış anlaşılmak istemedikleri zaman ortaya çıkar. Yıkıcı karakter yanlış anlaşılmaya izin verir; dedikoduyu teşvik etmez.

Yıkıcı karakter, evine bağlı olan insanın düşmanıdır. Evine bağlı olan insan rahatlık arar ve evine bağlılığı bunun en somut örneğidir. Evinin içi, onun bu dünyaya bıraktığı kadife kaplı izdir. Yıkıcı karakter ise yıkımın izlerini bile siler.

Yıkıcı karakter, gelenekçilerin ön saflarında yer alır. Bazıları nesneleri dokunulmaz hale getirip koruyarak aktarır, diğerlerini ise durumları yönetebilir hale getirip ortadan kaldırarak aktarır. Bunlara Yıkıcılar denir.

Yıkıcı karakter, temel duygusu olayların gidişatına karşı yenilmez bir güvensizlik ve her an her şeyin ters gidebileceğini fark etmeye hazır olan tarihsel insanın bilincine sahiptir. Bu nedenle yıkıcı karakter, güvenilirliğin ta kendisidir.

Yıkıcı karakter, hiçbir şeyi kalıcı görmez. Ama tam da bu yüzden her yerde yollar görür. Başkalarının duvarlarla ya da dağlarla karşılaştığı yerde, o orada bir yol görür. Ancak her yerde bir yol gördüğü için, her yerde önündeki engelleri de ortadan kaldırmak zorundadır. Her zaman kaba kuvvetle değil, bazen de daha incelikli bir şekilde. Her yerde yollar gördüğü için, kendisi de her zaman bir yol ayrımında durur. Hiçbir an, bir sonraki anın ne getireceğini bilemez. Var olanı yıkıp enkaza dönüştürür; enkazın kendisi için değil, onları kesen yol için.

Yıkıcı karakter, hayatın yaşanmaya değer olduğu duygusuyla değil, intiharın bu zahmete değmeyeceği duygusuyla yaşar.

11 Temmuz 2026 Cumartesi

Ankara’da NATO 3.0

22 yıllık aranın ardından NATO Zirvesi, 7-8 Temmuz’da Ankara’da toplandı. Beştepe Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde devlet ve hükümet başkanlarını ağırlayan bu zirve, her ne kadar ana akım medya tarafından “tarihi başarı” ve “güçlü NATO” söylemiyle sunulmuş olsa da yaşanan gelişmeler kapitalizmin derinleşen krizinin ve hegemonya savaşımının yeni bir aşamasına girildiğini açıkça göstermektedir.

Silahlanma Ekonomisine Geçiş

2008 krizinden bu yana kapitalizmin yapısal krizi, yalnızca ekonomik alanda değil askeri ve siyasal alanda da derinleşmeyi sürdürüyor. Bu krizin ürettiği hegemonya savaşımının ise Ukrayna’da en sıcak biçimiyle sürdüğü biliniyor. Fakat Ankara Zirvesi’ni anlamlandırmak için yalnızca Ukrayna savaşına odaklanmak yeterli değil. Zira zirvenin gerçek gündemini Ukrayna değil, Batılı sermayenin üretimden dolaşıma uzanan tüm alanlarının askeri sanayi ekseninde yeniden örgütlenmesi oluşturuyor.

2025 Lahey Zirvesi’nde üye ülkelerin GSYH’lerinin yüzde 5’ini savunmaya ayırmaları yönünde alınan karar, Ankara’da “sözün eyleme dönüşme zirvesi” olarak sunuldu. Genel Sekreter Rutte bu çerçeveyi tam da öyle ilan etti: “Artık söz veren değil, taahhüdünü yerine getiren bir ittifak.” Peki bu “yerine getirme” neyin ifadesidir?

Avrupalı üyelerin ve Kanada’nın 2025’te savunmaya 139 milyar dolardan fazla ek yatırım yapması, Ankara’da 50 milyar doları aşan yeni tedarik anlaşmalarının duyurulması ve 2026’da Ukrayna’ya 70 milyar euroluk askeri ekipman ve eğitim taahhüdü sermayenin savaş sanayisine büyük bir iştahla yöneldiğinin birer göstergeleri. Kapitalizmin kriz dönemlerinde silah sanayisine yaslanması yeni değil. 20. yüzyılın her büyük krizinde bu kanalın açıldığını tarih yazıyor. Günümüzdeyse bu yönelim çok daha sistematik bir biçim alarak “NATO 3.0” adıyla kurumsal bir çerçeveye kavuşturuluyor.

ABD’nin Yükünü Devretmesi

Ankara Zirvesi’nin en çarpıcı boyutlarından biri, ABD’nin Ukrayna savaşının mali yükünü Avrupalı müttefiklerine devretme sürecinin pekişmesidir. Trump, NATO üyelerini İran operasyonunda kendisine yeterince destek vermemekle suçlamış, İspanya’ya doğrudan ticaret savaşı tehdidinde bulunmuş ve “müttefiklerin” 5 trilyon dolarlık savunma harcaması taahhüdünü yerine getirmelerini talep etmişti. Bütçe paketi “Reconciliation 3.0” adıyla ABD içinde 350 milyar dolarlık savunma harcamasını içeren bir yasa olarak Kongre’de bekleyen Trump, dışarıda müttefiklerine de parasını ödetiyor.

Bu tablo ABD kapitalizminin, kendi iç krizinin ağırlığını hem vergi mükelleflerine hem de NATO müttefiklerine yüklediğini gösteriyor. Bir taraftan Lockheed Martin, Raytheon ve Northrop Grumman gibi savaş sanayisi devleri Avrupa’ya yayılan üretim ortaklıklarıyla servetlerini büyütürken, diğer taraftan savunma yükünü Avrupa’ya devrederek kendi hazinesinin üzerindeki baskıyı hafifletiyor. Amerikan savunma sanayisi bu pastadan dolaylı biçimde yararlanmayı sürdürürken doğrudan mali destek yükü Avrupalılara kayıyor. Yani “yük paylaşımı” yerini fiilen “yük devretmeye” bırakıyor.

İran’ın Gölgesi

Zirvede perde arkasında kalan ama bütün tartışmaların şeklini belirleyen kritik bir bağlam daha bulunmaktaydı: 28 Şubat 2026’da ABD ve İsrail’in İran’a gerçekleştirdiği saldırı ve ardından gelen füze misillemeleri ile Hürmüz Boğazı’nın kapanması. Bu gelişmeler hem küresel enerji denklemini hem de NATO içi çatlakları doğrudan etkilemişti.

Trump’ın İspanya’yı hedef almasının ardında soyut bir “yük paylaşımı” tartışmasından fazlası yatmakta. Washington, Madrid’in İspanya topraklarındaki ABD üslerinin İran operasyonunda kullanımını kolaylaştırmamasından şikayetçiydi. Yani İran’a açılan savaşın NATO içindeki hesaplaşması doğrudan Ankara’ya sızdı. Bu husus, NATO’nun yalnızca “Avrupa-Atlantik güvenliğini” değil, artık Orta Doğu’nun da savaş düzenini organize eden bir mekanizma haline geldiğini tescillemekte. Zirve bildirgesindeki “360 derece caydırıcılık” kavramıyla bu yeni coğrafi genişlemeyi sembolik olarak da onaylamış olmakta.

Türkiye’nin “Stratejik Kazanımı”

Ana akım yorumlar Türkiye’yi Ankara Zirvesi’nin tartışmasız galibi olarak sunmakta. Türkiye’nin 22 yılın ardından NATO Zirvesi’ne ev sahipliği yapması, Trump’ın Erdoğan’ı “güçlü ve iyi biri, harika iş çıkardı” diye övmesi ve Beştepe’nin uluslararası diplomatik sahnenin merkezine oturması bu “zafer” söyleminin başlıca dayanakları olmakta.

Fakat bu tabloya biraz daha yakından bakıldığında durum daha karmaşık bir görünüm alıyor.

Erdoğan’ın zirveden elde etmeye çalıştığı somut talepler içinde NATO’nun ikinci Acil Müdahale Kolordusu’nun Türkiye’de konuşlandırılması, savunma sanayii kısıtlamalarının kaldırılması ve Türk savunma sanayisinin Avrupa güvenlik mekanizmalarına entegre edilmesi öne çıkıyor. Ayrıca Rusya ve Ukrayna ile sürdürdüğü iletişim kanalları sayesinde kendisini “vazgeçilmez arabulucu” olarak konumlandıran Erdoğan, hem Washington’ın hem de Kiev’in saygısını kazanma hesabında ve bu hesabın kısmen tuttuğu söylenebilir.

Öte yandan Avrupa cephesinde tablo çok daha girift kalmakta. Ankara, AB’nin ortak savunma alım mekanizmalarına dahil edilmek istemekte, ama Avrupa’nın önemli bir bölümünden güvensizlik görmeye devam etmekte. S-400 alımının yarattığı CAATSA gölgesi ve F-35 dışlanması meselesinde elle tutulur bir ilerleme kaydedilip kaydedilmediği ise kamuoyuna açıklanan belgelerden anlaşılamamakta. Türkiye, bu zirvede sahneye çıkmış, ancak kazandığı “stratejik konum” içerideki ekonomik krizin ve halkın giderek derinleşen yoksullaşmasının çözüme kavuşmasına değil, Türk savunma sanayisinin Batılı sermaye çevreleriyle kurduğu yeni ortaklıklara yarar sağlamakta.

Dolayısıyla Külliye resepsiyonunda şampanya (ya da meşrubat) yudumlayan devlet başkanlarının gündemindeki Türkiye halkın değil, Türk savunma sanayi sermayesinin ve uluslararası silah tedarik zincirinin Türkiye’sidir.

Rusya’nın Hesapları, Çin’in Sessizliği

Kremlin Sözcüsü Peskov, Ankara Zirvesi’ni “büyük ilgiyle takip edeceğini” açıklarken tüm açıklamaların “oldukça çatışmacı bir nitelik taşıdığına” dikkat çekti. Rusya açısından zirvede alınan kararların özeti şöyle ifade edilebilir: Batı, Ukrayna savaşını finanse etmeye devam edecek ama bu yükü giderek Avrupa ve Kanada’ya aktaracak. Ukrayna resmen NATO üyeliğine kabul edilmemiş olmakla birlikte Batı savunma mimarisinin fiili parçası haline gelmekte ve bu durum Moskova’nın stratejik hesaplarını bozmakta.

Çin ise zirveyle ilgili olarak beklendiği gibi sessizliğini korudu. Fakat NATO 3.0’ın hedef aldığı coğrafyanın yalnızca Rusya değil, Hint-Pasifik’i de kapsadığı ve bu çerçevede Pekin’in “uzun vadeli stratejik tehditler” başlığında defalarca vurgulandığı düşünüldüğünde, Çin’in “savaş sanatını” özenli biçimde uygulamayı sürdürdüğü anlaşılıyor. Zirvenin Çin-ABD ilişkileri açısından sonuçları şöyle özetlenebilir: ABD, hem Rusya’yı Ukrayna’da tüketmeyi hem de Avrupalı müttefiklerini savunma yüküyle meşgul tutmayı başarırken esas stratejik enerjisini Çin’e karşı korumaya çalışmakta. Avrupa’nın savunma harcamalarındaki tarihi artış, aynı zamanda Amerikan savaş sanayisine açılan muazzam bir pazar anlamına gelmekte.

Çatlaklar ve “Yeni NATO”

Zirveye damgasını vuran en çarpıcı sahnelerden biri, Trump’ın hem İspanya’yı hedef alması hem de aynı zirvenin kapanışında “her şey mükemmeldi” demesiydi. NATO’nun “birliği” ve “sarsılmaz dayanışması” nutukları sürerken içerideki çatlaklara dair son derece somut göstergeler tüm dünyaya canlı yayınlandı. ABD-Avrupa ilişkilerindeki hegemonya savaşımı, savunma yükü tartışmaları, İran operasyonuna verilen destek meseleleri ve enerji-silah tedariki gibi başlıklar üzerinden Ankara’ya taşındı. Bu çatlakların önümüzdeki dönemde derinleşmesi, kapitalizmin krizinin derinleşmesiyle doğrudan orantılı olacaktır.

NATO “dağılmadı ama eski NATO da kalmadı” yorumu bu açıdan gerçekçidir. Ama buna şunu eklemek gerekir: “yeni NATO” da halklara barış getirmemekte, bilakis silahlanma ekonomisinin dünya ölçeğinde kurumsallaşmasına hizmet etmektedir.

Halklara Biçilen Pay

Ankara Zirvesi’nin sonuç bildirgesinde “1 milyar vatandaşın barış, güvenlik ve refahı” için toplanıldığı yazılsa da gerçekte bunlar ne ifade etmekte?

NATO üyelerinin savunma harcamalarının 2026’da geçen yıla oranla yaklaşık yüzde 11 artarak 1 trilyon 809 milyar dolara çıkacağı öngörülüyor. Bu rakamın tek bir yıl için söz konusu olduğu hatırlandığında, milyarlarca insanın gıda, sağlık, barınma ve eğitim ihtiyaçlarını karşılamaya harcanan kaynaklarla kıyaslama yapmak mümkün; fakat böyle bir kıyaslama, olasılıkla bu zirveye katılanların aklına bile gelmemiştir.

Yani Ankara Zirvesi halkların barışını, güvenliğini ve refahını değil, sermayenin savaşını organize etmiştir.

İşçilere, emekçilere, kadınlara ve halklara düşen tek şey ise bu paylaşım savaşına ve onun yarattığı silahlanma çılgınlığına karşı barışı savunmak ve emperyalist güçlerin çıkarları uğruna birbirini kırmak yerine, halklar arasında kurulabilecek dayanışmayı büyütmektir. Ankara’da alınan kararlar bu ihtiyacı daha da acil hale getirmiştir.

7 Temmuz 2026 Salı

(Çeviri) Hitler’in Şiddeti - Ernst Bloch

Çevirmenin Notu: Ernst Bloch’un “Hitler’in Şiddeti” başlıklı yazısı ilk olarak Das Tage-Buch isimli derginin 12 Nisan 1924 tarihli 15. sayısının 474–477. sayfalarında yayımlanmıştır. Yazı daha sonra Frankfurt’taki Suhrkamp Yayınevi tarafından 1962’de basılan Ernst Bloch Toplu Eserler, Cilt 4’te “Bu Dönemin Mirası” başlıklı bölümün 160–164. sayfalarında tekrar yer almıştır. Kısa Açıklama ve Kaynak bölümleri yazının alındığı sitede yer almaktadır. Yazıya şu linkten ulaşabilirsiniz.

https://germanhistorydocs.org/de/die-weimarer-republik-1918-1933/ernst-bloch-hitlers-gewalt-april-1924.pdf

Kısa Açıklama

Hitler davasında kararın açıklanmasından kısa bir süre sonra, Marksist filozof ve gazeteci Ernst Bloch, bağımsız haftalık dergi “Das Tage-Buch”ta Hitler’in popülaritesini ve çekiciliğini açıklamaya çalıştı. Bloch, Hitler ve Nasyonal Sosyalistleri, kaba retorikleri nedeniyle hafife almaya karşı uyarıda bulunuyor ve özellikle gençlerin Hitler hareketine duyduğu coşkuyu potansiyel bir tehlike olarak görüyor.

Kaynak

[“Das Tage-Buch” dergisindeki Bloch’un metninden önce yer alan not: “‘Ütopyanın Ruhu’ ve ‘Thomas Müntzer’ kitaplarının yazarı, burada Hitler hareketi sorununu daha yüksek bir toplumsal kategoriye yerleştirmeye çalışıyor. Bu nesnel girişimin, Alman milliyetçilerinin girmediği bir entelektüel alanda gerçekleştirildiğini belirtmeye gerek yok.”]

Hitler’in Şiddeti

Başlangıçta bu durum muhtemelen göz ardı edildi. Ortaya çıkan bu alaycı kalabalığa el sallanıp omuz silkildi. Saçma sapan cümlelerle dolu kırmızı afişler ve bunların arkasındaki demir yumruklar dikkat çekiyordu. Sabahın erken saatlerinde yatak odasına kaba bir şekilde girip kimlik isteyenler, burada sütunlarda ve uzun duvarlarda parti olarak kendini gösteriyordu. Yahudilerin girişi yasaktı.

Tüm bunlar yine geride kalabilirdi. Henüz çok yabancıydı ve yeterince derine nüfuz etmemişti; eski Münih hâlâ yaşıyordu. Üstelik burada savaşa karşı duyulan öfke çok önceden olgunlaşmıştı; buraya şehir manzarasına çoktan güzel bir neşe taşınmıştı ve birlikte çiçek açıyorlardı, önce çiçek açmış ve buraya yerleşmişti. 1919’un karanlık anıları, Eisner’in ölümü[1] ve Beyazların işgali[2], sanki hiç yaşanmamış gibi hâlâ solup gidebilirdi ve onu çevreleyen vahşet sanki hiç yaşanmamış gibi kaybolabilirdi. Başarılı Kapp Darbesi[3], sosyalist bakanların kovulması elbette yeniden gergin bir havayı ortaya çıkardı. Ancak bu bile bir köylü ülkesinin, bir köylü kasabasının, çok beceriksiz komünist amatörlüklere verdiği bir tepki olarak anlaşılabilirdi. Hitler için bu olay bir veda şarkısı gibi görünüyordu; Bavyera Sovyet Cumhuriyeti’nden zaman açısından ne kadar uzaklaşılırsa, Bavyera’nın eski haline döneceği o kadar kesin görünüyordu.

Ancak bilindiği gibi, ülke gün geçtikçe daha da acı bir hal alıyordu. Köylüler, şehirli köylüler burada hâlâ bir ayaktakımı olarak varlar ve daha ilkel, kolayca etkilenebilir, tehlikeli ve öngörülemezlerdir. Eisner’in cenazesinde ucu bucağı gözükmeyen kalabalıkla sokakları doldurmuş olan aynı insanlar, sosyalistlere “Hosiannah”[4] diye bağırdıktan sonra “Çarmıha gerin!” diye haykırdılar ve dünkü liderlerini ölüme sürüklediler. Bir gecede bayrak direklerinde Sovyet yıldızının yerini gamalı haç aldı; bir gecede Eisner tarafından kurulan Halk Mahkemesi ya da Devrim Mahkemesi, Leviné’yi[5] kurşuna dizdi. Burada, tüm iktidar sahiplerinin hor gördüğü ve kullandığı sadakatsiz ayaktakımı tereddüt ediyor ve sadece tereddüt etmekle kalmıyor, hayvanlara ve insanlara yönelik avın onun en gerçek doğası olduğu da kesin olarak ortaya çıkıyor. Bunlar sadece şimdi şu ya da bu yardıma başvuran yoksul küçük burjuvalar değillerdir, bunlar aynı zamanda “örgütlü” proletaryadır. Fakat nispeten örgütlenemeyen, bir arada duramayan lümpen proletarya değil, tam anlamıyla tüm zamanların intikamcı, çarmıha geren yaratığı olan ayak takımıdır. Hâlâ cepheden, resmi kıyafetli öğrencilerden, geçit törenlerinin, yürüyüşlerin ve gürültülü gösterilerin büyüsünden etkileniyorlar; ama Bavyera artık adak resimleri[6] çizmiyor. Ve bu kışkırtıcılar, halkın kafasının karışıklığından da yararlanarak kitleleri aşağılık bir biçimde yanlarına çekiyorlar. Vaftiz edilmiş Macar Yahudileri Hitler’in muhbirleri oluyor, Balkan gazetecilerinden satın alınanlardan oluşan “demokratlar” safları dolduruyor. Gerçek Thersites’ler ve Vansen’ler [7]de eksik olmuyor, ayaktakımına bütünlüklü bir liderlik sağlıyorlar.

Ancak sadece bu kadarını bilenler, bütünü bilmezler. Çünkü iğrenç seyircilerden ve suç ortaklarından ayrı olarak, özünde yeni bir gençlik parıldıyor, çok güçlü bir nesil. On yedi yaşındakiler Hitler’i heyecanla bekliyor, eskinin bira içen, ütülü pantolonların mutluluğuna dalmış şımarık öğrenciler artık tanınmaz hale gelmiş ve kalpleri gümbür gümbür atıyor. Eski milliyetçi öğrenci birliği üyesi[8] yeniden ayağa kalkıyor, Schill’in subayları[9], yeniden doğmuş bir şekilde Schlageter’de[10] kardeşlerini buluyor, akıldışı komplonun tüm belirtilerini taşıyan kahramanlık birlikleri[11] gizli bir ışığın altında toplanıyor. Hitler, onların Führer’i, yargıçlarının hoşgörüsünü ve bu gülünç davayı hak etmiyor; ancak Berlinli avukatların zekâsı bile ona dokunamıyor; bu acımasızca dar görüşlü erkeklik sembolü olan Ludendorff[12] da onun seviyesine çıkamıyor. Johann von Leiden[13] gibi mütevazı kökenden gelen Hitler, şüphesiz son derece etkileyici bir kişiliktir; ne yazık ki, 1918’de Almanya’yı harekete geçiren tüm gerçek devrimcilerden çok daha şiddet yanlısıdır. Yoğun bir iradenin gücüne, yaşam enerjisine ve coşku uyandırma yeteneğine, onu takipçilerinin gözünde sanki Bernhard von Clairvaux’nun[14], hatta Jeanne d'Arc’ın[15] soyundan geliyormuş gibi gösteren vizyoner bir fanatizme sahiptir. Onlar gibi o da vatanın sönmekte olan ideolojisine neredeyse gizemli bir ateş kattı; ve yeni, saldırgan bir mezhep, bir Tapınak Şövalyeleri Tarikatı[16], güçlü bir dini ordunun tohumunu, efsanevi bir ordunun tohumunu ekti. Hitler’in programının devam eden gücü de buradan kaynaklanıyor: Yahudilerden, borsadan, vatan haini enternasyonalist Marksizm’den kurtuluş vaat ediliyor ve ekonomiye dair kafa karıştırıcı söylemler, ekonomiyi kenara itip vatanseverlik duygusunu yeniden merkeze taşınmasıyla bastırılıyor. Bu, aynı zamanda eski, burjuva olmayan disiplinin mistisizmini, şövalye tarikatlarının sekülerleşmiş ahlakını yeniden canlandırıyor.

Hitler’in gençlik üzerinde yarattığı etkiyi küçümsememek gerekir. Düşmanı hafife almamalı, aksine pek çok kişi için psikolojik bir gerçek olan ve onları coşturan unsuru tespit etmeliyiz. Elbette buradan sol radikalizmle de çeşitli bağlantılar ortaya çıkmaktadır; bunlar demagojik ve biçimsel nitelikte olmakla birlikte, içerik açısından aynı değildir. Bu benzerlik (çoğunlukla sosyalizmin sadece göstermelik bir kopyası olup, ilkel içgüdülere hitap eden), Bavyera ayaktakımının sadakatini değiştirmesini daha da kolaylaştırdı. Komünistler de, Nasyonal Sosyalistler gibi, militan bir gençlik çağrısında bulunur; her ikisinde de kapitalist-parlamenter devlet reddedilir, her ikisinde de diktatörlük talep edilir; itaat ve emir biçimi, burjuvazinin –bu sonsuza dek tartışan sınıfın– korkaklığı yerine kararlı olmanın erdemi savunulur. Özellikle Hitler tipi ve onun izinden gidenler, karakter ve biçim bakımından son derece devrimcidir. Elbette bu grubun hedefleri de, tüm karmaşıklığına rağmen, yoksullaşan tabakaların ve onların gençliğinin iradesinin tamamen karşı-devrimci ifadesidir. Nürnberg sanayisinin bağışladığı yirmi bin dolar bile, burjuvazinin kendini burada hiç de tehdit altında hissetmediğini, yeni, görünüşte sermaye düşmanı devlet mistikliğine korkusuzca yüzleştiğini göstermektedir. Engels, antisemitizmi, Yahudi olmayan finans sermayesi ve özellikle de büyük sermayenin mükemmel bir şekilde geliştiği “aptalların sosyalizmi” olarak adlandırmıştır. Aristokratların sosyalizmi, yani ataerkil-gerici antikapitalizm, çok daha büyük bir yanlış anlamadır. Daha doğrusu, finans sermayesine karşıtlık yoluyla sosyalizme karşı çok daha büyük karşıtlığı gizlemek için yapılan açık bir aldatmacadır. Uluslararasıcılık yerine milliyetçilik, devletin ortadan kalkmasını bir mekanizmayı önemsiz olanın örgütlenmesine indirgeyen sosyalist irade yerine romantik-gerici devlet mistisizmi, her şeyde gerçek sosyalizmde gizli olan nihai anarşi yerine otoriteye inanç – bunlar, biçimin görünürdeki benzerliklerinden ve mevcut devletin ortak reddedilmesinden daha güçlü olan, olumlu iradenin uzlaşmaz zıtlıklarıdır. Avusturyalı sosyolog Othmar Spann, Vormärz döneminin[17] Avusturyalı devlet teologlarının küçük bir taklitçisi olarak, bu tür bir Nasyonal Sosyalizm kavramını oluşturmaya çalıştı ve ortaya çıkan sonuç, sosyalizmden, tıpkı romantik devlet tapıncının genç Engels’in şu cümlesinden olduğu kadar farklıydı: “Devletin de dinin de özü, insanlığın kendisinden duyduğu korkudur.” Dolayısıyla Hitler ve etrafındaki Taboritler[18], devrimci bir mezhep olsalar da, onların itici gücü yerli akıma, yani devrimci iradenin yerli fikirlerine karşı gerçek bir Alman yoksunluğuna sahiptirler. Romen [Latin/İtalyan-ç.n.] faşistlerinde durum böyle değildir; çünkü orada demokrasinin kendisi bünyesinde yeterince kan ve savaş geleneği barındırır. Bu yüzden burjuva gençliğinin devrimci iradesi ve emperyalizmi, kendilerine idol olarak en fazla Fransız Devrim Ordusu'nu seçer, ama asla [Almanlar gibi-ç.n.] Şövalyeleri öncü yapmaz. Sadece Almanya’da bile burjuva sınıfı, en güçlü temsilcisinde bile o kadar içgüdüden yoksundur ki, ideolojisini Karlsbad Kararları’nın mimarı ve Kutsal İttifak’ın koruyucusu Metternich’in[19] lütfundan almaktadır.

Peki bu kargaşa nereye varacak? Her biri ayrı ayrı ele alınmayı gerektiren ve aslında zaten çok farklı tonlarda ele alınan üç farklı grup ortaya çıkıyor. En altta, soldan sağa doğru sapmış olan küçük burjuva ayak takımı, kinci ama bilgisiz bir kışkırtmaya kolayca kapılıyor. Onları üstünde ise Hitler ve subaylarının öncü birliği duruyor: Ham ve güçlü gençler, Nazilerin iğrenç geçmişinden etkilenmiş ancak genel olarak saf bir iradeye sahipler. Borsa çılgınlığından, kaybedilen savaşın yarattığı bunalımdan, bu sıkıcı cumhuriyetin idealsizliğinden tiksinmişler. Hitler, burjuva gençlik arasında tamamen burjuva olmayan bir hareketi ateşledi ya da en azından başlattı; bu hareket, başlangıçtaki Alman savaş coşkusunun donukluğundan ve hatta eski Vatan Partisi’nin[20] öğretmenvari davranışından birkaç derece, hatta birkaç nitelik açısından farklılık gösteren belirli bir çileci enerjiyi şekillendirdi. Üçüncüsü ise, yine çok açıklayıcı olan, Nasyonal Sosyalist uygulamaları ve ideolojidir. Bu ideoloji, şövalye aracılığıyla burjuvaziyi kovmaya çalışır, ancak elde ettiği tek şey, burjuvazinin genç şövalyeler sayesinde kendini daha da güvende ve korunmuş hissetmesidir. Ve şövalyenin kendisi de -burjuvadan daha insancıl olsa da- şu anda ondan daha gerçek dışı, daha soyut ve daha belirsizdir; soyut gerçekliğe geçişi engellemektedir. Hitler, Hitlerizm, Faşizm, burjuva gençliğin coşkusudur: İktidar ile burjuvazi arasında, coşku ile en cansız milliyetçilik arasındaki bu çelişki, hareketi bir hayalet haline getirir. Bu hareket, beraberinde getirdiği feodal hayaletler, güçlü bir şimdiki coşkunun çoktan gömülmüş şövalyelik hayalleriyle ya da onuncu yüzyıldan kalma eski Cermen halk krallığıyla kurduğu ittifak sayesinde daha gerçekçi hale gelmiyor. Proletaryanın çoğunluktaki sosyalist liderler tarafından kendi devriminin, yani tek geçerli ve tartışmasız devriminin elinden alınmasının ardından, şu anda Almanya’daki tek devrimci hareketi Hitler Gençliği temsil etmektedir. Almanya’da ve Rusya dışındaki tüm dünyada faşizm, adeta devrimin çarpık bir temsilcisi gibidir; bu, toplumsal durumun hiçbir şekilde durağan olmadığını gösterir; burjuvazinin gençliği bile bu süreci hissediyor ve sürdürüyor. Bu tuhaf durum, muhtemelen proletaryanın bu kargaşadan güçlenerek çıkıp yanlış bilinci ortadan kaldırmasına kadar sürecektir. Ta ki canlı bir kavram faşizmin içine de sızıp, içindeki bulanık devrimci unsuru nihayet somut devrim ve yaşamın somut bir şekilde insancıllaştırılması çizgisine dahil edene kadar.



[1] Bavyera Cumhuriyeti’nin ilk başbakanı Kurt Eisner’in Şubat 1919'da suikastla öldürülmesi bölgeyi büyük bir kaosun içine sürüklemişti. (ç.n.)

[2] Bavyera Sovyet Cumhuriyeti’nin Mayıs 1919'da sağcı milis güçleri (Freikorps) ve düzenli ordu birlikleri (“Beyazlar” olarak anılır) tarafından işgal edilmesi. (ç.n.)

[3] Mart 1920’de Berlin’de cumhuriyeti yıkmaya yönelik sağcı askeri darbe girişimi. (ç.n.)

[4] İbranice “Lütfen bizi kurtar” veya “Bize yardım et” anlamına gelir. İncil'de, İsa Peygamber Kudüs'e girdiğinde halk onu zeytin dallarıyla karşılamış ve kurtarıcı (Mesih) olarak görerek bu sözle selamlamıştır. (ç.n.)

[5] Eugen Leviné Bavyera Sovyet Cumhuriyeti'nin liderliğini yapmıştır. (ç.n.)

[6] Hristiyanlıkta (özellikle Katolik geleneğinde) bir dileğin gerçekleşmesi, bir hastalıktan kurtulma veya büyük bir kazanın atlatılması üzerine Tanrı'ya, Meryem Ana'ya ya da azizlere teşekkür etmek amacıyla kiliselere veya kutsal mekanlara bağışlanan resimlerdir. (ç.n.)

[7] Thersites: Homeros’un İlyada destanındaki en çirkin, en kaba ve en fitneci askerdir. Asil kahramanlara (Agamemnon, Akhilleus) hakaret eden, sürekli kalabalıkları kışkırtan, nefret dolu bir demagogdur.
Vansen: Goethe'nin ünlü Egmont oyunundaki bir karakterdir. Kumarbaz, düzenbaz ve kışkırtıcı bir katiptir. Halkın arasına girip yalan haberler yayarak, onları hükümete karşı körü körüne isyan ettiren tipik bir provokatör / manipülatör figürüdür. (ç.n.)

[8] Burschenschaft, 19. yüzyılın başlarında Napolyon işgaline karşı kurulan, aşırı milliyetçi ve muhafazakar Alman üniversite öğrencilerinin gizli/yarı-gizli cemiyetleridir. (ç.n.)

[9] Ferdinand von Schill, 1809'da Napolyon'a karşı kralın emrine karşı gelerek kendi başına isyan başlatan Prusyalı bir subaydı. Subayları yakalanıp kurşuna dizilmiş ve milliyetçi Alman tarihinde "vatan için gözü kapalı ölüme giden itaatsiz kahramanlar" olarak efsaneleştirilmiştir. (ç.n.)

[10] 1923 yılında Fransızların Ruhr bölgesini işgal etmesine karşı sabotaj eylemleri düzenleyen ve Fransızlar tarafından kurşuna dizilen Alman bir askerdir. Ölümünden hemen sonra Naziler ve milliyetçiler tarafından "en büyük şehit" ilan edilmiştir. (ç.n.)

[11] Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı'ndan sonra kurulan, yeraltı faaliyetleri yürüten, suikastlar düzenleyen paramiliter sağcı milliyetçi örgütleri (Freikorps ve gizli cemiyetler) ifade eder. (ç.n.)

[12] Erich Ludendorff, Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı'nda Almanya'yı fiilen yöneten, savaş sonrasında ise aşırı milliyetçi ve akıl dışı komplolara kapılarak Hitler'in ilk darbe girişimine (Birahane Darbesi) destek veren aşırı sağcı Alman generalidir. (ç.n.)

[13] 16. yüzyılda Münster'de kıyamet günü inancıyla radikal, teokratik ve kanlı bir anabaptist diktatörlük kuran, kendini "Yeni Kudüs'ün Kralı" ilan etmiş dini liderdir. (ç.n.)

[14] 12. yüzyılda Hristiyan dünyasını mistik ve ateşli vaazlarıyla sarsarak yüz binlerce insanı İkinci Haçlı Seferi'ne katılmaya ikna eden nüfuzlu bir Katolik başkeşiş ve azizdir. (ç.n.)

[15] Yüz Yıl Savaşları sırasında Tanrı'dan vahiy aldığını söyleyerek Fransız ordusuna mistik bir inanç ve cesaret aşılayan, Fransa'yı zafere taşıdıktan sonra yakılarak idam edilen ulusal kahraman ve azizedir. (ç.n.)

[16] Orta Çağ'ın eli kanlı, fanatik ve gizemli askeri-dini tarikatı. (ç.n.)

[17] Alman tarihinde 1815 ile 1848 (Mart Devrimleri) arasındaki döneme verilen addır. Bu dönem, Başbakan Metternich'in başında olduğu, aşırı baskıcı, sansürcü, özgürlük karşıtı ve mutlakiyetçi bir polis devleti düzenini temsil eder. (ç.n.)

[18] Taboritler, dünyanın sonunun (kıyametin) geldiğine ve yeryüzündeki tüm günahkarları, zenginleri ve kilise otoritesini kılıçtan geçirerek Tanrı'nın krallığını kuracaklarına inanıyorlardı. Taboritler inanılmaz derecede disiplinli, acımasız ve ölümden korkmayan askeri birlikler kurmuşlardı. (ç.n.)

[19] Klemens von Metternich, 19. yüzyılın ilk yarısında Avusturya İmparatorluğu'nun başbakanı olan, Avrupa'daki tüm milliyetçi, demokratik ve özgürlükçü hareketleri kanla bastıran, mutlakiyetçi sistemin en büyük savunucusudur. Karlsbad Kararları Metternich'in öncülüğünde 1819’da çıkarılan; Almanya'da üniversiteleri gözetim altına alan, milliyetçi öğrenci birliklerini yasaklayan, basına çok ağır sansür getiren ve liberal düşünürleri hapse atan korkunç bir baskı ve susturma yasasıdır. Kutsal İttifak ise Napolyon yenildikten sonra Rusya, Avusturya ve Prusya kralları arasında kurulan; Avrupa'nın neresinde bir demokrasi, cumhuriyet veya özgürlük isyanı çıkarsa çıksın ordularıyla orayı basıp kralları korumayı amaçlayan gerici/karşı-devrimci bir ittifaktır. (ç.n.)

[20] Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı sırasında kurulan, tepeden bakan, yaşlı, bürokrat ve öğretmenlerin yönettiği, gençlere sıkıcı ve didaktik vaazlar veren bir milliyetçi partiydi. (ç.n.)

Encomienda'dan Luther'e: Parsellenmiş İktidar ve Direniş Doktrini

Encomienda, İspanya'nın Amerika kıtasında kurduğu ve yerlilerin dinî eğitim ile koruma karşılığında encomenderoya haraç ödeyerek çalıştı...